► (176) ◄ Re'fet Beyin fıkrasıdır
(Re'fet Beyin fıkrasıdır)
Son gönderdiğiniz Minhâcü's-Sünnet gibi Lem'alar hakkında ne söylesem ifâde-i merâm etmiş olmam. Zîra eserler birbirini takiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsuten tezâyüd etmektedir. Bizlere Cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakirin mütâlaa yürütmesi küstahlık olur. Çünkü, Şeyh-i Geylânî’nin medih buyurduğu zât-ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkid değil, kemâl-i hürmetle tasvîb ve tahsin ve takdir ve büyük bir zevk-i rûhâni ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât-ı àlîleri gibi yüksek bir Üstadı lütûf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk-ı nâmütenâhiye içinde yaşatan Hàlık-ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ-yı vazife-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.
Talebeniz
Re'fet ∗∗∗
► (177) ◄ Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
(Hâfız Ali’nin fıkrasıdır)
Pek Sevgili ve Muhterem Üstadım!
Hazret-i Şeyh-i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l-àlî)’nin kerâmet-i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden hizmet ettiğim Nur elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksan bîçâre Ali’nindir.
Evet Üstadım, nasıl ki Fahr-i Âlem (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Hazretleri şecere-i kâinâtın hayatdâr çekirdeği, Enbiyâ ve Mürselîn o şecere-i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar, kat'î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için Hazret-i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nur-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) hakkında demiş: “Yâ Rab, benim alnımda bir çığırtı var, nedir?” Cenâb-ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: “Nur-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın tesbihidir.” Aynen kütüb-ü sâbıkada da vesile-i dünya olan Şah-ı Levlâk’i, evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm-u evvelîn ve âhirîni câmi' bir kitab ile ba's olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu' edip, tekemmülle tulû'u, fecirden sonra şemsin tulû'u gibi bekleniyordu.
İşte bu kitab-ı kâinâtın vâzıh bir fihriste-i mukaddesesi olan Furkàn-ı Mübîn, Arş-ı A'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden nüzûl ile kökü Arş-ı A'zamdan, gövdesi Fahr-i Âlem’in (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) sadrına ve dalları bütün zemini ihâta eden kitab-ı kâinâtın her sahifesinde ve her cüz'ünde Lafzullâh ve lafz-ı Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve lafz-ı Kur'ânın bütün birbiriyle alâkadarâne işâret edip birbirini göstererek, birbirinin hükümlerini tasdik ettikleri misillû, Hazret-i Şeyh (K.S.) sırrına mazhar olduğu, esmâ ve cilvesine mazhar olduğu, levh-i mahfûz ve lütfuna mazhar olduğu, Cenâb-ı Hàlık’ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir Hàdim-i Kur'ânı görüp ve tasdik etmekle haber vermesi, hak ve ayn-ı hakikattir.
Evet, Hazret-i Şeyh hàdim olduğu o hizmet-i kudsiye-i Kur'âniye hürmetine zamanın pâdişahlarını titretmiş, Nur-u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) omuzunda tecellî etmesiyle, o Nur-u Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) ziyâsıyla hareket eden bütün evliyâ Hazret-i Şeyh’e boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr-ı müslim ve herbir meşreb ehli Hazret-i Şeyh’i tenkide cür'et etmemeleri gösteriyor ki, cadde-i Muhammediye (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem)’de bataklık ve Nur-u Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm)’da zıll olmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ediyordu.
Öyle de, ondördüncü asrın Hàdim-i Kur'ânı da dokuz yaşından altmış (seksenaltı) yaşına kadar bilâ-istisna doğrudan doğruya Kur'ân nâmına hizmet ve hareketi ve zamanın pâdişahından en canavar reislerine baş eğmediği, hattâ terakkiyât-ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihrâz eden, Avrupa devletlerini iskât eden, zemzeme-i Kur'âniyenin şifâhânesinden nebeân ederek, onların semlerine karşı tiryâkları şişe değil, mâ-i cârî nehirlerle İ'lâ-yı Kelimetullâh eden ve onların kalelerini zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş ondördüncü asra mahsûs envâr-ı Kur'âniyeden Risale-i Nur ile, cihanın cihât-ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl-i îmânın yaralarını tedâvi ve seksen yaşında ihtiyarlarını şâbb-i emred ve gençlerini masûm bir hâle Hazret-i Eyyûbvâri hayat bahşına vesile olan Hàdim-i Kur'ânînin ve Nur Risaleleri’ni, değil Hazret-i Şeyh (K.S.) altıncı asırdan ondördüncü asırda görmesi, kütüb-ü sâbıkada remzen ve Hazret-i Kur'ânda sarâhaten göstermeleri, o kitab-ı mübârekin şe'nindendir, diyebileceğim.
İnşâallâh vazifenin makbûliyetine işârettir ki, vazifenin ehemmiyetine binâen Cenâb-ı Hak; onu çok zaman evvel göstererek, meb'ûs-u âlem, güzîde-i Benî Âdem Efendimizden, Hulefâ-i Râşidîn’den (Radıyallahu anhüm), aktâb-ı evliyâdan öyle bir manevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın fir'avun ve Nemrudları da olsa yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb-ı Hak’tan, envâr-ı Kur'âniyenin لَااِلٰهَاِلَّااللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ bayrağı altında toplanan ehl-i îmânın ellerine yetişmesiyle, ilâ yevmi'l-kıyâm o envârın tevessü'üne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksirini ihsân buyursun. Âmîn, âmîn bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.
Sevgili Üstadım, yarım yaşımın tercümân olduğu şu arîzama, yarım nazarla bakıp aff-ı kusur buyurmanızı diler, el ve eteklerinizden öper, “Bize ve bütün âleme vesile-i hayat olan Üstadım, Cenâb-ı Hak sizden ebediyen râzı olsun.” duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.
Mücrim talebeniz
Ali ∗∗∗
► (178) ◄ Hulûsî’nin fıkrasıdır
(Hulûsî’nin fıkrasıdır)
Azîz, Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!
Emirlerinize imtisalen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân-ı hayret ve cây-i dikkat, “Mühim bir ihbar-ı gaybî” ismini taşıyan çok kıymetli, mânâlı, rûhlu, sürûrlu, te'sirli, lezzetli, hikmetli, nurlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine hamd ve şükürler ve müşfik Üstadıma, yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, Dergâh-ı İlâhiyeye kapanıp duâlar eylerim. Ve defaatle,
اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَعِيدِ النُّورْسِى بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ مُحَمَّدٍ النَّبِىِّ الْاُمِّىِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ آمِينَ
dedim.
Gavs-ı A'zam Şah-ı Geylânî (Kuddise Sırruhu'l-àlî) Hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve manevî ihbar, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta'riften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de, öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdeta meyyit-i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamamen bu hàrika eserle meşgul. Bu hâlette iken, isti'dâdımın fevkınde şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kaidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstadımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashihi, Üstadıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.
<en8>Hulûsî, bak gaybî ihbarnâmeye,</en8>
<en8>Gör, Üstadım neler izhâr eylemiş...</en8>
<en8>Kitab-ı Sinan’dan edip tefe'ül,</en8>
<en8>Hakka ki kerâmet ibraz eylemiş...</en8>
<en8>“Ümmî Alîm”le (Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3> “Sinan-ı Ümmî”de,</en8>
<en8>Hesab-ı ebcedle var mutâbakat...</en8>
[^10]:(Hâşiye) (Ümmî ey Âlim) tarzında okunduğuna göre.
<en8>Görünür bakılınca bu tarîkle,</en8>
<en8>Esmâ-i Üstadla tam münâsebet...</en8>
<en8>Hakkıyla hàdimü'l-Kur'ân’dır Üstad,</en8>
<en8>İsbâta kâfîdir bu muvâfakat...</en8>
<en8>Hayret-bahş esrâra vâkıftır bu zât,</en8>
<en8>İhvâna deriz haber-i beşâret...</en8>
<en8>Sekizyüz sene evvelinden görmüş,</en8>
<en8>Hàdimü'l-Furkàn Bediüzzaman’ı...</en8>
<en8>Habîb-i Hudâ hem de Gavs-ı A'zam,</en8>
<en8>Sultan-ı evliyâ Şah-ı Geylânî...</en8>
<en8>Büyük bir hüsn-ü zan eyle, Üstadım</en8>
<en8>Seni Kur'ân hàdimi eder add.</en8>
<en8>Kapan secde-i şükre, de Hulûsî: </en8>
<en8>اِلٰهِى اَنْتَ رَبِّى وَاَنَا الْعَبْدُ</en8>
<en8>Bu âciz kulunu muvaffak eyle,</en8>
<en8>Hizmet-i Kur'ân’la şerefyâb eyle...</en8>
<en8>Hizbü'l-Kur'ân’dan ayırma tâ ebed,</en8>
<en8>Bu âsî kuluna merhamet eyle...</en8>
<en8>Üstadım Said Nursî’den ol râzı,</en8>
<en8>بِحُرْمَةِ حَبِيبِكَ الرَّاضِىِّ الْمَرْضِىِّ</en8>
<en8>Evliyâ sultanı Abdülkadir’in,</en8>
<en8>Himmetin eksiltme bizden İlâhî...</en8>
<en8>İhbarnâme-i gaybın izhârının,</en8>
<en8>Gönül istedi yazmak tarihini...</en8>
<en8>Yüzbin hamd ü şükret, Hakk’a Hulûsî</en8>
<en8>Sana Üstaddır Molla Said Nursî.</en8>
Uhrevî kardeşiniz
Hulûsî ∗∗∗
► (179) ◄ Kalemi kerâmetli Mes'ûd’un ehemmiyetli bir rüyasıdır
(Kalemi kerâmetli Mes'ûd’un ehemmiyetli bir rüyasıdır.)
Âlîcenâb ve Fazilet-mend Üstad-ı Muhteremim Efendim Hazretleri!
Tulûât olmadıkça, siz Üstadıma mektûb yazmağa muktedir olamıyorum. Çünkü, başlıca âmâlim Nurların ikmali olduğundan ve yazdığım esnâda bir ân evvel bitirmek emeliyle serî bir sûrette yazdığım için, o Nurlardan almış olduğum feyzi etraflıca anlatamayacağım için, mektûb tastîrine cür'et edemiyorum.
Husrev Efendi’nin nezdinizden müfârakatı günü, bendeniz ziyarete geliyordum. Bedre’nin civarında birbirimize tesâdüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca esbâbının neden münbais olduğunu sordum, neticeyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Me'yûsiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessürünü teskin için, Nurları yazmakla meşgul oldum.
Avdetimizin ikinci gününün gecesi, saat on buçuğa kadar yazı ile iştigâl ettim. Sahuru yedikten sonra me'yûsâne ve mükedderâne yattım.
Gördüm ki, zât-ı àlînizle birlikte Medine-i Münevvere’ye gitmişiz. Harem-i Şerîfin kapısından girince, makber-i saâdet önümüzde görünüyordu. Makber-i saâdetin içinde Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi ve Sellem, Bâbü's-Selâm’a doğru müteveccih idiler. Ben der-akab koşmak istedim. Birlikte ben sizin bir adım arkanızda olarak vardık. İmâmın namazdan fâriğ olduğunda, nasıl yüzünü cemâate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru Zât-ı Risalet dönmüşler. Diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zât-ı àlîniz hemen bir adım mesâfeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ben de sizin arkanızda diz çöküp oturdum. Siz Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ile epey müddet görüştünüz. Dikkatli vech-i saâdete nazar ettiğimde, alnı vech-i mübâreki güneş gibi gayet parlak ve sâir aksâmı buğday rengi, re'yül-ayn müşâhede ettim. O esnâda mükâlemeniz neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsirini Üstad-ı ekremime havâle ediyorum. Yalnız kàsır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskin edebildim. Üstadım şu zâlimlerin İslâmiyete karşı tecâvüzlerini, kendi merci'ine ve şerîat sâhibine şikâyet etti.
Mes'ûd ∗∗∗
► (180) ◄ Vezirzâde Küçük Mustafa’nın fıkrasıdır
(Vezirzâde Küçük Mustafa’nın fıkrasıdır)
Ey Sevgili Üstadımız! Ey Nurların Mazharı ve Nâşiri!
Cenâb-ı Hak, sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki dalâlete giden rûhlar, senin neşrettiğin Nurlarla kurtulsun. Cenâb-ı Hakk’a gece ve gündüz secde-i şükrân etsek, bu ni'metlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Ey Üstadım! Ben ümmîyim. Sâir kardeşlerim gibi ma'lûmâtlı değilim ki, Risale-i Nura karşı hissiyatımı dilim ile ifâde edeyim. Fakat inşâallâh sadâkatte ve muhabbette ve irtibat-ı rûhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım. Uyanık âleminde ifâde-i merâm edemeyen dilime bedel, uyku âleminde rûhumun diliyle, mâhiyetini anlamadığım ve size karşı merbûtiyetime delâlet eden bir-iki vak'ayı arzedeceğim:
Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticâret için iki günlük mesâfede olan bir köye gitmiştim. O esnâda dünyanın iç yüzü bana göründü. Hem fânî, hem zindân hükmünde olduğundan bir nefret geldi. Bana bu fânî dünyadan, bâkî bir âleme yol gösterecek bir Üstad, Cenâb-ı Hak’tan istedim ve dedim ki: “Öyle bir Üstada rast gelsem söz veriyorum ki, ona tam hizmetkâr olacağım.”
İşte ben bu hâlde ve bu niyâzda iken, o gece gayet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde gayet güzel, dünyada misli bulunmaz zînetli bir at üstünde, siz Üstadımı ona binmiş, garbdan şarka doğru beş-altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selâmınıza durduk. Selâmınızı aldık. O esnâda uyandım. Şehâdet getirdim. Şükrettim ki, istediğim Üstadı bulacağım. İki ay sonra ziyaretinize geldim.
İkinci vâkıa: Rüyada bir şehirde gayet kesretli askerler ve cephane görüyorum. Biz de, güyâ o askerlerdeniz. Dedim: “Yâ Rabbi bu askerlerin kumandanı kimdir?” Niyâz ettiğim vakit karşımızda yüksek bir saray zuhûr etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı takib ettim. Baktım, şûbelere ayrılıyor. Devam ettim, tâ menba'ına kadar gittim. O askerlerin kumandanı, o suların sâhibini buldum. Yani Üstadımızı, iki adamla başında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım. Namaza dâhil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehâdetiyle uyandım. Cenâb-ı Hakk’a şükür ettim ki, Üstadımızı bize gösterdi.
Hizmetkâr ve talebeniz
Mustafa ∗∗∗
► (181) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
Bu hafta Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'ası ile Üçüncü Lem'ası’nı, hazine-i Mektûbata ilâve ve muhibbân ve müştâkâna tilâvet eylemekle, vesâtat-ı àliyenizle, bir lütf-u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm, Rahîm, Bâkî-i Zülcelâl’e yüzbinler hamd ve şükür eylemekte ve sevgili Üstadımı rızâ-yı samedânîsine ve vazife-i meşkûre-i maneviyesinde devamlı, nüfûzlu, şümûllü muvaffakıyetlere mazhar buyurmasına, abîdâne tazarru ve niyâzlarda bulunmaktayım.
Bu bîçâre ve isyankârdan, çok duâ beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben, o dergâh-ı àlîye ancak bir nev'i i'câzının izhârına Fahrü'l-Âlemîn, Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn, Seyyidü'l-Mürselîn Sallallâhu Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu'cizesi olan, tâ kıyâm-ı saate kadar hükmü ve i'câzı bâkî olacağına îmân ettiğim Kur'ânın nurları delâletiyle ve Üstadımın mübârek isimlerini, vesile-i kabûl olmak üzere kullanarak ilticâ edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, “Yâ Rab, Üstadım Said Nursî Hazretlerinden râzı ol, dâreynde muradlarını hâsıl kıl.” diye yalvarmayayım? Asla ve kat'a. Bu bir vazife olmakla beraber, kanâatçe inşâallâh vesile-i icâbe-i duâdır.
Azîz Üstad, sadîkınızın zaîf rûhu, bu fânî hayatta olduğu gibi, bâkî ve sermedî hayatta da inşâallâh ulvî rûhunuzun cenâh-ı şefkatinden ayrılmayacaktır, ayrılamayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet gayr-ı kàbil-i inkârdır ki, bu fânî hayatın dağdağaları arasında, havâss ve letâif, her zaman müştâkı bulundukları münevver ve muhteşem âyineye bakamıyorlar, fakat o meşgaleden ferâğat edildiği ânda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı dîdâr ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf-ı mekânı da te'sirsiz görüyorum.
Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahânesine vürûdu, Ramazan’ın onbirine tesâdüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, herbir lem'a, bu mübârek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌolan aşr-ı ûlâ-yı Ramazanda, mahall-i maksûda vâsıl olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir.
Dördüncü ve Sekizinci Lem'aları da bu mâh-ı gufrânın ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir lem'a alarak, yerini bulmakla, hem bu adedlerin boşuna konulmadığına, hem de اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr-ı sâni-yi Ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarâhat derecesinde delâlet ediyor.
Şu saatte şuââtını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zâhir hakàikı, mahzâ bir inâyet-i İlâhî olarak, bu bîçâreye gösterilen bu mübârek eserlerden, bu nurların bihavlillâh gurûbsuz tulû' ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve ma'nen yakın bulunan hizbü'l-Kur'ân’a dahi hâfız, sâdık, hàlis ve sâlih kardeşlerimin daha çok esrâr anlayacaklarına şübhe etmiyorum.
Mâdem ki, merkez-i feyze en uzak bulunan âciz bir kardeşlerinin mübârek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, mânâlı çok değerli ihtisaslarını beyâna vesile oluyor, inşâallâh bu hareketleri Hizmet-i Kur'ândan ma'dûd olur. Àlî huzurunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu bîçârenin nurlarla iştigâli üç devreye ayrılmıştır.
Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisalen Sözler’in, muhtelif tabaka-i nâsa te'sirleri ve kàbil-i cerh, lâzımü't-tashih, mûcib-i i'tirâz cihetleri olup olmadığı hakkında, kàsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifade ile, din kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nurları göstermek, dikkat-i nazarlarını celbetmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevî bir te'sir altında âsâr-ı Nuru aşk ile okumak.
Üçüncüsü: Yine azîz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vechile herbirisi bir türlü letâfet ve belâğat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan nurlu âsâr hakkındaki ihtisaslarımı arz eylemek ve bizzat veya kardeşlerim nâmına, bazı Kur'ânî müşkülât ve tereddüdatı, makam-ı feyze takdim ederek, bu tarîkle hem müşkülin halline, hem de sâil ile birlikte diğer kardeşlerin de istifadelerine âcizâne hizmet eylemek.
Denizden katre mesâbesindeki bu Kur'ânî hizmetten dolayı, bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünkü maalesef hiç liyâkatim olmadığını ben çok iyi biliyorum. ﴾ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ ﴿ âyet-i celîlesi ümîd vermemiş olsa, isyanımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil. Öyle ise azîz kardeşlerim, bu zavallı kardeşinize hayır duâ buyurmanızı bilhassa ricâ ediyorum.
Kur'ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kur'ânın güzellikleri ve menba'-ı kevserden gelen Nurların latîfliği bu hususu te'min etmişlerdir.
Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyâde menfûrum, felillâhilhamd yalan söylemektir. Onun için hakikati ifâde ettiğime emin olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan bir dest-i gaybî ve kader-i İlâhîdir. Bunu hissediyordum. Kader-i İlâhîyi izâha lüzum yok. Dest-i gaybın da Gavs-ı A'zam Sultan-ı Evliyâ Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l-àlî) Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstadımın àlî aflarına istinâden şunu ilâve edeyim ki; Gavs-ı A'zam Hazretlerinin kerâmet-i gaybiyeleri, sarâhaten Üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hàrika tercüme-i hâli tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücûdu sırf Kur'ân ve îmân hesabınadır. Ondandır ki o hàrika hâlâta mazhar olmuş biz bîçâreler, bu şem'in pervânesi oldukça, hizbü'l-Kur'ân nâmına Hazret-i Gavs’ın himmet ve duâsına ve cedd-i zîşanı Peygamberimiz (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimasına ve nihâyet Münzilü'l-Kur'ân’ın affına, himâyesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
Allah-u Zülcelâl Hazretleri cümlemizi muhâfaza buyursun, âmîn. Dâreynde bâis-i necâtımız olan bu hizmeti, bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkimiz muhakkaktır. Mâdemki, elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bâis-i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatinden dolayı, kerâmet-i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü artırmaya vesile olmalı. İsimlerinin sarâhaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri àlî ferâğat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklid olunmalıdır.
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz; netice ile değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allah-u Zülcelâl’den niyâzım; haşirde de livâ-yı Muhammedî (A.S.M.) altında haşr ve cem' olmaklığımızdır. اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
Müsâadenizle sadede geliyorum:
Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'asına esâs olan üç âyet-i celîlenin tefsiri hàrika bir tarzdadır. Bilhassa ikinci vecihle yedinci vechin ikinci ihbar-ı gaybî ciheti işitilmemiş bir sûrettedir. Bu mektûbun üçüncü lem'ası ki, ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿ âyetinin meâlini ifâde eden يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى ❀ يَا بَاقِى اَنْتَ الْبَاقِى cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Garîbdir ki, bu mübârek eser, ﴾ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ ﴿ âyet-i celîlesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rüyaya bir işâret yapıyor ve diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sâhibi iki cihanın Fahri (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Hazretlerinin bir parmak işâretiyle ve izn-i Hakla inşikak etmiştir. Şems onun hatırı için, Ondokuzuncu Mektûbda beyân buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizâtını hatırlatarak, “Ey gâfil, ittibâ'-ı sünnet et!” diyor. Bu rüyayı nakleden mektûbumda, Otuzbirinci Mektûbun Birinci ve İkinci Lem'alarıyla, Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzinin Birinci Makamı’ndan gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tâbirin sonunda yazmış olduğum ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ âyet-i celîlesinin bir nev'i i'câzlı tefsirini beyân buyurmakla, mektûbuma gayet latîf ve çok muhteşem bir cevab verilmiş oluyor. Otuzbirinci Mektûbun Dördüncü Lem'asının Birinci Makamı, “Minhâcü's-Sünne” denmeğe hakikaten lâyıktır.
Birinci Nükte: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu'l-müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun mevlid-i şerîfindeki:
<en8>Tıfl iken ol diler idi ümmetin,</en8>
<en8>Sen kocaldın terkedersin sünnetin.</en8>
vecîzesini hatırlatmakta ve ol Hazret’e ümmet olanlara, sünnetlerine riâyet lüzumunu ehemmiyetle ders vermektedir.
İkinci Nükte: Cenâb-ı Peygamber Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübâreklerinin, ilâ yevmi'l-kıyâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin Radıyallahu Teâlâ Anhümâ’dan geleceklerini ve istikbâlde çok mübârek zevâtın da, bu meyânda zuhûr edeceklerini nazar-ı nübüvetle gördükleri için, bu iki hafîdine bütün o nurlu zâtlar hesabına şefkat göstermesi, öyle bir ta'riftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.
Üçüncü Nükte: Nass-ı kàtı' ile sâbit ve hadîs-i Nebevî ile müberhen Âl-i Beyt’e muhabbete işâret etmekte, bu vazifeyi îfâya dâvet eylemektedir. Çünkü İslâmiyet bir vücûdsa, bu vücûdun belkemiği muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullâh’tır.
Dördüncü Nükte: Şîaları ilzam edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şümûllü dersten gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir. ﴾ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُوا ﴿ emr-i celîline tevfîkan, bütün mü'minler tevhide çağrılmıştır.
Kerâmet-i Gavsiyenin işârâtını te'yid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü artırmıştır. Zenbilli Ali Efendi’nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latîf tefe'ülünüz خِتَامُهُ مِسْكٌ kabîlinden olmuştur.
Evet, Kur'ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te'sirde hakîki Cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshìr eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakıyetler temennî ve niyâz eylerim.
Şâirin zamana muvâfık bir beyti:
<en8>Bir mevsim baharına geldik ki, âlemin,</en8>
<en8>Bülbül hâmûş, havz tehî, gülistan da harâb..</en8>
Ben de derim:
<en8>Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki, İslâm’ın,</en8>
<en8>Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân’ın.</en8>
Kerâmet-i Gavsiyeyi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahis edilişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübârek Ramazan (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> bir ân evvel bu isyankârların, kadir-nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, sür'atle elimizden gitmektedir. İmâm Ömer Efendi geçen sene, “Ramazanın Hikmetleri” eserinin, Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci cuma hutbesinde, ben de hazır olduğum hâlde, yüzlerce cemâate, bu nurlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu ânda bu fakirde husûle gelen şükür hislerini ta'rif edemeyeceğim.
[^11]:(Hâşiye) Garîbdir ki, Hulûsî'nin bu sözünü belki yirmi defa tekrar etmişim. Süleyman gibi dostlar şâhiddirler. Demek bir hakikat var ki, ikimizi böyle söyletmiş. Said
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Hulûsî ∗∗∗