Barla Lâhikası

► (276) ◄

26. bölüm / 29

► (276) ◄

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!

Rüştü’nün gönderdiği otuz liradan yirmiyedisini posta ile size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhâlif olduğundan kabûl edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için ehemmiyetli hayırlara sarfedilmek sûretiyle onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alâkadar olanlara pek çok selâm ve duâ ediyorum.

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (277) ◄

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!

Isparta’ya nakl-i mekân, hem tulûât-ı kalbiyeyi, hem sizinle muhâbereye bir derece fütûr verdi.

Evvelâ: Kardeşimiz Sabri, Hakkı Efendiler arzularıyla, yine Eğirdir vâsıtasıyla size emânet gönderilecek. Onyedinci Lem'a nâmındaki Notalar’ı Sabri size göndermiş veya gönderecek. Bu defa da sırlı, kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ü size gönderiyorum.

Latîf ve mânidâr bir tevâfuktur ki, Husrev senin için Yirmidokuzuncu Söz’ü yazıyordu. Yazdığı vakitte Husrev vâsıtasıyla çok mübârek Ramazan hediyesi aynı ânda gelmesiyle beraber, aynı gecede ben senin hânen tarafına ve hânene geldiğimi rüyada gördüğüm gibi, iki gece evvel, elhak ikinci bir Husrev ve ikinci bir Süleyman olan Süleyman Rüşdü, aynen sizi görmüş. Bundan anladık ki, bizler bir menzil içindeki adamlar hükmündeyiz. Maddeten uzaklık te'siri yok ve birbirimize karşı münâsebet-i âdiye dahi kaydedilir.

Sâniyen: Şu Yirmidokuzuncu Söz, ta'rifnâmelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt-ı hakîkiyesine ihtiyarsız takarrüble, sırrı tezâhüre başlamış ve diğer müstensih hatt-ı hakîkisini bulmuş. Hakikaten ne fikirde bulunursa bulunsun, gören herkesi tasdike mecbur ediyor. Hattâ burada mühim ve müşkül-pesend ulemâlar dahi, güneş gibi inanıp tasdik ediyoruz, diyerek imza ediyorlar.

Şübhemiz kalmadı ki, i'câz-ı Kur'ânın yüz cüz'ünden bir cüz'ü, şu tefsirine in'ikâs etmiş. Yalnız şu fark var ki i'câz kasdîdir, kasden de kimse muâraza edemez.

Şu kitabın tevâfuku ise, fıtrî ihtiyatsız olmak cihetiyle hàrika olur, kerâmet sayılır. Kasdî ve sun'î bir sûrette muâraza edilmez. Her ne ise şu nüshayı kardeşiniz Abdülmecîd bir defa görsün, inşâallâh ona da bir vakit bir tane yazılacak. Şâyet orada birisi aynen istinsah etmek niyet etse, çok dikkat etmek gerektir. Çünkü bu risalenin hurûfâtı da sırlı, kendine güvenmeyen yazmasın.

Sâlisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne hâldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok duâ ettim ve ediyorum. Sen bir muzır memurun yüzünden, onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allah kabûl etsin, ben de ona çok defa duâ ettim. İnşâallâh tam bir arkadaş, bir muhâtabın olan Hâfız Ömer, Risale-i Nur’un intişarına mühim bir vâsıta olacak ki, her mektûbunda onu ciddi alâkadar görüyorum.

Onaltıncı Lem'a nâmındaki üç mühim mes'eleden ibaret bir risaleyi, sizin için yazdırıyorum. Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillâhi'l-Hamd, burada gittikçe Risale-i Nur’un şâkirdleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütûr başlasa, bir teşvik kamçısı hükmünde bir şey zuhûr ediyor. Ezcümle sofî meşreb ve yazıda muvakkaten tenbellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektûbun nüshasını, melfûfen gönderiyorum. Belki tenbel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecîd de görür.

Muhterem vâlideniz ne hâldedir? Onu da merak ediyorum. Çok duâ ediyorum. Hastalığın herbir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğunu benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahman’a söyle. Başta Pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, İmâm Ömer, Kemâleddin gibi dostlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗

► (278) ◄ Mesleğimizin bir medâr-ı şevki ve zevki olan “tevâfuk” letâifinden üç-dört nümûne

Mesleğimizin bir medâr-ı şevki ve zevki olan

“tevâfuk” letâifinden üç-dört nümûne:

Birincisi: İktisad Risalesi, birbirinden habersiz altı müstensihin yazdıkları altı nüshada, eliflerin elliüç adedinde tevâfukları, te'lif ve istinsah tarihi olan elliüçe muvâfık gelmesidir. Sonra baktım ki asıl müsvedde-i ûlâda çok çıkıntı ve tashihler ile beraber elliüç aded sırrını muhâfaza ettiğini hayret ile gördük.

İkincisi: Risalelerin Fihristesi tamam yazıldıktan sonra, birinci müsevvid, ihtiyarsız “Bu güzel fihriste tamam oldu.” deyip yazmış. O müsevvid hesab-ı ebcedi hiç bilmediği gibi, hiçbir şey de düşünmemiş. “Bu güzel fihriste tamam oldu,” aynen bin üçyüz elliiki tarihini gösterip fihristenin tarih-i te'lif ve istinsahını göstermiştir.

Üçüncüsü: Yirmiüçüncü Lem'a’nın müsveddeden tebyiz edilirken, hiç eliflerin adedini hâtıra getirmeden, yazıldıktan sonra yüz yirmisekizinci risale olduğuna işâreten yüz yirmisekiz elif olmasıdır.

Dördüncüsü: Dünkü gün Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M.) tashih edilirken küçük, latîf iki tevâfukun on dakika fâsıla ile vücûda gelmesidir. Şöyle ki:

İkişer arkadaş Mu'cizât-ı Ahmediye ve Mi'râc’ı ayrı ayrı tashih ediyorlardı. Mi'râc’ın altıyüz satırı içinde bir tek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mu'cizât-ı Ahmediye yüz elli sahife içinde bir sahife o bahse dairdir. Birden o iki kısım musahhihler aynı kelimeyi söylüyorlarken, içlerinden bir efendi intikal etti, iki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz dedi. Baktık, fevkalâde bir sûrette iki tashih aynı kelime üzerindedir.

On dakika sonra, yedi mu'cizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashih edilirken, umulmadığı bir zamanda, hazır zâtların nazarında mübârek Meliha isminde beş yaşında bir çocuk geldi oturdu. Çocukların bahsini zevk ile dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi, şübhemiz kalmadı ki, sırr-ı tevâfukun birinci menba'ı olan Mu'cizât-ı Ahmediye’nin te'lifçe ve istinsahça ve kırâatçe ve hàrika tevâfukça kerâmetini gösterdiği gibi, bu iki küçük tevâfukla, yine o kerâmetin şuâından iki latîfeyi gösterdi.

Hem bir sene evvel bir seyre giderken, arkamdan bir kız çocuğuyla bir kadın geliyorlardı. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım beni geçmiyorlar, sıkıldım. Acele geçtim bir bahçeye girdim, baktım onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet, hem hayret ettim. Mu'cizât-ı Ahmediye elimde idi. Tefe'ül gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risalede bir tek defa zikredilen bir isim ki, aynı o kadının ismini o sahife içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhânallâh dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için, daha evvel o kitaba baksa idim, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hâdiseye hem ben, hem hazır olan Şamlı Hâfız ve hâdiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.

Said Nursî ∗∗∗

► (279) ◄

“Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hâfız Tevfik, Abdullâh Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabûl etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz.”

Said Nursî ∗∗∗

► (280) ◄ Isparta Cumhûriyet Müddeiumumîliğine

ISPARTA CUMHÛRİYET MÜDDEİUMUMÎLİĞİNE

Dokuz senedir beni bu memlekette sebebsiz olarak ikamete memur ettiler. Haricle ihtilâttan men'olduğum için çalışamadım, perîşan bu gurbette kimsesiz kaldım. Onüç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdikleri tahtında, siyasetle hiçbir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki: Onüç seneden beri, bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi sekiz sene oturduğum Barla halkı ile işhâd ediyorum.

Onüç sene, bu zamanda siyasetin lisânı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez-i vilâyette bütün buradaki benimle temâs edenlerin şehâdetleriyle, siyasete taalluk eden hiçbir mes'eleye temâs etmediğimi gösterebilirim.

Bu hâlimle beraber, bu senenin Kurban Bayramında fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için hiç kimseyi kabûl etmediğimi gösterir bir-iki satırlık yazı ile kapımda yazdığım ve hiçbir kimsede gelmediği hâlde, bu mübârek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak sûretiyle benim gibi garîb, ihtiyar, hastalıklı bir adama şübhe isnâd ederek tarassud ettirmek ve hareket-i şahsiyemi bilâ-sebeb taht-ı nezârette bulundurmakla verilen tazyîk ve sıkıntı kâfî gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisanının dördüncü günü, kış münâsebetiyle ve mütemâdiyen harekâtımın takib ve tarassud edilmesinden dolayı harice çıkmadığımdan sıkılmıştım.

İşte o günü altı aylık ızdırâbımı tahfif etmek ve biraz teneffüs ve rahatsızlığımı izâle etmek için havanın güzelliğinden istifade ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimde bir komiser ile iki polis, ikamet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni takib ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharrîye başladılar.

Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâ-sebeb men'edildiğimden, mesleğim itibariyle Kur'ân ve îmân ile hasr-ı iştigâl etmiştim. Ve onun neticesi olarak yazdırdığım eserlerden;

Birisi, Kur'ân-ı Hakîm’deki ikibin sekizyüz küsûr lafza-i celâlin bir sırr-ı kerâmetini ve bir nakş-ı i'câzını gösterecek en müstesnâ bir hat ile yazılmış gayetle kıymetdâr yirmiden fazla Kur'ân-ı Kerîm cüzlerini,

2- Bekà-yı rûh ve melâike ve haşrin hakkâniyetine dair Yirmidokuzuncu Söz nâmı altındaki risalenin içinde tezâhür eden kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr-ı azîmi gösteren risaleyi,

3- Hazret-i Peygamber’in risaletini güneş gibi isbât eden ve hàrika bir sûrette oniki saatte te'lif edilen yüz elli sahifelik Ondokuzuncu Mektûb nâmı altında Mu'cizât-ı Ahmediye risalesini, (ki o mu'cizâtın kerâmeti olarak o risalede tevâfuk nâmıyla öyle bir sırr-ı azîm tezâhür etmiş ki o risale tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymetdârdır.)

4- Vahdâniyet-i İlâhiyeyi güneş gibi isbât eden ve Kur'ânın otuzüç âyet-i azîmesini tefsir eden Otuzüç Pencere nâmındaki Otuzüçüncü Mektûb ki, sırr-ı tevâfukla beraber kıymet-i ilmiyesi ve edebiyesi itibariyle ehl-i tevhidce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risaleyi,

5- Şirkin esâsını ref' edip vahdâniyeti nihâyetsiz derecede kuvvetle isbât eden Otuzikinci Söz nâmı altındaki eseri ki, o eser bir âlim tarafından zâyi' edilse onu elde etmek için bin lira tereddüdsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risalemden mevcûd her iki tanesini,

6- İsrâftan kurtarmak ve bu fakir milleti iktisada alıştırmak için yazdığım küçük fakat müstesnâ bir ehemmiyette olan İktisad Risalesi ismindeki risalemin mevcûd olan her üç nüshasını,

7- Kendi ihtiyarlığımdan dolayı îmân noktasında Kur'ândan bulduğum ricâ ve tesellî nurlarından kaleme aldığım ve mevcûdu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksan olarak umum beş parçasını ki, bence bu risale benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyar adama kıymet takdir edilmeyecek derecede yüksek bir hakikat ile yazılmıştır.

8- Onbeş sene evvel Arapça olarak tab'edilen Harb-i Umumîde ateş içinde yazıldığı için o zamanki Başkumandanın, bu yâdigâr-ı harbin hayrına iştirâk etmek niyetiyle kağıdını kendisi verdiği İşârâtü'l-İ'câz tefsirini;

Hem üçyüz otuzbeş senesinde İstanbul’da tab'edilen, Katre, Şemme, Habbe, Habbenin Zeyli ve Ankara’da Yeni Gün Matbaasında, Zeylinin Zeyli ve Ankara Matbaası’nda tab'edilen Hubâb ve İstanbul’da tab' edilen Zühre ve Şu'le gibi risaleleri hâvî Arapça matbu' bir mecmuamı ve İstanbul’da onbeş sene evvel tab' edilen Sünûhât isminde kıymetdâr iki matbu' risalemi ve hem biraderzâdem Abdurrahman tarafından onbeş sene evvel İstanbul’da tab' ettirilen Tarihçe-i Hayat’ımın bir kısmına ait matbu' risalemden üç nüshası tamam ve beş-altı nüshası noksan kitaplarımı ve hem de İstanbul’da yeni hurûf çıkmadan evvel tab' ettirdiğim Onuncu Söz nâmında gayet kıymetdâr, haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbât eden risalemi ve daha bilmediğim hususî ve şahsî ve îmânî evraklarımı ve risalelerimi tekrar iâde etmek üzere o taharrî neticesinde alıp götürdüler.

Bu taharriyâtta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sâir eşyaya aid listeye varıncaya kadar aldılar ve el'ân da iâde edilmedi.

Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temâs ettiğim hâlde şimdiye kadar hiçbir cürüm bana isnâd edilmedi ve hiçbir vukûâtım da olmadı ve hayatımda dâî-i şübhe hiçbir emâre vücûd bulmadı ve menfîliğim de sebebsiz ve ancak ihtiyat ve tevehhüm yüzünden olmakla inziva ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyasetle ve dünya ile alâkam olmadığına bu memleketteki dokuz senelik tarz-ı hayatımın şehâdetiyle beraber, risalelerimde gerek emniyet dâiresi ve gerekse hükûmet dâiresi dâî-i şübhe bir şey bulamadıklarıdır (Hâşiye) <ft3>[^22]</ft3> . Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemâdiyen dikkat ettikleri hâlde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecburdurlar.

[^22]:(Hâşiye) Cây-i dikkattir ki, sekiz-dokuz seneden beri zulüm ve tazyîkat altında gizlemeye mecbur olduğum en eski ve en mahrem evrakları ânî olarak taharrî edip hiçbir şey bırakmayarak alındığı hâlde mûcib-i telâş ve dâî-i endişe ve medâr-ı hicâb ve hacâlet bir şey bulunmaması, garazkâr sû-i zanlı ehl-i dünyanın ona karşı ettikleri haksız tazyîkat ve tarassud ne kadar çirkin ve hatâ olduğunu gösteriyor. Acaba onu ittiham eden ve kendini vatana ve millete sâdık tevehhüm eden ehl-i dünyanın en büyük memurundan en küçüğüne kadar, değil sekiz-dokuz sene belki sekiz-dokuz ay zarfında en mahrem ve en gizli evrakı meydâna atılıp tedkik edilse ona telâş verecek ve utandıracak sekiz-dokuz madde çıkmaz mı?

Şu kitab zâyiâtımdan lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünkü, bunların hiçbirisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab' etmek için, yalnız İşârâtü'l-İ'câz tefsirine ikiyüz elli lira verdim. Arabî mecmuası üçyüz lira. Ve Yirmidokuzuncu Söz ve Ondokuzuncu Sözlerde o sırr-ı azîme hiçbir âlim ve hiçbir edîb yoktur ki, “Bin lira kıymetindedir.” demesin.

Ve bir de, onüç sene evvel hükûmet Dâru'l-Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlama’ya iki defadan fazla gitmeye müsâade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men'edildiğim gibi, bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin bir şeyini de kabûl etmemek, bir meslek-i hayatım olduğundan, çektiğim perîşaniyet ve zarar ve ziyanın takdirini müddeiumumîliğe havâle ederek, ya kitaplarımın hepsinin iâdesini veyâhut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiblerinden tazminini da'vâ ediyorum.

Tetimme: Hükûmetin kanunu, tarîkat dersi vermeğe ve nusha yazmağa ve nüfûz te'min etmeğe müsâade etmediği ve ben de bunlarla alâkadar olmadığım ve hükûmet de yanıma gelen ziyaretçileri hoş görmediği için; bazı adam müteaddid defa tarîkat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükûmetin kanununa riâyet etmek ve hükûmet memurlarını sebebsiz kuşkulandırmamak için kabûl etmeyip reddettim.

Mesmuâtıma göre, bu hâlden muğber olanlar yalan ve asılsız bir sûrette isnâdâtta bulunmuş. Böyle hükûmetin kanununa riâyeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilâf-ı kanun hareket etmediğim için, böyle azâb vermek, kanunu dinlememeye mecburiyet vaziyetini veriyorlar mânâsı çıkıyor.

Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım hâlde böyle hayat-ı uhreviyeme sû-i kasd sûretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikame-i da'vâya mecbur oldum.

Said Nursî ∗∗∗

► (281) ◄ Bundan sonraki kısım Hazret-i Üstadın Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan ve el yazma nüshalarda derc edilen mektûblardır

Bundan sonraki kısım Hazret-i Üstadın

Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan ve el yazma nüshalarda derc edilen mektûblardır. (∗)<ft3>[^23]</ft3>

[^23]:(∗) Hz. Üstadımız, el yazma nüshalarda Kastamonu Lâhikası'nda bulunan bu mektûbları, Ankara'ya yeni yazı neşri için gönderdiği Küçük Ali'nin (R.H.) nüshasında, Ahmed Nazîf'in (R.H.) bu mektûblarının etrafını işâretleyerek "Başka yerde neşredildiğinden burada neşredilmesin." diye yazmıştır. Böylece Barla Lâhikası'nda neşri Hz. Üstad tarafından münâsib görülmüş ve el yazma Barla Lâhikası'nda aynen dercedilmişlerdir.(M. Sungur)

(Risale-i Nur’un fa'âl bir şâkirdi olan, Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir istihrâcıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu, hem Birinci Şuâ’nın otuzikinci âyeti olarak ve hem Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü.)

O kendisi diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَثِيرًا ❀ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَصِيلاً ❀ هُوَ الَّذِى يُصَلِّى عَلَيْكُمْ وَمَلٰئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ❀ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلاَمٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَرِيمًا ❀ يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا ❀ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِـه۪ وَسِرَاجًا مُنِيرًا ❀ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَبِيرًا ﴾

Bu âyetlerde Risale-i Nur’a îmâ ve remz ve belki işâret var, diye hissettim.

Evet, mâdem bu âyet gibi vazife-i risalet ve dâvete bakan âyetler, her asra bakıyorlar ve her asırda efrâdları ve mâsadakları var...

Ve mâdem bu âyetlerde, Resûl-i Ekrem’e (A.S.M.) verilen sıfatlar ve ünvânlar, her zamanda cereyanı ve herbir asırda hükmetmek haysiyetiyle ve ünvânların altında, mânâ-yı remziyle Risale-i Nur gibi, o vazifeyi yerine getiren eserler ve zâtlar, bu gibi âyâtın dâire-i şümûllerine girmeleri, Kur'ân’daki i'câz-ı manevîsinin şe'nidir.. belki muktezâsıdır ve lâzımıdır.

Mâdem Risale-i Nur, bu acîb asırda, müstesnâ bir sûrette bu âyetin işâret ettiği vazifeyi yapıyor ve mânâsının dâire-i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emâreler ve gizli karîneler ile diyebiliriz ki, bu âyette dahi, Birinci Şuâ’nın sâir otuzbir aded âyetleri gibi, Risale-i Nur’a mânâ-yı işâriyle bakar. Şöyle ki:

﴾ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ﴿ cümlesi, mânâ-yı işârîsiyle diyor: “Bin üçyüz yetmişe kadar tecâvüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi, ey ehl-i îmân ve'l-Kur'ân, Kur'ândan gelen nurlara ve îmânın ışıklarına çıkaran ve isminde Nur ve mânâsında Rahîmiyet bulunan ve ism-i Nur ve ism-i Rahîm’in mazharı olan bir lem'a-i Kur'âniyeye ve bu asrımıza bakıp îmâ ediyor.”

Mânâ mutâbakatından başka, bir emâre ve karînesi budur ki:

﴾ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِنِينَ رَحِيمًا ﴿ fıkrasının (şedde ve tenvin sayılır) makam-ı cifrîsi, dokuzyüz kırkyedi edip, Risaletü'n-Nur veya Risalet-i Nur isminin makamı olan, dokuzyüz kırkyedi adedine tam tamına tevâfuk ediyor.

﴾ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا ﴿ cümlesi, şeddeler sayılmaz ve âhirde tenvin vakftır (elif sayılır) makam-ı cifrîsi ki, bin üçyüz yirmiüç tarihini gösterir. O tarihte, merkez-i hilâfette, dehşetli bir inkılâbın mebde'-i infilâkı içinde, ye'se düşen ehl-i îmâna müjde verip, İslâmiyetin hakkâniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehâdet eden ve veraset-i Nübüvvet noktasında dâvette bulunan hakîki bir şâhide işâret eder.

﴾ وَنَذِيرًا ❀ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ ﴿ cümlesi, (Hâşiye 1) <ft3>[^24]</ft3> tenvinler vakf olmadığından sayılırlar. Makam-ı cifrîsi, bin ikiyüz ellialtı tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslâmiyetin inhisâfını, bir asır evvel izhâr eden mukaddemâtına bakarak, ﴾ وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ ﴿ kelimesi yüz doksanbir (191) ederek, Risale-i Nur’un bir hakîki ismi olan Bediüzzaman’ın makam-ı cifrîsi bulunan, yüz doksanbir (191) adedine tam tamına tevâfukla îmâ eder ki; Risale-i Nur dahi, o inhisâf içinde bir “dâî-i ilallâh”dır.

[^24]:(Hâşiye-1) ﴾ وَ دَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ ﴿ kelimesi, Risale-i Nur'un hakîki bir ismi olan Bedi-üzzaman'ın makamına tam tamına tevâfuku ve ma'nen mutâbakatı olduğu gibi, yalnız ﴾ دَاعِيًا ﴿ kelimesi de, Risale-i Nur'un tercümânı olan Said ismine, üç harf ile ittihâd ve üç farkla tevâfuk eder. Çünkü; "tenvin", "elif" ve "vav" mecmûu elliyedi, "sin" den üç fark var. Risale-i Nur Talebelerinden Küçük Abdurrahman Tahsin

﴾ بِاِذْنِـه۪ وَسِرَاجًا مُنِيرًا ﴿ (Hâşiye-2) <ft3>[^25]</ft3> ve yalnız ﴾ سِرَاجًا مُنِيرًا ﴿ kelimesi ise,

[^25]:(Hâşiye-2) (Tenvinler, elif sayılır) makamı (1330) edip, Risale-i Nur'un fâtihası olan İşârâtü'l-İ'câz tefsirinin zuhûr tarihine ve ﴾ سِرَاجًا مُنِيرًا ﴿ eğer birinci tenvin sayılsa (1380) ederek, yirmibir sene sonra Risale-i Nur küre-i zemini ışıklandıracak bir sirâc-ı münevver olacağına remzeder inşâallâh... Risale-i Nur Talebelerinden Tahsin tam tamına Risale-i Nur’un bir ismi olan “Sirâcü'n-Nur”a lafzan ve ma'nen ve cifren tevâfukla bakar ﴾ مُنِيرًا ﴿ daki (mim), (ye) النُّورِ daki şeddeli (nun) a mukâbildir.

Evet İmâm-ı Ali (R. A.) kerâmet-i gaybiyesinde, Risale-i Nur’a “Sirâcü'n-Nur” nâmını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz.

﴾ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ ﴿ cümlesi, (şedde sayılmak cihetiyle), makam-ı cifriyesiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) tarihini göstermekle, bu asrımızın, tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl-i îmâna bir büyük ihsânı var diye, mânâ-yı remziyle haber veriyor.

Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsân, îmânı kurtarmaktır ve görüyoruz, îmânı hàrika bürhânlarla kurtaran –başta– Risale-i Nur’dur. Demek bu zamana nisbeten bir fazl-ı kebîr de odur. Bu işâreti kuvvetlendiren şudur: ﴾ فَضْلاً كَبِيرًا ﴿ daki ﴾ فَضْلاً ﴿ kelimesi, dokuzyüz altmış (960) edip, Risaletü'n-Nur’un bu ismi, izafeden tavsif tarzına geçmekle, Risaletü'n-Nuriye olup makamı olan dokuzyüz altmışiki (962) adedine mânidâr iki farkla tevâfuku, onun başına remzen ve îmâen parmak basmasıdır.

İlâhî yâ Rabb! Sen Risale-i Nur’u ve Risale-i Nur Müellifi Üstadımız Said Nursî’yi ve Risale-i Nur talebe ve şâkirdlerini ve mensûblarını, muhâfaza-i hıfzında ve kal'a-i İlâhiyen içinde muhâfaza ve emin eyle.. âmîn.. ve Hizmet-i Kur'ân ve îmânda sâbit ve dâim eyle.. âmîn.. ve bu kudsî hizmetlerinde, muvaffakıyetlerle yardım ve muâvenetler ihsân eyle.. âmîn.. ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân-ı Azîmü'ş-Şân’ın sırr-ı a'zamına, mârifetullâh, muhabbetullâh ve muhabbet-i Resûlullâh sırr-ı kudsîsine ve ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿ sırr-ı uzmâsına ve Rızâullâh ve rü'yet-i cemâlullâh lütf ve ihsânına mazhar eyle, yâ Rabbe'l-Âlemîn!

وَصَلَّى اللهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَهْلِ بَيْتِهِ اَجْمَعِينَ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ آمِينَ آمِينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Fakir, âciz, zaîf, günahkâr talebe ve hizmetkârınız

İnebolulu

Ahmed Nazîf Çelebi ∗∗∗

► (282) ◄ Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir fıkrasıdır. Bayram münâsebetiyle kabûl edilmeyen bir hediye için yazmıştır

(Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir fıkrasıdır. Bayram münâsebetiyle kabûl edilmeyen bir hediye için yazmıştır.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَـاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Çok Azîz ve Çok Kıymetli, Müşfik ve Fedâkâr Üstad-ı A'zam Efendim Hazretleri!

Hazineler dolusu mücevherâttan daha fazla, hattâ bu fânî dünya hayatının zînetleriyle ölçülemeyecek derecede kıymetdâr mektûbunuzu, mübârek Ramazan-ı Şerîf’in yirmiüçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenâb-ı Allah kabûl buyursun, iki iftarı bir yaptım.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Evvelce yazdığım uzun satırların mâlâyanî ve boşluğundan, fazla meşgul ettiğimden ve gerek bizim ve gerekse mübârek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini, me'zuniyetsiz kabûl ederek, takdim etmek cesâretinde bulunduğumdan mütevellid, azîz Üstadımın adem-i kabûl ve hoşnudsuzluğuyla tekdirâtına ma'rûz kalacağımdan korkarak intizarda iken, müvezzi' iki mektûb verdi. İftar vakti dar olduğundan, ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemediğim çok şirin ve câzib olan hatt-ı fâzılâneniz, sanki, “Korkma!” diye hitâb ediyormuş gibi, tebessüm ederek gözüme ilişince, sürûrumdan okuyamadım. Hemen hâneme koştum, iftar ile beraber okumağa başladım.

Sevgili ve müşfik Üstadım! Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin tebşîratı hâtırıma geldi. Zât-ı fâzılânelerindeki gördüğüm şefkat-i pederânenin, o büyük zâtın haber verdiği şefkat-i pederâneyi hâiz bulunduğunuza îmân ettim. Kàdir-i Mutlak Hazretleri siz Üstadımızdan kat kat râzı olsun ve bizleri de, hizmetinizde ve Hizmet-i Kur'ân’da dâim ve sâbit eylesin ve Üstadımızın kıymetli ve kudsî işâretlerine ve kıymetli duâlarına mazhar eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn...

Şefkatli Üstadım!.. Hizmet-i Kur'ânda ve Risale-i Nur’un neşriyatındaki zerre-i vâhide kabîlinden olan mesâînin, nezd-i àlî-i Üstadânelerinde hüsn-ü kabûle mazhariyeti, zaîf, âciz, fakir hizmetkârınız ve iktidarsız, idraki nâkıs, ihâtası dar, şuûru muhtel talebenizi ne derece sevinç ve sürûra kalbettiğini ta'rif edemem.

Böyle manevî ve kudsî takdirâta mazhar buyurulan ve bizim gibi günahkârlara, otuz senelik iştiyakla, on senelik münâcât ve niyâz mukâbilinde siz Üstadımızı ihsân buyuran ve kullarının isyanlarına bakmayarak her istediklerini bilen, işiten ve (bâliğan mâ belağ) veren ve bütün mükevvenâtı yed-i kudretinde tutan ve herşeye sâhib ve mâlik ve hâkim bulunan Cenâb-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ne sûretle hamd ve şükür edeceğimi bilemiyorum.

Kıymetli Üstadım!.. Siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde, belki bir katre mesâbesindeki hamd ve şükrümüzü, “Tekabbelallâh” sırrına mazhar buyursun. İnşâallâh.

Mektûbat Risalesi’nin İkinci Mektûbu’nu dâima hatırlayarak, bu emirlerinize riâyet etmeğe çalıştığım hâlde, bir mücbir-i gaybî bendenizi tahrîk ederek, İkinci Mektûb’a muhâlefete sevkediyor.

Niyetim hàlis, sadâkat ve merbûtiyetim ciddi ve çok sağlam. Her türlü riyâdan ârî ve hiçbir maddî menfaate mâtuf ve müstenid olmayan, Allah rızâsı yolunda Kur'ân nâmına ve Risaletü'n-Nur’a hizmet gayesine mâtuf ve bilhassa bizim gibi âciz, âsî ve günahkârların hidayet ve irşad ve îsâline ve ehl-i dalâleti ve ehl-i bid'ayı tarîk-ı Hakk’a dâvet ve hakàik-ı îmâniyeye hàdim bir kudsî zât, bizlere ve memleketimize vedîatullâh olarak ihsân buyurulmuş. Kıymetli misâfirimiz nasıl ki, biz günahkârların manevî yardımına koşuyor ve gece ve gündüz mağfiret-i İlâhiyeye ve irşadımıza çalışıyorsa, bizler de bu azîz misâfirimizin maddî yardımına, seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz. Hem bizlere Kur'ân ve Hazret-i Peygamber (A.S.M.) emrediyor: تَعَاوَنُوا (Gurabâya muâvenet)...

Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstadım!.. Bilirim ki, hediyeleri kabûl etmiyorsun. Fakat zekât ve sadaka gibi muâveneti, arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddî ihtiyaçlarınıza, ikametgâh kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lâzım olduğunu düşünmüştüm.

Esâsen kaide-i Üstadâneleri bozulmamak için, arkadaşlarıma dâima tavsiye ve telkinâtım, hiçbir maddî menfaat düşünülmemesidir. Çünkü din dünyaya âlet olmaz ve din vâsıta-i cerr ve maddî menfaati kat'iyyen kabûl edemez. Hattâ Risale-i Nur’un neşriyatında, kimsenin minnetini almamak için, kıymetli Üstadımı taklid ederim.

Kıymetli ve müşfik Üstadım!.. Şu kadar var ki; hizmetkârınız, Üstad nâmına değil, kıymetli ve garîb bir misâfirimiz nâmına ve rızâen-lillâh maddî yardım etmek istiyoruz. Hem manevî zarar görmemeniz için, kuvvet ve kudret ve azamet sâhibi Cenâb-ı Allah’a niyâz ve tazarru ederek, Dergâh-ı İlâhiyesinde hüsn-ü kabûle mazhar eylemesini duâ ediyoruz.

Kıymetli Üstadım!.. Bayramda ziyaret ve arz-ı ta'zîm makamına kàim olmak üzere, bütün arkadaşlarımızla beraber hem Ramazan-ı Şerîf, hem Leyle-i Kadr’i, hem mübârek Îd-i Saîd-i Fıtr’ı, Risaletü'n-Nur’un umum talebe ve şâkirdleri ve Kur'ân’ın kıymetli hizmetçileri makamında ve hükmünde kıymetli Üstadımızı tebrik ederek, Cenâb-ı Hak’tan daha çok kardeş ve arkadaşlarımız ile birlikte ve siz Üstadımız başımızda olarak, Ramazan’ı Şerîf’in emsâl-i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyâz ve tazarru eyleriz. Ve mübârek iki ellerinizden öperek, duâ-i hayriyenizi ve kudsî irşadlarınızı istirham eyleriz, kıymetli Üstadımız.

Dâimî kudsî duâlarınıza muhtaç, günahkâr hizmetkâr ve talebeniz

Ahmed Nazîf ∗∗∗

► (283) ◄ Abdurrahman Tahsin’in fıkrasıdır

(Abdurrahman Tahsin’in fıkrasıdır)

Ey Yüce Üstad!..

Risale-i Nur dâiresi içine kabûl ve bu âb-ı kevser-i hayat ile menba'-ı feyz-i îmân, gayet değerli ve kıymetdâr bu ebedî ders ile, kendimi dâima mes'ûd ve bahtiyar addediyorum. Yalnız sür'at-i kalemim olmadığından, yazıyı biraz te'hirinden müteessirim. Sehil ve muvaffakıyetime hayırlı duâlarınızı ricâ eder, kemâl-i edeble ellerinizi öperim, muhterem Üstadım.

<en8>Rûz sâim, leyl kàim,</en8>

<en8>Çû makam-ı âşıkan</en8>

<en8>Leyle-i nısf-ı Regâib,</en8>

<en8>Târik-i dünya ve tâib.</en8>

<en8>Nâşir-i Risale-i Nur,</en8>

<en8>Bediüzzaman muhibb-i Bâz-ı Geylân.</en8>

<en8>Ey ferîd-i asri'z-zaman</en8>

<en8>Sensin hakîm-i kalbân</en8>

Fakir talebeniz

Abdurrahman Tahsin ∗∗∗