Barla Lâhikası

Yirmi Yedinci Mektûb ve Zeyilleri

4. bölüm / 29

Yirmi Yedinci Mektûb ve Zeyilleri

Yirmiyedinci Mektûb ve

Zeyilleri

Otuzüçüncü Sözün Yirmiyedinci Mektûb’udur ki: Mektûbatü'n-Nur’un birinci muhâtabı olan Hulûsî Bey’in hususî mektûblarından Risaletü'n-Nur hakkındaki takdirâtını gösteren fıkralardır.

Yirmiyedinci Mektûb’un ikinci kısmı olan “Zeyl”i dahi elhak bir Hulûsî-i sânî olan Sabri Efendi’nin Risaletü'n-Nur hakkındaki takdirâtını gösteren hususî mektûblarındaki fıkralardır. (∗) <ft3>[^1]</ft3>

[^1]:(∗) Üstadımız Yirmiyedinci Mektûb'u ilk defa bu şekilde tensib buyurmuşlar, sonradan ikinci, üçüncü, dördüncü zeyiller eklemek sûretiyle genişletmişlerdir. En son şeklinde ise; Kastamonu ve Emirdağ Lâhikaları da üstadımız tarafından Yirmiyedinci Mektûb'a idhal edilerek, Yirmiyedinci Mektûb ikmal edilmiştir. Bu itibarla Hulûsî Bey ve Sabri Efendi'nin mektûbları, Yirmiyedinci Mektûb'un başlangıcını teşkil etmiştir.

Şu Risale (∗)<ft3>[^2]</ft3>, bir meclis-i nurânîdir ki Kur'ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma'nen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar.

Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân’ın şâkirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.

Ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hazine-i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor.

Said Nursî

[^2]:(∗) Yani: Yirmiyedinci Mektûb'un umumu, hususan Barla Lâhikası.

► (001) ◄ Hulûsî’nin birinci fıkrasıdır

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ اَبَدًا

(Hulûsî’nin birinci fıkrasıdır)

Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!

Kendilerini fakir ve hakîr görmekte zevk alan zevât-ı àliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, biraderzâdem ünvânlarıyla taltif buyurduğunuz bendeniz, hakikatte ma'nen düşkün bir vaziyette ve cidden duânıza muhtaç bir hâldeyim. Serâpâ Nur olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hak ve hakikatini bu asır insanlarının bilhassa fırak-ı dâllenin gözlerine sokacak derecede bazı Kur'ân lemeâtının zâhir olmasına murad-ı İlâhî taalluk etmiş ve bu emr-i mühimme, felillâhilhamd muhterem Üstadımız vâsıta olmuştur.

İşte hiç ender hiç olan bu talebeniz de yine lütûf ve fazl ve inâyet-i İlâhî ile bu àlî memuriyetini îfâ eden azîz ve muhterem hocasına ve Hazret-i Kur'ân hesabına pek cüz'î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre zerre kadar hakkım yoktur.

Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusurâttan dolayı affımı niyâz ve istirham ediyorum. Fenâ şahsiyetimi ta'rif eylemekliğim gerçi mânâsızdır. Fakat mürâsele ve mülâkatta bu bâbda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicâb sevkiyle ufak bir tasdî'de bulundum.

Son iki mektûbunuzda suâl buyurulan hususa cevab vermekliğim ısrar ile emir buyuruldu. سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا Fakat bu ağır suâle, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikate muvâfık ve mutâbık bir cevab verebilmek için inâyet ve kerem-i İlâhî ve meded-i rûhâniyet-i Peygamberîye ilticâ eyledi. Şöyle ki: Mübârek Sözler şübhesiz Kitab-ı Mübîn’in nurlu lemeâtıdır. İçinde izâha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll hâlinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde onlardan hisse-mend ve fâide-mend olurlar.

Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanâatimizin sıhhatine delâlet etmeğe kâfîdirler.

Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim bürhânlar:

Evvelâ: Bid'atların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyân buyurulan hadîsteki emir ve zecr.

Sâniyen: Peygamberimizin ittibâ'ına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet-i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.

Sâlisen: Mâdem bu hizmet münhasıran re'yiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ-i Kur'ân, Fahr-i Cihan, Habîb-i Yezdân Sallallâhu Aleyhi Ve sellem Efendimiz Hazretleri bir gün

﴾ اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ ﴿ fermân-ı celîlini tebliğ buyurmakla, aynı zamanda vazife-i risaletinin hitâmına remzen işâret eylemişti; Muhterem Üstadın da hizmeti kâfî görülürse bildirilir kanâatindeyim.

Râbian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür'et edilmemesi, ilâ nihâye bu hâlin devam edeceğine delil olamaz. Hâl-i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zât-ı fâzılâneleri cevab vereceksiniz.

Hâmisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebeb olmasa dahi yalnız bu mübârek Sözler’le râbıta peydâ eden insanların ricâ edecekleri izâhatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız.

Sâdisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis-i ilminizde takrîr buyurduğunuz mütenevvi' ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil kat'iyyetle gösteriyorlar ki; ihtiyaç da hizmet de bitmemiştir.

Birkaç ma'ruzât: Nurlu Sözler’i cemâate okumak nasîb olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hâsıl oluyordu; şurada arza müsâadenizi ricâ edeceğim.

Evvelâ: Muhterem Üstadıma ma'ruzâtta bulunmak için kalemi elime aldığım zaman, rûhumda büyük bir inkişaf hissediyor ve ihtiyarsız kalemim o ândaki muvakkat duygularıma tercümân olduğunu görüyorum.

Sâniyen: Şöyle düşünüyordum; eğer yalnız adüvv-i ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden emin olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi köşe-i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i insan ve Âlem-i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye fâidesi olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblâğ edeyim de Allah-ı Zülcelâl, nasıl şe'n-i Ulûhiyetine yaraşırsa öyle muâmele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat'-ı nazar etmeyi, yine o zamanlarda çok fâideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?

Sâlisen: Esmâ-i Hüsnâdan Rahmân ve Rahîm isimleri en a'zam mertebede olduklarından mı, yoksa başka sebeb ve hikmetle mi, بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ kelimesi içine dâhil olmuşlardır? Bu da şu mektûbu yazarken kalbime geldi, ben de soruyorum.

Azîz ve muhterem Üstadım! Sizin vücûdunuza yalnız bizler değil, bütün Âlem-i İslâm muhtaçtır. Çünkü mü'minlerin îmânına kuvvet veren, gâfilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh-ı hidayeti gösteren, hükemâ-yı felâsifeyi beht ve hayrette bırakan Kur'ân-ı Mübînden nebeân ve lemeân eden o kudsî Sözler’in vücûduna vâsıta oldunuz. Hemen Cenâb-ı Erhamürrâhimîn azîz Üstadımızı sıhhat ve âfiyette dâim ve Ümmet-i Muhammed üzere kàim buyursun, âmîn bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.

Hulûsî ∗∗∗

► (002) ◄

Risale-i Nur mektûblarından bu mektûbunuzun bendeki te'sirlerini hülâsaten arzedeyim:

Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücûdu, ümîdimi; nazarımda ilim sayılacak herşeyi sizden öğrendiğim için bu vesile ile hakikat sahasındaki ma'lûmâtımı; hasbe'l-beşeriye fütûr hâsıl oluyorsa, şevkimi; hasta bir talebeniz olduğumdan Kur'ânın eczâhânesinden verdiğiniz bu ilâçlarınızla sıhhatimi, matbaha-i Kur'ândan intihâb buyurduğunuz bu gıdâlarla bütün hâsselerimin kuvvetini, hayatın beş derecesini de ta'lim, mevtin itibarî bir keyfiyet olduğunu tefhim, i'dâm-ı ebedînin mutasavver olamayacağına kalbimi takvîm buyurduktan sonra Allah için muhabbetin her hâlde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayat-ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işâret buyurmakla müddet-i hayatımı nihâyetsiz artırmağa sebeb olmuştur.

Risale-i Nur ile ihdâ buyurduğunuz duâlar, zâten her gün sevgili Üstadı düşünmeğe kâfî gelmektedir. Kur'ânın nihâyetsiz füyûzâtından, tükenmez hazinesinden inâyet-i Hak’la edindiğiniz ve tebliğe me'zun olduğunuz mânâları, cevherleri göstermekle, bildirmekle de bu bîçâre ve müştâk talebe ve kardeşinize sonuna kadar ders vermek istediğinizi izhâr ediyorsunuz ki: Bu sûretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden ayrılmamaklığınız te'min edilmiş olunuyor.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Hulûsî ∗∗∗

► (003) ◄

Muvâsalatımın ilk gecesi pederimin misâfirlerine tahsîs eylediği odaya devam eden zevâta –mütevekkilen alallâh– akşam ile yatsı arasında Risale-i Nuru okumağa başladım.

Sevgili Üstadım! Evvelce arzettiğim vechile ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O da Üstadım olan dellâl-ı Kur'ânın vazife-i memure-i maneviyesini îfâda kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesabına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibarettir. Orada bulunduğunuz müddetçe Hazret-i Kur'ân’dan hakikat-i îmân ve İslâm hesabına vâki olacak istihrâc ve tecelliyâttan mahrum bırakılmamaklığımı hàssaten istirham ediyorum. İnşâallâh müstecâb olan duânızla Allah-u Zülcelâl, Risale-i Nur hizmetinde ümîd ve arzu ettiğim neticeye vâsıl, merhum ve mağfûr Abdurrahman gibi âhir nefeste îmân ve tevfik ve saâdet-i bâkiyede iki cihan serveri Nebi-yi Ekremimiz Muhammedüni'l-Mustafa (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimize ve siz muhterem Üstadımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek sûretiyle âmâl-i hakîkiyeye nâil buyurur. Risale-i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki Kur'ân-ı Mübîn Allah’ın kelâmı iken Seyyid-i Kâinât, Eşref-i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vâsıta olmuştur; siz de bu asırda yine o Furkàn-ı Azîm’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr-i Hak’la hitâb ediyorsunuz. Öyle ise, O Hakîm-i Rahîm, size bu eseri yaptırtan o nurları ayak altında bıraktırmaz; elbette ve elbette fânîlerden belki de hiç ümîd edilmediklerden sâhibler, hâfızlar, ikinci üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur i'tikàdındayım.

Hulûsî ∗∗∗

► (004) ◄

Evet İslâmiyet gibi bir àlî tarîkim, acz ve fakrı Allah’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidi'l-Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe-i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.

Üstadım, bana ve dinleyen her zevi'l-ukùle, “Tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihâyetindeki tesbihleri yap, ittibâ'-ı sünnet et, yedi kebâiri işleme” dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n-Nur ile verilen derslere, Kur'ân’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah’ın tevfikiyle can ü dilden “belî” dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak “Üstad” dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim.

Hulûsî ∗∗∗

► (005) ◄

Bu kerre irsâl buyurulan Mektûbatü'n-Nur zeyilleri, emsâli gibi hoş, güzel ve bedî'dir. Eserlerin Nur ism-i azîminin tecellîsi olduğuna, ihtiyaca ve hâl-i âleme göre yazdırıldığına bence asla şübhe kalmamıştır. Bunu küçük misâl ile te'yid etmek isterim. Mülhidler çok ileri gidiyorlar. Meselâ:......... ilâ âhir.

İşte bu ahmakların hezeyanına ve her nev'i iğfallerine ve zâhiren süslü laflarına kanmayarak, îmân ve i'tikàdlarında sâbit-kadem olmaları için erbâb-ı îmâna kuvvet ve zümre-i tuğyana kahr ve şiddetle ders-i ibret verecek pek münâsebetli sözler, mevzû-i bahs âsârda ayân-beyân görülmektedir.

Hayfâ ki, bu nurlar şimdilik (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> lihikmetin pek mahdûd sahada ve ancak mü'minler içinde neşredilebilir.

[^3]:(Hâşiye) Bundan otuzbeş sene evvel.

اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ ❀ اِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ

Hulûsî ∗∗∗

► (006) ◄

Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı’nı da Hakkı Efendi kardeşimizle merak ve dikkatle okuduk. Cidden çok àlî mefhûmu var. Tavsife bu âcizin kudreti olsa belki bu ikinci nokta için pek ziyâde rahatsız etmeğe cesâret ederdim. Heyhât ki diğer hususatta olduğu gibi bunda da sıfrü'l-yed bulunuyorum. Yalnız hulûs ve sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Sözler’in daha fevkınde parlayan bir necm-i nur-efşândır.

(Doktordan Mi'râc’ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemâl der: “Eserin pek büyük kıymetini takdir etmek için İslâm olmağa bile lüzum yok, insan olmak kâfî” cevabını verdi.)

Hulûsî ∗∗∗

► (007) ◄

Bizler ki –Elhamdülillâhi teâlâ– âhiret kardeşiniz, Kur'ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrâr-ı Kur'âniyenin beyânında –Eşşükrülillâhi teâlâ– Ashâb-ı Kehf gibi musâhibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde, mahzâ bir lütûf ve inâyet-i Samedânî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhâniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.

Hulûsî ∗∗∗

► (008) ◄

Otuzikinci Sözün birinci Mevkıf’ını, Ramazan hediyesini ikmale muvaffak oldum. Tevfik-i Hudâ yoldaşım olursa diğerlerini de inşâallâh emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler’in en hüsünlü hatt ile ve hattâ altun ile yazılması lâyık ve muktazî iken hasbe'l-kader bu bîçâre kardeşinizin perîşan ve belki ancak okunabilir hatâlı hattı ile yazılması da hamd ve şükrümü artırmağa vesile oluyor ve her vâsıta ile aldığım meserret-bahş selâm ve iltifatât-ı fâzılânelerinin ve herbiri Risale-i Nura bir zeyl ve tefsir ve hâşiye makamındaki cihan-değer emirnâme-i ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.

Fakat manevî ciheti böyle düşünmüyorum ve nerede bulunursam bulunayım, inâyet-i Bârî ile aldığım dersi dinletecek bir muhâtab bulmağa çalışacak ve neşr-i hakikat yolunda acz ve fakrıma bakmayarak, duânızla elimden gelen her çareye başvuracağım için mütesellî oluyorum.

Yalnız, dünyevî vazifeler ile uğraşmak ise fıtraten hoşlandığım ve hakàikına meclûb olduğum nurlu Sözler’le iştigâlime kısmen mâni oluyor. İşte buna müteessifim, fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fânî yüzünü daha ziyâde üryanlığıyla göstermekte ve bu hayatta bâkî ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sûreten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstadın son dersi, bu fânî dünyanın en zevkli hâlinden pek çok yukarı derecede bir bâkî hayat olduğunu kat'iyyetle müjde etmektedir.

Hulûsî ∗∗∗

► (009) ◄

Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevab yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kàbiliyetimin azlığı, isti'dâdımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht-ı te'sirinde dimağım meşgul ve âdeta meşbû' olduğundan o mübârek cevherlerinize mukâbil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim.

Biliyorsunuz ki çok ifâdelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet-i hàlisânemin; ikinci sebebi, kudret-i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmidördüncü Sözde misâli geçen fakir gibi ben de derim: Ey sevgili Üstadım! Gücüm yetişse elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma'ruzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz.

Hulûsî ∗∗∗

► (010) ◄

Eser, emsâli gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallâh temennî buyurduğunuz vechile Ümmet-i Muhammed’in ictimâî ve pek mühim bir yarasına kat'î devâ olur. Doğrudan doğruya Nur-u Kur'ân olan mübârek Sözler’in kasd ve işâret edilmek istenildiğini arzettim ve makam-ı tasdikte şimdiye kadar kendisine birkaç Söz’ü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyuadd ve lâyuhsâ niam-ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allah-ı Zülcelâl Tebareke ve Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken zât-ı üstadâneleri bizi İzn-i Rabbânî ile o mübârek münevver Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.

Taharrî-i hakikat ile ömür geçirir iken mukadderât bu âsî bîçâreyi de beş sene evvel şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammedü'l-Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarîk-ı Nakşibendîye idhal eylemişti. Sonra muvakkat bir küsûf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalınmış iken nurlu Sözler’inizle zulmetten nura, girdabdan selâmete, felâketten saâdete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Fermân buyuruyorsunuz ki: Îmânı kurtarmak zamanıdır. عَلَى الرَّاْسِ وَالْعَيْنِ

Hulûsî ∗∗∗

► (011) ◄

Bu defa bu bîçâre talebesine ihsân ettiği hediyeyi, gıyâbî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu'cize-i kübrâyı Ahmediyeyi ilân eden Ondokuzuncu Mektûb’un tahsîsen bendelerine irsâli, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütâlaası, rikkat damarlarını tahrîk ederek hayli ciddi göz yaşı akıtmağa vesile olmuştur.

Hulûsî ∗∗∗

► (012) ◄

Rûhu fezâ-yı kâinâtta beyne'l-ecrâm seyr-i serî ile seyahat ettirecek tarzda tulû' eden manzûme-i hakikat, bilhassa bizler için büyük mazhariyettir. Tarîk-ı Nakşî hakkındaki fıkraya mukâbil “tarîk-ı acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür”ün hesabına tulû' eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altun ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsah ettim. O hâlde kıymeti, âciz bir talebenizin yâdigârı olmasındadır.

Hulûsî ∗∗∗

► (013) ◄

Sâniyen: Şu zaman-ı isyan ve tuğyan ve küfranda mahz-ı inâyet ve lütf-u Hak olan, Ümmet-i İslâmiyeyi hakàik-ı îmâniyeye sevk ve irşada memur edilen zât-ı hakîmânelerini bütün Ümmet-i Muhammediyeyi olduğu gibi bu âcizi de nurlu Sözler ile tarîk-ı Nura irşad buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnetle dâim yâd eder, dünyevî ve uhrevî muradlarınızı hâsıl eylemesini Rahîm, Kerîm olan Allah-ı Zülcelâl Hazretlerinden abîdâne niyâz ve istirham eylerim.

Hulûsî ∗∗∗

► (014) ◄ Kardeşimin bir fıkrasıdır

(Kardeşimin bir fıkrasıdır)

Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın, nefsinde âciz olan Abdülmecîd’e güzel bir üstad, ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lafzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddid mürşidleri buldum diye kendimi tebşîr ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok râzı olsun...

Abdülmecîd ∗∗∗

► (015) ◄ Yine Hulûsî’nin

(Yine Hulûsî’nin)

Evet mütesellî olduğum iki cihet var. Biri, elimizdeki mübârek Sözler vâsıtasıyla dâima sohbet-i manevîde bulunduğumuz; diğeri, muhabbetimizin inâyet-i Bârî ile hubb-u fillâh mertebesinde olduğuna îmânımızdır. Binâenaleyh size benim bugün ve yarın en büyük hediyem, verdiğiniz dersi, nâmınıza olarak vekâleten alâ-kadri'l-imkân mü'minlere tebliğ eylemek ve Allah’ın verdiği hakîki muhabbeti ebeden taşımak ve buna mukâbil Erhamürrâhimîn ve Ekremü'l-ekremîn, Ahsenü'l-hàlıkîn, Rabb-i Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden, hakîki muhabbetin Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıf’ında izâh buyurulan neticesine mazhar buyurulmaktır. Îmân-ı tahkîkî yolunda buluştuğumuz Hakkı Efendi ile niyetimiz hakka, sıdka, ihlâsa iştirâkimiz muhakkaktır.

Hulûsî ∗∗∗

► (016) ◄

Bu mektûbunuzdaki suâl ile ve en son yazılmış olan Otuzikinci Söz ile münâsebet ve müşâbehet nev'inden bu defaki arîza-i cevabiyem üç vakfeli oldu.

Demek oluyor ki Risale-i Nur manevî bir güneş, herbir Söz muhtelif kadirlerden nurânî yıldızlar ve Otuzikinci Söz üç mevkıfı ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzâr-ı dikkati hâh-nâhâh üzerlerine celbeden hàlis nurdan vücûda gelmiş birinci kadirden pek nurlu, erbâb-ı îmâna gülümseyen, ahzâb-ı dalâlete haşmetle bakan, gözlerini kör eden, erbâb-ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nurlu birinci kadirden bir kevkeb-i nevvârdır. Ne yapayım talebenizin dili bu kadar dönüyor. Yoksa bu sönük ifâde o mübârek Sözler için sarfedilmek lâyık olmadığını biliyorum.

Bizden Üçüncü Maksad’ın te'sirini suâl buyuruyorsunuz. Biz Hakkı Efendi ile ittifakan deriz ki: İçindeki hakikatler cerhedilmez, içinde lüzumsuz bir şey yok, zararlı bir kayıt mutasavver değil. Dikkatle dinleyenler, Allah tevfik verirse îmânını kurtarabilirler. Bu hakàikla Avrupa ehl-i dalâletine de meydân okunur, fikrindeyiz. Bu kabîl dalâlet ve gaflette olanlar ya mübârezeden mağlûb olurlar ya ulviyeti hissedip teğayyüb ederler yâhut Ebû Cehil gibi hakikati kabûl etmemekte inâd ederler veya dehşetlerinden kulaklarını kapayıp kaçarlar, fikir ve kanâat ve îmânındayız. Sözler’i dinleyenlerin bir sükût-u mesti göstermeleri, izhâr-ı hayret eylemeleri, kudretleri derecesinde takdirâtta bulunmaları herhalde düşündüğümüze kuvvet verir bir keyfiyettir; ümîd ve tahminimizi tasdik ediyor.

Hulûsî ∗∗∗

► (017) ◄

Niyetim büyük, tevfik Hudâ’dan. Yalnız oda cemâatimize Yirmibeşinci Söz’e kadar okudum. Ve inşâallâh devam edeceğim. Emrinize tebean ve duânıza binâen fütûr getirmiyorum. Maddî vazifem oradakinden daha ağırdır. Fakat her umûrumda Allah’a istinâd ettiğim için ümîdsizliğe düşmüyorum. Oradan ayrıldıktan sonraki füyûzâttan istifade etmeyi can ü yürekten arzu ediyorum. Nâtamam kalan Otuziki ve Otuzüçüncü Sözler’in de itmâmına muvaffak olmanızı eltâf-ı İlâhiyeden niyâz eylerim.

Hulûsî ∗∗∗

► (018) ◄

Ben burada inşâallâh emânetçi olduğum Sözler’i inâyet-i Hak’la ve duânız berekâtıyla lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümîd ediyorum. Üstadım müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl-ı Kur'ân’dan enzâr-ı cihana vaz'eden Hàlık (Celle Celâlühû) bizim gibi, kimsenin ümîd ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşr ve muhâfaza ettirir. Bu işi ben sa'yim ile, kudretim ile kazandım diyen huddâm, o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zâhiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanâatindeyim. Bu sebeble oradaki kardeşlerimizden Risale-i Nur ile çok alâkadar olmalarını ricâ etmekteyim.

Hulûsî ∗∗∗

► (019) ◄

Risaletü'n-Nur, Mektûbatü'n-Nur’un mütâlaası, tahrir edilmesi, başkalara neşr ve tebliğe alâ-kadri'l-istitâa çalışılması gibi emr-i hayr-ı azîme, havl ve kuvvet-i Samedânî ve inâyet ve lütf-u Rabbânî ile muvaffak olduğum zamanlar ki; bu evkàtta evvelen ve bizzat bu fakir istifade, istifaza, istiâne etmiş oluyor. Bu itibarla mezkûr saatleri çok mübârek tanıyor, firâkına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını, kesilmemesini ez-can ü dil arzu ediyorum. Fakat ne çare ki: İğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi sâfîleştirip Nurların karşısına, dolayısıyla Kur'ân’ın mu'cizeleri mecmuasına ve azîz, muhterem Üstadımın medresesine ve ol Seyyidü'l-kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (A.S.M) Hazretlerinin ravza-i saâdetlerine ve nihâyet Rabbü'l-Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzur-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o Nurlarla iştigâl etmediğim zamanlar, keşke enfâs-ı ma'dûde-i hayattan olmaya idiler, diyorum.

Hulûsî ∗∗∗

► (020) ◄

Geçen hafta muhtelif iki cemâate Yirmidördüncü Mektûbun Birinci ve İkinci Zeyilleri’ni okudum. Dinleyenler hayran ve bu fakir de o parlak i'câz-ı Kur'ân’dan âdeta gaşyoldum. Bu eserinizi Risale-i Nur ve Mektûbatü'n-Nur’un en münevverleri safında mütâlaa ediyorum. Bugün Cuma idi. Komşumuz Fethi Beye onbir ve onüç numaralı Sözleri okudum. Dünyevî işlerden tahlîs-i nefis ile iğtinam edebildiğim vakitlerde o mübârek nurlu pencerelere koşuyorum. Rûhî ve manevî gıdâmı almağa ve bulabildiğim böyle bir muhâtabı da hissedar etmeğe çalışıyorum.

Hulûsî ∗∗∗

► (021) ◄

Yirmialtıncı Mektûb’u büyük sevinçle aldım. Defaatle, dikkatle, merakla, muhabbetle, lezzetle okudum ve neticede “Duânız olmazsa ne değeriniz var.” fermân buyuran Zât-ı Zülcelâl'e ubûdiyetle intisabım hasebiyle ve abdiyetin tazammun ettiği lisânla kemâl-i acz ve fakr ve şevkle; tamamen hasbî, bütün mânâsıyla Allah nâmına, bütün vuzûhuyla ehl-i îmân ve Kur'ân nef' ve hesabına olan maddî, manevî, zâhirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hıdemâtınızın mükâfâtını lütûf ve kerem-i bînihâyesine münâsib bir tarzda ihsân ve ikram buyurmasını ve zât-ı üstadânelerini her iki cihanda azîz etmesini ol Hàlık-ı Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden abîdâne tazarru ve niyâz eyledim. Ümîdim ﴾ اُدْعُونِٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ ﴿ fermânının tecellî edeceğindendir.

Muhterem Üstad! Zâten sizin biz bîçârelerden beklediğiniz yalnız duâ değil mi? Mübârek Sözler hakkında şimdiye kadar mektûblarımda mevcûd olan ihtisasâtımı nâtık, sönük ifâdâtımı Risaletü'n-Nura takriz yapmak hususundaki niyet-i üstadânelerine bir şey demeğe hakkım yok. Fakat benim o perîşan ifâdelerim, güneşin yanına mum yakmak kabîlinden olacak ve muhtemelen hakikatteki sönüklüğüne rağmen o Nurların komşuluğundan, âyinedârlığından hisse-mend olarak nisbî bir parlaklık arzedebilecektir.

Risaletü'n-Nur’un müstemi'leri arasında, Sultan Abdülhamid’in devrinde Kerbelâ’da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahman Efendi nâmında 88 yaşında bir hoca vardır. Her defaki mütâlaadan büyük memnuniyet göstermekte, “Çok istifade ettim Allah râzı olsun.” demekte ve çok duâ etmektedir. Yirmialtıncı Mektûbun Üçüncü Mebhası’nı gayr-ı ihtiyarî muhtelif rütbede mühim zâtlara okudum. Hepsi “çok doğru, çok güzel” dediler. Evet bu fakir çok tecrübe ettim ve yakìn hâsıl ettim ki: ﴾ وَ قُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ ﴿ ilâ-âhiri'l-âye.. âyetinin lâyemût mu'cizesi vardır. Bu defaki mektûbları birkaç defa muhtelif küçük cemâatlere okumak nasîb oldu. Bunların birinde mühim bir âlim de vardı. Cümlesi hayret ve takdirlerini izhâr ettiler.

Benim fikrime gelince: Bütün Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, ihtiyac-ı zamana göre her sınıf ve erbâb-ı din ve hattâ müfrit muannid olmamak şartıyla, dinsizleri bile ilzam ve iknâ edecek derecededirler. Fakat –dünya bu– sevk-i menfaat, hırs-ı câh, küfür ve inâd, gaflet ve kesel, şirk ve dalâl gibi ilâçsız hastalıklara tutulanlar için bu Nurlara karşı göz yummak, görse bilse kabûl etmemek, gördüğünü inkâr etmek, hak ve hakikati reddetmek gibi divânelikler istib'âd edilemez. Ma'lûm-ı fâzılâneleri, Allah’ın şu muvakkat misâfirhânesinde insan sûretinde hayvanları eksik değildir. Bu Nurlar intişar etse idi elbette böylelerinin bugün istidlâlen dermeyân edilen divânelik hezeyanları da açık olarak görülürdü.

Hulûsî ∗∗∗

► (022) ◄ Şu fıkra kardeşim Abdülmecîd’indir

(Şu fıkra kardeşim Abdülmecîd’indir)

Bu eserler bütün sınıflara ve cemâatlere dâima mazhar-ı takdir oluyor. Kim görse istihsân eder. Tenkide ma'rûz olacak eserler değil. Fakat derecât-ı takdir, derecât-ı fehim gibi mütefâvit ve müteaddiddir. Herkes derece-i fehmine göre takdir edebilir.

Abdülmecîd ∗∗∗

► (023) ◄ Hulûsî Bey’in selefi, yirmialtı yaşında vefât eden biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın, vefâtından bir-iki ay evvel yazdığı mektûbdur

(Hulûsî Bey’in selefi, yirmialtı yaşında vefât eden biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın, vefâtından bir-iki ay evvel yazdığı mektûbdur)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ

Ellerinizden öper, duânızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan “Onuncu Söz” risalenizle beraber Tahsin Efendi vâsıtasıyla aldım, çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhâlefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak olmuş isem de bu da mukadder imiş. Ve Cenâb-ı Hakk’ın emir ve irâdesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binâenaleyh ben cehâlet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için affınızı ricâ ve duânızı dilerim.

Azîz mamo ! (∗) <ft3>[^4]</ft3> Şunu da şurada arzedeyim ki; himâye ve himmetiniz sâyesinde din ve âhiretime dokunacak ef'âl ve harekâttan kendimi muhâfaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musîbetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim. Hiçbir vakit ve hiçbir zaman unutmadım ki; bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezâiz ve safâsı neticesi, zillet ve şedîd azâb olduğu ve dünyada Allah için ve Allah’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezâhim neticesi, sonu lezzet ve mükâfât verildiğini bildiğim ve îmân ettiğimden, fenâ şeylerin irtikâbından kendimi muhâfaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayâlimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.

[^4]:(∗) Kürtçe "amca" demektir.

Şimdi amcacığım ve büyük üstadım! Habîs olan nefsimle mücâdele edebilmek ve onun hevâî ve bilâhare elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenâb-ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini, şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile fenâ hasletleri kapmamak için ihtilât etmemekteyim. Dâirede müddet-i mesâîden haric zamanlarımı kendi evimde Cenâb-ı Hakk’ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka ey amca! Sizden sonra şimdiye kadar en çok beni îkaz ve fenâ şeylerden men'eden, üstad-ı a'zam ve mürşidim olan bu âyet-i kerîmeden duyduğum ve hissettiğimdir:

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾ ﴿ اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ ﴾

Ve öyle biliyorum ki o gün de pek yakındır (Hâşiye-1) <ft3>[^5]</ft3> .

[^5]:(Hâşiye-1) Cây-i dikkattir, vefâtını haber veriyor.

اَللّٰهُمَّ لاَ تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْيَا اِلَّا مَعَ الشَّهَادَةِ وَالْاِيمَانِ

Duâm bu ve i'tikàdım böyledir ve böyle de îmân ederim (Hâşiye-2) <ft3>[^6]</ft3> .

[^6]:(Hâşiye-2) Hem îmân ile gideceğini haber veriyor.

آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لااِلٰهَاِلَّااللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ

(Haşiye-3) <ft3>[^7]</ft3>

[^7]:(Hâşiye-3) Âhir nefesteki kelimât-ı îmâniyeyi âhir-i mektûbunda zikretmesi dünyadan kahramancasına îmânını kurtarıp öyle gideceğine işâret eder.

Biraderzâdeniz

Abdurrahman

► (024) ◄

Demek Onuncu Söz, onun hakkında bir mürşid-i hakîki hükmüne geçmiştir ki; birden onu derece-i velâyete çıkararak şu üç kerâmeti söylettirmiştir. Benden sekiz sene evvel ayrılmış, Onuncu Söz eline geçmiş, mektûbunun başında söylediği gibi çok azîm istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektûbunun diğer bir parçasında Onuncu Söz’ün şevkinden demiş: “Yazdığın Sözler’in hepsini bana gönder, kendi hattımla herbirisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın.” İşte böyle bir kahraman vârisi kaybettim. Rûhuna El-Fâtiha.

Said Nursî ∗∗∗

Yirmi Yedinci Mektûbun Zeyli ve İkinci Kısmı

► (025) ◄

Yirmiyedinci Mektûbun Zeyli ve

İkinci Kısmı

(Hulûsî-i sânî ve büyük bir âlim olan

Sabri Efendi’nin fıkralarıdır.)

Meb'ûs-u âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin, insanları hayrette bırakan ve cüz'î şuûru olana îmân-ı kâmil bahşeden fevkalhad ve hàrikulâde, ma'nen bin envâ'-ı Mu'cizât-ı Ahmediyeyi ihtiva eden ve pek àlî ve azîm kıymeti müsbet ve müsellem bulunan Ondokuzuncu Mektûbun dördüncü cüz'ünü; nazar ve teveccüh-i fâzılânelerinde mingayr-i haddin vekilleri bulunduğum mümâileyh Hulûsî Beyefendiye irsâl kılınmak üzere istinsaha başlamıştım.

Bin mu'cize-i Muhammediye münderic olan Ondokuzuncu Mektûb, mukaddimen dahi arzedildiği vechile arzumun fevkınde pek ziyâde ulvî ve nurânî mebâhis ve vekâyi-i risalet-meâbiyeyi beyân ve müjde ile rûh ve kalb-i âcizîyi bahar-ı âlem gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu hususta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü'l-arz medh ü senâyı gayet parlak bir tarzda arzetmek ehass-ı emelim ise de maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifâ ediyorum. Yalnız şu noktayı hissettim ki: O vekâyi’de siz cismen değilse de fakat rûhen, Server-i Kâinât Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zîra o vekâyi-i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an'anesiyle kat'iyyen müşâhede ve ol vechile nakl ve tahrir buyurduğunuza kàni ve kàilim.

Onaltıncı Mektûbu Atabey’e giderken götürdüm. Ekserî noktalar bir kısım ihvânı ağlattı ve amcazâdem Zühtü Efendi, Onaltı’yı okuyunca, “Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nurânî ve pek kesretli sürûr-u manevîyi ihtiva eden bir pencere bugün kalbimde açıldı. Şu pencereden hâsıl olan netâici yazmak iktidarımın fevkınde ise de avn-i İlâhîye dayanarak bir arîza ile arzetmek ehass-ı emelimdir. Nihâyetsiz selâm ve hürmetlerimi tebliğe tavassutunuzu ricâ ederim.” dediler.

Sabri ∗∗∗

► (026) ◄

Gönül ister ki hemen Risaletü'n-Nurun umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr-i yektâları isti'dâdım nisbetinde mütâlaaya başlasam.

Otuzbirinci elmas külliyatını avn-i Hak ve inâyet-i ekremîleriyle iki gün evvel ikmale muvaffak oldum. Ahmed kardeşime aid derkenarı tefhim ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz’ü istiyor, fakat bu söz kıymet-i maneviye itibariyle mevcûdâttan ağırdır. İ'câz-ı Kur'ân’ın ikinci cüz'ünü hemen hitâm buldurmak üzereyim. Fakat müştâk bulunduğum Otuzikinci Söz’ü dahi lütûf buyuracak olursanız hâsıl olacak memnuniyetimi bir vechile arzetmekten âciz kalacağım. Çünkü, bu gibi kıymetdâr ve mânidâr eserleri işittikten sonra görmek iştiyakı gittikçe artıyor ve bu tabiattan bir türlü kendimi men'edemiyorum.

Sabri ∗∗∗

► (027) ◄

Bu defa istinsahına muvaffak olduğum nurlu Yirmidokuzuncu Söz’de, melâike denizlerinde sefâin-i Kibriyâya yapışarak seyran ederken ve beşerin hatâ-savâb işlediği ef'âli kat'î olarak umumî yoklama defter-i kebîrinde okunacağını, nef' ve zarar hiçbir şeyin mektûm bırakılmayacağını şiddetle ihtar eden bekà-i rûh âlemini temâşâ ederken; matlab-ı a'lâ ve maksad-ı aksa olan ba's ve mahkeme-i kübrânın ahkâmını kable'l-vukû' makam-ı istimâ'da dinlerken ve bilhassa “Medârlar” merdivenlerinden àlî makamlara manevî suûd ederken, hele Onuncu Medâr ve Üçüncü, Dördüncü Mes'elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ-yı maneviyatta dalıp yüzerken o kadar envâr-ı hakàik-ı kibriyâya ve ezvâk-ı letâif-i ulyâya müstağrak oldum ki, arz ve ifâdeden âcizim.

Sabri ∗∗∗

► (028) ◄

Müşrik ve münkirleri mağlûb ve ilzam eden ve son sistem malzeme-i cihadiye-i vahdâniyeyi hâvî ve câmi', kuvvet ve resâneti çelik, kıymet ve ehemmiyeti elmas ve cevâhir ve akik bir kale-misâl olan Otuzuncu Söz’ü istinsaha muvaffak oldum.

Sabri ∗∗∗

► (029) ◄

Sözler sâyesinde şu bir seneyi mütecâviz bir müddetten beri şevk ile taallüm, inâyetle tefeyyüz, terğîb ile tenevvür, hâhişle telezzüz, işâretle tahalluk, tedrîcle tekemmül tarîkinde ilerlemeğe sâî bulunduğum bu muayyen müddetin bir gününe, sâbıkan geçirmiş olduğum umum hayatımın bile mukâbil olamayacağı kanâatindeyim.

Sabri ∗∗∗

► (030) ◄ İkinci bir Sabri olan Ali Efendi’nin bir fıkrasıdır

(İkinci bir Sabri olan Ali Efendi’nin bir fıkrasıdır)

Sözler öyle hâzık bir doktordur ki, gözsüzlere hidayet-i Hak ile göz, ve kalbsizlere inhidam-ı kat'iyyeye uğramamış ise kalb, ve şuûrunda çatlaklık yoksa tenvir ile düşünceye sevk, ve “nereden, nereye, necisin?” suâl-i müşkülin halli ile insanlığın iktiza ettiği insaniyeti bahşediyor.

Ali ∗∗∗

► (031) ◄ Yine Sabri’nin

(Yine Sabri’nin)

Sözler nâmında olan bahr-i muhît-i Nur’da iki seneyi mütecâviz bir zamandan beri, seyr ü seyahatimin semere ve neticesini görüp bilmek hususunda şimdiye kadar zemin ve zaman müsâid olmadığından, sermâye-i ticâretimin ne derecelere çıktığında; daha doğrusu bir ticâret edinebildim mi, yoksa edinemedim mi, mütereddid ve mütehayyir idim. Hamden-lillâh bu şehr-i rahmet ve mağfirette, inâyet-i Rabbâniye ve muâvenet-i Peygamberiye ve himemât ve daavât-ı üstadâneleri berekâtıyla sermâye-i ilmiye-i evveliye-i bendegânemin yüzde doksandokuz derece yükseldiğini fehmettim. O menâbi-i ilmiye ve temsîlât-ı hakîkiye, meclislerimi o kadar tezyîn ve tenvir etmektedir ki, arzetmekten âcizim. Beşerin pek ziyâde ayağını kaydıran şu asırda, gayetle hàrika ve fevkalhad cihâzât ve malzemeyi neşreden (Nur) fabrikasından her nev'i techizâtı almak farz olduğunu bilip her türlü senâ ve sitâyişe bihakkın sezâ ve lâyık bulunan ve hiçbir sûretle riyâya hamli imkânsız olan müessese sâhib-i a'zamına, ne derecelerde îfâ-yı şükrân ve arz-ı minnetdârî eylesem yine hakkıyla vazife-i zimmetimi edâ etmiş olamayacağım.

Sabri ∗∗∗

► (032) ◄

Çoktan beri rûh-i kemterânemin son derece müştâk bulunduğu ve her bir kelimesi birer elmas mahzeni olan şu Yirmisekizinci Risale-i pür-nurlarını “lehü'l-hamd” kırâat ve istinsaha muvaffak oldum. Şu altunmisâl hurûfâttan mürekkeb elmas menba'ının derece-i kıymet ve rağbet ve ehemmiyetini arz ve ifâde hususunda (mübâlağa olmasın) mümkün olsa idi, şu risale-i kıymetdârînin hakàik-ı namütenahîsini muvazzıh ve câmi' bir çok kelimâtın vaz' ettirilmesine çalışacaktım ki, hakikat lâyıkıyla ifâde edilsin. Zîra Hàlık-ı Âlem Hazretleri, şu mükevvenâtı halk ve icâd ve her birini birer vazife ile tavzif ve ecel-i âlemin hulûlünde mes'ûliyet noktasında bu dünyada acz ve fakr ve za'f ve ihtiyacını fehm ve idrak ederek, kavânîn-i ezelîye ve desâtir-i Rabbâniyeye imtisal ve ittibâ' edenlere şu mevzû-i bahs Cennet gibi bir ni'met ile i'zâz edecek ve ale'l-husus Cennette en büyük ni'met, Cemâl-i bâ-Kemâl-i Rabbâniyeyi müşâhede ve müşerrefiyet-i uzmâ olduğundan, şu fânî âlemdeki herşey binnetice Cennete nâzır ve hayran olduğu ve şu hakàikın menba'ı olan Furkàn-ı Mübîn ve Kur'ân-ı Azîmin ebvâb-ı müteaddidesini feth ve esrâr-ı gûnâ-gûnuna ıttılâ' ile deryâ-i hakàika dalmak herkese müyesser olmadığından, beş suâl ve beş cevab miftâh-ı hakîkisiyle o künûz-u mütenevvia kapılarını açıp pek yakından ve kemâl-i sarâhatle gösterilmesi ciheti, değil bu abd-i âcizin kàsır aklı, belki oldukça yüksek zekâlara mâlik olanların bile takdirine hakkıyla şâyân olduğunu kàil ve kàniim.

Sabri ∗∗∗

► (033) ◄

Kemâl-i ulviyet ve kıymet-i bînihâyesini arz ve ifâdeden âciz bulunduğum şu Sözler’deki àlî ve azîm üslûb ve gayeler, bu abd-i pür-kusuru ihyâ ve âdeta “ba'sü ba'de'l-mevt” hâline getirdi ve “Siyah Dutun Bir Meyvesi” nâmıyla müsemmâ, Avrupa meftûnlarına endaht edilen altun topun elmas güllelerini gördüm, hayran oldum.

Sabri ∗∗∗

► (034) ◄

Yirminci Mektûb’u yazarken vaktimin adem-i müsâadesi cihetiyle çabuk yazmağa fazlaca sa'y ettiğimden sathî bir nazar ve kırâat edildi. Derince düşünüp zihnimde takarrür ettiremedim ise de, müsâade-i fâzılâneleri ile şu hakikati arza ictisâr ediyorum ki, bu Mektûb-u azîmü'l-mefhûm, şimdiye kadar tesyâr buyurulan umum Nur Risalelerinin hülâsatü'l-hülâsa zübdesi ve menba'-ı amîki olduğuna müşâhedemle beraber; tafsilât ve teşrîhât hususunda dahi zevi'l-akıl olanlar için İbare-i Arabî ile tahrir buyurulan ve yedi fıkra-i mânidâr ve Türkçe meâllerinde münderic olduğuna kanâat-ı kâmilem mevcûd bulunduğunu arz ile başkaca bir arzu daha uyandırdı ve dedim: “Ah, Hudâ-yı Müteâl ve Vâhibü'l-A'mâl ve'l-âmâl Hazretleri tevfikat-ı Samedânîsini ihsân buyursa da, Üstad-ı àlî-kadrimden “fenn-i ilm-i kelâm”ı taallüm ile tefeyyüz edebilsem.” dedim ve bu arzu kalb-i bendeleride ilelebed merkûz kalacaktır ki, bu da kıymet-i bîpâyânını hissedip ulviyet ve kudsiyetini hakkıyla ifâdeden âciz bulunduğum Yirminci Mektûb-u merğûbdan mütevelliddir.

Sabri ∗∗∗

► (035) ◄

Hele Birinci Söz’de Besmelenin derece-i ehemmiyeti ve sûret-i temsîliyesi şâyân-ı takdir ve hayrettir. Öteden beri her kitabın ibtidâsında “Besmele, Hamdele, Salvele”nin zikrinin vücûbu, hoca efendilerimiz tarafından beyân edilmiş ise de, bu gibi nefsi iskât edecek bir temsîl işitilmediğinden bu derece zihinde takarrür ve temerküz etmemişti. Şu temsîl, Besmele Sözü olan Birinci Söz’de ne kadar musîb ve mânidâr olduğunu insan olan takdir eder.

Sabri ∗∗∗

► (036) ◄

Üç kitaptan Yirminci Söz’ü ilk defa okudum. Habl-i Metîn-i İlâhî ve Kanun-u Mübîn-i Rabbânî olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şânda, şu son asırda vücûda gelen ve frenklerin medâr-ı iftiharları bulunan tahte'l-bahir, tayyare, vesâire gibi eşyaya, bin üçyüz küsûr sene mukaddem işâretle ifâde edildiğini öğrenerek Kitab-ı Mübîn’in mâzi ve müstakbelden vermekte olduğu ihbarât-ı gaybiye ve sâdıka ve beyânât-ı hàrika, dost ve düşmanı meftûn ve hayretlerde bıraktığı cihetle bir kat daha i'câz-ı Kur'ân’ı isbât ve te'yid etmiştir. Yirmiüç ve Otuzuncu Sözlerin baş taraflarından üçer, beşer sahife okuyabildim. Mahzen ve medfen-i mücevherâta rastgelmiş bir fakir gibi hangi cevheri alacağımı harîsâne düşünüyorum.

Sabri ∗∗∗

► (037) ◄

Bahr-i mu'cizât, Fahr-i Kâinât Efendimiz Hazretlerinin “şu sisli asırda paslı rûhlarımızı tenvir ve tesrîr eden ve sâik-i hayat-ı ebediyeleri bulunan” Ondokuzuncu Mektûb’un beşinci cüz'ünü alarak, üçüncüsünü iâde ettim. Fahr-i Kâinât Efendimizin mu'cizâtından olan parmaklarından su akıtarak orduya içilmesine dikkat ederek derin bir tefekküre daldım. O sırada kalemim boya şişesinde idi. Yazmak vazifeme muvakkat bir fâsıla verecektim. Kalemimi tuttum, mürekkebi ile yerinde koymamak için kalemdeki mürekkeb bitinceye kadar bir-iki kelâm daha yazayım da öyle bırakayım dedim. Başladım, yarım sahife yazdım, kalemden boya kesilmedi. Bundaki hikmeti düşündüm, kalem kurudu. Sonra bir çok defalar kalemi dikkatle boyaya batırarak yazdım, tecrübe ettim. Yarım satır nihâyet bir satıra kâfî gelebildi. Bu da Hatîb-i Bağdadî’nin ﴾ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ ﴿ sırrındaki (Hâşiye) <ft3>[^8]</ft3> tefekküründen mütehassıl vâkıayı andırır bir te'kid-i i'câz-ı Nebevîdir, dedim.

[^8]:(Hâşiye) O tefekkürde bir günlük işi bir dakikada yapmış

Sabri ∗∗∗

► (038) ◄

Evvelce takdim kılınan arîzalarımdaki tâbirat ve elfâz-ı ta'zîmiyem ne için hak olmasın? Zîra şu kıymetdâr ve ehemmiyet-i nâmütenâhiyeyi ihtiva ve âleme berk-ı hâtıf gibi satvet-i maneviye ve hakîkiyesini emsâli gibi i'lâm ve ilân eden Yirmialtıncı Mektûb-u merğûbu yirmi günden beri muhtelif derecâtta müntesibîn-i ilmiye mütâlaa ettikleri hâlde bugün tashihine lüzum görülen ve ale't-ta'dâd yirmisekiz noktada ta'dil ve ilâve buyurulan nukat-ı mühimme, kelimât ve tâbirat-ı àliyeyi zâid veya noksan diyebilecek bir kimse çıkmasın ve çıkmıyor. Evet şu asrın eşhâs-ı muzırrasına karşı ilân etmiş olduğu cihad-ı maneviyede müşâhede edilen muvaffakıyet-i fevkalâdenin o gürûh-u hazele ve rezeleyi iskât ve ilzam ettiğini zerre kadar insafı ve iz'ânı ve insaniyette hazzı olanın ikrar ve itiraf ve tasdik etmesi vecîbeden olduğu vâreste-i rayb ve zunûndur.

Sabri ∗∗∗

► (039) ◄ Şu fıkra Şamlı Hâfız Tevfik’indir

(Şu fıkra Şamlı Hâfız Tevfik’indir)

Altun yaldızla yazılması lâzımgelen eser-i àlînizde Resûl-i Müctebâ Aleyhi Ekmelü't-tehâyâ Efendimiz Hazretlerine dil uzatan, hâin-i bî-din olan mülhid hâinlerin kuruyası dillerini inâyet-i İlâhî ve rûhâniyet-i Peygamberî ve şerîat kılıncı ile kesmeğe muvaffak olduğunuz şu eser-i bergüzîdenizi Cenâb-ı Hak ind-i İlâhîsinde ve nezd-i Peygamberîde kabûl eylesin. Şefâat-ı Nebeviyeye, efendimi ve fakiri de nâil eyleyip sancak-ı Muhammedî (A.S.M.) tahtında cümlemizi ihvânlarımızla beraber haşreylesin, âmîn.

Tevfik ∗∗∗

► (040) ◄ Yine Sabri’nin

(Yine Sabri’nin)

Burâk-ı tevfik ile hakàik-ı semâvâta râh-ı urûcu irâe ve tefhim için tanzim ve tasnif buyurulan ve herbir lem'a-i ulviyesi aklî ve naklî binler âyât ve alâim-i îmânı fevkalhad izâh ve isbât eden ve bir mirkât-ı îmân ve bir mir'ât-ı Vâcibü'l-Vücûd ve'l-Mennân olan ve saray-ı dâr-ı bekànın elmas bir miftâhı bulunan Yirmiikinci bahr-i hakàikı inâyet-i İlâhiye ile istinsaha muvaffak oldum. ∗∗∗

► (041) ◄ Şu fıkra, hakîki ve birinci kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nindir

(Şu fıkra, hakîki ve birinci kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nindir)

Mükerreren mütâlaa ve kırâat ederek, arş kadar yüksek eserleriniz hakkında mütâlaa serdine bir kelime hattâ bir nokta ilâvesine kendimde cür'et ve kudret bulamadığımdan dolayı bu bâbda bir mütâlaa dermeyânına imkân göremiyorum. Yalnız çok yüksek, cihan kadar kıymetdâr mübârek eserleri okuyup cehâletimiz hasebiyle idrak edebildiğimiz kadar istifade ve istifazaya çalışarak müstefîd olabilmek bizim için pek büyük bir ni'mettir.

Hakkı ∗∗∗

► (042) ◄ Yine Hakkı Efendi’nindir

(Yine Hakkı Efendi’nindir)

İşbu cihan-kıymet eserin mütâlaasında nasıl bulduğumuz istifsar buyuruluyor. Dekàik-ı hikmet ve hakàik-ı ilmiye ile tezyîn ve tarsin edilmiş olan yüksek eser hakkında bir mütâlaa serdetmek, bidâamın fevkındedir.

Hakkı ∗∗∗

► (043) ◄ Şu fıkra, ikinci bir Sabri olan Hâfız Ali’nindir

(Şu fıkra, ikinci bir Sabri olan Hâfız Ali’nindir)

Efendim! Yirmibeşinci Söz, Cenâb-ı Hakk’ın fermân-ı mübîni olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân için öyle bir vuzûh-u etemmi hâvî bir muarrif-i hakîkidir ki; bahr-i hakàikta seyr ü seyahat eden ve haricen çelikle mücellâ ve müstahkem ve dâhilen elmas ve akikle müzeyyen ve müberhen ve menba'-ı hakîkisi olan Furkàn-ı Hakîm gibi dâima gençliğini ve resânetini, zînet ve hüsnünü tezyîd ve muhâfaza eden ve hiçbir vecihle ahkâm-ı memdûhasına nâkìsa getirmeyen bir sefîne-i semâviyenin mahsulü olup, kalbleri kışırlanarak felsefenin çıkmaz çığırlarına sapan gâfil ve âsîlere şiddetle darbe-i müdhişe ve mühlikesini çarpan o Söz, mutî'lere lütf-u dest-i manevîsiyle dünyevî ve uhrevî nihâyetsiz mükâfâtını ihsân eden Cenâb-ı Hakk’ın, zât-ı üstadânelerine lütûf buyurduğu ve “Vehhâb” ism-i celîlinden tulû' eden nurun lem'asıyla ziyâlandırıp hakàik-ı İlâhiyenin zerrelerini bile pırlantalar gibi görüp ve gösteren üstadımın, hakàik denizinde seyr ü seyahatleri esnâsında isabet eden mevceler ki yekdiğerini müteâkib herbirisi başlı başına bir mu'cize, hattâ bir katresi bile îcâzıyla i'câzının gösterdiğini gördüğümde “Mâşâallâh”, “Elhamdülillâhi alâ nuri'l-îmân ve hidayeti'r-Rahmân” cümle-i celîlesini lisânımda vird ediyorum.

Ali ∗∗∗

► (044) ◄ Yine şu fıkra Sabri’nindir

(Yine şu fıkra Sabri’nindir)

Nurları âlemi tenvir eden, kıt'ası küçük ve kıymeti pek büyük ve ulvî ve azîmü'l-meâl ve bizzat hatt-ı ekremîleriyle muharrer elmas risalelerini istinsah ve Yirmiikinci Nur deryâsına dalıyorum.

Sabri ∗∗∗

► (045) ◄ Şu fıkra mühim bir talebe olan Seyyid Şefîk’indir

(Şu fıkra mühim bir talebe olan Seyyid Şefîk’indir)

Şifâhâne-i kalbinizden tulû' eden Otuzüçüncü Söz’ünüzle otuzüç cihetten marîz olan kalb-i mecrûhumuzu tedâvi buyurmanızı bilhassa istirham eylerim.

Seyyid Şefîk ∗∗∗

► (046) ◄ İnşâallâh Kur'ân’a büyük hizmet edecek olan Küçük Hâfız Zühtü’nün mektûbudur

(İnşâallâh Kur'ân’a büyük hizmet edecek olan Küçük Hâfız Zühtü’nün mektûbudur)

Bugün istinsahına muvaffak olduğum İ'câz-ı Kur'ânın bu bîçâre talebenize bahşetmiş bulunduğu nihâyetsiz füyûzât, mevte mahkûm rûhuma öyle bir tabib-i hâzık ameliyâtı yapmış ki; mübtelâ olduğum emrâz-ı kalbiyeyi tedâvi ve yeniden hayat bahşetmiş olduğundan arz-ı minnetdârî eyler ve bu bînazîr mücevherât mahzeninin diğer renkli kapılarının da açılmasını âcizâne istirham eylerim.

Otuzüçüncü Mektûb’un otuzüç penceresinden ayrı ayrı lemeân eden nurânî ziyâlar kalb-i âcizâneme feyyâz nurlarıyla gül-âblar serpti. Daha birçok Nur Risalelerinin füyûzâtından hisse-yâb olmasını bârgâh-ı Ehadiyetten tazarru ederim efendim.

Hâfız Zühtü ∗∗∗

► (047) ◄ Yine şu fıkra Sabri’nindir

(Yine şu fıkra Sabri’nindir)

Ma'ruzât-ı hususiye: Şu ondördüncü Asr-ı Muhammedîde (A.S.M.) marziyât-ı Rabbâniye ve tebliğât-ı Ahmediyeyi bihakkın îfâ ve icra ve i'lâm ve infaz eden elhak “matla'-i şems-i füyûzât” tâbiriyle tavsif ve ta'zîme mâsadak bulunan “Nur” risale-i ferîdelerinden rûh-u âcizîye in'ikâs eden ve sermâye-i kemterânemden olmayıp sırf Risaletü'n-Nurun füyûzât ve lemeâtından derip, çatıp yazdığım arîzalarım, mahzâ bir eser-i hüsn-ü teveccüh-ü kerîmâneleri olarak Risaletü'n-Nur sırasına idhal edilmesi hicâbımı intac etmiştir. Zîra bahr-i muhîta nisbeten bir cedvel hükmünde bile olamayan, bu abd-i âcizin pür-kusur ifâdeleri öyle bâlâ bir mevkide yer tutacak bir mâhiyette olmadığı âşikârdır. Umarım Cenâb-ı Kibriyâ’dan ki karîn bulunduğu nevvâr ve ziyâdâr Sözler’in nur ve ziyâlarından müstefîd ve ziyâdâr ola.

Sabri ∗∗∗

► (048) ◄ Şu fıkra Hulûsî’nindir

(Şu fıkra Hulûsî’nindir)

Esâsen siyaset, anlamadığım bir iş; şunun bunun âmâline hizmet, menfûrum; zilletle yaşamak, tahammül edemediğim hâllerdir. Felillâhil­hamd, Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, Kitabımız bir, Dinimiz bir... ilâ âhir. Bu bir birler, bize yekdiğerimizi Allah için sevmek kaydını sağlamlaştırmakla beraber, rûhî, kalbî, ebedî, lâyemût bir birlik te'min etmektedir. Hamd ve şükürler olsun mü'miniz. Hayatta tesâdüf edeceğimiz binlerle musîbet ve acılara مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ gibi çok müessir devamız var.

Yine idrak ediyoruz ki, burada vazifeleri nihâyet bulanlar için, ebedî mev'ûd bir hayat başlıyor. Biz de bu yolun yolcusu, bu hanın misâfiri, bu fabrikanın muvakkat bir amelesi olduğumuz için, er geç o kafileye iltihak edeceğiz.

Kısa, müz'ic, dağdağalı, elemli, hüzünlü, firâklı ve ancak o sermedî hayatın mezraası olan bu fânî ve kararsız âlemde başlayan garazsız, ivazsız, pürüzsüz ve kimsenin arzusuna tâbi olmadan, sırf hasbî ve ciddi, hàlis ve muhlis arkadaşlığımızın meyvesini ve her türlü saâdeti câmi' hayatta idrak edeceğiz.

Ümîd ve îmân gibi pek àlî sermâyemiz var. Hoca Efendi Hazretlerinin àlî tavsiyeleri: Beş vakit namazını ta'dil-i erkân ile kıl; yani başka ibâdete gücün yetmez. Namazın nihâyetindeki tesbihleri yap, yani başka zikri yapamadım diye teessüf etme. Yedi kebâiri terk et; çünkü sağâiri arayacak zamanda değiliz. İttibâ'-ı sünnet et; zîra bu zamanda arkasında gidilecek ve harekâtı taklide değer sâf, hàlis ve muhlis bir hâdî (ki, o da seni yine bu yola götürecektir.) Maalesef bulamayacaksın, belki bu yola çıkaracaklar vardır. Fakat kömür ile elması kim fark edecek? Öyle ise sen çalış; ondan daha iyi kılavuz bulamazsın.

Derslerinden birinde ki, her vakit zikir ettiğim مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ şifâ-bahş vecîzesi hâtırımızda varken, şübhesiz her musîbet ve her elem hoş karşılanacaktır.

Azîz kardeş! Zaman olur ki herşey, herkes, her muâmele, kalbi incitiyor. Fakat işte tiryâkı:

﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴾

Her zaman söylüyorum: Biz bu fânî hayat için dostluk yapmıyoruz. Bu kısa hayata vedâ etmek, indimizde ve i'tikàdımızda ebedî bir hayatın mukaddimesidir; öyle ise müteessir olmayalım. Nice ki, o hayata başlamadık. İşte mürâsele ile muvâsalayı te'min edelim. Allah’a güvenelim, O’ndan medet dileyelim.

﴿ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ ﴾

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا فِى عِلْمِ اللهِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

Hulûsî ∗∗∗

► (049) ◄ Sabri’nin Yirmibirinci ve Yirmiikinci Sözleri yazdığı vakit yazdığı mektûbun bir fıkrasıdır

(Sabri’nin Yirmibirinci ve Yirmiikinci Sözleri yazdığı vakit yazdığı mektûbun bir fıkrasıdır)

Bil'umum Risalatü'l-Envâr herbiri ayrı ayrı mevzûlarda, hadd ü hesaba gelmeyen müşkülleri halletmeleriyle beraber bendeniz şöyle tasavvur ediyorum ki: Nur deryâsından nûş etmek isteyen bir kimse, Birinci ve Yirmibirinci ve Yirmiikinci Sözleri alsa, diğerlerine eli yetişmezse dahi maraz-ı kalbîyi def' ve ref'e, rûhu tenvir ve tesrîre kâfî bulunduğu meşhûd ve müsellemdir. Zîra Birinci Söz tevhid miftâhıdır. Yirmibirin birinci şıkkı da mirkât-ı Cennettir. İkinci şıkkı da emrâz-ı kalbiyenin tedâvisi için nazîrsiz bir şifâhâne-i eczâdır. İksîr ilâçlarıyla bilâ-istisna herkeste bulunan vesvese marazını tedâvi ve kal' eder. Kalb ve rûhta Kur'ân-ı Hakîm’in ebedî ve nâmütenâhî füyûzât ve envârından gelen revzât-ı inşirahiyeyi küşâd ile saâdet-i ebediyeye îsâl edecek bir râh-ı necât ve selâmettir.

Yirmiiki ise: Bürhânlarıyla, lem'alarıyla insan olanın akàid-i diniyesini tahkîm ve tarsine emsâlsiz bir rehber bulunduğunu arz ederim efendim.

Sabri ∗∗∗

► (050) ◄ Şu fıkra Husrev’in mektûbundandır

(Şu fıkra Husrev’in mektûbundandır)

Sevgili ve Muhterem Üstadım,

Sözler’inizin (yani Risalelerinizin) herbiri birer deryâ-yı azîmdir. Sözler’inizden pek çok feyiz alıyorum. O kadar ki, okudukça tekrar etmeyi istiyorum. Ve tekrarında duyduğum İlâhî bir zevki ta'rif edemeyeceğim. Bugün Sözler’inizden değil hepsini, bir tanesini alan insaf ile okursa, hakkı teslîme ve münkir ise gittiği yolu terke, fâsık ise tevbeye mecbur olacağına kat'iyyen ümîdvârım.

Husrev ∗∗∗

► (051) ◄ Şu fıkra Re'fet Bey’in mektûbundandır

(Şu fıkra Re'fet Bey’in mektûbundandır)

Sözler’iniz mürşidâne ve çok yüksek olduğundan gayet dikkatli ve tahlil ederek okunmak icâb ediyor. Serdeylediğiniz delâil-i akliye ve mantıkıye o kadar tatlı ve hayret-bahştır ki insan okudukça okuyor ve nâmütenâhî bir zevk-i manevî hissederek hiç elinden bırakmak istemiyor. Bu sebeble bir defa okumak kâfî değil. Hepsi yanında bulunup dâima okumalıdır.

Re'fet ∗∗∗

► (052) ◄ Şu fıkra dahi Sabri Efendinin mektûbundandır

(Şu fıkra dahi Sabri Efendinin mektûbundandır)

Üstadım Efendim!

Şu kıymetli elmaslar, Cenâb-ı Hak’tan Habîb-i Zîşanına gönderilen Şecere-i Tûbâ’nın nâmütenâhî semereleri olduğunu ve bunların emsâli gibi bînazîr mücevherâtın ihrac ve teşhîri zamanını bulup sergi-i Rabbânîye ve Muhammediyeye vaz' eden zât-ı üstadânelerine şu dakikada kàsır aklım ve isti'dâdsız lisânımla şöyle duâlar ediyorum:

اَللّٰهُمَّ احْفَظْ مُؤَلِّفَ هٰذَا الدُّرِّ الْيَكْتَا الَّذِى هُوَ مَوْسُومٌ بِرِسَالةِ النُّورِ وَاَعْطِ قَلْبَهُ (وَقَلْبَ صَبْرِى) اَلَّذِى هُوَ مَمْلُوءٌ بِالْحَقَائِقِ وَالْاِبْتِهَاجِ وَالسُّرُورِ آمِينَ

Sabri ∗∗∗

► (053) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır

(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)

Maddeten uzak düşen bu bîçâre talebenizi yakından temsîl eden Hâfız Sabri Efendiyle diğer zevâtın Nurlar hakkındaki ihtisasları çok kıymetli ve yüksek ve lâyıklı bir sûrette ifâde edilmiştir. Bir mektûbunuzda Muallim Cûdî’nin kasidesi münâsebetiyle buyurduğunuz vecîzeyi burada tekrara münâsebet geldi.

وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَتِى ❀ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَتِى بِمُحَمَّدٍ (ع . ص. م.)

sırrınca güzellik yazılarımızda değil belki i'câz-ı Kur'ân’dan olan nurlu Sözler’e ve Mektûbat’a aittir. Her ferd-i mü'min derece-i fehm ve zevkine göre, aslında güzel olan bir şeyi ta'rif eder. Acz ve fakrdaki lezzet, şefkat ve tefekkürdeki ulviyet; hakikaten hiçbir şeyle kàbil-i kıyâs değilmiş. Hâl-i âlem müsâid olsa da, hazine-i hàssa-i Kur'ân’dan çıkararak tâbir-i àlînizce dellâllığını yaptığınız elmasları çok gözler görse. Görse de sarhoşlar ayılsa, mütehayyirler kurtulsa, mü'minler sevinse, mülhidler, kâfirler, müşrikler îmâna, insafa, dâire-i akla gelseler. Ve bu mes'ûd ve ulvî neticeyi bizlere idrak ettirmesini eltâf-ı İlâhiyeden tazarru ve niyâz ediyorum. Âmîn.

Muhterem Üstad! Allah-ı Zülcelâl hazretlerine ne kadar müteşekkir bulunsanız yeridir. Acz ve fakr tezkeresiyle girmeye muvaffak olduğunuz saray-ı Kur'ânın hàs hazinesinden, gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş cevherleri görüyor ve me'zun olduğunuz mikdarını necim necim çıkartarak evvelâ kendiniz bakıyor, sonra “Eyyühe'l-insan! İşte bakınız, bu misâfirhâneyi açan, âlemleri rahmetiyle yaratan, sizi hikmetiyle halk buyurup bu âleme gönderen Sultan-ı Kâinât bin üçyüz küsûr sene evvel büyük bir elçisi Habîb-i Ekremi (A.S.M.) vâsıtasıyla, size hilkatteki hikmeti, buraya gelmekteki maksadı, ubûdiyetin iktiza ettiği hizmeti ilh.. bildirmişti. Bu àlî tebliğâtı, o kudsî ahkâmı sizin anlayacağınız lisânla anlatıyorum, dinleyiniz. Eğer aklınız varsa, gözünüz görüyorsa, insanlığınız varsa, hakikati anlar ve îmâna gelirsiniz.” diye beyânâtta bulunuyorsunuz. Bizler hasbe'l-kader felillâhilhamd bu kudsî beyânâtı yakından dinlemek, görmek ve göstermek iştiyakını gösterdik. Siz de o elmasları gösterip bizi uyandırdınız. Hakikati anlatıp, yolumuzu doğrultmaya vesile oldunuz. Allah sizden ebeden râzı olsun. Nefs-i emmârenin zebûnu cin ve ins şeytanlarının hedefi olmaktan kurtulamadık ise de bu hasbî ve Kur'ânî hizmetten zevk alıyoruz, lâyıkıyla yapamıyorsak da yolunda bulunuyoruz.

اِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ

Hulûsî ∗∗∗