► (086) ◄ Sabri’nin fıkrası
(Sabri’nin fıkrası)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bu kere Yirmiyedinci Mektûbun İkinci Zeyli’ni, Yirmisekizinci Mektûbun Beşinci, Altıncı Mes'eleleri’ni bil'istinsah asıl maa-sûret takdim ediyorum. Bendeleri Yirmiyedinci Mektûb’un te'lif ve te'sis ve tertibinde, çok mühim bir isabet hissediyorum ki, bu mektûbun te'lifindeki gaye, kat'iyyen mektûb sâhiblerini ilân ve teşhîr olmadığı, belki muhtelifü'd-derecât zevi'l-efkâr ve elbâbın herbiri, Nurların ancak yüzde birer hàssalarını ve fevâidini görerek, Dellâl-ı Kur'ânın bir dereceye kadar nidâlarını taklide çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsâs ediyor.
Nur deryâsını görmeyen bazı kimseler müştâkàne soruyorlar ki: Mensûb bulunduğunuz Nur eczâhânesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzûları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risaletü'n-Nur’u mümkün ise birer birer göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbur idim. Şimdi ise Risaletü'n-Nur’un yüzde on nisbetinde mevzûunu mümkün mertebe ifâdeye hazırım. Ve nîm bir fihristini andırır Yirmiyedinci Mektûb’u veriyor ve bildiriyorum. Cüz'î-küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nurların ekser aksâmı vücûda geldikten sonra Yirmiyedinci Mektûb âdeta işâret tabancası gibi endaht edildi. Ve hem de Nur deryâsının askerleri beyninde, bir nev'i müsâbaka vazifesini de gördü. Her müntesib, meşher-i Nur’a az-çok hünerini döktü.
Sabri ∗∗∗
► (087) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır
(Sabri’nin fıkrasıdır)
Eyyühe'l-Üstad!
Îd-i saîd-i fıtrînizi tebrik ve bilvesîle dest ve dâmen-i kerîmânelerini öperim.
Efendim, her ân nurlar ile teğaddî eden rûh-u âcizânem, yine evvelki cuma günü mugaddî bir nura muntazır iken, Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmı’nı ihsân ve irsâl buyurulmakla fakir talebeniz müşerref ve müstefîd ve minnetdâr kalmıştır. Bir saatlik misâfir kalan bu eser-i kıymetdâr ve mânidârı hemen Abdullâh götürdü. O rüya-misâl gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymetdâr nakışlarını ve mânidâr meâllerini, aczim dolayısıyla ifâde edebilmeye iktidarım yok.
Şu kadar arzedebileceğim ki, bu bürhânî, senedî, şühûdî velhâsıl kâffe-i esbâb-ı sübûtiyesi aslında münderic ve müştemil bulunan kıymetdâr eser, umum Risale-i Nur ve Mektûbatü'n-Nur’un güneş-misâl i'câzları, âlemleri hayrette bırakan kerâmetleri, dost ve düşmanın itiraf ve takdirini kazanan âsâr-ı sâbıka-i nurâniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda ictimâ' etmiş. Veyâhut şöyle diyebileceğim ki; her ne zaman Nurlardan bir risale görsem, bu gibi veyâhut daha ziyâde bir zevk-i hakîki ve sürûr-u nâmütenâhî görüyorum. Şu hâlde bu acîb mahsûsât ve meşhûdât, ancak nurlara ait ve münhasır bir i'câz, kezâlik nurlara mahsûs bir kerâmetidir demekte, ehl-i îmânca kâmil bir kanâat mevcûd bulunacağına eminim. Bilhassa tevâfukâtı, tefsiratı gösterilerek tahriri musammem ve menvî bulunan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ı, umum ehl-i îmân ve tevhid, kemâl-i hâhişle ve nihâyetsiz hürmetle karşılayacakları, bedâhette olduğu gibi, birçok kimselerin de, âhir ömürlerinde yeniden okumağa şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimal-i kavîdir. Daha nice emsâli nâmesbuk âsârın vücûda getirilmesini, bütün rûhumla diler ve Cenâb-ı Mün'im-i Hakîki’den muvaffakıyetler temennî eylerim Efendim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hâfız Sabri ∗∗∗
► (088) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır
(Sabri’nin fıkrasıdır)
Üstad-ı Àlîşânım Efendim!
Şu iki geceden iğtinam edebildiğim vakitlerde, Yirmidokuzuncu Mektûb’un Birinci Kısmını istinsah ederek, kendi nüshamı Ali Efendi’ye ve aslını Zât-ı Üstadânelerine iâde ve takdim ediyorum. Şu bir aydan beri, rûhlarımız ateşe ma'rûz çimen gibi yanık, küskün, solgun bir vaziyette olup, hattâ ekser arkadaşlarla, bu mes'ele hakkında ne hatt-ı hareket takib edeceğimizi mektûbla muhâbere ve müşâvereye başladık. Ve bu tarafta Üstad-ı A'zamımıza en yakın bendeleri olduğum için, şifâhen veya tahriren bu bâbda ma'ruzâtta bulunmak emelinde iken, bu dertlere birer iksîr, ilâç ve cevab-ı şâfi olan Yirmiyedinci Söz’ü, bir kat daha muvazzah ve oldukça şümûllü bir cevab-ı àlîyi bizlere ihsân eden ve kısacık cümlesi nâmütenâhî hakàik-ı maânîyi câmi' bulunan, bahr-i muhît-i kebîr tâbirine mâsadak olan herbir cümle-i Kur'âniye şu kısımda bilhassa Beşinci, Sekizinci ve Dokuzuncu Nüktelerde asrın kuru kafalı, müflis, felsefeci şeytanlarını gemlemiş, iskât etmiş, daha doğrusu bütün bütün ilzam ve rûhlarımızı da tenvir ve tesrîr ve tesellî etmiştir.
Üstad-ı Muazzezim! Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın, ne derecelerde zengin bir hazine-i Rahmet-i İlâhiye bulunduğu vâreste-i arz olup, o hazine-i kudsiyenin muhtevî bulunduğu envâ'-ı türlü elmas ve pırlantaları çıkartmak ve bilvesîle bizim gibi muhtaç olanlara da verdirmek hususunda, Nurlar Külliyatının ekserîsinde tam bir muharriklik vazifesini derûhde eden Üstad-ı Sânî Hulûsî Beyefendimi, teşbih ve tâbiri câiz ise, saatçilerde bulunan yıldızvârî sekiz-on ağızlı saat anahtarlarına benzetiyorum ki, o müteaddid ağızlı anahtar, âlemde mevcûd her saati tahrîk eder, işletir. Mümâileyh beyefendim de, aynen o hâlde olup, emsâli görülmemiş ve duyulmamış bir çok mesâil-i mühimme-i hakîkiyeyi Hazret-i Kur'ân ve dellâl-ı Kur'ân’dan istiyor.
Şu asırda hazine-i hàssa-i maneviyenin hazinedar-ı bînazîri de, o kıymetdâr sâiline en kıymetdâr ve rûha tam bir gıdâ-bahş mevâdd-ı maneviye-i Kur'âniye ile i'zâz ve ikram ederken o halkaya lâyık ve müstehak olmadığım hâlde, fakir de, gıdâ-yı rûhânimi ârâmsız alınca, o mevâidi ihsân edene de, getirene de, isteyene de hadsiz medyûn-u şükrân kalıyorum. Bu defadaki aldığım lütûfnâme-i ekremîlerinde, gücenmesini hazır farzederek mektûbla muhâbere etmiyorum, buyuruluyor. Bu hususta kalb ve rûhuma “Ne dersiniz?” dedim. “Estağfirullâh sad-hezâr estağfirullâh. Biz ölmüştük, lehü'l-hamd bize taze hayat bahşedildi. Gücenmeye, hiçbir cihetle hakkımız yok. Vazifemiz olan duâya devam ve teşekkür borçluyuz.” cevab-ı hakgûyânesini rûhumdan aldım.
Hâfız Sabri ∗∗∗
► (089) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Bu kere Yirmidokuzuncu Mektûb’un Dört ilâ Dokuzuncu Nükteleri’ni hâvî mübârek mektûbunuzu Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’nin sırr-ı azîm-i inâyet beyânındaki hâtimesi nâmını verdiğiniz ve mu'ciz-nümâ Ramazan’ın hikmetlerini beyân eden Yirmidokuzuncu Mektûbun İkinci Kısmı’nı ve münevver hâtem-i i'câzı kemâl-i şükrânla aldım. İştiyakla, lezzetle, zevk-i manevî ile defaatle okudum. Fakat iki haftaya yakındır ki, cevab yazamadım. İşte bu mübârek cuma günü, hem nurlardan aldığım feyizleri, tesellîleri, hem kalbî teessürâtımı, icmâlen arz maksadıyla, bu varak-pâreyi tahrire lütf-u Hak’la başladım.
Evvelen, Yirmidokuzuncu Mektûbun altı nüktesiyle, Kur'ânın hakîki tercümesi kàbil olmadığını, îmândan zerre kadar nasîbi olana, Yirmibeşinci Söz’deki bürhânlara zeylen isbât ediyor. Ve Şeâir-i İslâmiyeyi gayet güzel bir üslûb ile ta'rif ve mütâlaa etmekle beraber ulemâü's-sû' ashâbına, çok mükemmel ve manevî tokat aşkediyorsunuz. Ve nihâyette, mektûbdaki hakikatlerin Kur'ândan geldiğine aklı takvîm için, onun belâğat-ı i'câz ve îcâzına imtisalen:
﴿ لاَ يَسْتَوِٓى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ ﴾
âyet-i kerîmesini nazara vaz' ediyorsunuz.
Bu bîçâre duâcınız, talebeniz ibraz ve irsâl buyurduğunuz nurların mütâlaasında, müsbet ve menfî iki te'sir altında ne yapacağını ve ne edeceğini şaşırıyor. Çünkü, manevî vazifemizi îfâ edemiyoruz; çok az ve dar bir muhîte neşredebiliyoruz. Bid'at ve dalâlet her gün artmakta, Ahkâm-ı İslâmiyeye sünnetlerden başlayarak ve Kur'ân hedef tutularak, çok insafsızca hücum edilmekte olan böyle bir zamanda ve tam bu yaralara münâsib merhem olacak, bu nurlu ve şifâlı eserlerin mahdûd eşhâs arasında ve yalnız bu zavallıların ümîd ve îmânlarını takviye edecek vaziyette kalması, teessürü artırmakta ve Dergâh-ı İlâhiyeye ilticâdan başka çare bırakmamaktadır.
Evet, kat'î kanâat hâsıl olur. Hattâ dikkatle bakılsa görülüyor ki, bu saray-ı âlem inkırâza hatve be-hatve yaklaşmakta; her saat, çatısından tuğla, duvarından bir kerpiç, sıvasından bir parça kopmakta, hattâ lambasının ışığı azalmaktadır. Eksilmez, yıpranmaz, yıkılmaz, değişmez zannolunan bu kervansaray elbette eskiyecek, yıpranacak, yıkılacak ve değişecektir.
İşte beşere, bilhassa Müslümanlara ârız olan ve alettevâli artmakta olan zaaflar, bu neticeyi tâcil ediyor, mütâlaasındayım. Fakat irşad buyurulduğu üzere mâdem ki, netice ile değil, hizmetle mükellefiz; o hâlde ümîdimizi kesmeyerek, sabır ve sükûn ile duâ ve niyâz ile Dergâh-ı İlâhiyeden yalvarmalıyız. Muhît ilim ve zevâlsiz ve nihâyetsiz kudret sâhibi olan Hàlık’ımız iyi yapar, iyilikler halk buyurur, inşâallâh, demeliyiz.
Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’nin Hâtimesi, gaybî işârât hakkında ihtimalen dahi olsa, her türlü evhâmı izâle etmek maksadıyla yazılmıştır. Sıddıkınız, elhamdülillâh, mübârek eserlerde delâlet ettikleri mânâlarda, işâret ettikleri hakàikta, bütün mevcûdiyetle kabûl ve tasdik ve kudsî meânîsini dercân etmekten başka bir his asla taşımamıştır. Nasıl ki, azîz Üstadımız, bu Kur'ânî cevherleri kendisine göstermekle iktifâ etmiyor ve muhtaçlara da bakınız, görünüz, istifade ediniz, siz de muhtaçlara, müştâklara, mütehayyirlere göstermeye vâsıta olunuz buyuruyorlar; bu fakir talebeniz bu emre “ale'r-re'si ve'l-ayn, sem'an ve tâaten” demiş ve alâ kadri'l-imkân ve mütevekkilen alallâh, bu emel uğrunda hizmette bulunmayı minnetdârâne arzu etmekte bulunmuştur. Binâenaleyh gaybî tevâfuk hakkındaki bu müdellel ve mukni' beyânât da yerindedir, fazla değildir. Bu da herhalde lâzımdır. Buna mutlak ihtiyaç vardır veya olacaktır. Gösterilen misâlden de anlaşılıyor. Özene bezene yazılmış, senelerle emek sarfıyla cem'edilmiş, toparlanmış, tefsir kavâidine, siyâk ve sibak-ı kelâm gözetilerek, muhtemelen bazı yerlerinde kesret-i istimâl sebebiyle, hâh-nâhâh nazar-ı dikkate çarpan tevâfuk ve muvâzenete de an-kasdin ihtimam edilerek, emniyetle vücûda getirilmiş olan bir tefsir ile, doğrudan doğruya hazâin-i mukaddese-i Kur'âniyeden, bu asır insanlarına, Müslümanlarına göre nebeân, feverân ve lemeân eden nurlu âsârdaki gaybî muvâfakat, muvâzenet kıyâs edilebilir mi? Asla...
Hâtimedeki Ahmed Gâlib Bey’in fıkrası hoştur. Bu fıkranın Hazret-i Kur'âna ve mahzen-i esrâr-ı İlâhiyenin bir nev'i nurlu reşehâtı ve lemeâtı olan Sözler’e nisbeti, güzelliğini arttırmıştır. Allah bu gibi kardeşlerimizin adedini çok arttırsın ve cümlesini, bu meyânda bu fakir-i pür-taksîri de muvaffakun bilhayr buyursun, âmîn...
Yirmidokuzuncu Mektûbun İkinci Kısmı, Kur'ânın hàs dûrbîniyle bakılmak sûretiyle, Ramazan’ın hikmetlerinden dokuzu mükemmelen ve emsâlsiz tarzda beyân buyurulmuştur. Allah, sevgili Üstadımızdan râzı olsun. Bu sene burada Ramazan-ı Şerîf’e riâyet, evvelki senelerden zâhiren ziyâde idi. Gönül arzu ederdi, keşke bu àlî eser, bu Ramazan’dan evvel elimize geçmiş olaydı. Seyyidü'r-rusül, Nuru'l-vücûd Efendimiz Hazretleri Sallallâhu Aleyhi ve Sellem “Eddînü Ennasîhatü” buyurdukları ma'lûm-u fâzılâneleridir. İşte bu sebeble azlığından müteessir olduğum buradaki cemâatimize, tam vaktinde okumak sûretiyle, bu emr-i celîl-i Nebevîyi de, yerine getirmiş olurduk. Fakat bu şereften mahrumiyetimiz, maddî uzaklığından ileri gelmiştir. Çünkü Kur'ân’ın mâdem ki, ilk nüzûlü şehr-i Ramazanda olmuştur; bu asırda ve şu zamanda da o mübârek âyetin hikmetleri hakkında eser yazılmasının bu ayda olması enseb ve a'lâdır. Cenâb-ı Hak emsâl-i kesîresiyle, hayırlısıyla cümlemizi müşerref buyursun, âmîn...
Hâtem-i İ'câz, Hizmet-i Kur'ândaki kıymetdâr kardeşlerimi tanıttırdı ve şu güzel nurlu beyti hatırlattı:
<en8>Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kàim,</en8>
<en8>Mir'ât-ı Muhammed’den, Allah görünür dâim. (Hâşiye)<ft3>[^5]</ft3> </en8>
[^5]:(Hâşiye) Latîf bir tevâfuktur ki, Birinci Hulûsî ile, İkinci Hulûsî ünvânını alan Sabri Efendi, buradaki birbirinden çok uzak oldukları hâlde, aynı fıkrayı mektûblarında bana karşı yazıyorlar.
Ve şu fıkrayı söylettirdi:
<en8>Âyinedir bu hâtem, herkes sıdk ile hàdim,</en8>
<en8>Mir'ât-ı Üstaddan, Kur'ândır görünen dâim.</en8>
Allah-u Zülcelâl, cümlesinden râzı olsun. Bu mübârek mir'âtın boş köşesine, bu beyit ile imzamın konulmasını tasvîb-i ârifanelerine arzederim.
Hulûsî ∗∗∗
► (090) ◄ Binbaşı Âsım Bey’in Risaletü'n-Nur Sözleri hakkında temsîl ettiği bir fıkradır
(Binbaşı Âsım Bey’in Risaletü'n-Nur Sözleri hakkında temsîl ettiği bir fıkradır)
<en4>Münezzehtir şuûnâttan, hep ilhâm-ı İlâhîdir,</en4>
<en4>Okurken nur alır vicdân, sütûr-u bî-tenâhîdir.</en4>
<en4>Riyâdan, kibirden, her meâsîden münezzehtir,</en4>
<en4>Kelâm-ı Lâyezâlî’den gelen, bir nur-u müferrihtir.</en4>
<en8>Nasıl bir vecd içinde anladım bilsen, bu âsârı,</en8>
<en8>Bu, âyetler gibi nurânî ve lâhutî bu efkârı,</en8>
<en8>Meâsir mi, eser mi müncelî, yoksa müesser mi?</en8>
<en8>İlâhî bir “sürâ”dan berk uran, hayret-fezâ sır mı?</en8>
<en4>Anılmaz, anlatılmaz, sırr-ı vahdetten haberlerdir,</en4>
<en4>Sen ey gâfil beşer! Bil nefsini, gör ki ne şeylerdir.</en4>
<en4>Bütün kevn, vâlih ve hayran düşündükçe serencâmın,</en4>
<en4>Kerîm hayretle, hürmetle anar nâmın, büyük nâmın.</en4>
Âsım ∗∗∗
► (091) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ رِسَالَةِ النُّورِ وَمَكْتُوبَاتِ النُّورِ اَلْفَ اَمْثَالِهَا
Eyyühe'l-Üstadü'l-Muhterem!
Geçen hafta Yirmisekizinci Mektûbun Beşinci ve Altıncı Mes'eleleri isimlerini alan, biri şükre, diğeri harem-i şerîf suâline cevab olan iki eser-i àlü'l-àlînizi, kemâl-i şevkle aldım. Zevk ile mütâlaa ettim. Çok susamıştım. Şükre dair çok derin mânâlı, şeker gibi tatlı, şeker şerbetinizi besmeleyle içmeye başladım. Bu âciz talebenize ni'metlerinin hadd ü pâyânı olmayan ol Hàlık-ı Kerîm, ol Mün'im-i Hakîm, ol Rezzâk-ı Rahîm Celle Celâlühû Hazretlerinin Nurlar nâmı altındaki in'âm ve ihsânına karşı “Elhamdülillâh, Allâhuekber” dedim. Ve manevî susuzluğumu, elim ermez, gücüm yetmez, nazarım erişmez, hülâsa acz-i tâmm içinde, fakat rahmetinden ümîd kesmediğim bir hâlde iken, ol Rahmânürrahîm Hazretlerinin muazzez Üstadım vâsıtasıyla teskin ettiğine, yüzbinler hamd ve şükür eyledim ve edeceğim.
Mübârek sözlerinizde öyle kudsî feyizler var ki, sanki talebenizin (alâka ile mütâlaa eden veya istimâ' eyleyenleri) elinden tutuyor; bak bu, bu mânâya delâlet eder; şu, şunun içindir. Bundaki maksad ve gaye ve hikmetler şunlardır; gel daha yukarı gidelim, daha ilerleyelim, diye menba'dan menba'a, etekten tepeye, izden yola, hakikatten mârifete götürüyor, çıkarıyor, ziyaret ettiriyor, istifade ve istifaza ettiriyorsunuz. Bu defa bu seyr ile şükür nehrinin menba'ına şükür dağının tepesine, şükür çığırının şehrâhına, şükr-ü mutlaktaki hakikatle mârifete götürüyor. Ve mebde’de olduğu gibi, müntehâda:
(Der tarîk-ı acz-mendî, lâzım âmed çâr-çîz;
acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey azîz!)
buyuruyorsunuz. Biz de “Fehimtü ve sadakte” diyerek mukàbele ediyoruz. Duâ ve salavât ile bu kudsî seyahate nihâyet veriyorsunuz.
İbraz buyurduğunuz pek àlî şefkatten yüz bulan muhtaç ve âciz talebeniz, Üstadının nazarını başka tarafa çevirecek bir suâle cür'et eylediği için “Gel haydi, Harem-i Şerîf’e girelim. Oranın bugünkü hâlini ve esbâbını biraz anlatayım.” demek nev'inden olan Yirmisekizinci Mektûbun Altıncı Mes'elesini de okudum. Çok istifade ettim. Allah sizden râzı olsun.
Hulûsî ∗∗∗
► (092) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır
(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)
Bu defa lütûf ve inâyet buyurulan, Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’ni hürmetle aldım. Ta'zîmle ve defaatle mütâlaa ettim. Ayrıca bir defa yeni talebeniz Hâfız Ömer Efendi’ye ve bir defa pederim ve eski hocalarımdan İbrahim Efendi ve bir dostumuza ve bir defa da Fethi Bey’e okudum. İnşâallâh yine okur ve okuttururum. Bu mübârek mektûbunuzla, başta şu bîçâre olduğu hâlde, dinleyenlerin ahvâl-i âhire dolayısıyla kalblerinde hâsıl olan manevî yaraya çok mükemmel ve münâsib bir merhem vurdunuz. ﴾ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ ﴿ nass-ı celîlini hatırlatarak, Allah’ın lütfuna ve Habîb-i Ekrem’inin (A.S.M.) rûhâniyetine, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى قِيَامِ السَّاعَةِ devam ettiğine şübhe kalmayan, i'câzına dehàlet ve hakîki sabırla bu acılara mukàbele ederseniz, inşâallâh yakın ve nurlu istikbâle mazhar olursunuz, gibi hakikaten pek azîm bir müjde vermiş oldunuz. Bîçâregân-ı ümmete, İzn-i İlâhî ile beyân buyurduğunuz i'câz-ı Kur'ân hürmetine, Allah-u Zülcelâl, muhterem Üstadımızdan ebeden râzı olsun. Ve Hazret-i Kur'ân hesabına intizar buyurduğunuz ümîdlerinizi, an-karîb, mübeddel-i hakikat ve mü'minlere de selâmet-i îmân tevfik buyursun, âmîn.
Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi’ni almazdan evvel, mübârek Sözler’le alâkadar olmayan zevâta, defaatle Üstadım, altı-yedi seneden beri şöyle buyurmaktadır: “Kur'ânın sûrları yıkılmıştır. Bütün hücumlar Kur'ânadır. Îmânı kurtarmak zamanıdır...” İşte yavaş yavaş bu beyânâtın sıhhati, her gözü ve aklı olan mü'min tarafından tasdik edilecek hâdisât zuhûr etmektedir, diyordum. Bu mektûb, bu bîçâre talebenizin Üstadının emirlerini tebliğde sâdık olduğunu isbât etmekle beraber, evvelce de arz ettiğim vechile, mektûbları almazdan evvel hâtırıma gelen, hattâ lisânıma kadar geçen, çok mes'eleler nev'inden olduğuna şübhem olmadığı için, bunu da i'câz-ı Kur'ândan addediyorum. Tevâfukâtta bendenizdeki nüshada da, ekseriyetle muvâzenet vardır. Evet, hangi cihetten bakılsa inâyet-i İlâhiye ayân beyân görünür.
Muhterem Üstadım! Rahmet-i İlâhiye ile bir hakikati daha yakìnen anladım. O da şudur ki: İlk şeref-i mülâkì olduğum zamanda verdiğiniz ders, bütün risale ve mektûblarda vücûdunu hissettirmektedir. Fark, yalnız o dersteki mücmel hakàikın diğer derslere tafsîl, tavzih ve izhârından ibarettir. Demek ki, îmânı ve Kur'ânı esâs ittihàz etmekle, dâimî bir feyz menba'ı, sermedî bir nur kaynağı, fenâsız kudsî bir hazine, İlâhî bir kale kurulmuş oluyor.
Evet, mâdemki kâinâtın halkına sebeb olan Nebi-yi Efhâm (S.A.V.) Efendimiz Hazretleri, vazife-i risaletlerini mükemmelen îfâ ettikten sonra, emr-i İlâhî ile vücûduna bâis oldukları âlem-i bekàya teşrîf ettiler; şu misâfirhâne kapanıncaya kadar gelip geçecek, dolup boşanacak, çürüyüp tazelenecek sükkânına, bilhassa cin ve inse en àlî bir hediye, en mükemmel bir rehber, en mukaddes bir mürşid olarak, Kur'ân-ı Hakîm’i bırakmışlardır. Nitekim müteâkib asırların yetiştirdiği bir çok zevât-ı àliye, bütün müşküllerini Kur'ân ile halletmişler; aradıklarını Kur'ânda bulmuşlar.
İşte bu bid'at ve zulümât asrında da yine o Kur'ân-ı Hakîm ve Kerîm, lâyemût i'câzını Sözler ve Mektûblarla izhâr etmiş ve bu hakikaten azîm işte, Rahmet-i İlâhiyeye, muazzez ve muhterem Üstadımız elyak ve elhak memur ve vâsıta olmuştur. Bu hakikate daha birinci derste, lütf-u İlâhî ile îmân ettim. Diğer nurlu dersler, kuvvet-i îmâna vesile olmuş ve olmakta bulunmuştur.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Azîz ve Muhterem Üstadım!
Bu dünya mü'mine zindândır derler. İşte neşrine, izhârına, beyânına vâsıta olduğunuz nurlar, bize bu karanlık dünyamızı aydınlattı. Hilkatteki hakikati ta'lim etti. Bâkî, dâimî ve sermedî, saâdetli hayatı tedrîs etti. Şahsen bu nurlar olmasaydı, hâlim ne olacaktı? Ya nurlara erişmeseydim, ne yapacaktım? Ya bu nurların neşrine “alâ kaderi't-tâkati ve'l-imkân” lütf-u İlâhî ile çalıştırılmasaydım, bütün kazancım ma'siyet ve kara yüzle, perîşan hâl ile, nasıl Dergâh-ı İlâhiyeye çıkacaktım? Elhamdülillâh, sümme ve sümme Elhamdülillâh, niyet-i hàlise ve cüz'-i lâyetecezzâ kabîlinden olan Kur'ânî hizmet sebebiyle, bu abd-i pür-taksîr de inşâallâh duânızla Rahmet-i İlâhiyeye nâil olur ümîdindeyim.
Hulûsî ∗∗∗
► (093) ◄ Sabri’nin bir fıkrasıdır
(Sabri’nin bir fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Efendim, hiç şek ve şübhem kalmadı ki; nur, nurdan seçilemediği gibi, nur deryâsının nurânî talebeleri de, nerede olursa olsun hepsi bir gayede, umumî bir zihniyette, yekdiğerlerine rekabetleri yok; dâima birbirinin evsâf-ı mümtâzesiyle müftehir ve mübâhî; samîmiyet ve vefâ hususunda, rüfekasını şahsına tercih eder bir emelde bulunmaları; yegâne emel ve gayeleri olan “tevhid”in bir alâmet-i mümtâze ve fârikası olan ittihâd ve tesânüd-ü hakîkiye ve meşrûayı, kàlen ve fiilen ve hâlen göstermeleriyle sâbittir ki, bu hâl bir alâmet-i muvaffakıyettir.
Talebeniz H. S. ∗∗∗
► (094) ◄ Re'fet Bey’in bir fıkrasıdır
(Re'fet Bey’in bir fıkrasıdır)
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Son neşrettiğiniz Söz, fakirde çok derin te'sir ve intibâ'lar bıraktı. Onun sâikinin ne olduğunu anlayamadım. Zât-ı àlînizi o sözde çok hiddetli buldum. Gayet ateşîn bir kalem, bütün elemlerinizi dökmüştü. İhtiva ettiği hakàika mest ve hayran olduğum hâlde, saatlerce okudum. Artık Sözler’inizin hiçbirini diğerine tercih edemiyorum. Zîra, birine mühim derken, diğeri daha mühim ve bir diğeri ehemm olarak kendini gösteriyor. Binâenaleyh, envâr-ı Kur'âniyeyi gökteki yıldızlara benzetiyorum. Filhakîka yıldızlar parlaklık itibariyle birbirinden farklı ise de hepsi yıldızdır. Ve aynı menba'dan ahz-ı envâr etmede olduklarından, keyfiyetçe yekdiğerinden farkı yok gibidir. Sözler’iniz aynen böyledir. Herbirini yüz defa okusam, yüzbirinci defa hiç okumamış gibi, büyük bir zevk-i manevî ile okumam dahi yüksekliğine şâhiddir. Bu bâbda ne kadar yazsam Sözler hakkında hiçbir şey yazmış olamayacağımı düşünerek sözüme nihâyet veriyorum.
Re'fet ∗∗∗
► (095) ◄ Şu fıkra Mes'ûd Efendi’nindir
(Şu fıkra Mes'ûd Efendi’nindir)
Ey Benim Muhterem Üstadım!
Hadd-i bülûğumdan bu âna kadar, laîn şeytanın zırhından ma'mûl bir sanduka, derûnunda kilitlemiş olduğu akl-ı uhrevî ve îmânımı tazyîk altına almıştı. Duânız sâyesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstadımın duâ yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, îmânımı tekrar teslîm ettin ve teslîm aldığımı şununla isbât ederim ki; duâya kabûl buyurduğunuz tarihte, yani Ramazan-ı Şerîf’in üçüncü günü berây-ı ziyaret nezdinizde idim. Müfârakatımdan sonra, Cenâb-ı Hakk’ın gösterdiği ve sevgili Üstadıma arz eylediğim rüya ile, âcizâne tefsirimde, gündoğudan günindiye doğru olan çayı, yani gündoğudaki duâyı almamış olsa idim, önümde, elinde sepet ile giden adam gibi gayyâ kuyusuna gidecektim. Ben de o kapının önünde durduğum hâlde, o müessir almış olduğum duâ sâyesinde, o korkunç kapıdan çağrılmayarak, avdetimde geniş bir caddeden halkın omuz omuza geçtiği ve bizim mestûr bir mevkide seyreylediğimiz o meşâkk ve mezâhime iştirâk ettirilmediğimiz, ancak Üstad-ı muhteremimin, Cenâb-ı Hak nezdinde duâsının kabûlüdür ve Sözler’in mukâvemet-sûz te'sirleridir.
Ben de buna mukâbil, Üstadımın hàdim olduğu çığırı takib ile hizmet etmek emelinde isem de, yalnız ettiğim hizmet kâfî değildir. O da ancak âhiret menfaatimiz içindir. Yalnız Cenâb-ı Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerinden beş vakitte duâ ediyorum: “Ya Rabbi! Ya Rabbi! Yirmiyedi seneden beri, şeytan aleyhi'l-lâ'nenin zırhlı çelik sandukaya kilitlemiş olduğu îmânımı, balyozuyla kırarak tahlîs eden Üstad-ı Ekremime, yani Kur'ân-ı Hakîm’in lemeâtı olan Risale-i Nurun neşrine bir hizmet olarak, bana menâmda göstermiş olduğun yevm-i mahşerde, gayyâ kuyusu kapısının ağzından çevirmeğe muvaffak olan müfessir-i Kur'ânı ve son musannif bulunan Said en-Nursî Hazretlerinin yevm-i mahşerde sancaktarı kıl, Ya Rabbi! Ya Erhamerrâhimîn! Velhamdülillâhi Rabbi'l-Âlemîn.” olan Cenâb-ı Mevlâ’dan evkàt-ı hamsede vird-i zebânımdır. Ve siz Üstadımın kabûl buyurmasını istirham ile el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
Mehmed Mes'ûd ∗∗∗
► (096) ◄ Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
(Ahmed Husrev’in fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Kıymetdâr Üstadım!
Tarih-i mektûbdan iki gün evvel idi. Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli’ni yazmakla meşguldüm. Hulûsî ve Re'fet Bey, Zekâi ve Sabri Efendi gibi kardeşlerimin, Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur’a karşı gösterdikleri ateşîn muhabbetle, kalbî iştiyaklarını gösteren kalemleri, beni de heyecana düşürmüştü. Bu sırada Bekir Ağa, sizden gelen bir mektûbla teşrîf etti. Bekir Ağa, mu'tâdının hilâfı olarak, pek gülşen yüzlü idi. Mektûbu aynı sevinçle, ba'de't-takbîl beraber açtık. Bir varak-pâre-i fâzılâneleriyle, Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahifeden ibaret olan Sekizinci Remzi, üç sekiz tevâfukâtıyla kendini gösterdi. Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli’nden hâsıl olan sevinçli bir heyecan-ı kalbî ve Bekir Ağa’nın Üstadına ve Nurlara karşı kalbî iştiyakını gösteren sevimli yüzü ve dört aydan beri beklediğimiz tevâfukâtın gayesinin mebde'ini gösteren Sekizinci Remiz’deki, sevgili Üstadımızın manevî bir nur ile parlayan ve gülümseyen, o yüksek, en hàrika, tatlı sözü, fakir talebenizde öyle bir hâlet-i azîme tevlîd etmişti ki, işte o dakikam, saâdet-i ebediyeye nâil olanların geçirdiği ânlardan bir dakika idi. Bu sürûr içinde mektûbunuzu ve Sekizinci Remz’i okudum. Okurken herbir cümlenin nihâyetinde, “Var ol, mes'ûd ol, bahtiyar ol Üstadım!” nidâları kalbime tercümânlık eden lisânımdan ihtiyarsız dökülüyordu. İlk defa Bekir Ağa ile, bir defa Rüştü Efendi kardeşimle, bir defa da Re'fet Bey kardeşimle okudum.
Evet sevgili Üstadım, senelerden beri Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhân’ın bahr-i ummânında medfûn defineleri, Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur ile meydâna çıkarmıştınız. İşte, azîm bir define daha lütf-u İlâhî ile Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmının Sekizinci Remzi’nde en parlak ve gözler kamaştıran nurlarıyla tezâhür ediyor, kendini gösteriyor. Beşerin nazarını ister istemez kendine çeviriyor.
Bin üçyüz seneden beri, sâhib-i insafı hayrette bırakan ve dünyanın her köşesinde ve beşerin her tabakasında, cin ve beşer lisânında, semâvâtta melek ve rûhâniler lisânında, en yüksek makam-ı mümtâzı işgal eden, o Furkàn-ı İlâhî’nin esrâr-ı mühimmesinden ve i'câz-ı azîmesinden bir parçası daha, susmak bilmeyen mu'ciz-nümâ bir sadâ ve latîf bir âvâz ve tükenmez bir feyizle karşımıza çıkıyor.
O kıymetdâr Kur'ânın, bugün, mükevvenâtı yed-i kudretinde tutan ve azamet-i kibriyâsıyla idare eden ve azamet-i celâli karşısında herşeyi kendine secde ettiren, bir Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un kelâmı olduğunu, üzerindeki hadsiz damgalarıyla gösteren Risalelerinizin kıymeti ne büyüktür. O risalelere nasıl kıymet verilir, nasıl başkasıyla muvâzene edilir, nasıl bir başkasının tefevvuku tahattur edilir.
Beşerin zulmetli sîmâsına nurlar saçan ve tevhid haricindeki her türlü akîdeleri zîr ü zeber eden ve şâkirdlerine gülümseyerek tatlı bir yüzle bakan ve hoş ve pek şirin bir lisân ile söyleyen, o risaleler ve o risalelerin sâhibi ve nâşiri olan sevgili Üstadım! Siz talebelerinizin kalblerinde risalelerinizle yaşıyorsunuz. Hem öyle bir sûrette yaşıyorsunuz ki, küçük bir işâretinize müheyyâ talebelerinizin rûhlarında ırmakların çağladıkları gibi tevâlî eden ve tükenmek bilmeyen İlâhî bir muhabbetle yaşıyorsunuz. Hayat-ı fâniyeye vedâ etseniz bile, büyük büyük cemâatlerin arasında hürmetle yâdedileceğinize (Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3> ve nâmınızın dünya ve ukbâda ihtiramla taşınacağına ve Risalelerinizin pek büyük hâhişle revâcda olacağına kaviyen ümîdvârım.
[^6]:(Hâşiye) Ben, kardeşim Husrev'in bu makamdaki hissiyatına iştirâk edemiyorum. İnsanların nazarında mevki kazanmak ve dillerinde yâd edilmek, hakikat-bîn olanlarca bir şeref değildir. Eğer, rızâ-yı İlâhî varsa, o rızânın cilvesi olarak insanlarda teveccüh görünse, bir derece emâre-i rızâ olmak noktasında makbûl olabilir. Yoksa arzu edilmemeli. Mâdem Husrev hakikat-bîndir, elbette benim şahsıma havâle ettiği şerefi, Risaleleri niyet ediyor. Zâten o şerefte umum talebeler hissedardırlar, tek birisine verilmez.
Evet, nasıl sözlerim haksız olsun ki, en tehlikeli ânlarda bile hakkı söylemekte susmayan ve pek àlî rûhu taşıyan ve talebelerine her ân tesellî nurlarını dağıtan, Kur'ân-ı Kerîm’in bugünkü dellâl-ı muhteremi olan Üstadım! Sizin din-i mübîn-i İslâma olan merbûtiyetinize ve o büyük muhabbetinize ve o yüksek sa'yinize mükâfât olarak defter-i hasenâtınıza Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretleri –lâ yü'ad ve lâ yuhsâ– ecirleri yazmasını Rahmet-i İlâhiyeden niyâz ederim.
Nasıl bugünkü beşeriyet size ve Risaletü'n-Nur’a medyûn olmasın ki, semâmızda dolaşan güneşin saçtığı ve her ân ufûlüyle bir başka âlemi gösteren nurları gibi değil, Kur'ânın Arş-ı A'zamından gelen nurlarla ölmez, tükenmez, sermedî bir nuru, risalelerinizde gösteriyorsunuz.
İşte o risaleler ki, herbiri başlı başına menba'ları ve mecrâları ayrı ve fakat bir bahr-i muhît-i ummâna dökülen nehirler gibidir. Sonsuz olan bu nehirlerin hangisine varsa, nasıl doyuncaya kadar su içmez? El ve yüzlerini temizlemek isteyenler, nasıl oluyor da bu enhârdan istifade etmez? Veyâhut arâzilerini iskà için, cedveller yaparak hangi tarafa götürülse, azîm cemâatler nasıl tefeyyüz etmez? Bu enhârda öyle azîm şifâlar var ki, hastalar içse her türlü devâyı içinde bulurlar. Yaralılar içse bin türlü yaralarına merhem bulurlar. İhtiyarlar içse, hayat-ı ebediyenin civanmerd gençlerinden olurlar. Tazeler içse saâdet-i dâreyni bir ânda elde ederler.
Risaleleri okuyanlar, sevgili Üstadım! Sizin ne büyük ve àlî bir kalbe mâlik bulunduğunuzu teslîm için, bilmem tefekküre ihtiyaç var mı? Bunca zamandan beri “Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın dellâlıyım ve bu kudsî vazifemi hiçbir şeye değişmem.” diye vâki olan ilânatınıza, bir kat daha kuvvet veren, bu kerre ki neşir buyurduğunuz Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmı’nın sekiz sahifelik olan Sekizinci Remzi, ne güzel gösteriyor ve bu gösterilen hakikatlere meftûn olmamak mümkün mü? Ah sevgili Üstadım, lisân ve kalemim müsâid olsa, herbir risale için lâyık oldukları şekilde medhiyeler yapıp takdim etsem! Heyhât, herşeyde olduğu gibi, bu hususta da ben fakirim.
Evet sevgili Üstadım! Sevincimizi arttıran bir mes'ele daha var. O da Kenzü'l-Arş Duâsı’nın Feyzinden Gelen Bir Nükte-i Kur'âniye nâmı altında neşredilen iki sahifelik hurûf-u hecâiye-i Kur'âniyenin, bu kısma ilâvesi ve bu kısmın da, yazmakta olduğumuz tevâfuklu ve hâşiyeli Kur'ân-ı Kerîm’in baş tarafına, umumun istifade ve istifazalarının kolaylıkla te'minine binâen dercedilmesi hakkındaki tensib-i fâzılâneleridir. Bu tensib bizce de pek çok musîb görülmekle, fakir talebinizin nazarını mâziden hâle, hâlden de istikbâle çeviriyor ve istikbâldeki parlayan nurları göstermekle, nihâyetsiz sürûrlara müstağrak kılıyorsunuz.
Ahmed Husrev ∗∗∗
► (097) ◄ Re'fet’in Fıkrasıdır
(Re'fet’in Fıkrasıdır)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Muhterem ve çok kıymetli Üstadım Efendim!
Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmının Remzi’ni dikkatle okudum, ihtiva ettiği hàrika-nümâ rumûzât ve o rumûzâtın ifâde ettiği yüksek hakàik, fakire azîm istifadeler te'min etti ve beni derin derin tefekküre ve teemmüle sevk eyledi. Çocukluğumdan beri hakàik-ı diniyeye çok merak eder ve her fırsattan istifade ederek tedkîkàt ve tetebbuâtta bulunurdum. Ne yazık ki, emelime muvaffak olamazdım. Bu sebebden ye's ve nevmîdiye dûçâr olurdum. Nâmütenâhî şükürler olsun ol Hallâk-ı Azîm’e ki, zât-ı àliye-i fâzılâneleri gibi, her asırda emsâline ender tesâdüf olunan bir dâhî-i a'zama bizleri mülâkì kıldı da, otuz seneden beri rûhumun çok büyük iştiyak ve tahassürle beklediği bir üstad-ı muhtereme nâil eyledi.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ثُمَّ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Mâdem şimdiye kadar böyle hakikatler hiçbir eserde görünmemiş ve işitilmemiştir; yazılması çok muvâfıktır ki, okuyan her ehl-i îmânın, Kur'ân-ı Hakîmin hazâin-i nâmütenâhiyesinden bir kısım cevâhiri elde etmek sûretiyle, hem ağniyâ-i maneviye adedine dâhil olsun ve hem de künûz-u mahfiyeye ıttılâ' kesbetmek gibi, rûh-u beşerin en büyük ihtiyacâtını tatmin etmiş bulunsun. Hülâsa, tevâfukât ve rumûzât-ı Kur'âniye, tebşîrat-ı azîmeyi ihtiva etmesi itibariyle, kemâl-i hassâsiyetle takib ve tedkik olunmaktadır. Bundan dolayı nihâyetsiz hürmet ve ta'zîmatımı arz eder ve mübârek ellerinizden öperek, Cenâb-ı Hakk’ın bize inkişaf-ı kalbî ihsân buyurması hususundaki duâ-yı hayriyelerini istirham eylerim, sevgili Üstadım Efendim.
Re'fet ∗∗∗