► (227) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşim!
Beni merak etmeyiniz, inâyet-i Rabbâniye devam ediyor. Maîşet cihetinde kanâat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı-yedi nefse bakıyorsun, benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabri’nin mektûbu ona yetişmemiş. Sen ve Hulûsî, benim herbir amel-i uhrevimde hissedarsınız. Mâh-ı Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duânızla yardım ediniz.
Said
İşâret-i Aleviye’yi tam tasdik ettiniz mi, Haşir Risalesi’ni çok kuvvetli buldunuz mu? ∗∗∗
► (228) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Binler selâm. Siz, maddî rütbenizden çok yüksek manevî rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletü'n-Nur hakkında mektûbların çok talebe yerinde senin bedeline hizmet-i nuriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâima sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (229) ◄ Yıldız mektûbu
(Yıldız mektûbu)
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Hizmet-i Kur'âniyede Çalışkan Arkadaşlarım Sabri, Husrev, Hâfız Ali, Re'fet, Bekir, Lütfü, Rüştü!
Size Cemaziyelâhir ayında vukû' bulan bir hâdise-i semâviye münâsebetiyle bir mes'ele beyân edeceğim. Şöyle ki:
Hazret-i Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zuhûru zamanında, ﴾ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ﴿ âyetinin bir nümûnesini gösterir bir tarzda, recm-i şeyâtîne alâmet olan yıldızların düşmesi kesretle vukû' bulmuştur. Ehl-i tahkîkin nazarında, o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şübhe gelmemek için kâhinler gibi gaybî ve cinler vâsıtasıyla semâvî haberlerine karışanlara sed çekmeye alâmet ve işâret olmakla beraber, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, cin ve inse meb'ûs olarak teşrîfine semâvât ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alâmet-i sürûr olduğunu ehl-i keşf ve hakikat hükmetmişlerdir.
Hem o meb'ûs Zât, ehl-i küfür ve dalâlet için bir nirân-ı muhrika ve ehl-i hidayet için envâr-ı müşrika menba'ı olduğuna, gaybî ve semâvî bir işârettir. Şimdi şu Cemaziyelâhir’de emsâli görülmemiş bir tarzda gece saat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi, ehemmiyetli bir hâdise-i semâviyedir. Semâvâtın hâdisâtı, zeminimize baktığı cihetle herhalde o hâdisâtın dahi küre-i arzda bir eseri olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine sığınmalıyız ki, nirân-ı muhrika yapmasın, envâr-ı müşrikaya çevirsin.
Evet nasıl ki Kur'ân-ı Hakîmin sûrelerinde, âyetler birbirine bakar, işâret ederler; öyle de, Cenâb-ı Hakk’ın bir Kur'ân-ı Kebîri olan şu kâinâtın ulvî süflî sûreleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini izhâr eder. Semâ sûresinde bizim gibi Lafz-ı Celâli yalnız kırmızı yazmak değil, belki nur yaldızıyla lafza-i Celâl gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nurânî noktalar, elbette bir işâret fişekleri hükmünde birer sırrı ilân ettiğini o mu'ciz-nümâ semâvî sûresinin şânındandır. Kendimizce bir fâl-i hayr addetmeliyiz.
Sâniyen: Size semâvâtın kırmızı yıldızlarını andıran Kur'ân’daki ism-i Celâl’in ikibin sekizyüz altı (2806) defa tekerrürü, Kur'ân semâsını o nurânî yıldızlarla zînetlendirmiş ve o adedlerin sahifeler, yapraklar, sûreler itibariyle birbirine mânidâr münâsebât-ı tevâfukiyetleri daha ziyâde letâfetini, zînetini güzelleştirmiş.
Bu defa size kendi nüsha-i Kur'âniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işâretler koydum. İsm-i Celâl ve ism-i Rabbe ayrı ayrı işâret vaz'edildi.
İsm-i Celâlin tevâfukât-ı adediyesi hem muntazamdır, hem mânidârdır, fakat bir parça dikkat ister. Çünkü risalelerde görünen tevâfuk gibi, dâima sahife sahifeye bakmıyor. Bazen sahife mukâbiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukâbiline bakar. Bazen bir yaprak atlar, bazen bir sahife iki sahifenin mecmûuna bakar. Meselâ otuz beşinci sahifede onüç (13) aded lafza-i Celâl gelir. Arkasına sekiz (8), sonra beş (5) geliyor. Demek o onüç aded, bu iki rakama birden bakar ki, o da onüç ediyor ve hâkezâ...
Hem bazen bir sahife, iki sahifenin mecmûuna bakmakla beraber aynı sûretinde iki aded gelir, herbiri onun bir cüz'ünü gösterir. Meselâ Sûre-i Tevbe’de 188. sahifede onaltı lafza-i Celâl geliyor, arkasında altı geliyor, altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa onaltı olur, tevâfuk eder.
Sûre-i Ahzâb’ın yine sahife dörtyüz yirmiikide (422) onaltı ism-i Celâl geliyor. Zâhirî tevâfuku yok. Hâlbuki bir sahife daha evvel on gelir ve mukâbilinde altı var, terkîb edilse onaltı olur tevâfuk eder.
Hem bazen ism-i Rab ile beraber tevâfuk eder, bazen sahife sahifeye değil, yaprak yaprağa bakar. Hem bazen sahife rakamına bakar. Dokuz rakamı çok defa sahife rakamına baktığı için tevâfuktan çıktığını hissettim (Hâşiye) <ft3>[^17]</ft3> .
[^17]:(Hâşiye) Elhâsıl: Bazı esrâr-ı gaybiye için, tevâfukât şeklini değiştiriyor. Lafza-i Celâl'in diğer latîf ve câzibedâr ve mânidâr bir tevâfuku şudur ki; başta Fâtiha sahifesiyle beraber yüz ellibir sahifede, ellibir defa yedi ile sekiz geliyor.
Her ne ise siz de tedkik edersiniz, sonra meşveretinizle gizli tevâfukâtı gösterecek rakamları yazacağız. Yeni yazdığımız Kur'ândan tensib ettiğiniz takdirde kaydedeceğiz. Başta yüz elli sahifede ellibir defa yedi ve sekiz geliyor. Yirmisekizde sekizdir, yirmiüçte yedidir. Bu yedi, sekiz birbirine muvâfık kabûl edilmiş, yediden sekize sekizden yediye geçmekle tevâfuk bozulmuyor. Bu iki rakamın Kur'ânda mühim sırları bulunduğu hissedilir.
Sâlisen: Hazret-i Zât-ı Ahmediye (Aleyhisselâm) nasıl bir şecere-i Tûbâ olduğunu ve Asfiyâ ve Evliyâ ve Sıddıkîn, o Şecere-i Nurâniye’nin meyveleri ve mesâlik ve turuk, onun dalları olduğunu gösterir bir silsile-i azîme, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilenâme yanımda var. Onu güzelce tebyiz etmek için hattı güzel, cedvelde mehâreti bulunan zâtları istiyorum. Şimdilik Husrev’le Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağa’da bulunan ölçü ile onbeş tabaka kağıt beraber, Hâfız Ali’nin haber gönderdiği vakit gelsinler.
Râbian: Yirmiyedinci Mektûb’a ilhâk edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakikaten bu fıkralar ve umum Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları çok faydalıdırlar. Ehemmiyetli tatlı hoş güzel mânâlar, dersler; teşvik, teşci' eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifade ediyorum, tenbel olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvik kamçısı oluyor. Her ne ise... Kardeşlerim, gücenmeyiniz; bir mikdardır sizlere mektûb yazdığım zaman birbirinden uzak mes'eleleri topluyorum. Her mektûb bir aşûre olur.
Hâmisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme râzı oldum, daha bir şey lâzım değil. Husrev’in sakosu yanımda makbûl misâfirdi, gönderiyorum. Vâlidesinin bir derece kesb-i âfiyet ettiğinden çok mesrûr oldum. Cenâb-ı Hak sıhhat ve âfiyet versin. Orada Husrev’in kardeşi Ali Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hâfız Ahmed gibi Sözler’le alâkadar olanlara selâm ediyorum.
Kardeşiniz
Said Nursî
Nümûne için gönderilen kağıt zâyi' olmuş, göremedik. Beyaz kağıttan siz intihâb edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnetdâr ediyor. Cenâb-ı Hak yazdığı herbir harfe mukâbil bin sevâb ihsân eylesin, âmîn.. âmîn... ∗∗∗
► (230) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْآنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey bu dâr-ı fânîde medâr-ı tesellîlerim, bu diyar-ı gurbette enîslerim ve esrâr-ı Kur'âniyede beni iştiyaklarıyla konuşturan zekî, ferâsetli muhâtablarım!
Sizlere, yalnız bir-iki dakika temâşâ etmekle ne derece acınacak bir hâlde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymetdâr kalemleriniz ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsâs etmek için kendi hattımla tashihsiz bir fihriste-i hurûf göndermiştim. Hâlbuki, sizler bir-iki dakika değil, saatlerce baktınız ve günlerce zabtettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merak ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyizini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir sûret alırsınız.
Fakat bunu biliniz ki bu fihriste muvakkat bir me'haz olmak için takribî bir tarzdadır. Ben kolaylık için kısmen eski mahfûzâtıma, kısmen iki mikyâs ile dokuz saatte perîşan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vâdide bir tefsir köyümüzde var. O tefsiri getirdik, mukàbele ettik. Ekseriyet-i mutlaka ile tevâfuk etmişiz, birkaç büyük yekûnlarda on-onbeş küçük yerlerde muhâlefet oldu. Tahkîkat neticesinde, tefsirin matbaa ve müstensihlerin eser-i sehvi olarak muhâlefet olmuş. İki üç yerde müsvedde listemizi tashih ettik. Sonra o tashihimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsir tashihe muhtaç zannettik, fakat edemedik. Çünkü sâhibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü'l-Ezher yanında ve kurbünde, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashihe cür'et edemedim.
Aynı tefsiri, tebyiz ile beraber gönderiyorum. Ona bakarsınız, fakat tenkide uğraşmayınız. Çünkü benim listem takribîdir, daha tahkîkî yapmadım. Tefsir ise çoğunda rivâyete istinâd eder. Hem bazı Sûre-i Mekkiyede Medenî âyetler girmiş. Belki, hesaba dâhil etmemiş. Meselâ, Sûre-i Alak’ta hurûfu yüz küsûr demiş. Muradı, en evvel nâzil olan nısf-ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise eski mahfûzâtıma istinâden mecmû-u sûreyi zannettiğim için onun savabında hatâ etmişim.
Hem tevâfuktaki esrâr, küllî yekûnlara bakar. Takribî fihriste bize kâfîdir. Kenzü'l-Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukât, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekûnların değişmesiyle dahi o tevâfukât bozulmaz. Meselâ Sûre-i Kehf ile otuzdokuz sûre, bin adedinde ittifak ediyorlar. Bir-iki tane bin adedini kaybetse o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ... Küsûrâtın çendan esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek.
Said Nursî ∗∗∗
► (231) ◄ Husrev’in fıkrasıdır
(Husrev’in fıkrasıdır)
Azîz Üstadım!
Cemaziyelâhir ayında vukû' bulan ﴾ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ﴿ âyetinin ifâde ettiği hâlâtın bir nümûnesini izâh eden hâdisât-ı semâviye ile, Kur'ân’ın semâsında parlayan lafza-i Celâl yıldızlarının acîb ve tatlı tevâfuklarını ders veren o kıymetdâr mektûbunuzu, Hâfız Ali kardeşimiz de dâhil olduğu hâlde Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü, Keçeci Mustafa Efendi ve ağabeyim Ali Efendi ile beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hâdisât-ı semâviyeyi hayret ve taaccüble ve pek büyük bir sevinçle karşılayarak, mele-i a'lânın bayramlarına biz de iştirâk etmiştik.
Nasıl ki bu hâdise-i semâviyenin birinci def'a vukû'u, (başta insan sûretinde yapılmış Hubel tâbir ettikleri büyük putlarıyla 360 putu ilâh kabûl eden) müşrikîn-i Kureyş’in helâkine netice vermişti. İnşâallâh bu ikinci vukû'da 14’üncü Asr-ı Muhammedîde ve Avrupa terakkiyâtı ile iftihar ettiği ve yirminci asır nâmını alan bugünde, ehl-i fetretin put-perestliğinin daha fecî bir sûrete giren sûret-perestliğinin kökü kesileceğini, bize ilân ediyordu.
Bu ilân, ümmet-i merhume-i Muhammediyeye, pek güzel ve pek hayırlı bir fütûhâtı hazırladığını hatırlatarak, mahzûn kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gamnâk çehrelerimize beşâşet serpmişti. Dimağımızda Asr-ı Saâdetin o câzibedâr hayatını canlandırmış, güyâ mâziyi istikbâle çevirerek, bir müddet o âlemlere ve o nezîh rûhlu, ulvî düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.
Sâniyen: Lafza-i Celâlin mânidâr ve münâsebetdâr tevâfukâtını temâşâya koyulduk. Bu tevâfukât, ihtiyarsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrâe edilen kısımlar ve tevâzün ettirilen adedler, o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişaf, rûhumuza bir gıdâ veriyordu...
Vaktimizi artırmak için, yan yazı ile yazılan Kur'ân-ı Kerîm’in 15’inci sahifesine kadar 7-8 adedler tevâfukâtını muhâfaza ederek, 51 defa gelmesi, mektûbun nihâyetini asel (bal) ile bağlıyordu. Ne kadar garîbdir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sırada kardeşlikleri birdir ve hem de sahifede gösterdikleri rakamla tevâfukları birdir.
Ey sevgili Üstad! Cenâb-ı Hak sizden çok râzı olsun, yeni yeni meyveler ve fâkihelerle teğaddî sûretiyle takviye-i ezhâna, hem de def'-i cû' sûreti ile ızdırâblarımızı teskine vâsıta oluyorsunuz.
Husrev ∗∗∗
► (232) ◄ Husrev’in fıkrasıdır
(Husrev’in fıkrasıdır)
Sevgili Üstadım, Azîz Hocam, Efendim Hazretleri!
El ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım. Bu hafta zarfında, yazıp ikmaline muvaffak olabildiğim Yirmialtıncı ve Onuncu cüz'leri ve Kur'ân-ı Kerîm’in tamamen yazılmasından mütevellid sürûrlarımı ifâde eden, şu arîzamı takdim ediyorum.
Sevgili Üstadım, bu hususta ma'rûz kaldığım, o Furkàn-ı Ezelî’nin bazı inâyâtından bahsetmekliğime müsâade edilmesini ricâ ederim. Şöyle ki:
Lafza-i Celâl ve Lafz-ı Rab tevâfukâtı ile, kelime tevâfukâtını muhâfaza etmek sûretiyle, bir Kur'ân-ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz'ün başlangıcında, o kadar müşkülâtla yazı yazıyordum ki, sevincimi ye's, şevkimi fütûr doldurmuştu. Esâsen Arabî hattımın hiç olmaması, ye'simi teşdid, fütûrumu tezyîd ediyordu.
Sevgili Üstadım, bu hâl çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım hâlde, beş veya altı sahife yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakıyet iken, Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhân’ın yardımı imdâdıma yetişti. Müşkülâtın yerini sürûr, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyâhut gurûbun olmamasını temennî ediyordum. Bazen olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazen olur, yazılması gayet güç sahifelere, Kur'ândan istimdâd ederdim. Gayet kolaylıkla, o sahifeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazen en kolay yazılacak sahifelerde, istimdâdı bırakırdım. Elimde kalem güyâ yazı yazmakta izhâr-ı acz ederdi. Hattâ bazen yanlış yazarak sahifeleri tebdil ettiğim olurdu.
Bu kadar teshîlât arasında, Arabî hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci defaki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me'yûs oldum. Sonra da sevincimden mesrûrâne şükürler ettim.
Kur'ânda mevcûd tevâfukâtı ile beraber yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühtü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümîdin fevkınde bir terakkiyât gördüm. Bu esnâlardaki inâyetin bir kısmı kalbe tulû' ediyordu. Bir kısmı idare-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vukû' buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:
En son yazdığım Sûre-i Tevbe’nin 197. sahifesinde altı lafza-i Celâl mevcûd, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım.
﴾ سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰ اِنَّ اللّٰ عَزِيزٌ حَكِيمٌ ﴿ âyet-i celîlesindeki iki tane lafza-i Celâl, tevâfuk harici kalmak sûretiyle yazmaya başladım. Vaktâ ki ﴾ فَمَا كَانَ اللّٰهُ ﴿ daki lafza-i Celâl’i yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir, iki bir tevâfuk olsun dedim. Ben tevâfuk edecek lafza-i Celâl’e yaklaştıkça, lafza-i Celâl’ler tevâfuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihâyet hâl-i hazır vaziyet vücûda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198’inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197’nci sahifede tevâfuk harici bir satırdaki iki lafza-i Celâl 198’inci sahifede aynı satır üzerindeki, iki lafza-i Celâl ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199’uncu sahifede pek cüz'i bir inhiraf ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir lafza-i Celâl’in üstünde olduğunu gördüm.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى diyerek, Cenâb-ı Hakk’ın benim gibi alîl ve pek çok ma'siyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihâyetsiz sürûra müstağrak oldum.
Bu inâyet ve muvaffakıyetler fazilet ve mübecceliyette, herşeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyâz bir ziyâ ve nevvâr bir azametle, yirmisekiz bin âleme imâmlık eden, ders veren o Furkàn-ı Ezelî’nin hadsiz kerâmetlerinden bir kerâmeti ve nihâyetsiz mu'cizelerinden, kıvılcım-misâl küçük bir lem'ası idi.
Cenâb-ı Hak dergâh-ı izzetinde kabûl buyursa, benim gibi zillet ve meskenet her tarafını kaplayan kusurlu, âciz bir abd için, ne büyük bir saâdet. İşte sevgili Üstadım! Himmet-i àlîniz ki ve لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلاَكَ hitâb-ı izzetine mazhar olan menba'-ı füyûzât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin himemât-ı kudsiyeleri ile ve refîk olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın kerâmetleri ile ve Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerinin müsâade ve lütûfları sâyesinde ve yine onların rızâsı uğrunda, Ümmet-i Muhammed için vâsıta olup yazdırılan bu Kur'ân-ı Kerîm’i, size takdim ederken fakir talebeniz, (size ciddi bir talebe, hakîki bir kardeş, mutî' bir evlâd ve Peygamber-i Zîşan Efendimiz Hazretlerine ümmet ve Hallâk-ı Kerîm’e de kemter bir kul) olabilmek dilekleri ile el ve eteklerinizden kemâl-i ta'zîm ve hürmetle öperim. Efendim Hazretleri.
Fakir Talebeniz
Ahmed Husrev ∗∗∗
► (233) ◄ Milaslı Halîl İbrahim’in fıkrasıdır
(Milaslı Halîl İbrahim’in fıkrasıdır)
Efendim!
İsterim ki Yirmiyedinci Mektûb’un tatlı sadâları içerisinde benim de boğuk sesim çıksın, lâkin heyhât o mâden-i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyakım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak, yoksa onun tavsifinde âciz ve kàsırım. Gerçi kalbimde galeyân eden mânâlar çoktur. Lâkin her nedense lisân hissiyatımızın tercümânı olamıyor.
Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcûd risaleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risale-i Nur eczâları bir şecere-i nurâniyedir ki, dalları aktâr-ı arza neşr-i envâr ediyor ve ilâ nihâye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler, zemin yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risale-i Nur eczâları da öyledir. Ve zulmette nura ihtiyaç ne ise, Risale-i Nur eczâları da odur.
Bahr-i dalâlet mevceleri arasında, sefîne-i Nuh (A.S.) necât verir, her kim dâhil olsa, tûfân-ı maâsîden halâs bulur. Risale-i Nur eczâları, küre-i arzın mevsim-i erbaa kütübhânesinde bir bahardır ve bahar kadar letâfetlidir ve canbahştır ve ölmüş arza o bahar vâsıtası ile hayat verildiği gibi, Risale-i Nur eczâları da ölmüş arz kulûblere taze hayat verir. Risale-i Nur eczâları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel-i sâfilînden, a'lâ-i illiyîne yükseltir. Otuzüçüncü Sözün Yirmidördüncü Mektûbu ve emsâlleri, insanın rûhunda inşirah hâsıl ediyor ve kalbinde Sâni'-i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale-i Nur eczâları, insanın sıkıntılı vaktinde imdâdına yetişir ve tesellî eder, bu ciheti aynen gördüm. Velhâsıl Risale-i Nur eczâları hakkında her ne desem, yine o nura karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Halîl İbrahim (R.H.) ∗∗∗
► (234) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
Bugün hayreti mûcib, nazara câzib, dikkati câlib, mânâsı latîf, tertibi zarîf, tevâfuku nazîf, envârı zâhir, îcâzı bâhir, zübde-i bürhân, erkân-ı îmân, bir lem'ası, i'câz-ı Kur'ân olan ve mübârek Husrev’in çok mükemmel bir tarzda istinsah ettiği, Yirmidokuzuncu Söz ile, melfûfu cidden çok mühim mes'eleleri câmi' ve bedî' cevabları hâvî Onaltıncı Lem'a’yı ve benim gibi tenbellere, mükemmel bir ders-i îkaz olan mektûbu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrum kaldığım nurlara kavuşmaktan mütevellid ni'mete mazhariyetten dolayı, Cenâb-ı Hallâk-ı Rahîm’e teşekkürden âcizim.
Orada kardeşlerimizden beş nev'i ibâdet hakkındaki izâhları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur'âna, îmâna, Nura, hakàika müteveccih hâlime baktım ve kanâatlerimi yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanâat getirmiştim.
l — Ehl-i dalâlete karşı mücâhede:
﴿ اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ ﴾
2 — Neşr-i hakikatte üstada yardım:
﴿ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى ﴾ ﴿ وَ اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ ﴾
3 — Müslümanlara îmân cihetinden hizmet:
﴿ اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلاَمُ ﴾ ﴿ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا ﴾ ﴿ اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ﴾
gibi âyetlerle
اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ.. اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ.. اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ
hadîs-i şerîfi.
4 — Kalemle ilmi tahsil: ﴾ نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ ﴿ Mâdemki hakikat ilmi tedrîs ediliyor. Elbette mahfî hikmetlere binâen mahdûd insanların eline geçen, kulağına giren, bu nev'i derslerin ciddi tahsili için, bilhassa okuması yazması olanların bizzat yazmak sûretiyle, bu neticeyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak; okumak, anlamak, sonra başka kağıda nakletmektir ki, bu tarzla matlûb istifadenin te'min edileceği muhakkaktır.
5 — Bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçecek tefekkür: Evet nurlarla istifade, böyle saatler, zannederim, hepimizin meşhûdu olmuştur. Sözlerdeki hakàikı tefekkür, aynen Kur'ânın künûzunu ma'nen taharrîdir ki, “Fettâh” ismi imdâda yetişerek, öyle muhayyirü'l-ukùl kapılar açıyor ki, zevkine nihâyet bulunmuyor. Perdesiz, vâsıtasız Kur'ân’a bakınca, zülâl gibi hakàikın tecellî ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semâda, bedirlenmiş kamer gibi müşâhede olunuyor.
Benim gibi bir isyankârın vaziyeti, hâli, kàbiliyeti isti'dâdı asla müstaîd değilken, Allah-u Zülcelâl’in nihâyetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inâyeti ile, iki kere iki dört kat'iyyetinde kat'î kanâatim gelmiştir ki, Hazret-i Gavs’ın ve onun Üstadı, iki cihan fahri Nebi-yi Efhâmımız (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerinin duâ ve himmetleri, Hazret-i Kur'ân’ın şâkirdleri üzerindedir.
Sû-i ihtiyarımızla bozmazsak, bu himâyet ve sahâbet elbette devam edecektir, kat'î kanâat ve îmânındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr-ı Nur’un şeref-i vürûdları ve feyizleri, inşâallâh içinde gizlenmiş olan aşr-ı âhir-i Ramazandaki Leyle-i Kadr’in ihyâ edilmiş sevâbını verir ve rızâ-yı Samedânîye mazhariyetle, saâdet-i ebediyeyi kazanmaya bir vesile olur.
Ey Üstadımın bu fânî âlemde arkadaşları! İnşâallâh âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan azîz ve kıymetli kardeşlerim! Şu ânda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum:
Hazret-i Üstadın gösterdiği yol, aynen Kur'ânın cadde-i kübrâsıdır, ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütûr getirmeyelim. Sermâyesi yalan ve yalancılık olan siyaset propagandaları, sû-i kesbimiz ile kazanılan ve bugün tevârüs edilen fenâ şeylere karşı, kaderi ittiham derecesinde muradullâha müdâhaleye cesâret etmeyelim. Biz abdiz. Sebeb-i hilkatimiz, seyyidimizi, yaratanımızı, râzıkımızı bilmek ve bulmaktır. Hülâsa-i mevcûdât olan Peygamberimiz vâsıtası ile inzâl ve ikram buyurulan Kur'ân’ın ahkâmına ve o Hazret’in sünnetine tevfik-i harekete bezl ü gayret edelim. İşte o Nur elimizde mürebbî, yanımızda muarrif, aramızda nurları neşr mürebbî ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazife-i ubûdiyeti yapalım, netice-i mükâfâtı, Hàlık-ı Rahîmimize bırakalım. Yek diğerimize en büyük yardım olan duâyı da esirgemeyelim.
Zühre, Habbe, Katre ve Zeyli’nin Arabî bir nüshası bu fakire ihdâ buyurulmuş. Bir gün tercümesinin de yapılacağına işâret olunmuştu. Demek zamanı geldi ve benim gibi Arabî bilmeyen kardeşlerin manevî arzuları, Zühre’nin tercümesine vesile oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arzedeceğim:
Birinci Nota: ﴾ فَاعْلَمْ اَنَّـهُ لَٓااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ ﴿ kelime-i tevhidi ile Ma'bûd-u Hakîki’ye bağlanmalı.
İkinci Nota:
اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ لَااِلٰهَاِلَّااللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ
Tekbir-i Ekberi ile kibriyâ ve azamet sâhibi ancak Allah-u Zülcelâl ve'l-Kemâl olduğunu..
Üçüncü Nota: ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿ nass-ı azîmi ile, mâdem herşey helâk olacak, ey zaîf insan, bundan senin, şemse nisbeten bir zerre bile olmayan hayatının da hissesi olduğunu anla, aklını başına topla, yaratılışındaki hikmeti düşün, haddini bil, ömür ve hayatını, sana saâdet-i ebediyeyi te'min edecek şeylerle geçir, hakikatini..
Dördüncü Nota: ﴾ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ﴿
﴿ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِٓى اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ ﴾
gibi âyetlerle müeyyed olduğu üzere ba'de'l-mevt
﴾ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ اُخْرَى فَاِذَاهُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ ﴿ âyetinin sırrı zâhir olacak ceza ve hesab gününde, Mâlik-i yevmi'd-din’in huzurunda, mahlûkat ve mevcûdâtın en kıymetdârı olan insanın, aynen halk olunarak bulundurulacağını..
Beşinci Nota: Avrupa’nın sûrî medeniyetinin hakàik-ı Kur'âniye ile butlânını ﴾ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ﴿ âyetinin bir muhâvere şeklinde tedrîsini..
Altıncı Nota:
﴿ اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ ﴾ ﴿ كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَلِيلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثِيرَةً ﴾
gibi âyetlerle, hem îmân tâcını giyen hizbullâhın galebesini ve hem zâhir insan sûretinde halk olunan müşrikînin ve onların bir nev'i olan, herşeyi inkâr edenlerin, Kur'ân nazarındaki kıymetlerini..
Yedinci Nota:
﴿ وَلاَ تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا ﴾ ﴿ اِنَّ اللّٰهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ ﴾
﴾ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى ﴿ gibi âyâtın mânâsını hatırlattığını..
Sekizinci Nota: Sonunda zikrolunan dört âyet-i celîlenin bir nev'i tefsiri..
Dokuzuncu Nota: Bugünün, Dokuzuncu Söz’ünün bir çekirdeği olduğunu..
Onuncu Nota: Mârifetullâha yol açacak, bid'aların kesreti zamanında, Risale-i Nur ünvânını alacak ve en evvel ehl-i îmân öldükten sonra dirilmek var, ceza ve hesab günü var, uyanın, hitâbı ile mevki-i intişara konulacak olan Onuncu Söz’e mahfî işâret ettiğini..
Onbirinci Nota: Onbir, Oniki, Onüç, Ondördüncü Sözler gibi, Kur'ân’dan fazlaca bahseden Nur Risalelerine, bilhassa bunlar arasında parlak bir mevkii işgal eden, Yirmibeşinci Söz’ün geleceğine îmâ edildiğini..
Onikinci Nota: Bütün Müslümanlara, muhtelif tarîkatlarda sülûk ile kazanılacak neticeye, acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkinde besmele olacak bir ders verdiğini..
Onüçüncü Nota: Yirmialtıncı Söz’ü ﴾ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ ﴿ âyetlerini,مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hadîsini, Birinci Söz’ü, mecâzî muhabbetteki ma'kul dereceyi göstererek, taklidden tahkîke geçmek lüzumunu..
Ondördüncü Nota: Çok mühim ve pek nurlu bir eser olan, Yirminci tevhid Mektûbu’nu..
Onbeşinci Nota: Üç mes'elesi ile, Kur'ân’daki emir ve nehyin ne kadar yerinde olduklarını ve Şerîat-ı Ahmediye desâtirinin, ne kadar ma'kul ve mantıkî esâslara istinâd ettiğini, ayân beyân göstermektedir. Çok kusurlu ve âciz talebeniz aldığı feyizleri ancak metindeki yazıları tekrarla ifâde edebilir. Hitâbı azaltmak için sözü itnâba düşürmemek daha ma'kul, düşüncesiyle ma'ruzâtımı kısa kesmeyi daha fâideli görüyorum.
Hulûsî ∗∗∗