Barla Lâhikası

► (284) ◄ Ahmed Nazîf’in bir parça mektûbundandır

27. bölüm / 29

► (284) ◄ Ahmed Nazîf’in bir parça mektûbundandır

(Ahmed Nazîf’in bir parça mektûbundandır.)

Maddî ve manevî borcumuz olan hizmetleri îfâdan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda ve yaratılışımızda yoktur ki kalalım. Mâdem Cenâb-ı Hàlık-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır; insanlığın emrettiği vezâifin binde birini dahi îfâ edemediğimiz hâlde, büsbütün nasıl bîgâne kalalım.

Bu hususta mâzûr görmenizle beraber, azîmkâr ve cefâkâr ve fedâkâr ve hadsiz mütehammil, garîb ve kudsî ve azîz bir misâfirimiz olan çok kıymetli Üstadımızın, biz âsî ve günahkârların kalblerini nurlarla doldurduğu hâlde, mukâbil borcumuzu, maneviyata uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyâtla ödeyebiliriz, zannıyla tesellî bulmaktayız. Af buyurunuz Üstadım!.. Dellâl-ı Kur'ân’ın nidâlarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın. Hâşâ!.. sümme hâşâ!..

Nurlarınızın şuâı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün sâfiyetiyle Allah’a, Kur'âna ve Resûl-i Müctebâ’ya (A.S.M.) ve o iki cihan serverinin azîz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki; inâyet-i Hak’la, hiçbir maddiyûnun ve hiçbir mülhid ve fırak-ı dâllenin değil, dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsî râbıta-i kalbiye bağını koparamaz اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Zât-ı fâzılânelerince lüzum görülüp icâb etmeden, hiçbir zaman mektûb yazmak zahmetlerini ihtiyar etmenize râzı olamam. Bu hususta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstadımın kudsî vazifelerinin îfâsına mâni teşkil eden işgali, en büyük hatâ ve hürmetsizlik sayarım.

Ahmed Nazîf Çelebi ∗∗∗

► (285) ◄

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ الَّتِى كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Onuncu Şuâ nâmında yazdığınız Fihristenin İkinci Kısmı, bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risale-i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zaîf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saidleri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için, bundan sonra Risaletü'n-Nur’un tekmîl ve izâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbâtı size tevdî' edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emâresi de şudur ki: Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de, çalıştırılamadım.

Evet, Risaletü'n-Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân-ı îmâniyenin herbirisine, meselâ Kur'ân’ın Kelâmullâh olduğuna ve i'câzî nüktelerine dair, müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhânlar cem'edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakàik-ı àliye-i îmâniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihâta etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izâh ve tafsîle muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi, bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallâh vazifeniz şerh ve izâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşir ve ta'lim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektûbları te'lif ile ve Dokuzuncu Şuâ’nın dokuz makamını tekmîl ile ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek.

Risaletü'n-Nur’un samîmî, hàlis şâkirdlerinin hey'et-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs-ı manevî bâkî ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.

Buradan oraya gelen mektûbları, Mübârekler Hey'eti bir risale şeklinde toplamasını ve Husrev de cüz'î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi Hâfız Ali ve Sabri’ye havâle etmiş olduğunu yazıyorsunuz. Evet Risaletü'n-Nur hakkında, kerâmetli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Husrev’in nazarı doğrudur. Bâkî bir eserde, muvakkat ve cüz'î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir.

Bu defaki mektûbunuzda kerâmetkârâne üç nokta gördük.

Birincisi: Buranın bir Husrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren –küçük Husrev– Mehmed Feyzi isminde Risaletü'n-Nur’un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektûbunuzda Feyzi ismini gördük. Dedik: Bu Risaletü'n-Nur’un şâkirdleri, birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.

İkincisi: Bu –küçük Husrev– Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken, Risaletü'n-Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. “Acaba rahatsızlığı mı var?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi; Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki, teessür verecek var. Fakat Risaletü'n-Nur’un fa'âl merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifâ duâsına başladım, devam ettim ve mektûb gelmeden evvel Feyzi’den sordum:

“Sen bir hastalık çektin mi?”

O dedi: “Yok.”

Dedim:

“Öyle ise, Isparta’da Risale-i Nur’un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var.” Fakat, hayâlim hakikatin sûretini şaşırmış. Sonra mektûbunuz geldi, hakikat anlaşıldı...

Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyâm-ı mübârekeden sonra hâtırıma geldi ki; vazifedârâne kalemi her gün istimâl etmeyenler, Risale-i Nur talebeleri ünvân-ı icmâlîsinde, her yirmidört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle hàs şâkirdler dâiresi içinde, bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden, yine Hakkı, Hulûsî’ye arkadaş oldu. İsmi ile, resmi ile hàs dâiresine girdi. Hakkı’nın beni duâdan unutmasın diye, mektûbunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duâyı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hattâ, bugünlerde bunun gibi inâyetin çok lem'aları var. Emin, bunları havadis-i yevmiye diye, bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek. (Risaletü'n-Nur’un küçük talebeleri ve istikbâlde çalışkan, kıymetdâr şâkirdleri olanlar, şimdi de talebeler dâiresinde olarak hissedardırlar.)

İstanbul’da Mehmed Feyzi, Eski Said’in risalelerini ararken, aynı günde Kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcûdunu toplamış almış idi. Küçük Husrev müteessir olarak, başka yerde aramış, İşârâtü'l-İ'câz’ı bulmuş, tahminen demiş ki: “Bana sebkat eden, herhalde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.”

Her neyse, bu İşârâtü'l-İ'câz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri’deki nüshalarda bulunan kerâmet-i tevâfukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi, küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukâbil, hurûf-u hecânın (elif ve tâ ve sâire) kaydedersiniz. Kolayını bulmazsanız kalsın.

Umum kardeşlerime birer birer ve bilhassa risaleler ile çok meşgul olanlara selâm ve duâlar ederim ve duâlarını beklerim.

Not: Emin ve Küçük Husrev ve Hâfız Tevfik selâm ve arz-ı hürmet ederler. Tahsin askere gitmiş.

Kardeşiniz

Said Nursî

► (286) ◄ Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yûsuf’un bir fıkrasıdır

(Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yûsuf’un bir fıkrasıdır)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ❀ وَبِهِ نَسْتَعِينُ

Rahîm, Raûf ve Zü'l-Minen Hazretlerinin inâyet ve lütûflarından olarak, tevbe ve istiğfar gibi kullarına ihdâ eylediği, miftâh-ı kerem ve ihsâna, çok günahkâr ve terbiyesiz olan ben sefil Yûsuf Toprak, bütün fezâyıh ve i'tisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükür eylemek şöyle dursun, bil'akis küfran-ı ni'met, defaatle nakz-ı ahd, irtikâb-ı kizb ve hıyânet eylediğim için, derin kasâvete, kesif zulmete, müdhiş dalâlete (hakkıyla) ma'rûz kalan kalbimin, rûhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedâvi çaresini taharrî yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, âdeta çılgın bir hâle girmiştim.

Başvurduğum her tabib-i manevîden aldığım ilâçlar, yaramı tedâviye, aklımı iknâa, lehfemi iskâta kâfî gelmedi. Bizzarûre ﴾ قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ ﴿ âyet-i celîlesinin mefhûmuna tevessülen, me'lûf olduğum denâetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal' ve tathîre ve tarîk-ı Hak’ta sebata muîn olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb-i zâhirî olmadığı hâlde, memleketimden Kastamonu’ya nefyim, şübhesiz, nefsime girân gelmiş ve hattâ ye's ve teessüre kapılmıştım. Bilmiyordum ki bu nefyim ile

﴿ وَعَسَٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسَٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ ﴾

﴿ فَعَسَٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا ﴾

âyetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyâmı, ümîd ve imkânsız gördüğüm manevî yaralarımın tedâvisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli muâlecenin eserini, varlığını ve ism-i Hayy ve Hakîm’in cilvesini şefkaten göstermek sûretiyle, bana minnet üstünde minnet-i uhrevî yapmak içindir. Bu mülevves ahlâkımla ben neciyim ki, bu ihsân-ı azîme nâil olayım diye şaştım. Fakat lehü'l-hamdü ve'l-minne

مَنْ طَلَبَنِى وَجَدَنِى ﴿ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ﴾﴿ يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَحِيمًا ﴾

gibi işârât-ı celîle hâtırıma gelmekle, bir derece mütesellî oldum.

Ey yaramın doktoru! Ve ey dalâlet uçurumunda yuvarlanan rûhumun halâskârı! Ve ey İlâhî ve kudsî yolların rehberi!

Evvelden hiç muârefemiz yokken, seni kale üstünde ilk ve tesâdüfen gördüğümde “Dalâletten halâsın, Allah’ın rahmetine vusûlün en kısa yolu var mı?” diye sordum. “Çok kısa bir çare-i Kur'âniye vardır.” diye buyurdunuz. Fakat dalâletim, gafletim, enâniyetim itibariyle bu kısa ve merdâne cevaptaki hikmet-i azîme, nebeân-ı rahmete dikkat etmedim. Rûhuma ihanet ederek aldırmadım ve felâket-i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.

Vaktâ ki, Risale-i Nur hattâ "enhâr-ı nur" demesine şâyeste olan mektûblardan, yine tesâdüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecâtındaki hakàika dalınca, inâyet-i Rabbânî, mu'cizât-ı Kur'ânî, himemât-ı Sübhânî, kerâmât-ı rûhâni eseri olmalıdır ki, kàsî kalbime, âsî rûhuma, gâfil aklıma, mağrûr vicdânıma, sakîm düşünceme (tak) diye bir tokmak vuruldu. Bir intibâh halkası takıldı. Hemen düşündüm. Ulemânın midâd-ı aklâmı, şühedânın kanından mübecceldir ve اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ عُلَمَاءُ اُمَّتِى كَاَنْبِيَاءِ بَنِى اِسْرَائِيلَ gibi hadîsler ile Hazret-i İsâ'nın (A.S.) Havâriyyûna, Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) Ensâr'a tekliflerini ve onların icâbetini hatırladım.

Âdeta, fetret devri denmeğe sezâ olan bu zamanda, irsiyet-i Nübüvvet makamında, İ'lâ-yı Kelimetullâh uğrunda maddeten uğraşan seyl-i dalâletle kapanmış olan râh-ı Hakk’a çığır açan, bir recül-ü fedâkâra iltihak ve muâvenet etmek ve bu vesile ile fırsatı ganîmet bilerek, zulümâttan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim.

Pek âdi bir mahlûk olduğum ve kalbime müstevlî, ağır dalâlet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için, fazileti, maneviyatı anlamam. Zîra, fazileti takdir edebilmek, fazileti bilmekle mümkündür. Yalnız, bunca mesâvî ve mütereddid hareketlerimle huzur-u sâmîlerine lutfen kabûlümde, yüksek rûhunuzdan yağan samîmî şefkat, hakîki re'fet, halîmâne iltifat, kerîmâne hüsn-ü kabûlünüz beni birtakım ümîdlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürûrlara gark etti. Ancak Allah’ın en âciz, en aşağı, en günahkâr, en zâlim bir mahlûkunu arkadaşlığına kabûl ve tahammül eden, bir şahsiyet-i alelâde olamayıp, kuvvetli püştibâne, fütûr götürmez bir mesnede mâlik olmak lâzım geldiğini teyakkun edebildim.

﴿ وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُوا فِى سَبِيلِهِ ﴾ ﴿ وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا ﴾

Riyâkârlık olmasın, selîm fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kur'ân’a ittibâ' ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakîki sözlerinizden, samîmî telkininizden, umumî hayırhâh hissiyatınızdan kalbime, mecrûh rûhuma uzanan tîg-i şifâ, neşter-i ümîdin te'siriyle dilşâd ve mutmain oldum.

Türlü türlü evhâmın açtıkları menfezlerden, rahnedâr kalan rûhuma tamam ve muvâfık buldum. Zîra

﴿ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِٓى اُنْزِلَ مَعَهُ ❀ وَالَّذِينَ يُمَسِّكوُنَ بِالْكِتَابِ ❀ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا ❀ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِىَ اِلىَ صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ ❀ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى ❀ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ ❀ هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّقِينَ ❀ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ ❀ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُبِينٌ ❀ وَاَنَّ هٰذَا صِرَاطِى مُسْتَقِيمًا ❀ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلاَمِ ﴾

vesâire gibi hakikatler dimağıma yerleşti.

Elbette bu keyfiyet bana hacc-ı ekber, râh-ı saâdet, ömr-ü ebed, tayr-ı devlet, enfâl-i ganîmet sebebi olunca, sürûrumdan ne kadar kabarsam ve siz halâskâr ve hakîm-i derdime, ne kadar teşekkür ve izhâr-ı mahmidet eylesem hakkım olmaz mı? İşte bu vesiledir ki, beni Kur'ân dellâlının, Risale-i Nur müellefinin şâkirdliğine tahsîs ve kabûl ettirmek gibi, azîm lütûflarına mazhar kılan Rabb-i Rahîmime karşı, dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda istimâl etmeye söz ve karar verdirdi.

Fazlaca söz söylemeye salâhiyetim ve o mertebeye istihkakım olmadığından, şimdilik kısa kesiyorum. Hizmetiniz umumî ve müessir, âmâliniz muvaffak, himmetiniz àlî ve dâim, emeğiniz makbûl, sa'yiniz meşkûr, hayatınız mes'ûd, ömrünüz efzûn, sıhhatiniz mahfûz olsun. Sonsuz minnetdârlığımın kabûlünü, manevî himmet ve teveccühünüzün devamını ricâ eder, Nur ile meşgul, nurlu ellerinizi öperim, Efendimiz, Büyüğümüz. (15 Şubat 1359).

Talebe namzedi, sefil

Yûsuf Toprak ∗∗∗

► (287) ◄ Risale-i Nur’un istikbâlde ehemmiyetli bir talebesi olan İhsân Sırrı’nın bir fıkrasıdır

(Risale-i Nur’un istikbâlde ehemmiyetli bir talebesi olan İhsân Sırrı’nın bir fıkrasıdır.)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Vâkıf-ı esrâr-ı Sübhân, Ferîd-i Bediüzzaman, Esseyyid Saidi'l-Kürdî Hazretleri huzur-u sâmîsine,

Esselâmü Aleyküm Ey Mürşid-i Kâmil!

Kemâl-i ta'zîmle hâk-i pâyinize yüzlerimi sürmeme ve mübârek ellerinizi takbîl etmeme müsâadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticânâmemi zât-ı àlînize sunan Sarac Ahmed Efendi fakirinizin oğluyum. Üstad-ı kaderin, ezelde levh-i kazâya çizdiği yazılar hükmüyle mahkûm olmuş, zavallı bir âvâreyim.

Makam-ı Yûsuf’ta tâli'in cilvelerini takdir-i İlâhîye tam bir inkıyad ile seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatnâmede zât-ı mürşidânenizin muhabbet-i manevîlerinin mübeşşiri olan selâmlarınızı tebliğiyle, vîran gönlüm şâd ve bünyâd edildi. Şu mazlum ânımı nurlandıran huzur-u manevîniz müvâcehesinde satırlarım gibi kapkara yüzümü, seyyiât-ı mâzi ile, a'mâl-i kabîhamın nişanelerini gizlemeğe muktedir olamamaktan mütevellid hicâbımı setre kudret-yâb olamadım.

Yolunu şaşırmış, nur-u hakikati görmekten mahrum, mâsivâ-perestlere Risale-i Nur ile dest-gîr ve şefî' olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyânında yer alabilmek emel-i hàlisânesiyle halka-i irşadınıza bütün rûhumla şitâb ediyorum. İrşadât-ı àliyenize muhtaç bulunduğumu arzederken cür'etimin nazar-ı affınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemâl-i ta'zîmle mübârek ellerinizi takbîl ve tevkîr ile kesb-i şeref ve can eylerim, büyük mürşidim, Efendim Hazretleri.

<en8>Bir gün zâlimlere dedirir Hazret-i Mevlâ,</en8>

<en8>Tallâhi (lekad âserekallahu aleynâ)</en8>

Risale-i Nur şâkirdlerinden

İhsân Sırrı ∗∗∗

► (288) ◄ Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir fıkrasıdır

(Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

<en8>Kıymetdâr Üstadım, Efendim!</en8>

<en8>Çeşm-i im'ânımla kıldım, Risale-i Nur’a nazar</en8>

<en8>Yoktur imkân yaza mislin, efrâd-ı beşer.</en8>

<en8>Bu ne elfâz, bu ne mânâ, bu ne üslûb-u hasen,</en8>

<en8>Okudukça müncelî olmakta, dâim bir hüsün.</en8>

<en8>Bârekallâh, ey mukaddes Nur-u Hüdâ,</en8>

<en8>Sendedir envâr-ı tevfik-i İlâhî, rûşenâ.</en8>

<en8>Âfitâbın nuru zâildir, bu nur emân verir,</en8>

<en8>Subh-u mahşerde uyûn-u mü'minîne incilâ.</en8>

<en8>Her harfi şem'a-i feyz-i İlâhî, cilveger,</en8>

<en8>Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.</en8>

<en8>Eyliyor ta'lim-i îmân-ı tahkîkî cümle âleme,</en8>

<en8>Kim okur sıdk ile, iner feyz-i Rahmân kalbine.</en8>

<en8>Hall eder tılsım-ı kâinâtı, her harfi dünyaya değer,</en8>

<en8>İlm-i nâfi'dir, yazılır ecr-i cezîl, tâ kıyâmet bîkeder.</en8>

<en8>Hâsılı, bilcümle meknûzât-ı hikmet-perverin,</en8>

<en8>Herbiridir ehline, bir âfitâb-ı Hak-nümâ.</en8>

<en8>İlâhî bihakkı esmâike'l-hüsnâ,</en8>

<en8>Tâ kıyâmet münteşir olsun, uyûn-u ehl-i hak bulsun cilâ.</en8>

<en8>Ey müellif-i Risale-i Nur, ger edersin iftihar, becâdır,</en8>

<en8>Gıbta ederse cümle ihvânın sana, çok sezâdır.</en8>

<en8>Çünkü eyledin îmân-ı tahkîke bir memer,</en8>

<en8>Elde ettin şah-ı eserle zuhr-i yevmi'l-mefer.</en8>

<en8>Bilirim değilsin enbiyâdan bir nebî (Hâşiye) <ft3>[^26]</ft3> ,</en8>

<en8>Lâkin elinde nedir bu nur-u mu'teber?</en8>

[^26]:(Hâşiye) Mevlâna Câmî, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî hakkında demiş: مَن چِه گُويَمْ دَرْ وَصْفِ اۤنْ عَالِى جَنَابْ نِيسْت پَيْغَمْبَرْ وَلِى دَارَدْ كِتَابْ Câmî'nin bu fıkrasının meâline işâret etmek istiyorum.

<en8>Feyziyâ! sen etme tatvîl-i kelâm,</en8>

<en8>Eyler elbet ehl-i irfan, arz-ı tahsin-i eser.</en8>

Fakir talebeniz Küçük Husrev

Mehmed Feyzi ∗∗∗

► (289) ◄

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ

Azîz, Sıddık, Muhlis, Hàlis Kardeşim!

Evvelâ: Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddi iştigâlinizi ve dâima birinciliği Nur dersinde ve sadâkatinde muhâfaza etmenizi, bütün rûh u canımla tebrik ederim..

Sâniyen: Hiç merak etme, seninle muhâbere ma'nen devam eder. Bütün mektûblarımda “Azîz, sıddık kardeşlerim” dediğim zaman muhlis Hulûsî saff-ı evvel muhâtabların içindedir.

Sâlisen: Nurlar pek parlak ve gâlibâne fütûhâtı, geniş bir dâirede devam ediyor. (Sırran tenevveret) sırrıyla, perde altında daha ziyâde işliyor. İki makine, bin ve beşyüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallâh zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.

Kardeşim, ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için, kader-i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan, o havâli, memleketim. Güzel levha-i hakikatin lâhikalarına geçirmek için, Nur şâkirdlerine gönderdik. O civarda Nurlarla alâkadar zâtlara selâm.

Biraderzâdem Nihad’ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber dâima duâmdadır.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Seni unutmayan hasta kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (290) ◄

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Evvelâ: Umumunuzun hesabına Tahiri’yi gördüm ve kendi hesabımıza da, umumunuza tam bir Said ve canlı bir mektûb olarak gönderdim. Ve Sandıklı’dan Edhem Hoca ile Mustafa Hoca bugün geldiler, Nurlu vazifelerine gittiler.

Sâniyen: Hulûsî Bey kardeşimiz Zülfikàr ve Sirâcü'n-Nur’u ve sonra Sikke-i Gaybiye’yi istiyor. Nur santralı Sabri muhâbere etsin, göndermeye çalışsın.

Sâlisen: Risale-i Nur kendi kendine, hem dâhilde, hem hàriçte intişar edip fütûhât yapıyor. En muannid dinsizleri de, teslîme mecbur ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız şimdilik, bir derece ihtiyatın lüzumu olduğuna, hususan –Beşinci Şuâ içinde bulunan– Sirâcü'n-Nur, lâyık olmayan ellere verilmemelidir.

İmâm-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur’a, Sirâcü'n-Nur nâmı vermesi ve (Sırran tenevveret) demesiyle işâret ediyor ki, Sirâcü'n-Nur perde altında daha ziyâde tenvir edecek, diye bir işâret-i gaybiye telâkki ediyoruz.

Umumunuza selâm ederiz.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗