► (245) ◄ Biraderlerine yazdıkları mektûbdan
(Biraderlerine yazdıkları mektûbdan)
Eğer ahvâl-i rûhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümândır. Bir şâirin dediği gibi derim:
<en8>Ney gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yâd eylerim, </en8>
<en8>Tâ nefes var ise, kuru cismimde feryâd eylerim.</en8>
<en8>Bir ticâret kılmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,</en8>
<en8>Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bîhaber. </en8>
<en8>Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenhâ garîb, </en8>
<en8>Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran, bîhaber.</en8>
“Evet geçmiş ömrü isrâf ettik, zâyi' ettik. Çok mübârek zâtlar, ahbablar kaybettik, yalnız kaldım. O mübâreklerle beraber âhirete çalışmadım.” ∗∗∗
► (246) ◄ Yirmi Sekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin İkinci Nüktesi
YİRMİSEKİZİNCİ MEKTÛBUN
SEKİZİNCİ MES'ELESİNİN İKİNCİ NÜKTESİ
Eğer denilse: Şu tevâfukât-ı gaybiye eğer bir meziyet-i belâğat olsa idi, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet-i belâğat değil, neden büyük bir ikram-ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
Elcevab: Kur'ân-ı Hakîm ﴾ اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât-ı müteşâbihe, Kur'ân-ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl-i hıfza, rahmet içinde mutâbık-ı muktezâ-i hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet-i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi.
Hem şu tevâfukât-ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser-i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest-i gaybînin tanzimiyledir ve o dest-i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet-i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât-ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki-üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim-i gaybîdir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret-i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat-ı Kur'âniye derece-i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize-i Risalet olduğu hâlde, sâir ehl-i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz-ı Kur'âna münâfî olamaz.
Öyle de; i'câz-ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram-ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik-ı Kur'âniyenin hüsn-ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram-ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى ∗∗∗
► (247) ◄ Yirmi Sekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin Üçüncü Nüktesi
YİRMİSEKİZİNCİ MEKTÛBUN
SEKİZİNCİ MES'ELESİNİN ÜÇÜNCÜ NÜKTESİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim,
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
﴾ وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلاَ تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ ﴿ diyen ve
Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret-i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden ﴾ مِلَّةَ اِبْرهِيمَ حَنِيفًا مُسْلِمًا ﴿ sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, “Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfat ve esmâ-yı İlâhiyeye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, “Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l-Vücûdun vücûdunu, hem esmâ ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden tâ en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil iş gördüğü için hâkim ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz, mâdem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'-ı ekber, bir mahkeme-i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözlerde kemâl-i izâh ile tafsîl edilmiş.
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism-i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism-i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm-i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe-i a'zamı var ki; Resûl-i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr-i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism-i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, tâ Hàlık-ı Küll-i Şey’e kadar olan mertebe-i a'zama kadar merâtibi var.
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe-i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife-i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm-ı A'zam, İmâm-ı Gazâlî, Celâleddin-i Süyûtî, İmâm-ı Rabbânî, Şah-ı Geylânî gibi sıddıkîn-i muhakkìkîn, ism-i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm-ı A'zam demiş: El-Adl, El-Hakem ism-i a'zamdır ve hâkezâ. Her ne ise bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil-i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsî’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (248) ◄
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Sana bu defa Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını ve Beşinci Kısmı’nı gönderiyorum. Üçüncü Kısım’da bir sır var. Ramazan’da bir saatte, benimle müsevvid zât hasta iken sür'atle yazılmış. Göreceğiniz tarz, aynen bulunmuş, biz hayret ettik, anladık ki o kısımda Kur'âna dair niyetimiz, tam haktır ve lâzımdır ki, böyle olmuştur.
Hem Mu'cizât-ı Ahmediye’deki tevâfukâta, bir sened-i kat'î olarak, iki parça (o mektûbdan 4’üncü, 5’inci cüz'lerini) gönderdim. O iki parça o risalenin te'lifinin akîbinde, acemî bir müstensih müsvedde-i aslîden acele yazdığı, hattâ salavâtları (A.S.M.) işâretiyle geçtiği hâlde, iki sene sonra tedkik ettik, ümîdimiz fevkınde acîb bir tevâfuk gördük.
Sonra, ondan daha acemî bir müstensihe dedim: “Resûl-i Ekrem (A.S.M) kelimesiyle, Kur'ân kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Hâlbuki, ikinci müstensih çok acemî idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevâfuku kısmen bozmuş, şuûru taalluk ettiği için letâfetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevâfukâta bir hüccet olur, siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde-i ûlânın bir sûreti ya sende veya Abdülmecîd’de mahfûz kalsın.
Felillâhilhamd, şimdi Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ikiyüz eczâ-i i'câzından bir cüz'ünü göze gösterecek, birkaç Kur'ân’ı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde 2806 lafza-i Celâl’den, yüzde bir müstesnâ, umumen tevâfuku, gaybî tarzında görünüyor. Lafzullâhı kırmızı ile yazdırdık. Gören, “Kur'ânın i'câzını gözümle görebiliyorum.” diyebilir. İnşâallâh bu cüz'i i'câz, hatt-ı Kur'ânîyi muhâfaza edecek, tahrifden kurtaracak.
Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim, en birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüz'ü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmağa hâhişkârdır.
Başta vâlideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmâm Ömer Efendi olarak Sözler’le alâkadar olanlara selâm ve duâ ediyorum, duâlarını isterim.
Sâbık Müftü Kemâl Efendi’ye de ki: Müjde! Herbir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibâdet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sûreti böyledir. Biz Dergâh-ı İlâhîde onun hakkında, en hayırlısını niyâz edip duâ ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duâsı makbûldür, bana duâ etsin. Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi, hàs talebelerin dâire-i duâsı içinde duâda kazancıma hissedardırlar. İkisi bana duâ etsinler. Eskide benim Ömer isminde talebem vardı; senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duâda arkadaş olmuştur.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz Mirzazâde
Said Nursî ∗∗∗
► (249) ◄
Yirmidokuzuncu Mektûbun Dördüncü Kısmı hem uzundur, hem bir tek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya i'câz-ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir. Otuzsekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Husrev, Bekir, Tevfik, Gâlib sizlere selâm ederler.
Ondokuzuncu Mektûb’un Dördüncü Cüz'ünü, Onbeşinci Nükteli İşâret’e kadar tashih ettim. Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım, tam tashih edeyim. Sen evvelâ Onbeşinci Nükteli İşâret’ten sonra, kendi nüshanızla mukàbele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz.
Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinde, acîb bir tevâfuk görüldü, şöyle: İki sahife baştan başa, yalnız baştaki satır müstesnâ, yirmidokuz satır şuûr ve ihtiyarımızın haricinde, bütün (elif) gelmiş. Bu bütün (elif) Yirmisekizinci Mektûb’dan Yirmidokuzuncu Mektûb’a ehemmiyetli bir işâret-i gaybiyedir, diyordu. Sonra nümûnesini size göndereceğiz.
Said Nursî ∗∗∗
► (250) ◄ Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
(Said Nursî’nin bir fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Hakikatli Âhiret Kardeşim ve Ciddi ve Kuvvetli Arkadaşım!
Kur'ân-ı Hakîm’in baş hâşiyelerinde, Âyât-ı Kur'âniyenin adedi altıbin altıyüz altmışaltı olmakla, envâr-ı Kur'âniye ve hakikat-i Furkàniye eyyâm-ı şer'iye ile altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, küre-i arzda hükmü cereyan edeceğine işâret ettiğine dair suâlinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için, izâhlı bir cevab veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: “Âsım’ın suâli ehemmiyetlidir, cevab ver!” Ben de o ihtara binâen, üç esâsla bir parça izâh edeceğim:
Birinci Esâs: Nasıl ki nur-u Muhammedî ve hakikat-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dîvân-ı nübüvvetin hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl-ı nurundan istifaza ve hakikat-i dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nur-u Ahmedî (A.S.M.) cebhe-i Âdem’den, tâ Zât-ı Mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr-i Nur ederek, intikal ede ede tâ zuhûr-u etemmle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mâhiyet-i kudsiye-i Ahmediye, Risale-i Mi'râc’da kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, şu şecere-i kâinâtın hem çekirdek-i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat-i Kur'âniye zaman-ı Âdemden şimdiye kadar, Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) ile beraber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha-i kübrâsı ve mazhar-ı etemmi olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân sûretinde cilveger olmuştur.
Bütün enbiyânın usûl-ü dinleri ve esâs-ı şerîatları, hülâsa-i kitapları Kur'ânda bulunduğuna, ehl-i tahkîk ve ehl-i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binâen fetret-i mutlakanın zamanı ihrac edildikten sonra, rivâyet-i meşhûre ile zaman-ı Âdem’den tâ kıyâmete kadar, eyyâm-ı şer'iye ile tâbir edilen yedibin seneden, fetret-i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, Din-i İslâmın sırrını neşr eden hakikat-i Kur'âniye, küre-i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr-i envâr edeceğine, âyâtın adedi işâret ediyor demektir.
İkinci Esâs: Ma'lûmdur ki, küre-i arzın mihveri üstündeki hareketi ile gece gündüzler ve medâr-ı senevîsi üstündeki hareketi ile seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyârenin, belki sevâbitin ve Şemsü'ş-şümûs’un dahi, herbirinin mihveri üstünde eyyâm-ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi, bir nev'i seneleri gösteriyor. Hàlık-ı Arz ve Semâvât’ın hitâbât-ı ezeliyesinde, o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine delili şudur ki: Furkàn-ı Hakîm’de
﴿ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ﴾
﴿ تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ ﴾
gibi âyetler isbât ediyor. Evet kış günlerinde ve şimâl taraflarında, gurûb ve tulû' mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz-dokuz saatten ibaret eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivâyetine göre, tâ “Rabbü'ş-Şi'ra” tâbiriyle Kur'ânda nâmı ilân edilen ve şemsimizden büyük “Şi'ra” nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü'ş-şümûs’un mihveri üstündeki ellibin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyâm-ı Rabbâniye vardır. İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü'ş-şümûs ve Şi'ra’nın Hàlık’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Mâdem eyyâmın lisân-ı şer'îde böyle ıtlâkatı vardır; ilm-i tabakàtü'l-arz ve coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemâsınca, nev'-i beşerin yedibin sene değil, belki yüzbinler sene geçirdiğini teslîm de etsek; “Âdem’den kıyâmete kadar ömr-ü beşer yedi bin senedir.” olan rivâyet-i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altıbin altıyüz altmışaltı sene, Nur-u Kur'ân hükümfermâ olduğuna münâfî olamaz, cerhedemez. Çünkü eyyâm-ı şer'iyenin dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şümûlü var. Fakat nefsü'l-emirdeki eyyâmın hakikati, o rivâyet-i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münâsib değil.
Üçüncü Esas:لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ Şu Şu mes'elede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki: Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre-i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre-i arzda yaşayan nev'-i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nev'i mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, sâniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev'-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hâsıl olan ma'lûm eyyâm ile olduğu gibi, zîhayatın vücûduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan şemsin hareket-i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm ile olması Hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise, Şemsü'ş-şümûs’un hareket-i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm iledir.
Şu hâlde nev'-i insanın ömrü yedibin sene eyyâm-ı ma'lûme-i arziye ile olsa, küre-i arzın hayata menşe' olduğu zamandan, harâbiyetine kadar eyyâm-ı şemsiye ile ikiyüzbin seneden geçer. Ve Şemsü'ş-şümûs’a tâbi ve âlem-i bekàdan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, –Şemsü'ş-şümûs’un İşârât-ı Kur'âniye ile herbir günü 50.000 (ellibin) sene olmasıyla– yedi bin sene o eyyâm ile yüz yirmialtı milyar (126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek eyyâm-ı şer'iye tâbir ettiğimiz eyyâm-ı Kur'âniyede bunlar dâhil olabilirler.
Evet semâvât ve arzın Hàlık’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitâbında, o eyyâmları istimâl etmek, Kur'ân’ın ulviyetine ve muhâtabın kemâline yakışır ve ayn-ı belâğattır. (Hâşiye) <ft3>[^19]</ft3>
[^19]:(Hâşiye) Bu hesab Şamlı Hâfız, Kuleönü'nden Mustafa ve arkadaşı Hâfız Mustafa'nın şehâdeti ile bir dakika zarfında ezberden yapılmıştır. (Sene üçyüz altmış gün hesabına göredir, kusur varsa bakılmamak gerektir.)
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ ❀ وَاللهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهِ
﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسِينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾
Said Nursî ∗∗∗
► (251) ◄ On Beşinci Nota’nın Üçüncü Mes'elesi
ONBEŞİNCİ NOTA’NIN ÜÇÜNCÜ MES'ELESİ
Ey insan ve ey nefsim! Muhakkak bil ki: Cenâb-ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûdun, cismin, a'zâların, malın ve hayvanatın ibahadır, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibaha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden câhil bir şahsa temlik etmemiş. Çünkü mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve dâire-i ihtiyar ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde; nasıl göz ve kulak gibi dâire-i ihtiyar ve şuûrun haricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
Mâdem sana verilen hayat ve hayatın levâzımatı temlik değil, ibahadır; elbette ibahanın düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyâfete misâfirleri dâvet eder. Onlara, meclis ziyâfetindeki eşyadan ve ziyâfetten istifadeyi ibaha ediyor, temlik etmiyor. İbaha ve ziyâfetin kaidesi ise; mihmandârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise isrâf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi' edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
Aynen bunun gibi; Cenâb-ı Hak sana ibaha sûretinde verdiği hayatı, intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma'nen gözü kör etmek demek olan, gözü verenin rızâsı haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkezâ kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harama sarfetmekle ma'nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanı lüzumsuz tâzib edip katledemezsin. Ve hâkezâ.
Bütün sana verilen ni'metler, bu misâfirhâne-i dünyanın sâhibi olan Mihmandâr-ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn-i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.
Said Nursî ∗∗∗
► (252) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!
Senin mektûbunu ve kitabını memnuniyetle aldım. Gayet sevdiğim bir talebem olan Hulûsî Bey’in rûhunu sizde hissettim. Seni yeni değil, Hulûsî gibi eski bir talebe olarak kabûl ettim. Talebeliğin hàssası şudur ki; yazılan Sözler’e kendi malı gibi sâhib olmalıdır. Kendisi te'lif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışmaktır. Mâşâallâh hattın güzeldir. Vakit bulursan bir kısmını yazın. Bir kısmını Husrev gibi ciddi talebeler yazar, onlardan bilâhare alır yazarsınız ve onlarla teşrîk-i mesâî edersiniz. Altı senedir Isparta’da ciddi talebelerin çıkmasına muntazırdım, bekliyordum. El-minnetü lillâh, şimdi sizin ile beraber birkaç tane çıkmağa başladı. Çünkü bir talebe, yüz dosta müreccahtır. Sözler nâmındaki envâr-ı Kur'âniye ise, en mühim ibâdet olan ibâdet-i tefekküriye nev'indendir. Şu zamanda en mühim vazife, îmâna hizmettir. Îmân, saâdet-i ebediyenin anahtarıdır.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (253) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Ciddi, Sıddık, Dikkatli, Hakikatli Kardeşim Re'fet Bey!
Cenâb-ı Hak, yeni hayatınızı mübârek eylesin ve refîka-i hayatınızı, hayat-ı ebediyenizde, Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı’nın âhirlerindeki Üçüncü İşârette refîka-i hayata dair va'de ve sıfata mazhar eylesin, âmîn.
Bu defaki mektûbun çok güzeldir. Arkadaşlarının fıkraları içerisinde Yirmiyedinci Mektûb içine dercedeceğim. Ara sıra yazı ile meşgul olsanız, iyi olur. İnşâallâh yeni hayatınız, size risalelerin hakàikına karşı yeni bir şevk uyandıracak.
Kardeşim! Sen, Husrev, Âsım nazarımda çok kıymetdârsınız. Cenâb-ı Hak sizleri ve sizin gibileri Kur'ân hizmetinde sâbit-kadem ve fedâkâr ve kemâl-i sadâkatte dâim ve muvaffak eylesin, âmîn.
Orada Şeyh Mustafa, Lütfü, Rüşdü gibi kardeşlerime çok selâm ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗
► (254) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Ciddi, Samîmî Âhiret Kardeşim ve Hizmet-i Kur'âniyede Çalışkan Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
Mektûbunuz beni mesrûr etti. Biliniz ki, iki sene evvel mâbeynimizde harâretli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor. Çünkü Husrev bana yazdığı mektûbunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor. Demek tam onunla ittihâd ve teşrîk-i mesâî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münâsebeti kuvvetleştir.
Hem herbir hàs talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'ân öğretmek olduğundan sen bu vazifeyi yapmağa başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan inşâallâh senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Mâdem çocuk benim de evlâd-ı maneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin nâmına ise yarısı da benim hesabıma olmalıdır.
Senin rüyan ise çok mübârektir. Tâbiri pek zâhirdir. Isparta bir câmidir. Husrev, Re'fet, Lütfü, Rüşdü gibi zâtların samîmî mütesânid hey'etin şahs-ı manevîsi sana Said sûretinde gösterilmiş. Risaleler ile verdiğiniz ders ise, va'z u nasihat sûretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp acele ederek derse yetişmek tâbiri; Sözler ’in neşri haricinde bazı vezâif-i diniye, hem bir parça tenbellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işâret edip, seni îkaz ediyor. Her ne ise... Ben senden şimdi çok memnunum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb-ı Hak bizi ve sizi tarîk-ı hakta, Hizmet-i Kur'âniyede sebat ve metâneti versin, âmîn... Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ile Bedreddin’e ve hemşireme çok duâ ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗