► (212) ◄
بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık, Vefâdâr, Hakikatli, Fedâkâr Kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecîd, Molla Hâmid!
Çok mübârek hediyenizi açtık gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medine-i Münevvere ve Ravza-i Şerîfe’nin mübârek kerâmetli hediyesidir. Hem fiatı, üstünde yazıldığı gibi yirmibeş lira değil, yirmibeş bin liradan fazla ma'nen kıymetlidir. O mübârek hediyeyi Medine-i Münevvere nâmına bu havâlideki Kur'ân-ı Hakîm’in hizmetinde hàlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzî' etmek için –ale'r-re'si ve'l-ayn– kabûl ettik. Fakat bu manevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtar edildi. Yani Cenâb-ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, Kur'ân’a ve Zât-ı Risalet’e hizmetimizin bir alâmet-i makbûliyeti nev'inden olarak bir iltifat-ı Nebevîyi hissettim. O sırrı size açmak münâsib görüldü. Şöyle ki:
Şimdi bu mektûbu yazan kâtib ile kardeşi Mes'ûd beraber iken bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağa’nın bahsi geçti. Beraberimde kâtib Tevfik ile Mes'ûd’a dedim: Bütün kitapları Diyarbekir’deki Ahmed Ağa’ya göndereceğiz. Tâ, ya Şam-ı Şerîf tarafına, ya Van’daki sıddıklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi.
Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hâle yedi-sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fâl-i hayr addettik. Fesübhânallâh dedik, bunda bir sır var. Sonra birdenbire hâtırıma geldi; Şam-ı Şerîf’te eniştem Molla Said var, bir kısım kitapları Ahmed Ağa’ya verip göndereceğim, dedikten sonra tam bir sıddık olan Nuh Bey hâtırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle sonra İstanbul’daki kardeşlerin istemesiyle siyah tâli'imiz, sûretini değiştirip parlayacaktır diye mânâ verdik.
Sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları en lâyık Van’ı ve en sâdıkı Nuh’u gördüm. Ona göndereceğim diye Ahmed Ağa gittikten sonra onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim.
Sonra bu işte öyle bir muvaffakıyet ve teshîlât göründü ki, şübhe bırakmadı ki burada bir sır var. Nazar-ı dikkati celbetti. Dikkat ettik ki evvelki mektûbda size yazdığımız gibi İstanbul’da oturan bir adam üç defa buraya misâfireten gelerek onun eliyle Nuh Bey’in üç defa mektûb telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsî Bey ve Molla Abdülmecîd ve Molla Hâmid ve Hoca Abdülmecîd Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektûbda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işâret-i inâyettir, bu tesâdüfî değil.
Sonra Nuh’un hediyesi, yirmibeş liralık kıymetinde bir teneke bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, biz burada hangi tarihte kitab hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk, aynı tarihte Nuh habersiz olarak kırk gün mesâfede bize o nisbette ve mânâ cihetiyle onun gibi mübârek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevâfuk kat'iyyen tesâdüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Bey’in kerâmetidir. Acaba Nuh Bey’in kerâmeti var mı ki, biliyormuş gibi mukâbilini gönderiyor, dediler. Dedim ki, İhlâsın ve sadâkatin dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki, bazen daha fevkındedir.
Hediyenin vürûdundan sonra bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuh’un mektûbunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifat-ı Ravza-i Mutahhara olduğundan ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum. كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْحَبِيبِ حَبِيبٌ sırrınca Habîb’in diyarından gelen herşey mahbûbdur. Ve onun içinde bir, bilhassa Ravza-i Mutahhara’nın levha-yı müzeyyene ve münevveresi var idi.
Bir kısım San'at-ı İlâhiyenin bir nev'i küçük müzehânesi şekline getirdiğim hücremin duvarına o levha-yı mübârekeyi dahi ta'lik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştâkàne temâşâya başladım. Birden o levhada bana ihtar eder gibi kalbime geldi: Bizler senin risalelerinin mânidâr işâretleriyiz. Fesübhânallâh dedim, bu hediye içinde sırlar var. Tedkike başladım. Baktım ki, gönderdiğim risaleler kaç parçadır, herbir parçaya mukâbil bir nev'i hediye var. Yirmibir parça, hem risalelerden hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü şimdiye kadar işitmemiştim. Hiç bir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip her nev'den bir kısım alsın. Hem benim hesabıma Medine-i Münevvere’nin mübârek eşyasını bana ayırıp göndersin. Bu demek Nuh-muh işi değil. Ravza-i Mutahhara sâhibinin bu teberrük içinde bir iltifatı vardır.
Mâdem kitapların parçaları ve hediyelerin nev'leri birbirine tevâfuk ediyor; öyle ise herbir nev', bir nev' kitaba işâreti var, münâsebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu'cizât-ı Ahmediye nâmında aslı beş parçadan ibaret Ondokuzuncu Mektûb’a muvâfakat münâsebeti var. Çünkü şu levha, o Ravza-i Mutahhara’nın ve Hücre-i Saâdet’in sûretini gösterdiği gibi, Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesi dahi asr-ı Saâdet’in manevî sûretini almıştır. Şu beş minâre o beş parçaya işâret ediyor. Şu kubbe Mi'râc Risalesine bakıyor. Öyle ise sâir nev'lerin dahi risalelerin nev'lerine işâret eder diye dikkat ettim ki; yedi nev' hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhânallâh dedim, yedi nev'i göndermekte ne mânâ var. Birden kalbime geldi ki; îmân-ı Billâh’a dair yedi nev' ile aynı hakikat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet mevzû vahdâniyet-i İlâhiye olduğu hâlde; Yirminci Mektûb ile sûreti küçük, mânâsı pek büyük zeyliyle ve Yirmiikinci Söz herbiri birer risale Birinci Makam, İkinci Makamı ve Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf herbiri birer risale hükmünde ve Otuzüçüncü Mektûb Otuzüç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nev' envâr-ı mârifetullâhtan bir şems-i hakikatin ziyâsındaki elvân-ı seb'a gibi bir mâhiyet gösterdiğinden, Medine-i Münevvere’nin hediyesi içinde hakikat-i hurmadan yedi nev' Nuh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur’a tevâfukla bir makbûliyet işâreti veriyor dedik, Allah’a şükrettik.
Hem o nev'den birisi otuzüç tane olması, o risalelerin birisi Otuzüç Pencere olması ve hediye içindeki tesbih üç defa otuzüç olması, Otuzüçüncü Sözün Otuzüçüncü Mektûbu’ndan otuzüç penceresine muvâfakati; Nuh’u ihtiyarsız, sırf bir vâsıta-i zâhirî olarak bize gösterdi. Nuh’a değil, belki Ravza-i Mutahhara’ya karşı minnetdârâne, müteşekkirâne baktık. Sonra o mübârek mâ-i zemzem büyükçe bir şişe ve parlak nurânî bir sûrette içinde çıkması. Dedik ki: Mâdem o levha-yı mübârek Mu'cizât-ı Ahmediyeye, o yedi nev' hurma mârifetullâha ve resâil-i tevhide işâret var; elbette bu mâ-i zemzem dahi, âb-ı hayatın mâ-i zemzemesini kâinâta dağıtan Kur'ân-ı Mübîn’in menba'ı ve birinci mahall-i nüzûlü, bi'r-i zemzeme civarı olduğundan Yirmibeşinci Söz olan İ'câz-ı Kur'âna işâret vardır. Ve alâmet-i makbûliyet olarak telâkki ediyoruz.
Said Nursî ∗∗∗
► (213) ◄ Hulûsî Bey’e yazılmıştır
(Hulûsî Bey’e yazılmıştır)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Suâl: İmâm-ı Gazâlî’nin “Neş'e-i uhrâ neş'e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir.” demesinin sebebi?
Elcevab: Hüccetü'l-İslâm İmâm-ı Gazâlî’nin, neş'e-i uhrâ, neş'e-i ûlâya bütün bütün muhâliftir demesi, mâhiyet ve cinsiyet itibariyle değildir. Çünkü, ﴾ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ ﴿ ve ﴾ هُوَ الَّذِى يَبْدَؤُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ ﴿ gibi çok âyetlerin sarâhatine muhâlif olur. O muhâlefet, keyfiyet ve sûret itibariyledir. Hem de umûr-u uhreviyenin mertebece fevkalâde yüksek olmasına işârettir. Hem de Gazâlî’nin haşr-i cismânî ile beraber haşr-i rûhâninin dahi vukû' bulmasına –bazı ehl-i bâtına taklid ve mümâşât cihetiyle– bir işâretidir.
Suâl: Sa'd-ı Taftazanî, biri hayvanî diğeri insanî olmak üzere rûhu ikiye taksim ettikten sonra, “Mevte ma'rûz kalan yalnız rûh-u hayvanîdir, rûh-u insanî ise mahlûk değildir ve onun ile Allah beyninde nisbet ve sebeb yoktur, cesed ile kàim olmayıp müstakill-i bizzattır.” demesinin sebebi ve izâhı?
Elcevab: Sa'd-ı Taftazanî’nin اَلرُّوحُ الْاِنْسَانِيَّةُ لَيْسَتْ مَخْلُوقَةً demesi; ﴾ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبِّى ﴿ sırrıyla –bekà-yı rûh bahsinde beyân edildiği gibi– rûhun mâhiyeti, zîhayat bir kanun-u emr, zîşuûr bir âyine-i ism-i Hayy, zîcevher bir cilve-i hayat-ı Sermedî olduğundan mec'ûldür. Bu cihetle, mahlûktur denilemez. Fakat Sa'd, Makàsıd ve Şerhü'l-Makàsıd’da, bütün muhakkìkîn-i İslâmın icmâına ve âyât ve ehâdîsin nusûsuna muvâfık olarak, “O kanun-u emr, vücûd-ı haricî giydirilmiş sâir mahlûkat gibi mahlûk ve hâdistir.” demiştir. Sa'd’ın ezeliyet-i rûha kàil olmadığına bütün âsârı şâhiddir. لَيْسَتْ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللهِ نِسْبَةٌ demesi; hulûl gibi bâtıl bir mezhebin reddine işârettir. Hayvanatın rûhları dahi bâkîdir, kıyâmette yalnız cesedleri fenâ bulur. Mevt ise fenâ değil, belki alâkanın kesilmesidir.
وَلاَ سَبَبَ demesi; esbâb-ı zâhiriyenin tavassutu ve Azrâil Aleyhisselâm’ın kabz-ı ervâh hususundaki münâcâtı bahsinde denildiği gibi, rûhun doğrudan doğruya perdesiz, vâsıtasız icâd edilmesine işârettir.
اِسْتَقَلَّتْ بِذَاتِهَا demesi; bekà-yı rûh isbâtında denildiği gibi, cesed rûha dayanır, ayakta kalır. Rûh ise bizâtihi kàimdir. Cesed harâb olursa daha ziyâde serbest olur, melek gibi göğe uçar, demektir ve bâtıl bir mezhebin reddine işârettir.
(Hususî kısmı)
Haşre dair, Sûre-i Rûm’da ﴾ ...وَ مِنْ آيَاتِهِ... وَمِنْ آيَاتِهِ... وَمِنْ آيَاتِهِ ﴿ haşrin ayrı ayrı çok kuvvetli bürhânlarını mu'cizâne beyân eden o âyetlerin ilhâmı ile o âyetlere bir tefsir yazmak niyetinde olduğum vakitte bu suâllerin sorulması, latîf bir tevâfuktur. وَاَزْوَاجَهُمْ وَاَوْلاَدَهُمْ fıkrasını duâ ve münâcâtımda ilâve ettiğim dakikada hâtırıma geldiniz. Bu nev' duâda dahi birinciliği kazandınız. Kalben, kalemen, bilfiil alâkadar olmak şartıyla, yirmidört saatte yüz defa, tasavvurca beşyüz defa manevî kazanç ve duâmda hissedar olmaya müstehak olmanızı arzu ettiğim bir vakitte bu suâlleriniz, beni sizin hesabınıza çok mesrûr etti ve bir beşâret oldu.
Said Nursî ∗∗∗
► (214) ◄ Hulûsî Bey’e hitâptır
(Hulûsî Bey’e hitâptır)
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ عَمَّرَكُمُ اللهُ بِالسَّلاَمَةِ وَالْعَافِيَةِ
Azîz kardeşim!
Evvelâ: Mektûbun bana te'sir etti; fakat hakikati düşündüm, o teessür gitti. İşte hakikat şudur ki: Mâbeynimizdeki münâsebet ve uhuvvet inşâallâh hàlis ve lillâh için olduğundan, zaman ve mekânla mukayyed olmaz. Bir şehir, bir vilâyet, bir memleket; belki küre-i arz, belki dünya, belki âlem-i vücûd iki hakîki dost için bir meclis hükmündedir. Böyle dostluk ve kardeşliğin firâkı yok, hep visâldir. Fânî, mecâzî, dünyevî dostluklar sâhibleri firâkı düşünsün, bize ne.
Mezhebimizde (mesleğimizde) firâk yok. Sen nerede bulunsan şu kardeşin ile ellerinizdeki sözler vâsıtasıyla sohbet edebilirsin. Ben de istediğim zaman, seni yanımda Dergâh-ı İlâhîye beraber el açıp niyâz etmek sûretinde görebilirim. Eğer kader sizi başka bir yere gönderirse اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللهُ hükmünce kemâl-i rızâ ile teslîm ol. Hem senin gibi, inşâallâh kalbi selîm, aklı müstakîm, hakîki îmân dersini veren zâtlara başka yerler daha ziyâde muhtaçtır. Orada (Eğirdir’de) Lillâhi'l-Hamd îmâna çok hizmet ettin. Eğirdir’den ziyâde başka yerler belki daha muhtaçtır.
Sâniyen: Sorduğun birinci suâle senin kalbini tevkîl ediyorum. Nasıl fetvâ verirse ben de öyle râzıyım. Merâtib-i dünya, nokta-i nazarımda pek ehemmiyetsiz olmakla beraber senin gibi mertebesini Hizmet-i Kur'ân’a medâr edenler için minnet altına ve zillete girmemek şartıyla hoş görüyorum. İkinci suâlin ise, peder ve vâlidenin arzuları pek mühimdir. Kur'ân-ı hakîm, bir âyet-i kerîmede beş tarzda onlara karşı şefkat ve hürmeti emreder. Eğer sühûletle arzuları yerine gelmek kàbilse yaparsınız.
Sâlisen: Azîz kardeşlerim! Bahar ve yazın meşgaleleri, hem gecelerin kısalması, hem şühûr-u selâsenin gitmesi ekser kardeşlerimin bir derece hisse alması ve daha sâir bazı esbâbın bulunması elbette bir derece neş'eli kış dersine fütûr verir. Fakat onlardan gelen fütûr, size fütûr vermesin.Çünkü o dersler, ulûm-u îmâniyeden olduğu için bir insan yalnız kendi nefsine dinlettirse yeter. Bâhusus siz dâima bir-iki hakîki kardeşi de bulursunuz.
Hem o dersi dinleyenler yalnız insanlar değil. Cenâb-ı Hakk’ın zîşuûr çok mahlûkatı vardır ki, hakàik-ı îmâniyenin istimâ'ından çok zevk alırlar. Sizin o kısım arkadaşınız ve müstemi'leriniz çoktur.
Hem mütefekkirâne o çeşit sohbet-i îmâniye, zemin yüzünün bir manevî zîneti ve medâr-ı şerefi olduğuna işâreten biri demiş:
اۤسْمَانْ رَشْك بَرَدْ بَهْرِ زَمِينْ كِه دَارَدْ
يَكْ دُو كَسْ يَك دُو نَفَسْ بَهْرِ خُدَا بَرْ نِشِينَنْدْ
Yani: Semâvât, zemine gıbta eder ki; zeminde hàlisen-lillâh sohbet ve zikir ve tefekkür için bir-iki adam, bir-iki nefes yani bir-iki dakika beraber otururlar; kendi Sâni'-i Zülcelâl’inin çok güzel âsâr-ı rahmetini ve çok hikmetli ve süslü âsâr-ı san'atını birbirine göstererek Sâni'lerini sevip sevdirirler, düşünüp düşündürürler.
Hem de ilim iki kısımdır: Bir nev'i ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfî gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım yeter diyemez. İşte ulûm-u îmâniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibariyle inşâallâh o cümledendir.
Bütün kardeşlerimize birer birer selâm ediyorum. Zannederim müfârakat ihtimalinden, ikimizden ziyâde Hakkı Efendi kardeşimiz daha ziyâde sevâb kazanmak emâresi olarak daha ziyâde müteessirdir. Fakat Cenâb-ı Hak hakkımızda çok emârelerle inâyet ve rahmetini gösterdiğinden, sûrî iftirakımız vukû' bulsa bir eser-i inâyet ve rahmet olduğunu telâkki etmeliyiz.
Râbian: Sizin gibi hakikate yetişmiş ve hakikatteki hakîki tesellî ve esâslı sevinci bulmuş zâtlara envâr-ı îmâniyenin ve esrâr-ı Kur'âniyenin neşirlerine karşı “Ehl-i dalâletin ve şeytanların desâisle tehâcümünden neş'et eden müşkülât ve gam ve kedere karşı sabır ve metânet et ve hüzün ve merak etme.” demeye ihtiyaç hissetmem. Hem her vakit beklediğim, ehl-i zındıkanın bana hücumu, gayretli talebem, cesâretli biraderzâdem olan uhrevî kardeşimden başlaması muhtemel olmakla beraber, hıfz-ı Kur'ânî her müşkülâta gâlib ve lezzet-i hizmet-i îmâniye her kederi unutturur i'tikàdında olduğumdan, seni teşci' ve teşvike lüzum görmem. Râkımu'l-hurûf Hâfız Hâlid sana selâm eder, duânı ister.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Âhiret Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (215) ◄ Üçüncü Mektûb’un baş kısmı
(Üçüncü Mektûb’un baş kısmı)
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ بِكَلِمَاتِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ وَالْاَقْمَارِ وَالسَّيَّارَاتِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ النُّجُومِ فِى السَّمٰوَاتِ
Azîz Kardeşim ve Sevgili Arkadaşım!
Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de ma'nen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim:
Evvelâ: Evvelki mektûbumda, bütün Sözlere dair suâl etmiştim ki; içlerinde cerh edilecek hakikatler var mı veyâhut avâma izhârı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Maksadı için değildi.
Sâniyen: Sana Nokta Risalesi’ni gönderiyorum. Acîbdir ki, Eski Said’in kuvvet-i ilmiyle, nazar-ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatleri, senin kardeşin şühûd-u kalbiyle, nur-u vicdânla gördüğüne tevâfuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksan kalmıştır ki, Yirmidokuzuncu Söz’de tekmîl edilmiş. Hususan âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyânında, çok hakikatler Nokta’da yoktur, Yirmidokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Said’in aklı, kalbi, bu derece ittifakı acîbdir.
Sâlisen: Şeyh Mustafa’ya selâmımı tebliğ ile beraber de ki: Yazdığın Kader Sözü beni çok memnun etti. Duâ ile kardeşlik hakkını edâ ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kazâ ettin. Allah senden râzı olsun. Yazdığını Abdülmecîd’e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, herbirisinden sevâb sana gelecek.
Râbian: Kardeşimiz Abdülmecîd’e bir mektûbla bazı Sözleri gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: “Ergani-i Osmaniye’de esnâftan Vanlı Şehabeddin Efendi vâsıtasıyla Vanlı Abdülmecîd Efendi’ye” Bu adresi yeni hurûfla mektûba ve emânete yazınız. (∗) <ft3>[^16]</ft3>
[^16]:(∗) Mektûbun bundan sonraki "Hâmisen" kısmı, Mektûbat'ta "Üçüncü Mektûb" dadır.
چُو لَٓااِلٰهَاِلَّااللّٰهُ بَرَابَرْ مِي زَنَـنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (216) ◄ Mektûbat’ta Onsekizinci Mektûb’un başı ve İkinci Mes'ele-i Mühimme’deki suâlinin cevabına bir zeyildir
(Mektûbat’ta Onsekizinci Mektûb’un başı ve İkinci Mes'ele-i Mühimme’deki suâlinin cevabına bir zeyildir.)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَـاتُهُ
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim Hulûsî Bey!
Suâllerinize dair bir cevab yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir izâh istedi. O zât rûhen size benzediği için, onun istizahına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
Hem Kerâmet-i Gavsiye’nin birinci satırına dair bir parça gönderildi, onun âhirine yazarsınız. Hem Kerâmet-i Gavsiye ile münâsebetdâr bir nükte-i Kur'âniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhâlif olan bu izhâr-ı esrâra beni sevk eden manevî ihtar ile kardeşlerimizin sa'ye ziyâde şevk ve gayrete gelmelerine bir vesile olmasıdır.
Hakikaten bir vakit fütûr geldi, tevâfuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütûr baş gösterdi, Kerâmet-i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyâdeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki; izhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zâten nefsim hizmete fedâ olmağa hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman, Kemâleddin, Ömer Efendi olarak risalelerle alâkadar olan zâtlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz Said ∗∗∗
► (217) ◄ Hulûsî’nin ikinci suâlinin cevabına bir zeyildir
(Hulûsî’nin ikinci suâlinin cevabına bir zeyildir)
Suâl: Muhyiddin-i Arabî, vahdetü'l-vücûd mes'elesini en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl-i aşk bir kısım evliyâ-i azîme dahi ona ittibâ' etmişler. Bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakîki olmadığını, belki bir derecede ehl-i sekir ve istiğrakın ve ashâb-ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise, muhtasaran, sırr-ı veraset-i Nübüvvetle ve Kur'ânın sarâhatiyle gösterilen Tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevab: Benim gibi hiç-ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhâkeme etmek, yüz derece haddimin fevkındedir.
Yalnız, Kur'ân-ı Hakîmin feyzinden gelen gayet muhtasar bir-iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu mes'elede faydası olacak.
BİRİNCİ NÜKTE: Vahdetü'l-vücûdun meşrebine ve saplanmasına çok esbâb var. Onlardan bir-ikisi kısaca beyân edilecek.
Birinci Sebeb: Mertebe-i Rubûbiyetin hallâkıyetini a'zamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr-ı Ehadiyetle, herşeyi bizzat kabza-i Rubûbiyetinde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve irâdesiyle vücûd bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden; “Herşey Odur” veyâhut “yoktur” veya “hayâldir” veya “tezâhüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci Sebeb: Firâkı hiç istemeyen ve firâktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet-i İlâhiyenin bir cilvesine yapışmakla; firâk ve bu'diyeti hiçe sayıp, likà ve visâli dâimî zannederek “Lâ mevcûde illâ Hû” diye, aşkın sekriyle ve o şevk-i bekà ve likà ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb-i hâlî vahdetü'l-vücûdda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firâklardan kurtulmak için, o vahdetü'l-vücûd mes'elesini melce' ittihàz etmişler.
Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik-ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişaf etmediğindendir. İkinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hàrikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat-i Kur'âniye ile veraset-i Nübüvvetin evliyâ-i azîmesi ve ehl-i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe-i uzmâ-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet-i İlâhiyenin mertebe-i uzmâsını, hem bütün esmâ-i İlâhiyenin hakîki olduklarını ifâde ediyor. Ve esâsâtını muhâfaza edip, ahkâm-ı Rubûbiyetin muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb-ı Hakk’ın Ehadiyet-i Zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhîs edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsîs edilmiş ve kudretiyle isbât ve icâd edilmiştir. Bütün kâinâtı bir tek mevcûd gibi icâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o sühûletle halk eder. Bir şey bir şeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı ânda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzî' ve inkısam yoktur. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izâh ve isbât edilmiştir.
“Lâ müşâhhate fittemsîl” kaidesiyle temsîldeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsîl söyleyeceğim. –tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın–
Meselâ, hàrika ve emsâlsiz, gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir ânda uçacak ve şimâlden cenûba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyîn edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san'atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hàrika zînetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hàrikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakîk tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbûblar kaybolur, zevâl buluyor.
O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet-i hakîki ile rubûbiyet-i mutlaka ve ehadiyet-i zâtî ile hallâkıyet-i külliyeye mâlik bir nakkàşın bir nakş-ı san'atıdır demek lâzım gelirken, o i'tikàd yerine, “Bu tavus kuşundaki rûh o kadar àlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o olmuş. Hem o rûh, vücûduyla müttehid, vücûdu ise sûret-i zâhiriye ile mümtezic olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakîki ihtiyar ile bir icâd değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür.” der.
Diğer adam der ki: “Bu mîzanlı ve nizâmlı, gayet san'atkârâne nakışlar, kat'î bir sûrette, bir irâde ve ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktiza eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti fâil olamaz. Belki münfaildir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve àlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medârdır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş-ı zînet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz.
Bu kemâl-i kudret içinde kemâl-i hikmeti ve kemâl-i ihtiyar içinde kemâl-i rubûbiyeti ve merhameti gösteren san'atlar, cilve-milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinât denilen misâlî tavusun hàrikulâde zînetleri, o tavus Hàlık’ının yaldızlı bir mektûbudur.”
İşte şimdi o kâinât tavusuna bak, o mektûbu oku, Kâtibine “Mâşâallâh, Tebârekallâh, Sübhânallâh” de. Mektûbu kâtib zanneden veya kâtibi mektûb içinde tahayyül eden veya mektûbu hayâl tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakîki sûretini görmemiş.
Vahdetü'l-vücûdun meşrebine sebebiyet veren aşkın envâ'ından en mühim ciheti, aşk-ı dünyadır. Mecâzî olan aşk-ı dünya, aşk-ı hakîkiye inkılâb ettiği zaman, vahdetü'l-vücûda inkılâb eder.
Nasıl ki insandan şahsî bir mahbûbu, muhabbet-i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk-ı hakîki ile bir bekà kazandırmak için, “Ma'bûd ve Mahbûb-u Hakîkinin bir âyine-i cemâlidir.” diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır.
Öyle de, koca dünyayı ve kâinâtı hey'et-i mecmuasıyla mahbûb ittihàz eden, sonra o muhabbet-i acîbe dâimî zevâl ve firâk kamçılarıyla muhabbet-i hakîkiye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbûbunu zevâl ve firâktan kurtarmak için vahdetü'l-vücûd meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sâhibi ise, Muhyiddin-i Arabî’nin emsâli gibi zâtlara zevkli, nurânî, makbûl bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbâbda boğulmak ihtimali var.
Vahdetü'ş-Şühûd ise, o zararsızdır, ehl-i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
Kardeşiniz
Said Nursî
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗
► (218) ◄ Yirmi İkinci Mektûbun Hâtimesindeki Bahse Bir Zeyldir
YİRMİİKİNCİ MEKTÛBUN HÂTİMESİNDEKİ BAHSE BİR ZEYLDİR
﴿ اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا ﴾
Gıybet, şu âyetin kat'î hükmüyle nazar-ı Kur'ânda gayet menfûr ve ehl-i gıybet, gayet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şeni'i ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev'idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek; en şeni' bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir. Hayat-ı ictimâiye-i ehl-i îmânı zehirlendirir bir hıyânettir. Mes'ûd bir ailenin hayatını mahveden bir gadrdir. Evet Sûre-i Nur, bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdân sâhibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.
﴿ لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ ﴾
şiddetle fermân ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdudu'ş-şehâdettir. Ebedî şehâdetlerini kabûl etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesâret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir. Kur'ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir. ﴾ يُحِبُّونَ اَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ ﴿ tehdidiyle, öyleleri münâfık gibi ehl-i îmânın hayat-ı ictimâiyelerini böyle işâalar ile ifsad ediyorlar, ifâde ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i nâmus ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan haric bir tarzda olsa...
Meselâ: Nâmuslu bir zât, kendi gayet yakışıklı, bir cihetle mükemmel ve ailesine kemâl-i i'timâdı olduğu hâlde; hiçbir cihetle ona mukâbil gelemeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nisbeten çirkince bir insan ve dünyada onların ictimâ'ını hiçbir fıtrat ve vicdân kabûl etmediği bir sûrette o bîçâre ailesini o sûretle gıybet etmek, bu nev' gıybetin en şeni'idir. Böyle eşne' gıybetin sebebi, olsa olsa insanın dest-i ihtiyarında olmayan bir muhabbet vâsıtasıyla yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ittiham etmek nev'inden bu nev'i şâyialar meydân alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler, yoksa kahr-ı İlâhî gelmesi kaviyen me'mûldür. Öyle iftira edenler, böyle iftiraya ma'rûz kalacakları, ceza-yı amelleri olmak ihtimalini düşünsünler.
Said Nursî ∗∗∗
► (219) ◄ Yirmi Altıncı Mektûbun İkinci Mebhasının Âhiridir
YİRMİALTINCI MEKTÛBUN İKİNCİ MEBHASININ ÂHİRİDİR
(Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düsturdur ki uzakta bulunan bir kısım kardeşlere yazılmıştır.)
Benimle görüşmek arzunuzu hissettim. Kardeşlerim, benimle görüşmek iki cihetle olur. Ya dünya cihetiyle, yani hayat-ı ictimâiye-i insaniye itibariyledir; şu cihetteki kapıyı kapamışım. Veya hayat-ı uhreviye ve hayat-ı maneviye cihetiyledir; o da iki vecihledir.
Biri; şahsıma haddimden fazla hüsn-ü zan edip, şahsımdan bir istifade-i maneviyeyi niyet etmektir. Şu vechi de kabûl etmem. Çünkü ben Kur'ân-ı Hakîmin sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkanımdaki perîşan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünkü Kur'ân-ı Hakîm’in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îrâs etmemek için, perîşan ve şahsî dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam hakîki sarraf olmayan müşteriler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler, zihinlerine bir iltibas, bir şübhe gelir. Onun için şahsî dükkânımı kat'iyyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam daha hoşuma gidiyor.
İkinci vecih şudur ki; Kur'ân hesabıyla ve dellâllığı ve hàdimliği noktasında benimle görüşmektir. Şu vecihte gelenleri ale'r-re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum. Fakat bu görüşmek için şark ve garb mâni olmaz. Belki yerin üstü ve altı dahi birdir. Sûreten görüşmeye o kadar lüzum yok.
Şu münâsebetin de ve manevî görüşmenin de üç meyvesi var:
Birincisi: Dellâllık ettiğim mukaddes dükkânın mücevharatını benden almaktır. İşte o dükkândan şimdilik on iki küçük cevherleri size gönderdim.
İkinci meyvesi: Beş farz namazını kılan ve yedi kebâiri terk eden zâtları, şu manevî münâsebet ve görüşmek neticesi olarak âhiret kardeşliğine kabûl ediyorum. Ben her sabah manevî kazancım ne ise o âhiret kardeşlerimin sahife-i a'mâline geçmek için Cenâb-ı Hakk’ın dergâhına niyâz edip hediye ediyorum. Onlar dahi beni manevî hayratlarına ve duâlarına hissedar etmelidirler; tâ hisselerini kazancımızdan alsınlar.
Üçüncü meyvesi: Onları yanımda –ya hakikaten veya hayâlen– hazır edip beraber Dergâh-ı İlâhîye el açıp duâ ederek ve Kur'ân’ın hizmetine dair el ele, kalb-kalbe verip gayet ciddi bir sûrette rabt-ı kalb etmektir.
İşte kardeşlerim size şu üç meyve şimdiden hâsıldır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗