Barla Lâhikası

► (266) ◄

25. bölüm / 29

► (266) ◄

Re'fet Bey!

Senin, çok antika iki mu'cize-i kudret, müzehânemi tezyîn etti. Âdi zannettiğimiz şeylerde ne kadar hàrikulâde işler bulunduğunu ihtar ediyorlar. Şu Ondokuzuncu Mektûb’da ikinci, üçüncü cüz'ünde salavât-ı şerîfenin her sahifede birbirine bakması tesâdüf işi olamaz. Çünkü tesâdüf, onda bir tevâfuk eder. Bu ise onda dokuz tevâfuk var. Demek ne şuûrsuz tesâdüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiblerin düşünüşüdür. Çünkü ben yeni anlıyorum, kâtibler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasd ve irâde ile, umum Sözler’de ve bilhassa Ondokuzuncu Mektûb’daki salavât-ı şerîfede hàrika bir letâfeti irâde etmiş. O tevâfukât ise gaybî bir kasd ile dercedilen bir belâğat ve letâfetin tereşşuhâtıdır.

Said Nursî ∗∗∗

► (267) ◄ 11 Nisan 1934 Çarşamba

(11 Nisan 1934 Çarşamba)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!

Nâmınıza yazılan Onikinci Lem'a’nın izâha muhtaç noktalarının izâhına şimdilik ihtiyaç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhâmın def'ine kifâyetidir. Ve bu nokta-i nazarda kâfî derecede herkes fehmeder. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes herşeyini bilmek lâzım değildir. Mirkâtü's-Sünnet ve vahdetü'l-vücûda dair iki risaleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymet-şinâs nazarın onları takdir etmiş.

Bu defaki suâlinizin iki ciheti var: Biri, sırr-ı Âl-i Abâ ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki cevab vereyim yâhut herbir sırrın izhârı kaleme gelmez. Çünkü Hakikat-i Muhammediyenin bir cilvesi o Âl-i Abâ’da tezâhür ediyor, ikinci cihet-i zâhirîsi ise zâhirdir. Ezcümle: Sahîh-i Müslim’de Ümmü'l-Mü'minîn Âişe-i Sıddıka (R.Anhâ)’dan mervîdir ki, demiş:

خَرَجَ النَّبِىُّ غَدَاةَ غَدٍ وَعَلَيْهِ مِرْطٌ مُرَجَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَاءَ الْحَسَنُ فَاَدْخَلَهُ فِيهِ ثُمَّ جَاءَ الْحُسَيْنُ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ جَاءَتْ فَاطِمَةُ فَاَدْخَلَهَا ثُمَّ جَاءَ عَلِىٌّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ:

﴿ اِنَّمَا يُرِيدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا ﴾

İşte bu hadîs-i şerîf gibi, Kütüb-ü Sitte-i Sahîha’da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki Âl-i Abâ’yı gösterir. Bir zât def'-i beliyyât için istişfâ (اِسْتِشْفَاء) ve istişfa' (اِسْتِشْفَاعْ) için böyle demiş:

لِى خَمْسَةٌ اُطْفِى بِهَا نَارَ الْوَبَاءِ الْحَاطِمَةِ

اَلْمُصْطَفَى وَالْمُرْتَضَى وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَة

Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektûbunda isimleri zikredilen herbirerlerine ayrı ayrı selâm ve duâ ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî

Eûzü sırrına dair yazılan Onüçüncü Lem'anın yedi İşâretini gönderdim. Bakarsınız, izâhı değil noksanı varsa bildiriniz.

► (268) ◄ 9 Mayıs 1934 Çarşamba

(9 Mayıs 1934 Çarşamba)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!

Evvelâ: Nevzâd-ı mübârekin dünyaya gelmesini sizin için bir fâl-i hayr olarak tebrik ediyorum. İnşâallâh ﴾ وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثَى ﴿ sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esâs şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan daha ziyâde tebrike şâyânsınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb-ı Hak onu sizlere medâr-ı tesellî ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. “Rengigül” ismi yerine “Zeyneb” olsa daha münâsibdir.

Sâniyen: Hikmetü'l-İstiâze’nin besmele-i şerîfenin sırlarına dair senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleriniz kısadır. Tenkid mi, takdir mi anlaşılmıyor. Zâten mükerreren demiştim: Herkes her risalenin her mes'elesini anlamasına muhtaç değil, ne kadar anlarsa kâfîdir.

Sâlisen: Âlem-i misâl, âlem-i ervâhla âlem-i şehâdet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar Meselâ, âyinedeki senin misâlin sûreten senin cismine benzer, maddeten senin rûhun gibi latîftir. O âlem-i misâl; âlem-i ervâh, âlem-i şehâdet kadar vücûdu kat'îdir (Hâşiye) <ft3>[^21]</ft3> . Acâib ve garâibin meşheridir, ehl-i velâyetin tenezzühgâhıdır.

[^21]:(Hâşiye) Bence âlem-i misâl'in vücûdu meşhûddur. Âlem-i Şehâdet gibi tahakkuku bedîhîdir. Hattâ rüya-yı sâdıka ve keşf-i sâdık ve şeffâf şeylerdeki temessülât, bu âlemden o âleme karşı açılan üç penceredir. Avâma ve herkese o âlemin bazı köşelerini gösterir.

Küçük bir âlem olan insanda kuvve-i hayâliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem-i misâl var ki, o vazifeyi görüyor ve hakikatlidir. Kuvve-i hâfıza Levh-i Mahfûz’dan haber verdiği gibi, kuvve-i hayâliye dahi âlem-i misâlden haber verir.

Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfü, Hâfız Ahmed, Sezâi, üç Hoca, üç Mehmed, hânenizdeki üç masûm ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve duâ ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (269) ◄ 30 Mayıs 1934 Çarşamba

(30 Mayıs 1934 Çarşamba)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!

Senin bende, bir üstadın, bir kardeşin bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp, görüşürsün. Kardeşini sabah akşam Dergâh-ı İlâhîde ma'nen ve hayâlen o, seni duâ ile gördüğü gibi sen de onu o sûretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için buraya gelmekle zahmet çekme. Çünkü, o dostun ziyarete liyâkati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallâh o gelir, sizi orada ziyaret eder.

﴾ وَ لَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثَى ﴿ âyetine dair şimdi cevab vermeye vaktim müsâid değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivâyet ediliyor ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki, “Oğlan çocuğunu seviniz”.

Demişler, “Kızları ne için istisna ettin?”

Fermân etmiş ki: “Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.”

Evet kız, şefkat ve cemâlin mazharı olduğundan erkek çocuğundan daha ziyâde sevilir. Bâhusus bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübârektir. Çünkü tehlike-i diniyeye çok ma'rûz olmuyorlar.

İkinci suâlin: İbrahim Hakkı, “Cû', ism-i a'zamdır” demesinin muradını bilmiyorum. Zâhiren mânâsızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism-i Rahmân mâdem çoklara nisbeten ism-i a'zam vazifesini görüyor. Manevî ve maddî cû' ve açlık, o ism-i a'zamın vesile-i vusûlü olduğuna işâreten mecâzî olarak, “Cû' ism-i a'zamdır, yani bir ism-i a'zama bir vesiledir” denilebilir.

Mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ve ders arkadaşlarına umumen selâm ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (270) ◄ 20 Haziran 1934 Çarşamba

(20 Haziran 1934 Çarşamba)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!

Mektûbunda “Letâif-i Aşere” yi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk-ı Nakşî muhakkìklerinin Letâif-i Aşere’ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrâc-ı esrâr olduğundan, mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:

Letâif-i aşere, İmâm-ı Rabbânî kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır-ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münâsib bir latîfe-i insaniye tâbir ederek seyr-i sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkiyâtı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir.

Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet-i câmiasında ve isti'dâd-ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ-yı zâhirî dahi, o letâif-i aşerenin pencereleri veyâhut nümûneleri olan havâss-ı hamse-i zâhirî, havâss-ı hamse-i bâtına diye o letâif-i aşereyi başka bir sûrette hikmetlerine esâs tutmuşlar.

Hattâ avâm ve havass beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif-i aşeresi, ehl-i tarîkin letâif-i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ: Vicdân, a'sâb, his, akıl, hevâ, kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye gibi letâifi, kalb, rûh ve sırra ilâve edilse letâif-i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss-i kable'l-vukû' gibi çok letâif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.

Senin ikinci suâlin olan, “mânâ-yı ismî” ile “mânâ-yı harfî” nin bahsi ise, ilm-i nahvin umum kitapları başlarında o mes'ele izâh edildiği gibi ilm-i hakikatin Sözler ve Mektûbatlar nâmındaki risalelerinde temsîlâtla kâfî beyânât vardır. Senin gibi zekî ve müdakkik bir zâta karşı fazla izâhat fazla oluyor. Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasden görürsün فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir.

İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ-yı ismîdir. Re'fet mânâ-yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ-yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ-yı ismîdir.

Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى نَفْسِهِ olan ta'rif-i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى فِى غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.

Kâinât, nazar-ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ-yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ-yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise... Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfü, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (271) ◄ 27 Haziran 1934 Çarşamba

(27 Haziran 1934 Çarşamba)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık ve Ziyâde Müteharrî ve Müstefsir Kardeşim Re'fet Bey!

Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevab verebildiği için muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum fakat vaktim müsâadesizdir.

Müslim-i gayr-ı mü'min” ve “mü'min-i gayr-ı müslimin” mânâsı şudur ki: Bidâyet-i Hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve Şerîat-ı Ahmediye, hayat-ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset-i Osmaniye için gayet nâfi' ve kıymetdâr desâtir-i àliyeyi câmi' olduğunu kabûl edip bütün kuvvetleriyle Şerîat-ı Ahmediyeye tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde mü'min değildiler; demek “müslim-i gayr-ı mü'min” ıtlâkına istihkak kesbediyordular.

Şimdi ise frenk usûlünün ve medeniyet nâmı altında bid'atkârâne ve şerîat-şikenâne cereyanlara tarafdâr olduğu hâlde Allah’a, Âhiret’e, Peygamber’e îmânı da taşıyor ve kendini de mü'min biliyor. Mâdem hak ve hakikat olan Şerîat-ı Ahmediye’nin kavânînini iltizam etmiyor ve hakîki tarafgirlik etmiyor, “gayr-ı müslim bir mü'min” oluyor. Îmânsız İslâmiyet sebeb-i necât olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz îmân dahi dayanamıyor, belki necât veremiyor, denilebilir.

İkinci suâliniz: Ecel-i mübrem ile muallak, ma'lûmunuz olan tâbir-i diğerle, ecel-i müsemmâ ve ecel-i kazâ tâbir edilir.

Üçüncü suâliniz ki, “Sözler” otuzüç, “Mektûbat” otuzüç, “Pencereler” otuzüç, mecmûu doksandokuz olduğu gibi, Arabî Katre Risalesi’nin başında beyân edildiği üzere, en evvel bu fakir kardeşinizin harekât-ı fikriyesi namazdan sonra otuzüç سُبْحَانَ اللهِ ve otuzüç اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ve otuzüç اَللهُ اَكْبَرْ deki merâtibe göre doksandokuz mücâhedât-ı fikriye ve makàmât-ı rûhiyedeki tezâhürat ve doksandokuz Esmâ-yı Hüsnâ cilvesine mazhariyet sırlarını hayâl meyâl bir sûrette uzaktan uzağa hissedilmesindendir ki, bu “otuzüç” mübârek adedi, ihtiyarım olmayarak çok harekât-ı ilmiyemde ve neşriyede hükmediyor.

Başta senin ders arkadaşların ve Hacı İbrahim olarak kardeşlerimize selâm ediyorum ve mübârek hânendeki masûmlara duâ ediyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî

Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içine dercetmek üzere kardeşim Abdülmecîd’in Hulûsî Bey’e yazdığı mektûbun işâret olunan baş tarafı ile arkasındaki Re'fet Bey’in mektûbundan alınan fıkraları Husrev yazsın, sonra Hâfız Ali’ye göndersin. ∗∗∗

► (272) ◄ 11 Temmuz 1934 Çarşamba

(11 Temmuz 1934 Çarşamba)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَـاتُهُ

Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!

Sizin gibi hoş-sohbet bir kardeşimi haksız olarak suâl sormamaya ve sükûta dâvet ediyordum. Çendan bu dâvette mâzûrum, belki mecburum. Çünkü, bugün dört saat mütemâdiyen kâtibi bekledim ki bir mektûb yazacağım, olmadı. Tâ ben yirmi dakikadaki mesâfeye gittim. Bağ suyu başında bularak uykusuz yorgun buldum. Onu aldattım, az bir işim var dedim. Hâlbuki on dakika zannedip iki saat zarûrî yazılar yazdırdım. Zâten kafam da yorgun ve istirahate muhtaçtır. Fakat Re'fet gibi bir müştâkı susturmanın cezası olarak bir tokat yedim.

Senin bu hafta edeceğin kolay, latîf suâline bedel, Senirkentli arkadaşlarımız müz'ic, eski Said’in kuvve-i hâfızasına havâle edilecek acîb suâlleri sordular. Dedim kendi nefsime müstehak oldu, sen Re'fet’i dinlemedin, işte bunları dinle! Hâlbuki onlara cevab vermek lâzım geliyor; çünkü onlara böyle mes'elelerde dinsizler ilişiyorlar. Mecburî gayet muhtasar ve nâkıs ve kısa cevab yazdım. Fakat yine Re'fet’in hatırı için yazdım.

O cevabı, bundan evvel dört suâle cevab ve “muğayyebât-ı hamse”ye dair Sabri Efendi ve Hâfız Ali’nin suâllerine dair kısa cevabı Husrev ile beraber okuyunuz. Münâsib görürseniz üçü birden ya Onaltıncı Lem'a veya yazılmayan Ondördüncü Mektûb makamına kàim edilsin. Hem yanlış var ise tashih edersiniz. Çünkü, cevabların aslı sünûhât olmakla beraber tafsilâtında fikrim karışarak yanlış edebilir.

Hâfız Ahmed Efendi Ondokuzuncu Mektûb’u yazacaktı, acaba başladı mı? Ona çok selâm ediyorum. Yazı hizmeti ehemmiyetlidir, kaç cihette ibâdettir. Senin mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ediyorum. Ve ma'lûm ders arkadaşlarına çok selâm ediyorum. Keçeci Şeyh Mustafa Efendi bazı risaleleri yazıyordu. İnşâallâh böyle kudsî hizmete öyle mübârek zâtlar iştirâk ederler. Ona da bilhassa selâm ediyorum ve duâsını istiyorum. Hacı İbrahim Efendi ve Bedreddin’i, Re'fet’i tahattur ettikçe ekseriyetle onları hatırlıyorum. Onlara da bilhassa selâm ediyorum.

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (273) ◄

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!

Sorduğun suâle en kolay ve ruhsatlı cevab senin cevabındır. Mültekâ Şerhi, Dâmad’ın ve Meraku'l-Felâh, ikisi demişler: İki ramazan için bir keffâret kâfîdir. Müteaddid vâkıalara bir keffâret kifâyet eder, çünkü tedâhül vardır ve هُوَ الصَّحِيحُ demişler.

Hakikat nokta-i nazarında bu mes'elede azîmet var, ruhsat var. Azîmet hâli, kuvveti müsâid ise her Ramazan için ayrı bir keffâret var. Fakat ruhsat ciheti, tedâhül sırrına binâen müteaddid ramazan için bir keffâret farz, ayrı ayrı keffâret müstehab derecesinde kalır. Bu keffârete mânâ-yı ukubetle mânâ-yı ibâdet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedâhül eder.

Azîz kardeşim, Fıkhu'l-ekber olan esâsât-ı îmâniye ile meşgul olduğumuz için nakle ve ehl-i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekàik-ı mesâil-i fer'iyeye zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki müracaat edeyim. Hem Ulemâ-yı İslâm o kadar tedkîkàt-ı sâibe yapmışlar ki fürûâta dair tedkîkàt-ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakîki ihtiyaç hissetseydim, böyle fürûâta dair müçtehidînin derin me'hazlerine gidip bazı beyânâtta bulunacaktım. Belki de daha o nev'i hakàika meşguliyet zamanları gelmemiş, her ne ise...

Size bu defa Sûre-i Feth’in âhirine aid ve onun münâsebetiyle

﴿ اُولئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحِينَ ﴾

âyetine dair beyânâtı ve Minhâc-ı Sünnet nâmındaki Lem'ada ﴾ اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبَى ﴿ sırrına dair muhâkemâtı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Husrev ile sen, Şeyh-i Geylânî’nin kerâmât-ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulûsî Bey’e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey’e de onlar bütün gitmelidir.1

Başta (Gavs-ı A'zam’ın tâbiriyle) Bekir Bey (bizim tâbirimizle) Bekir Ağa, Ahmed Husrev, Lütfü, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezâi Bey olarak umum kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum. Ve mübârek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O, Kur'ânı okudukça bana duâ etsin. Öyle masûmun duâsı inşâallâh hakkımızda mak­bûldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşireme ayrıca duâ ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sâhibesi olduğundan tebrike şâyândır.

Bedreddin’in okuduğu herbir harf-i Kur'ânın, on sevâbdan tut tâ bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter-i a'mâline, hem hoca ve Üstadının defter-i a'mâline dahi o sevâblar kaydolunur.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (274) ◄ Husrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes'eleye dair, müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır

(Husrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes'eleye dair, müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır)

Sevgili ve Kıymetdâr Üstadım!

Mektûbunuzun mütâlaasından mütevellid teessürâtım arasında, kalbime çok havâtır hutûr ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıpla dolu talebeniz, sevgili Üstadının ayaklarının altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hattâ Üstadı uğrunda, yüzbin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir itirafla müheyyâdır.

Mücrim talebeniz senelerden beri Hàlık’ından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter-i a'mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur'ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, herbirisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabûl etmişim.

Ey sevgili Üstadım! Ey kıymetdâr Hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey azîz dellâl-ı Kur'ân!

Izdırâblarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere (Hâzâ min fadli rabbî) diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa, o da azîz Üstadımın elemlerine iştirâk etmek idi.

Muhterem mürşidim! Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyâhut bir sahifesine dil uzatsın veyâhut bir cümlesini tenkid etsin veyâhut bir kelimesine, hattâ bir harfine ve belki bir noktasına i'tirâzda bulunsun. Bilâ istisna her ferd istihsân ederken, böyle bir şey yapmak için, bu cür'eti kimden alayım...

Yok, sevgili Üstadım müsterih olunuz. Senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal'a-bend cezasından pek şedîd azâbınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına tarafdâr olanlara, bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâisi olarak aleyhte olduğuma, vicdânı­mın tasdiki kâfî bir şâhiddir.

Ahmed Husrev ∗∗∗

► (275) ◄ Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır

(Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır)

Azîz Üstad!

Bu asrın sisli, semli revâcı (şecere-i kâinâtın meyvesi olan insanın nüve, lübb, kışır gayelerini) zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başıbozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm-ı a'zamının ölüp ekallinin de ölmek ve tefessühü ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta'lik edilen, Hakîm-i Mutlakın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur'ândan nebeân eden Tiryâk, “Notalar” tesmiyesi ile, her Notanın binler harfler damlaları ile imdâda yetişerek, küre-i arz bahçesini iskà ve binler meyvelere hayat bahşeden ve bu yüzden menba'ı gibi, kıyâmete kadar hàrika bir kerâmet ve taklid edilmez bir tuğrâ ile çağlayacak olan eser-i mübâreki, elhamdülillâh istinsah ettim.

Evet Üstadım! Nasıl ki,

﴿ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ﴾

âyet-i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev'-i insanın herbir ferdine sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, herbir şahıs bir âlem olarak, Vâhid-i Ehad-i Samed’in malı ve masnû'u ve muvazzaf memuru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.

Öyle de Kur'ân-ı Hakîmin hayatdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbatü'n-Nur’un herbir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhasları ile binler âlemler içinde bir âlem olan âlem-i şühûdun tılsım-ı acîbini tam keşf ve hâl ile, her risale bir muammânın miftâhı ve hayatdâr ervâhı hükmündedir.

Bundan böyle, daha binler ihsân-ı İlâhî ve rahmet-i Sübhânî olsa yazılsa, ihtiyaç görünüyor ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems-i hakikat güneşinin şuâlarını bekliyorlar. Dilerim Cenâb-ı Hak’tan, böyle anûd bir zamanda (böyle Asâ-yı Mûsa misillû) çok cihetlerle hàrika, fütûhâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan Resâilü'n-Nur’u teksir buyursun. Âmîn, âmîn, âmîn...

Kusurlu talebeniz

Alî (R.H.) ∗∗∗