Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli
Yirmiyedinci Mektûbun
Üçüncü Zeyli
► (068) ◄ Said’in bir fıkrasıdır
(Said’in bir fıkrasıdır)
(Nur Risalelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha düşen bir doktora yazılan mektûbdur. Bu üçüncü zeyle çendan münâsebeti azdır, fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.)
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Merhaba ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum!
Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh-ı rûhî şâyân-ı tebriktir. Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymetdâr; hayata hizmettir. Ve hidemât-ı hayatiye içinde en kıymetdârı; hayat-ı fâniyenin hayat-ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise; hayat-ı bâkiyeye çekirdek ve mebde' ve menşe' olması cihetindedir. Yoksa hayat-ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat-ı fâniyeye hasr-ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir divâneliktir.
Hakikat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczâhâne-i kudsiye-i Kur'âniyeden tiryâk-misâl îmânî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler inşâallâh. Senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olduğu gibi seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.
Hem bilirsin, me'yûs ve ümîdsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazen bin ilâçtan daha ziyâde nâfi'dir. Hâlbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elim ye'sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh bu intibâhın seni öyle bîçârelere medâr-ı tesellî eder, nurlu bir tabib yapar.
Bilirsin ki; ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, ma'lûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, fâidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî ma'lûmâtı, o felsefî maârifi; fâideli, nurlu, rûhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi
Cenâb-ı Hak’tan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maârif-i fenniyen, kıymetdâr maârif-i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zekî dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl-i fenden envâr-ı îmâniyeye ve esrâr-ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsî Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdânınla konuşabilirler. Herbir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne-i kudsiye-i Kur'âniyeden birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dâiresini onlar ile aç. Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevab yazmazsam da gücenme. Çünkü eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hattâ üç senedir kardeşimin, çok mektûblarına karşı bir tek yazdım.
Said Nursî ∗∗∗
► (069) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır
(Sabri’nin fıkrasıdır)
Eyyühe'l-Üstadü'l-A'zam!
Bilhassa dest ve dâmen-i mübâreklerinizi bûs edip, her ân ve zaman muhtaç bulunduğum daavât-ı Üstadânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ'-ı iltifatı şâmil lütûfnâme-i ekremîlerini, kemâl-i hasretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında tevâfukât-ı gaybiye hakkındaki kanâat-ı âcizânem suâl buyuruluyor. “Neam sadakte, eyyühe'l-Üstadü'l-muhterem” kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîra, şu tevâfukât-ı gaybiye-i acîbe, bil'umum bahr-i muhît-i nurun talebelerini ve hattâ talebelerin cemâat-i müstemialarını mest ve hayran ve medyûn-u secde-i şükrân bırakmıştır. Nurların şu mu'ciz-nümâ kerâmetlerini, ancak ve ancak mir'ât-ı Muhammediye (A.S.M.) ile müşâhede edebiliriz.
Bu hakikatin diğer bir muarrifi olan:
<en8>Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kàim</en8>
<en8>Mir'ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim. (Hâşiye)<ft3>[^1]</ft3></en8>
[^1]:(Hâşiye) Latîf bir tevâfuktur ki: Hulûsî-i sânî Sabri Efendi bu beyti bana yazdığı zamanda, ya aynı zamanda veyâhut az sonra, Hulûsî Bey bir ay uzak bir yerde, aynı beyti bana yazmıştır. Bu iki zâtın hem Hizmet-i Kur'ân'da, hem bana karşı münâsebetlerindeki tevâfukları, alâmet-i muvaffakıyettir. Said
Şu iki mısra-ı mânidârı, perîşan arîzamı şereflendirmek niyetiyle dercediyorum. Bu fakir ve âciz talebeniz, şu hayret-fezâ kerâmet-i Kur'âniyeyi ve i'câz-ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok derin düşüncelere dalıyorum ve şu tevâfukât-ı acîbeye müşâbih tevâfukât, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum.
Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukât-ı gaybiye, bir kerâmet-i aleniye olarak endâmını Nurlarda izhâr ediyor ve lisân-ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: “Ey Benî Âdem! Şu sisli asırda dalâleti ref' ve selbedip necât ve saâdet bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları, verd-i (∗) <ft3>[^2]</ft3> Muhammedîye tebdil edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk-ı selâmet ve necâta sevkedecek, pek çok kerâmât ve i'câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ-yı nurânîdir. Ve âtiyen daha nice âsâr-ı hafiye tezâhür edecektir.” diye nidâ ediyor.
[^2]:(∗) Gül demektir.
Müsâade-i fâzılâneleriyle bir ma'ruzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisna ederek merâmımı arzedeceğim. Bendeniz Nurların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevâfuk-u fevkalâde görüyorum. Çünkü enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hükümfermâ olduğu şu asırda, hepsinin derece-i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umumunun tarz-ı telâkkisi bir ve yekdiğerine karşı “ ahin lieb ve üm ”den (kardeş, baba ve anadan) daha kavî bir râbıta-i hakîkiye ile merbût; samîmiyet ve hakikat-perverlikte, âdeta yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddi ve hàlis; kardeşlikte takib ettikleri hat ve hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb-ı Nurâniyenin bu hàrika hâllerini de ayrıca bir tevâfukât-ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîra, İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den ilh. muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hàssaları hâiz olmaları, câlib-i nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.
Sabri ∗∗∗
► (070) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır
(Sabri’nin fıkrasıdır)
Lütûfkâr ve İnâyetkâr Üstadım Efendim Hazretleri!
Ramazan-ı Şerîfin onuncu Cumartesi günü, saat onbir buçukta, herbir nüktesi nâmütenâhî hikmet ve hakikat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniye’yi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtaç ve müştâk bulunduğu ve nazîrsiz eser-i pür-nuru, o gece kemâl-i fahr ve sürûrla yazdım ve aslını yine Nis’li Hâfız Mahmud Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsah ettiğim risaleyi bir daha dikkatli okuyarak, hattımın tevâfukunu tashih ve Ali Efendi’ye ait bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâm Köyü’nden bu vazifeye ma'nen memur bir adam geldi, Ali Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta-i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delil olduğuna şübhe kalmadı.
Üstad-ı azîzim! Bazen Nurları düşünüp, hakikaten pek çok hakàik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr-i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma ait bir mevzû açılmadığını görerek, Üstadıma bir arîza takdim etsem ve otuz günden ibaret olan Ramazan-ı Şerîf’e ait Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâğat ettim.
İşte bu defa Külliyat-ı Nur’dan mebhus-u anhâ risale, bu abd-i âcize hitâben; “Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha-i manevîmizde gayet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is'âf edildi.” tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyacını te'min eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniye’yi alarak, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ı inzâl edene secdeler ve Nurlar dellâl-ı âlişânına hadsiz teşekkürler ile, borçlu olduğum duâ-yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arzeylerim Efendim Hazretleri.
Sabri ∗∗∗
► (071) ◄
Ey Üstad!
Yirmiyedinci Söz, Müslümanları sa'y u gayretin ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor. Bu risale sanki ufukta bir hedef, ehl-i îmân için de bir rehber.
Evet bu söz, kalbler içinde bir iştiyak, iştiyak içinde bir nur olmuş. Otuzüçüncü Mektûb ise otuzüç penceresiyle beraber, hakikat mâyesiyle yoğrulmuş bir varlık... Bu kıymetli eser ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve-i idrakiyesiyle hissiz beşere hassâsiyet ve gaflet perdelerinden hakikati görmeyen nazarlara kuvvet; hak-perest ehl-i îmâna ise ulviyet bahş ediyor.
Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye'se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kàri'i olsunlar, anlasınlar ki, nereye giderlerse, nereye bakarlarsa bir Hàlık-ı A'zam’ın, bir Rahîm-i Rahmân’ın dâiresinden, hududundan, kanunundan ve idaresinden harice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifat bir Kadîr-i Zülcelâl’in yed-i zabtındadır.
Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede –Sâni'i ilân ettiği cihetle– koca bir kâinâtın saltanatının küçük nümûnesi mevcûddur, denilebilir.
Zekâi ∗∗∗
► (072) ◄
Azîz ve Büyük Üstadım!
İki üç günlük sa'yimin mahsulünden doğan ve inâyet-i hakla istinsaha muvaffak olduğum Onyedinci Söz’ü tashih için takdim ediyorum.
Ey yüce Üstadım! Onyedinci Söz ki; mefhûmu, nâmütenâhî yükselen hakikatlerdir. Yüzlerce teşekkür... Her Söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor ve nurlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra'nâ anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma'nen zarar-dîde olmuş bir genç için, muhtaç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risale-i Nur’dandır. Kalbime tesellî nurlarını serpen Hàlık-ı A'zam’a binlerce şükür...
Zekâi ∗∗∗
► (073) ◄
Sözler, yani Risale-i Ahmediye berâhinini yazarken, çok def'alar kalemimi elimden bırakıp, o asr-ı saâdetin ânlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş. Bana tesellî tuhfeleri getirmiş.
Öyle ya, azîz Üstad! Asr-ı saâdette değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret-i Muhammed (A.S.M.)’ın bize bıraktığı muazzam bir mu'cizesi bugün elimizde değil mi? O kitab, bize, muhtaç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va'detmiyor mu? Ona hàlisâne sarıldığımız zaman muhtaç bulunduğumuz zevk-i manevîyi bize vermiyor mu?
Evet azîz Üstadım! Bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz hakîki insanlara rehber olan o muazzam kitab, o büyük mu'cize ki, ben maddiyât içinde dünya cereyanında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sesleri ne güzel tesellî etmiş ve bana sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâmütenâhî şükürler olsun.
Muhterem Üstad! Bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr Risaleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk-i manevî, bir saâdet-i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.
Üstadım! İşte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete, sonsuza, saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def'olsun gençlik rüyalarının kâbuslu fırtınaları.
Üstadım, duânıza muhtacım.
Zekâi ∗∗∗
► (074) ◄
Fazilet-meâb Üstadım!
Nur sabahı olan Risale-i Nur’dan Birinci, İkinci, Üçüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözleri istinsah ederek berây-ı tashih, taraf-ı àlîlerine takdim ediyorum. Mezkûr Sözler ki; kısa oldukları hâlde mefhûmları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor. O Sözler ki; herbiri ayrı ayrı mecrâlardan cereyan ederek büyük bir deryâya dökülen berrak ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derece istifade ediyor ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı, yoksulluk içerisinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişaf edememiş kimseleri îkaz etmek emelini taşıdığıma emin olunuz.
Azîz Üstadım! Anlıyorum ki, kaybolmuş ümîdlerimin, hayatımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip bir fecr-i sabah ararken, bir nur sîmâ, bir nur sabah karşımda parladılar. Allah sizden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayatın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir istinâdgâh-ı manevî buldum diye müstağrak-ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstadımızı iki cihanda azîz ve gayelerine vâsıl eylesin. Âmîn!
Zekâi ∗∗∗
► (075) ◄
Ey Azîz Üstad!
Vâkıa, emr-i àlîleri Sözlerin yazılması hususunda acele edilmemesi idi; fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim. Ma'lûm-u àlîleri, bendeniz bu hususta vazifelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrak ederken mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti'câl göstermeyeyim. Cenâb-ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te'min-i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti'câlimin en büyük sebebi; muhtaç bulunduğum teselliyetkâr nurları o Risalelerde buluyorum. Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihar ederler. Talebeniz de kezâ o cihan-kıymet Risaleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifadebahş ve müftehir olacağım.
Onaltıncı Mektûb’u serâpâ okudum. Her türlü mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftûn oldum. O Sözleri okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parlayacak zannettim. Tehâcüm-ü ızdırâb için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temennî ettim.
Yirmiüçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtar eden ve en àlî makamlara sâhib olmak yollarını gösteren ve kàri'lerini tekâmüle sevkeden ve meşrû aşklar doğuran ölmez bir tesellî hâtırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmiüçüncü Söz’ü lâyıkıyla takdirden âcizim. Çünkü o, bir tesellî ve saâdet mâyesidir.
Ahmed Zekâi ∗∗∗
► (076) ◄ Husrev’in bir fıkrasıdır
(Husrev’in bir fıkrasıdır)
Sevgili ve Muhterem Üstadım Efendim!
Bizi maddî ve manevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan Risalelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım hâlde bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb-ı Hakk’a bînihâye teşekkür etmekte; gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesile olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu hususta üzerimize terettüb eden vazife-i Kur'âniyede muvaffakıyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstadım! Hakkınızda, hâtırınıza gelmeyen ni'metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes'ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.
Muhterem Üstadım! Sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her hususta engel olmaları, şübhesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nur deryâsının feyizli Risaleleri kimin eline geçerse o zâtı kendine ciddi olarak rabtettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Husrev ∗∗∗
► (077) ◄ Husrev’in Sözler’i yazmağa başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır
(Husrev’in Sözler’i yazmağa başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır.)
Muhterem Efendim Hazretleri!
Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahifesini okudum ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsah etmeğe başladım.
Kitab, münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadar eden mesâilden bahsettiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakikatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.
Altıncı Mektûb’a kadar yazılan Sözleri bir taraftan yazıyor, diğer taraftan da yazının geççe yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da acaba tayyedilen kısmından da biraz yazılsa idi...
Husrev ∗∗∗
► (078) ◄
Ey Üstad-ı Muazzam!
Atabey’e gelen Ramazan meyvesi olan ve Ramazan-ı Şerîfin hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkaz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisânım tavsif ve takdirden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu risalatü'l-envâr ve mektûbatü'n-nur, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nur-feşân bir menba' kuvvetine tesâhub edecek. Ve belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkaz ve irşad nuruyla ihâta edecektir.
Nurun Eski Talebesi Merhum
Lütfi’nin Arkadaşı Zeki ∗∗∗
► (079) ◄ Husrev’in bir fıkrasıdır
(Husrev’in bir fıkrasıdır)
Muhterem Efendim, Sevgili Üstadım!
Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmını nasıl bulduğum fermân buyuruluyor. Bu hususta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risalelerin herbirisinin nurları bir; fakat mevzûları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu Risalenin nuru diğer Risaleler gibi, her tarafı parlak, her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl-i müessife dolayısıyla, sevgili Üstadımdan bir şifâ-yı âcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdil edilen Şeâir-i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me'yûs ve müteessir ediyor. Fakat sevgili Üstadım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan Muhterem Üstadımızın, Kur'ânın feyzi ile nâil olduğu hakikat deryâsından kükreyip gelen gizli hakàikı izhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz.
Husrev ∗∗∗
► (080) ◄ Husrev’in fıkrasıdır
(Husrev’in fıkrasıdır)
Sevgili, Muhterem Üstadım, Kıymetdâr Üstadım!
Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta'rif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu takbîl ediyor; rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyâhut Risaleleri okumakla teskin edebiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemâdiyen ağlıyor, ah sevgili Üstadım! Sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni affediniz. İki-üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.
Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın. Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüya-yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta'yin edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes'elelerinde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ-i İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstadım, Allah sizden ebeden râzı olsun.
Husrev ∗∗∗
► (081) ◄
Ey Azîz Üstad!
Bu defa yazmağa muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuzikinci Söz’ü berây-ı tashih takdim ediyorum. İşbu kitabın, nazar-ı âcizîde girân-bahâ bir hazine olduğunu yazmağa bilmem lüzum var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd bir arâzi olduğunu iddia eden adam ne doğru söylemişler. Bu noktada fikrim; gittikçe inkişaf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr-i beşerin nâ-mahdûd olduğunu izâh maksadına müstenid değildir. Demek ki, her Risaleden rûhum ayrı ayrı gıdâsını alıyor. Otuzikinci Söz’ün kalbime ve rûhuma bahşettiği safâ-yı sermedî ve câvidânî değil mi ki, bu uzun mektûbumla mesrûriyetimi izhâr için sizi tâciz etmeme bâdî oluyor. Hülâsa, tatlı bir sermestî içinde hayatımdan memnunum. İnşâallâh duânız himmetiyle böyle meşrû bir sermestî içinde hayat-ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallâh.
Ahmed Zekâi ∗∗∗
► (082) ◄ Husrev’in bir fıkrasıdır
(Husrev’in bir fıkrasıdır)
Çok Muhterem, Sevgili Üstadım!
Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını okuduk. Mektûb münderecâtı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur'ân-ı Hakîmin bazı âyâtından çıkan kıvılcımlarıyla, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyûnlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbatü'n-Nur ve Risalatü'n-Nur ile meydân okuyarak onların kafalarına hakikat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan onların kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.
On sekiz bin değil, sevgili Üstadımın buyurdukları gibi yirmisekiz bin âleme bakan o büyük Furkàn-ı İlâhînin, bugünkü asırdan, başka gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına işâret edilmesi ve lafzullâh üzerinde vâki tevâfukâtın göze çarpacak ve nazarı celbedecek şekle ifrâğ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen mânidâr tevâfukâtın güzellikleriyle meydâna çıkarılması hakkında vâki üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesâret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle bir Kur'ân-ı Kerîm’in yazılması hakkında vâki olacak her fedâkârlığa hazır olduğumu, utanarak, baştan ayağa kadar beni istilâ eden bu sürûrun verdiği hâlet-i rûhiye üzerine arzediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstadıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur'ân-ı Kerîm’i yazıp takdim etmeği çok arzu ediyorum. Fakat mes'elenin müsta'celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabûlünde ısrar edemiyorum.
Evet sevgili Üstadım! İnşâallâh zaman takarrüb etmiştir. İnşâallâh mev'ûd vakte biz de erişmiş bulunuyoruz. Artık sebeb selef-i sâlihînin, Kur'âna hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının, zamanlarına ait bulunması ve ulemâ-i müteahhirînin müsâadeleri de Arapçanın tahsili cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâatini taşıyarak, Arapçanın okumak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur'ân hakkında sevgili Üstadımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyaç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr-i hayra kapı açan bu işin hemen ikmal edilmesi için herşeye tercih edilmesi ricâ ve istirhamındayım. (Saatçi Lütfi Efendi kardeşim de bu kanâattedir.)
Sevgili Üstadım! Allah sizden hem ebediyen râzı olsun, hem de herbir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duâsıyla Cenâb-ı Hakk’a müteşekkir olduğum hâlde size olan minnetdârlığımı arzeder ve dâmenlerinizi öperim, muhterem Efendim hazretleri.
Husrev ∗∗∗
► (083) ◄
Ey Üstad!
Kur'ânın bir ma'kesi olan yazdığın Risaleler, senin ne büyük üstad olduğunu kabûl ve teslîme kâfîdir. Sen ki ey azîz Üstad! İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini Risalelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nurlu hakikatleri meydâna çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin, ârâmsız sa'yin semeresiz kalmadı. Anadolu’nun ortasına öyle bir âb-ı hayat çeşmesi açtın ki (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> , bu çeşmenin muslukları yazdığınız Risalelerin, neşrettiğiniz eserlerin hakàikıdır. Menba' ve mâdeni, bâkî olan Kur'ân-ı Hakîm’in bahridir. Bir gün olup bu dâr-ı imtihandan saâdet âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdâr eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu, senin açtığın çeşmenin kıymetini takdir ile ona muhâfız ve müdâfi' olan ve icâbında eserlerinin ahkâmını ilân ve telkin uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyarında olduğunuz zamanlarda dahi sizin rûhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emin olunuz. Bir çok esrâr-ı Kur'âniyenin anahtarlarını şimdiden talebenize tevdî' ettiğinize, onlar canla başla size minnetdâr ve müteşekkirdirler.
[^3]:(Hâşiye) Bu hizmet-i kudsiyedeki sevâb ve şerefte benim gibi bîçârenin hissesi, tasavvur ettiğiniz mikdardan binde bir düşse yine şükrederim. Ehl-i hüner, elmas kalemleriyle imdâdıma yetişen sizin gibi Kur'ânın hàlis şâkirdleridir.
Bugün saçmakta olduğunuz feyizli nurlar, beşeriyetin hakîki insan olanlarını pâyânsız sürûrlara istiğrak ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedâkârlığın azîmdir, azîmdir.
Azîz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> ve siz destanlarda geziniz. Fedâkâr Üstad! Diyânetten meded almayan, ehl-i gafletin gafletini ziyâdeleştiren edebiyât denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr ve telkinleriniz sâyesinde mündefi' oluyor. Dinsiz milletler pâyidâr olamayacağı ve hattâ insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek ma'kul ve mantıkî delillerle isbât ettin. Eserlerin rûhun gibi ulvî ve ihâtalı.
[^4]:(Hâşiye) Bu kardeşimin bu hissine iştirâk etmiyorum. Rızâ-yı İlâhî kâfîdir. Eğer o yâr ise, herşey yârdır. Eğer O yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise o ameli ibtal eder; eğer müreccih ise o ameldeki ihlâsı kırar, eğer müşevvik ise saffetini izâle eder; eğer sırf alâmet-i makbûliyet olarak istemeyerek Cenâb-ı Hak ihsân etse o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü te'siri nâmına kabûl etmek güzeldir ki, ﴾ وَاجْعَلْ لِى لِسَانَ صِدْقٍ فِى الْاٰخِرِينَ ﴿ buna işârettir. Said
Sevgili Üstadım! Müsterih olmalısınız ki, sizin sa'yiniz beyhûde değildir. Lâyemût risalelerin ilelebed kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek ve belki îmân dahi bahşedecek. Zâten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, îmân dâiresinde îkaz ve irşad hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezbelelerinde nâlân, sürünen edebsizler elbette hakîki edebi ve edebiyâtı sizin eserlerinizde bulacaklarına asla şübhe yoktur ki, böyle olacak. Siz de artık muhterem Üstad, muhtaç olan koca bir millete ta'rif ve mikyâs kabûl etmez bir hizmeti îfâ etmiş bulunuyorsunuz. Bu millet, bu toprak, bu vatan hiçbir zaman size olan borçlarını ödeyemezler. Dilerim ki, bu azîm, kudsî hizmetinizin mükâfâtını Cenâb-ı Hak size pek lâyık bir tarzda ihsân etsin. Dünya ve âhirette sizden ve bizim gibi âciz ve kusurlu hizmetçilerinden râzı olsun. Âmîn!
Lütfi’nin arkadaşı ∗∗∗
► (084) ◄ Husrev’in fıkrasıdır
(Husrev’in fıkrasıdır)
Sevgili Üstadım!
Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektûbunuzu aldığım vakitten beri sürûr içinde, Cenâb-ı Hakk’a bînihâye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte, eltâf-ı İlâhiyeye mazhariyetinizi duâ ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb-ı Hakk’ın sırf Hizmet-i Kur'ân’da istihdam etmesinin iş'âr buyurulmasıdır.
Muhterem Üstadım! Vaziyetimden çok çok memnunum. Artık emr-i àlîleri mûcibince hiçbir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Risale-i Nurdan Sözler’i ikmal etmek, bunlardan istinsah ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te'min etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için kendimde gördüğüm âriyet ve emânet bir varlığa değil, belki Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve lütûflarına istinâd ediyorum.
Muhterem Üstadım! Yazdığım Otuzikinci ve Yirmiyedinci Sözleri takdim ediyorum. Yirmiyedinci Mektûb’da arkadaşlarımızın ihtisasâtlarını okurken bilseniz ne kadar sürûr duyuyorum. Yekdiğerine ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir aile ve bir cemâat efrâdının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şübhesiz Zât-ı Üstadâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyâhut ben bu cemâatin içerisine dâhil olduğumdan fevkalhad bahtiyarım. Kur'ân-ı Mübînin nurlarının ahz ve neşri hususunda, sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vâsıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb-ı Hakk’a minnetdârlığımızı tahdid edemeyiz.
Husrev ∗∗∗
► (085) ◄ Sabri’nin bir fıkrasıdır
(Sabri’nin bir fıkrasıdır)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bil'istinsah takdim-i huzur-u fâzılâneleri kılınan Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi, tam zamanında izhâr-ı endâm etmiştir. Şu mübârek eser Risalatü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur’un bir nev'i tarihçeleri olduğu gibi, diğer cihetten de âsâr-ı pür-envârın senedât ve berâhin-i kat'iyyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç seneden beri dimağımda mahsûs ve mahfûz bir çok ihtisasâtı da, bu kere zâhire çıkarmıştır. İşte Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın derece-i kudsiyet ve ulviyet ve nurâniyeti böyle elmas ve mücevherât-ı maneviyeyi câmi' bulunduğu, bu mes'ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.
Evet şu hakikati de itiraf etmek lâzım ki; bir mücevherât hazinesi ne kadar zengin ve ne kadar yüksek bir servete mâlik olursa olsun, bâyii, dellâlı, usûl-i bey' u şirâya âşinâ olmazsa, zi'l-yed bulunduğu kıymetdâr hazinenin müştemil ve muhtevî bulunduğu emtiayı, lâyıkıyla âleme ilân ve enzâr-ı âmmeye vaz'edemez. Binâenaleyh şu devr-i müşevveşte, hakàik-ı Kur'âniye’nin hakkıyla bey' u şirâsını yapan Dellâl-ı Kur'ânın, değil altı senedir, belki kırk seneden beri Ehl-i İslâm’a hitâben:
﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْجِيكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَلِيمٍ ﴾
fermân-ı Rabbânîsiyle nidâ etmeleri, bil'umum envâr-ı îmâniyeye muhtaç Ümmet-i Muhammed’i medyûn-u şükrân eylemiş ve eylemektedir.
Sabri ∗∗∗