Zeylin Birinci Parçası
ONUNCU SÖZ’ÜN MÜHİM BİR ZEYLİ VE
LÂHİKASININ BİRİNCİ PARÇASI
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❀ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ٓ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ٓ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُٓوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّـهَارِ وَابْتِغَٓاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِـه۪ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَيُحْيِي بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ ❀ وَمِنْ آيَاتِـه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِأَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ ❀ وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ ❀ وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴾
Îmânın bir kutbunu gösteren bu semâvî âyât-ı kübrânın ve Haşr’i isbât eden şu kudsî berâhin-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i a'zamı, bu “Dokuzuncu Şuâ” da beyân edilecek.
Latîf bir İnâyet-i Rabbâniye’dir ki; bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi “Muhâkemât” nâmındaki eserin âhirinde, “İkinci Maksad: Kur'ân’da Haşr’e işâret eden iki âyet tefsir ve beyân edilecek. نَخُو بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ” deyip durmuş, daha yazamamış. Hàlık-ı Rahîm’ime delâil ve emârât-ı Haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsân eyledi.
Evet bundan dokuz-on sene evvel o iki âyetten birinci âyet olan:
﴿ فَانْظُرْ اِلٰٓى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾
fermân-ı İlâhî’nin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmidokuzuncu Söz’ü in'âm etti. Münkirleri susturdu. Hem, îmân-ı Haşrî’nin hücum edilmez o iki metîn kalesinden dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işâret edilen “Dokuz Àlî Makam” ve bir ehemmiyetli “Mukaddime” den ibarettir. ∗∗∗
Mukaddime
[Haşir akîdesinin, pek çok rûhî fâidelerinden ve hayatî neticelerinden bir tek netice-i câmiayı ihtisar ile beyân ve hayat-ı insaniyeye, hususan hayat-ı ictimâiyesine, ne derece lüzumlu ve zarûrî olduğunu izhâr ve bu îmân-ı Haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet-i külliyeyi icmâl ile göstermek ve o Akîde-i Haşriye ne derece bedîhî ve şübhesiz bulunduğunu ifâde etmekten ibaret olarak “İki Nokta”dır.]
Birinci Nokta
BİRİNCİ NOKTA: Âhiret akîdesi; hayat-ı ictimâiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü'l-esâsı ve saâdetinin ve kemâlâtının esâsâtı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyâs olarak yalnız dört tanesine işâret edeceğiz:
Birinci Delil
Birincisi: Nev'-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefâtlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zaîf ve nâzik vücûdlarında bir kuvve-i maneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukâvemetsiz mîzâc-ı rûhlarında, o Cennet ile bir ümîd bulup, mesrûrâne yaşayabilirler.
Meselâ: Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü. Cennet’in bir kuşu oldu. Cennet’te gezer, bizden daha güzel yaşar.” Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri; o zaîf bîçârelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukâvemetlerini ve kuvve-i maneviyelerini zîr ü zeber ederek, gözleriyle beraber rûh, kalb, akıl gibi bütün letâifini dahi öyle ağlattıracak; ya mahvolup veya divâne bir bedbaht hayvan olacaktı...
İkinci Delil
İkinci Delil: Nev'-i insanın –bir cihette– nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukâbil bir tesellî bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen serîü't-teessür rûhlarında ve mîzâclarında, mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli me'yûsiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümîdiyle mukàbele edebilirler. Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar, öyle bir vâveylâ-yı rûhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki; bu dünya onlara zulmetli bir zindân ve hayat dahi kasâvetli bir azâb olurdu.
Üçüncü Delil
Üçüncü Delil: İnsanların hayat-ı ictimâiyesinin medârı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyânda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecâvüzâttan ve zulümlerden ve tahribâttan durduran ve hayat-ı ictimâiyenin hüsn-ü cereyanını te'min eden; yalnız Cehennem fikridir. Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa “El hükmü li'1-gâlib” kaidesiyle o sarhoş delikanlılar, hevesâtları peşinde bîçâre zaîflere, âcizlere, dünyayı Cehenneme çevireceklerdi. Ve yüksek insaniyeti, gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.
Dördüncü Delil
Dördüncü Delil: Nev'-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cem'iyetli merkez ve en esâslı zenberek ve dünyevî saâdet için bir Cennet, bir melce', bir tahassungâh ise; aile hayatıdır. Ve herkesin hânesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hâne ve aile hayatının hayatı ve saâdeti ise; samîmî ve ciddi ve vefâdârâne hürmet ve hakîki ve şefkatli ve fedâkârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakîki hürmet ve samîmî merhamet ise; ebedî bir arkadaşlık ve dâimî bir refâkat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hududsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münâsebetlerin bulunmak fikriyle, akîdesiyle olabilir.
Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta dâimî bir refîka-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü; ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle dâimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedâkârlığı ve merhameti yaparım.” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukàbele edebilir. Yoksa, kısacık bir-iki saat sûrî bir refâkatten sonra, ebedî bir firâk ve müfârakata uğrayan arkadaşlık; elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esâssız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye mânâsında ve bir mecâzî merhamet ve sun'î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi; başka menfaatler ve sâir gâlib hisler, o hürmet ve merhameti mağlûb edip, o dünya Cennetini Cehenneme çevirir.
İşte, îmân-ı Haşrî’nin yüzer neticesinden birisi; hayat-ı ictimâiye-i insaniyeye taalluk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faydalarından, mezkûr dört delile sâirleri kıyâs edilse anlaşılır ki: Hakikat-i haşriyenin tahakkuku ve vukû'u; insaniyetin ulvî hakikati ve küllî hâceti derecesinde kat'îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu; taamların vücûduna delâlet ve şehâdetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyâde tahakkukunu bildirir.
Ve eğer, bu hakikat-i Haşriye’nin neticeleri insaniyetten çıksa; o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayatdâr olan insaniyet mâhiyeti; murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukùt edeceğini isbât eder.
Beşerin idare ve ahlâk ve ictimâiyatı ile çok alâkadar olan, ictimâiyyûn ve siyâsiyyûn ve ahlâkıyyûnun kulakları çınlasın!.. Gelsinler, bu boşluğu ne ile doldurabilirler? Ve bu derin yaraları ne ile tedâvi edebilirler?..
İkinci Nokta
İKİNCİ NOKTA: Hakikat-i Haşriye’nin hadsiz bürhânlarından sâir erkân-ı îmâniyeden gelen şehâdetlerin hülâsasından çıkan bir bürhânı, gayet muhtasar bir sûrette beyân eder. Şöyle ki:
Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet eden bütün mu'cizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkâniyetinin bütün bürhânları, birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna şehâdet ederek isbât ederler. Çünkü; bu Zât’ın bütün hayatında bütün da'vâları, vahdâniyetten sonra Haşir’de temerküz ediyor. Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren, bütün mu'cizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehâdet eder.
Hem وَبِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehâdeti bedâhet derecesine çıkaran وَبِكُتُبِهِ şehâdeti de aynı hakikate şehâdet eder. Şöyle ki:
Başta Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hakkâniyetini isbât eden bütün mu'cizeleri, hüccetleri ve hakikatleri birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukû'una şehâdet edip isbât ederler. Çünkü; Kur'ân’ın hemen üçten birisi Haşir’dir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât-ı Haşriye’dir. Sarîhan ve işâreten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, isbât eder, gösterir. Meselâ:
﴿ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴾ ﴿ يَٓا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّـكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَىْءٌ عَظ۪يمٌ ﴾ ﴿ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ﴾ ﴿ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ﴾﴿ اِذَا السَّمَٓاءُ انْشَقَّتْ ﴾ ﴿ عَمَّ يَتَسَٓاءَلُونَ ﴾ ﴿ هَلْ أَتٰيكَ حَد۪يثُ الْغَاشِيَةِ ﴾
gibi, otuz-kırk sûrelerin başlarında bütün kat'iyyetle hakikat-i Haşriye’yi kâinâtın en ehemmiyetli ve vâcib bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sâir âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyân edip iknâ eder.
Acaba bir tek âyetin bir tek işâreti gözümüz önünde ulûm-u İslâmiye’de müteaddid ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehâdetleriyle ve da'vâları ile, güneş gibi zuhûr eden îmân-ı Haşrî; hakikatsiz olması güneşin inkârı, belki kâinâtın ademi gibi hiçbir cihet-i imkânı var mı? Ve yüz derece muhâl ve bâtıl olmaz mı?
Acaba, bir sultanın bir tek işâreti yalan olmamak için bazen bir ordu hareket edip çarpıştığı hâlde, o pek ciddi ve izzetli sultanın binler sözleri ve va'dleri ve tehdidlerini yalan çıkarmak, hiçbir cihette kàbil midir? Ve hakikatsiz olmak mümkün müdür?
Acaba, onüç asırda, fâsılasız olarak, hadsiz rûhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dâiresinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu manevî Sultan-ı Zîşan’ın bir tek işâreti böyle bir hakikati isbât etmeğe kâfî iken, binler tasrîhât ile bu hakikat-i Haşriye’yi gösterip isbât ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azâbı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?
Hem birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semâvî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbâle ve umum zamanlara hükümrân olan Kur'ân’ın tafsilâtla, izâhatla, tekrar ile beyân ve isbât ettiği hakikat-i Haşriye’yi asırlarına ve zamanlarına göre o hakikati kat'î kabûl ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar bir sûrette beyân, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve isbâtları: Kur'ân’ın da'vâsını binler imza ile tasdik ederler.
Bu bahsin münâsebetiyle Risale-i Münâcât’ın âhirinde: اِيمَانٌ بِالْيَوْمِ الْآخِرِ rüknüne, sâir rükünlerin, hususan “Rusül” ve “Kütüb” ün şehâdetini münâcât sûretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhâmları izâle eden bir hüccet-i Haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki; “Münâcât” ta demiş:
Ey Rabb-i Rahîm’im!
Resûl-i Ekrem’inin ta'limiyle ve Kur'ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ki: Başta Kur'ân ve Resûl-i Ekrem’in olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler, bu dünyada ve her tarafta nümûneleri görülen celâlli ve cemâlli isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l-âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde rahîmâne cilveleri, nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir tarzda dâr-ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refâkat eden müştâkların, ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına icmâ ve ittifak ile şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem, yüzer mu'cizât-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinâden, başta Resûl-i Ekrem ve Kur'ân-ı Hakîm’in olarak, bütün nurânî rûhların sâhibleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutubları olan velîler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün suhuf-u semâviyede ve kütüb-ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler va'dlerine ve tehdidlerine istinâden, hem senin Kudret ve Rahmet ve İnâyet ve Hikmet ve Celâl ve Cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve senin izzet-i Celâl’ine ve Saltanat-ı Rubûbiyet’ine i'timâden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhâtını bildiren hadsiz keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve ilmelyakìn ve aynelyakìn derecesinde bulunan i'tikàdlarına ve îmânlarına binâen saâdet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için Cehennem ve ehl-i hidayet için Cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar. Kuvvetli îmân edip, şehâdet ediyorlar.
Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku'l-Va'di'l-Kerîm! Ey İzzet ve Azamet ve Celâl sâhibi Kahhâr-ı Zülcelâl!.
Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzîb etmek ve Saltanat-ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını tekzîb edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi seni tasdik ve itâat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının âhirete bakan hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve seni va'dinde tekzîb etmekle, senin azamet-i Kibriyâ’na dokunan ve izzet-i Celâl’ine dokunduran ve Ulûhiyet’inin haysiyetine ilişen ve şefkat-i Rubûbiyet’ini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü, Haşr’in inkârında onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin. Böyle nihâyetsiz bir zulümden ve nihâyetsiz bir çirkinlikten, senin o nihâyetsiz adâletini ve nihâyetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini, hadsiz derece takdis ediyoruz.
Ve bütün kuvvetimizle îmân ederiz ki: O yüz binler sâdık elçilerin ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiyâ, asfiyâ, evliyâlar; hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekàdaki ihsânatının definelerine ve dâr-ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdetleri hak ve hakikattir. Ve işâretleri doğru ve mutâbıktır. Ve beşâretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan “Hakk” isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat-i ekber-i Haşriye olduğunu îmân ederek, senin emrin ile senin ibâdına hak dâiresinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakikat olarak ta'lim ediyorlar.
Yâ Rab! Bunların ders ve ta'limlerinin hakkı ve hürmeti için, bize ve Risale-i Nur Talebeleri’ne îmân-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefâatlerine mazhar eyle... Âmîn...
Hem nasıl ki; Kur'ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkâniyetini isbât eden umum deliller ve hüccetler; ve Habîbullâh’ın, belki bütün enbiyânın nübüvvetlerini isbât eden umum mu'cizeler ve bürhânlar, dolayısıyla en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü'l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine şehâdet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla Rubûbiyet’in ve Ulûhiyet’in en büyük medârı ve mazharı olan dâr-ı saâdetin ve âlem-i bekànın vücûduna, açılmasına şehâdet ederler. Çünkü; gelecek makàmâtta beyân ve isbât edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un hem mevcûdiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem “Rubûbiyet, Ulûhiyet, Rahmet, İnâyet, Hikmet, Adâlet...” gibi vasıfları, şe'nleri lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücûb derecesinde bâkî bir âlemi istilzam ve zarûret derecesinde mükâfât ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.
Evet, mâdem ezelî, ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı Ulûhiyet’inin sermedî bir medârı olan âhiret vardır. Ve mâdem, bu kâinâtta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir Rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o Rubûbiyet’in haşmetini sukùttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saâdet bulunacak ve girilecek.
Hem mâdem, göz ile görünen bu hadsiz in'âmlar, ihsânlar, lütûflar, keremler, inâyetler, rahmetler; perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîm’in bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in'âmı istihzâdan ve ihsânı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azaptan ve lütûf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsânı ihsân eden ve ni'meti ni'met eden bir âlem-i bâkîde, bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.
Hem mâdem, bahar faslında zeminin dar sahifesinde hatâsız yüzbin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret, gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sâhibi yüzbin defa ahd ve va'detmiş ki: “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde, güzel ve lâyemût bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım.” diye, bütün fermânlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak. Ve umumun defter-i a'mâlleri onda kaydedilecek.
Hem mâdem, bu arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemâdiyen değişen yüzbinler çeşit çeşit envâ'-ı zevi'l-hayat ve zevil-ervâhın meskeni, menşe'i, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle; bu kâinâtın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki; küçüklüğü ile beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semâvî fermânlarda dâima: ﴾ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ deniliyor.
Ve mâdem, bu mâhiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcûdâtını teshìr edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnûâtını kendi hevesâtının hendesesiyle ve ihtiyacâtının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhîr ve tezyîn ve çok antika nev'ilerini liste gibi birer yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki; değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinâtın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve kâinâtın sâhibinin nazar-ı istihsânını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinâtın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu; fenleriyle, san'atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde, Sâni'-i Âlem’in mu'cizeli san'atlarını gayet güzelce teşhîr ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azâbı te'hir edilen ve bu hizmeti için imhâl edilip muvaffakıyet gören nev'-i Benî Âdem var.
Ve mâdem, bu mâhiyetteki nev'-i Benî Âdem, mîzâc ve hilkat itibariyle gayet zaîf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber, hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu hâlde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkınde olarak, koca küre-i arzı, o nev'-i insana lüzumu bulunan her nev'i mâdenlere mahzen ve her nev'i taamlara anbar ve nev'-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân sûretine getiren, gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir Mutasarrıf var ki; böyle nev'-i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.
Ve mâdem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir, hem bâkîdir, hem bâkî âlemleri var, hem adâletle her işi görür ve hikmetle herşeyi yapıyor. Hem, bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fânî zeminde o Hâkim-i Ezelî’nin haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev'-i insanda vukû' bulan ve kâinâtın intizamına ve adâlet ve muvâzenelerine ve hüsn-ü cemâline münâfî ve muhâlif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velîni'metine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp; gaddâr zâlim, rahat ile hayatını ve bîçâre mazlum, meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinâtta eserleri görünen şu adâlet-i mutlakanın mâhiyeti ise; dirilmemek sûretiyle o gaddâr zâlimlerin ve me'yûs mazlumların vefât içindeki müsâvâtlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsâade etmez!
Ve mâdem, nasıl ki kâinâtın sâhibi, kâinâttan zemini ve zeminden nev'-i insanı intihâb edip, gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev'-i insandan dahi makàsıd-ı Rubûbiyet’ine tevâfuk eden ve kendilerini îmân ve teslîm ile O’na sevdiren hakîki insanlar olan enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâyı intihâb edip kendine dost ve muhâtab ederek, onları mu'cizeler ve tevfikler ile ikram ve düşmanlarını semâvî tokatlar ile tâzib ediyor. Ve bu kıymetli, sevimli dostlarından dahi, onların imâmı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı intihâb ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev'-i insanın beşten birisini uzun asırlarda O’nun nuruyla tenvir ediyor. Âdeta bu kâinât O’nun için yaratılmış gibi; bütün gayeleri O’nun ile ve O’nun dini ile ve Kur'ân’ı ile tezâhür ediyor.
Ve o pek çok kıymetdâr ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini, hadsiz bir zamanda almağa müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücâhedeler içinde altmışüç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kàbiliyeti var mı ki: o Zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de rûhen diri ve hayy olmasın? İ'dâm-ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!.. Evet, bütün kâinât ve hakikat-i âlem, dirilmesini da'vâ eder ve hayatını Sâhib-i kâinâttan taleb ediyor...
Ve mâdem, Yedinci Şuâ olan “Âyetü'l-Kübrâ” da, herbiri bir dağ kuvvetinde, otuzüç aded icmâ-ı azîm isbât etmişler ki: Bu kâinât bir elden çıkmış. Ve bir tek Zât’ın mülküdür. Ve Kemâlât-ı İlâhiye’nin medârı olan Vahdet’ini ve Ehadiyet’ini bedâhetle göstermişler. Ve Vahdet ve Ehadiyet ile bütün kâinât, O Zât-ı Vâhid’in emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı, sukùttan; ve adâlet-i mutlakası, müstehziyâne gadr-i mutlaktan; ve hikmet-i âmmesi sefâhetkârâne abesiyetten ve rahmet-i vâsiası, lâhiyâne tâzibden; ve izzet-i kudreti, zelîlâne acizden kurtulurlar, takaddüs ederler.
Elbette ve elbette ve herhalde Îmân-ı Billâh’ın yüzer nüktesinden bu “Sekiz Mâdem” lerdeki hakikatlerin muktezâsıyla; kıyâmet kopacak, haşir ve neşir olacak, dâr-ı mücâzât ve mükâfât açılacak... Tâ ki, arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hàlık’ı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîm’in mezkûr adâleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrür edebilsin. Ve o Bâkî Rabbin mezkûr hakîki dostları ve müştâkları i'dâm-ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymetdârı, bütün kâinâtı memnun ve minnetdâr eden kudsî hizmetlerinin mükâfâtını görsün. Ve Sultan-ı Sermedî’nin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti acizden ve hikmeti sefâhetten ve adâleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberrî etsin.
Elhâsıl: Mâdem Allah var. Elbette Âhiret vardır.
Hem nasıl ki: Mezkûr üç erkân-ı îmâniye onları isbât eden bütün delilleriyle Haşr’e şehâdet ve delâlet ederler. Öyle de:
وَبِمَلٰئِكَتِهِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى olan iki rükn-ü îmânî dahi haşri istilzam edip, kuvvetli bir sûrette âlem-i bekàya şehâdet ve delâlet ederler. Şöyle ki:
Melâikenin vücûdunu ve vazife-i ubûdiyetlerini isbât eden bütün deliller ve hadsiz müşâhedeler, mükâlemeler; dolayısıyla âlem-i ervâhın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekànın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saâdetin, Cennet ve Cehennemin vücûdlarına delâlet ederler. Çünkü: Melekler bu âlemleri İzn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrâil gibi, insanlar ile görüşen umum melâike-i mukarrebîn; mezkûr âlemlerin vücûdlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıt'asının vücûdunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedîhî bildiğimiz gibi, yüz tevâtür kuvvetinde bulunan melâike ihbarâtıyla âlem-i bekànın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücûdlarına, o kat'iyyette îmân etmek gerektir. Ve öyle de îmân ederiz.
Hem, Yirmialtıncı Söz olan “Risale-i Kader” de, Îmân-ı Bilkader rüknünü isbât eden bütün deliller; dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mîzan-ı ekberdeki muvâzene-i a'mâle delâlet ederler. Çünkü: Herşeyin mukadderâtını gözümüz önünde nizâm ve mîzan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hâfızalarında ve çekirdeklerinde ve sâir elvâh-ı misâliyede yazmak ve her zîrûhun, hususan insanların defter-i a'mâllerini elvâh-ı mahfûzada tesbit etmek, geçirmek; elbette öyle muhît bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikàne bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet; ancak Mahkeme-i Kübrâ’da, umumî bir muhâkeme neticesinde, dâimî bir mükâfât ve mücâzât için olabilir. Yoksa, o ihâtalı ve inceden ince olan kayıt ve muhâfaza; bütün bütün mânâsız, fâidesiz kalır. Hikmete ve hakikate münâfî olur.
Hem, haşir gelmezse; kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinâtın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinâtın vücûdunu inkâr gibi bir muhâl, belki bir hezeyan olur...
Elhâsıl: Îmânın beş rüknü bütün delilleriyle, haşir ve neşrin vukû'una ve vücûduna ve dâr-ı âhiretin vücûduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehâdet edip taleb ederler.
İşte hakikat-i haşriyenin azametine tam muvâfık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve bürhânları bulunduğu içindir ki: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hemen hemen üçten birisi Haşir ve Âhiret’i teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakàikına temel taşı ve üssü'l-esâs yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor...
(Mukaddime nihâyet buldu.) ∗∗∗
Zeylin İkinci Parçası
Baştaki âyetin mu'cizâne işâret ettikleri dokuz tabaka berâhin-i Haşriye’ye dair “Dokuz Makam”dan “Birinci Makam”:
﴿ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ ح۪ينَ تُمْسُونَ وَح۪ينَ تُصْبِحُونَ ❀ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِيًّا وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ ❀ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِي الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ﴾
olan fıkradaki fermân-ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhân-ı bâhiri ve hüccet-i kàtıası beyân ve izâh edilecek inşâallâh. (Hâşiye) <ft3>[^27]</ft3>
[^27]:(Hâşiye) O makam daha yazılmamış.
OTUZUNCU LEM'ANIN BEŞİNCİ NÜKTESİNİN
DÖRDÜNCÜ REMZİ (∗) <ft3>[^28]</ft3>
[^28]:(∗) Hayat mes'elesi haşre münâsebeti için buraya girmiş. Fakat hayatın âhirinde kader rüknüne işâreti pek ince ve derindir.
Hayatın yirmisekizinci hàssasında beyân edilmiştir ki: Hayat îmânın altı erkânına bakıp isbât ediyor. Onların tahakkukuna işâretler ediyor.
Evet, mâdem bu kâinâtın en mühim neticesi ve mâyesi ve hikmet-i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i àliye; bu fânî, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın, yirmidokuz hàssasıyla mâhiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi; hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir ve taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdâr olan dâr-ı saâdetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihâzât-ı mühimme ile techiz edilen hayat şeceresi, zîşuûr hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, fâidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek ve sermâyece ve cihâzâtça serçe kuşundan, meselâ; yirmi derece ziyâde ve bu kâinâtın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan; serçe kuşundan saâdet-i hayat cihetinde, yirmi derece aşağı düşüp, en bedbaht, en zelîl bir bîçâre olacak...
Hem, en kıymetdâr bir ni'met olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmek ile kalb-i insanı mütemâdiyen incitip, bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından en musîbetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek, bu hayat-ı dünyeviye âhirete îmân rüknünü kat'î isbât ediyor ve her baharda haşrin üçyüzbinden ziyâde nümûnelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba, senin cisminde ve senin bahçende ve senin vatanında, senin hayatına lâzım ve münâsib bütün levâzımatı ve cihâzâtı, hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren; hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz'î olan rızık duâsını bilen ve işiten ve hadsiz lezîz taamlarla o duânın kabûlünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev'-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbâbı ihzar etmesin? Ve nev'-i insanın en büyük ve en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duâsını; hayat-ı uhreviyenin inşâsıyla ve Cennet’in icâdıyla kabûl etmesin! Ve kâinâtın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev'-i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duâsını işitmeyip küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin! Kemâl-i hikmetini ve nihâyet rahmetini inkâr ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!..
Hem, hiç kàbil midir ki; hayatın en cüz'îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nâzını çeksin ve kemâl-i i'tinâ ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın ve sonra, en büyük ve kıymetdâr ve bâkî ve nâzdâr bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duâsını ve nâzını ve niyâzını nazara almasın!
Âdeta, bir neferin kemâl-i i'tinâ ile techiz ve idaresini yapsın ve mutî' ve muhteşem orduya hiç bakmasın! Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin! Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!..
Hem, hiçbir cihetle akıl kabûl eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihâyet derecede şefkatli ve kendi san'atını çok sever ve kendini sevdirip ve kendini sevenleri ziyâde seven bir Zât-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyâde kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni'ini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan rûhu, mevt-i ebedî ile i'dâm edip kendinden o sevgili muhibbini ve habîbini ebedî bir sûrette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencîde ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!..
Bu kâinâtı cilvesiyle süslendiren bir Cemâl-i Mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir Rahmet-i Mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten; elbette nihâyetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Mâdem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimâl etmeyenler dâr-ı bekàda ve Cennet-i Bâkiye’de hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ...
Ve hem nasıl ki; yeryüzünde bulunan parlak şeylerin, güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları, ziyânın lem'alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar, gidenler gibi yine hayâlî güneşçiklere âyinelik etmeleri, bilbedâhe gösteriyor ki; o lem'alar, yüksek bir tek güneşin cilve-i in'ikâsıdırlar ve güneşin vücûdunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işâret ediyorlar...
Aynen öyle de; Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un Muhyî isminin cilve-i a'zamı ile, berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret-i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy!” deyip perde-i gaybda gizlenmeleri; bir hayat-ı sermediye sâhibi olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve vücûb-u vücûduna şehâdetler, işâretler ettikleri gibi, umum mevcûdâtın tanziminde eseri görünen ilm-i İlâhîye şehâdet eden bütün deliller ve kâinâta tasarruf eden kudreti isbât eden bütün bürhânlar ve tanzim ve idare-i kâinâtta hükümfermâ olan irâde ve meşîeti isbât eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhî’nin medârı olan risaletleri isbât eden bütün alâmetler, mu'cizeler ve hâkezâ.. yedi sıfât-ı İlâhiye’ye şehâdet eden bütün delâil, bil'ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına delâlet, şehâdet, işâret ediyorlar.
Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da vardır. İşitmek varsa, hayatın alâmetidir. Söylemek varsa hayatın vücûduna işâret eder. İhtiyar, irâde varsa, hayatı gösterir...
Aynen öyle de; bu kâinâtta âsârıyla vücûdları muhakkak ve bedîhî olan Kudret-i Mutlaka ve İrâde-i Şâmile ve İlm-i Muhît gibi sıfatlar, bütün delâilleri ile Zât-ı Hayy-ı Kayyûm’un hayatına ve Vücûb-u Vücûd’una şehâdet ederler ve bütün kâinâtı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı Âhiret’i zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehâdet ederler.
Hem hayat, “Melâikeye îmân rüknü” ne dahi bakar, remzen isbât eder. Çünkü; mâdem kâinâtta en mühim netice hayattır ve en ziyâde intişar eden ve kıymetdârlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misâfirhânesini, gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır.
Ve mâdem küre-i arz, bu kadar zîhayatın envâ'ıyla dolmuş ve mütemâdiyen zîhayat envâ'larını tecdîd ve teksir etmek hikmetiyle her vakit dolar boşanır ve en hasîs ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halkedilerek bir mahşer-i huveynât oluyor. Ve mâdem hayatın süzülmüş en sâfî hülâsası olan şuûr ve akıl ve en latîf ve sâbit cevheri olan rûh; bu küre-i arzda gayet kesretli bir sûrette halkolunuyorlar; âdeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuûr ve ervâh ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş... Elbette küre-i arzdan daha latîf, daha nurânî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye; ölü, câmid, hayatsız, şuûrsuz kalması imkân haricindedir.
Demek, gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdâr vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-ı semâvâtı gösterecek ve hitâbât-ı Sübhâniye’ye mazhar olacak olan zîşuûr, zîhayat ve semâvâta münâsib sekeneler, herhalde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melâikelerdir...
Hem, hayatın sırr-ı mâhiyeti, “Peygamberlere îmân rüknü” ne bakıp remzen isbât eder. Evet, mâdem kâinât, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelî’nin bir cilve-i a'zamıdır. Bir nakş-ı ekmelidir. Bir san'at-ı ecmelidir. Mâdem hayat-ı sermediye resûllerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmaz ise, o hayat-ı ezeliye bilinmez.
Nasıl ki; bir adamın söylemesiyle diri ve hayatdâr olduğu anlaşılır... Öyle de, bu kâinâtın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitâb eden bir Zât’ın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek peygamberler ve nâzil olan kitaplardır. Elbette kâinâttaki hayat, kat'î bir sûrette Hayy-ı Ezelî’nin vücûb-u vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, o hayat-ı ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “İrsâl-i Rusül ve İnzâl-i Kütüb rükünleri” ne bakar, remzen isbât eder. Ve bilhassa Risalet-i Muhammediye ve Vahy-i Kur'ânî, hayatın rûhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücûdu gibi hakkâniyetleri kat'îdir denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat; bu kâinâttan süzülmüş bir hülâsadır ve şuûr ve his dahi, hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır ve akıl dahi, şuûrdan ve histen süzülmüş, şuûrun bir hülâsasıdır ve rûh dahi, hayatın hàlis ve sâfî bir cevheri ve sâbit ve müstakil zâtıdır...
Öyle de, maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi; hayattan ve rûh-u kâinâttan süzülmüş hülâsatü'l-hülâsadır ve Risalet-i Muhammediye (A.S.M.) dahi; kâinâtın his ve şuûr ve aklından süzülmüş en sâfî hülâsasıdır. Belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi –âsârının şehâdetiyle– hayat-ı kâinâtın hayatıdır ve Risalet-i Muhammediye (A.S.M.) şuûr-u kâinâtın şuûrudur ve nurudur ve Vahy-i Kur'ân dahi –hayatdâr hakàikının şehâdetiyle– hayat-ı kâinâtın rûhudur ve şuûr-u kâinâtın aklıdır.
Evet, evet, evet!.. Eğer, kâinâttan Risalet-i Muhammediye’nin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse, kâinât vefât edecek.
Eğer Kur'ân gitse, kâinât divâne olacak ve küre-i arz, kafasını, aklını kaybedecek. Belki, şuûrsuz kalmış olan başını, bir seyyâreye çarpacak, bir kıyâmeti koparacak...
Hem hayat, “Îmân-ı bilkader” rüknüne bakıyor, remzen isbât eder. Çünkü, mâdem hayat, âlem-i şehâdetin ziyâsıdır ve istilâ ediyor ve vücûdun neticesi ve gayesidir ve Hàlık-ı Kâinâtın en câmi' âyinesidir ve fa'âliyet-i Rabbâniye’nin en mükemmel enmûzeci ve fihristesidir. –Temsîlde hatâ olmasın– bir nev'i programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani; mâzi, müstakbel, yani; geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizâm ve ma'lûmiyet ve meşhûdiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını, sırr-ı hayat iktiza ediyor.
Nasıl ki, bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi bir nev'i hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânîn-i hayatiyesinden daha ince kavânîn-i hayatı taşıyorlar.
Hem nasıl ki, bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler; bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler; bu bahar gibi, cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânîn-i hayatiyeye tâbidirler.
Aynen öyle de; şecere-i kâinâtın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlardan ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nev'i ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiye’de muhtelif tavırlar ile müteaddid vücûdları, bir silsile-i vücûd-u ilmî teşkil eder ve vücûd-u haricî gibi, o vücûd-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin, manevî bir cilvesine mazhardır ki; mukadderât-ı hayatiye o mânidâr ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem-i gaybın bir nev'i olan âlem-i ervâh; ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervâh ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi cilve-i hayata mazhariyeti ister ve istilzam eder.
Hem, bir şeyin vücûd-u ilmîsindeki intizam-ı ekmel ve mânidâr vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nev'i hayat-ı maneviyeye mazhariyetini gösterir.
Evet, hayat-ı ezeliye güneşinin ziyâsı olan, bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehâdete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücûd-u haricîye münhasır olamaz. Belki, herbir âlem, kàbiliyetine göre o ziyânın cilvesine mazhardır ve kâinât, bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdâr ve ziyâdârdır. Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi, muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer vîrâne âlem olacaktı.
İşte, “Kadere ve kazâya îmân rüknü” nün dahi geniş bir vechi de sırr-ı hayatla anlaşılıyor ve sâbit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehâdet ve mevcûd, hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdârlıkları görünüyor... öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi, ma'nen hayatdâr bir vücûd-u manevîleri ve rûhlu birer sübût-u ilmîleri vardır ki; “Levh-i kazâ ve kader” vâsıtasıyla o manevî hayatın eseri, “Mukadderât” nâmıyla görünür, tezâhür eder... ∗∗∗
Zeylin Üçüncü Parçası
Haşir münâsebetiyle bir suâl: Kur'ân’da mükerreren ﴾ اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً ﴿ hem ﴾ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ ﴿ fermânları gösteriyor ki; Haşr-i A'zam bir ânda zamansız vücûda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece hàrika ve emsâlsiz olan mes'eleyi iz'ân ile kabûl etmesine medâr olacak meşhûd bir misâl ister?
Elcevab: Haşir’de, rûhların cesedlere gelmesi var. Hem, cesedlerin ihyâsı var. Hem, cesedlerin inşâsı var. “Üç Mes'ele” dir.
Birinci Mesele
Rûhların cesedlerine gelmesine misâl ise: Gayet muntazam bir ordunun efrâdı, istirahat için her tarafa dağılmış iken, yüksek sadâlı bir boru sesiyle toplanmalarıdır. Evet, İsrâfil’in borusu olan “Sûr” u, ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken Ezel cânibinden gelen ﴾ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ ﴿ hitâbını işiten ve ﴾ قَالُوا بَلٰى ﴿ ile cevab veren ervâhlar, elbette ordunun neferâtından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutî'dirler. Hem, değil yalnız rûhlar, belki bütün zerreler dahi, bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat'î bürhânlarla “Otuzuncu Söz” isbât etmiş.
İKİNCİ MES'ELE:
İkinci Mesele
Cesedlerin ihyâsına misâl ise: Çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, bir tek merkezden, yüzbin elektrik lambaları, âdeta zamansız, bir ânda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, bir tek merkezden yüz milyon lambalara nur vermek mümkündür. Mâdem, Cenâb-ı Hakk’ın, elektrik gibi bir mahlûku ve bir misâfirhânesinde bir hizmetkârı ve bir mumdârı, Hàlık’ından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor; elbette, elektrik gibi binler nurânî hizmetkârlarının temsîl ettikleri, Hikmet-i İlâhiye’nin muntazam kanunları dâiresinde Haşr-i A'zam tarfetü'l-aynda vücûda gelebilir.
Üçüncü Mesele
BİRİNCİ MES'ELE:
ÜÇÜNCÜ MES'ELE Kİ:
Ecsâdın def'aten inşâsının misâli ise: Bahar mevsiminde birkaç gün zarfında nev'-i beşerin umumundan bin derece ziyâde olan umum ağaçların bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir
Hem küçücük hayvan tâifelerinin hadsiz efrâdlarının gayet derecede san'atlı bir sûrette ihyâları;
DÖRDÜNCÜ MES'ELE olan mevt-i dünya ve kıyâmet kopması ise: Bir ânda bir seyyâre veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misâfirhânemize çarpması; bu hânemizi harâb edebilir. On senede yapılan bir sarayın, bir dakikada harâb olması gibi... ∗∗∗
Dördüncü Mesele
sûrette inşâları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür'atle icâdları;
Hem o baharın mebde'leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibâhları ve inkişafları ve ihyâları;
Hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emir ile def'aten “Ba'sü ba'de'l-mevt” e mazhariyetleri ve neşirleri;
Hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa dâima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezâfeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan gözüm önündeki kabilenin bir senede neşrolan efrâdı, Benî Âdem’in, Âdem zamanından beri gelen umum efrâdından fazla olduğu hâlde, her baharda sâir kabileler ile beraber birkaç gün zarfında inşâları ve ihyâları, haşirleri; elbette kıyâmette ecsâd-ı insaniyenin inşâsına bir misâl değil, belki binler misâldirler.
Evet, dünya dâru'l-hikmet ve Âhiret dâru'l-kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icâd-ı eşya bir derece tedrîcî ve zaman ile olması; Hikmet-i Rabbâniye’nin muktezâsı olmuş.
Âhiret’te ise; hikmetten ziyâde kudret ve rahmetin tezâhürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşâ ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, Âhiret’te bir ânda, bir lemhada inşâsına işâreten Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴾ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ إِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ أَقْرَبُ ﴿ fermân eder.
Eğer, Haşr’in gelmesini, gelecek baharın gelmesi gibi, kat'î bir sûrette anlamak istersen; Haşr’e dair “Onuncu Söz” ile “Yirmidokuzuncu Söz” e dikkat ile bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmaz isen, gel parmağını gözüme sok!..
Zeylin Dördüncü Parçası
﴿ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِىَ رَم۪يمٌ ❀ قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ ﴾
Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikati’nin Üçüncü Temsîli’nde tasvir edildiği gibi, bir zât göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “Şu zât, efrâdı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizâmı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam.” Ne kadar divânece bir inkâr olduğunu bilirsin.
Aynen onun gibi; hiçlikten, yeniden ordu-misâl bütün hayvanat ve sâir zîhayatın, tabur-misâl cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr-i ﴾ كُنْ فَيَكُونُ ﴿ ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rû-yi zeminde yüz binler ordu-misâl zevi'l-hayatın envâ'larını ve tâifelerini icâd eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misâl bir cesedin nizâmı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esâsiye ve eczâ-i asliyeyi, bir sayha ile Sûr-u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib'âd sûretinde denilir mi? Denilse, eblehçesine bir divâneliktir.
Hem, Kur'ân kâh oluyor ki; Cenâb-ı Hakk’ın âhirette hàrika ef'âllerini kalbe kabûl ettirmek için, ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için, bir i'dâdiye sûretinde, dünyadaki acâib ef'âlini zikreder. Veyâhut, istikbâlî ve uhrevî olan ef'âl-i acîbe-i İlâhiye’yi öyle bir sûrette zikreder ki, meşhûdumuz olan çok nazîreleriyle onlara kanâatimiz gelir.
Meselâ: ﴾ اَوَلَمْ يَرَ الْاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَص۪يمٌ مُب۪ينٌ ﴿ tâ, sûrenin âhirine kadar... İşte şu bahiste Haşir mes'elesinde Kur'ân-ı Hakîm Haşr’i isbât için yedi-sekiz sûrette, muhtelif bir tarzda isbât ediyor.
Evvelâ; neş'e-i ûlâyı nazara verir, der ki: “Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan tâ hilkat-ı insaniyeye kadar olan neş'etinizi