► (220) ◄ Mesâil-i Müteferrika
Mesâil-i Müteferrika
Birinci Mesele
BİRİNCİ MES'ELE:
Suâl: Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk-ı hakikattir. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde nihâyetsiz salavâta ihtiyaç göstermiştir. Çünkü Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saâdetleriyle nasîbedârdır. Nihâyetsiz istikbâlde ebedü'l-âbâdda nihâyetsiz ahvâle ma'rûz ümmetin bütün saâdetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyaç göstermiştir.
Hem Resûl-i Ekrem, hem abd hem resûl olduğundan ubûdiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلاَةُ ifâde eder. Risalet, Hak’tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve memuriyetinin kabûl ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, سَلاَمٌ lafzı onu ifâde ediyor.
Hem biz سَيِّدِنَا lafzıyla tâbir ettiğimizden diyoruz ki: Yâ Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize merhamet et ki bize sirâyet etsin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
İkinci Mesele
İKİNCİ MES'ELE:
(Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevaptır)
Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl-i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrana girip ahsen-i takvîmden esfel-i sâfilîne sukùt etmişler?
Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, şerîat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyedir ki, mevcûdâtta zuhûr eden Ef'âl-i İlâhiyenin tanzim ve nizâmını gösteren âdetullâhın mecmû-u kavânîninden ibarettir. Ma'lûmdur ki kavânîn, umûr-u itibariyedir; vücûd-u ilmîsi var, haricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkàş-ı Ezelîyi tanımadıklarından kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkàş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san'atı sâni' tevehhüm etmişler.
Nasıl ki bir vahşî ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam, muhteşem bir kışlaya girse; bir ordunun nizâmât-ı maneviye ile muttarid hareketini temâşâ etse; maddî ipler ile bağlı tahayyül eder. Veyâhut o vahşî, muazzam bir câmi’e dâhil olsa görse ki: Müslümanların cemâat ve îdlerde muntazam, mübârek vaziyetlerini görse, seyretse maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.
Öyle de, vahşîden çok vahşî olan ehl-i dalâletin, cünûd-u semâvât ve arza mâlik olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma'bûd-u Ezelînin mescid-i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, o Sultanın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâdetse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn şerîat-ı kübrâsını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karmakarışık tezâhürattan ibaret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşî hayvan dahi denilmez. Çünkü, o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen Sözler’de ve sâir Risalelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr-i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; her zerrede, her sebebde, bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki, Vâcibü'l-Vücûdun bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl-ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin divâneliğinden gelen mânâsız hezeyanlardır.
Elhâsıl: O sözlerde gayet kat'î bir sûrette isbât edilmiş ki, tabiat-perest adam bir İlâh-ı Vâhidi kabûl etmediği için, gayr-ı mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecburdur. O ilâhlar herbirisi herşeye muktedir olmakla beraber, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizamı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, tâ manzûme-i şemsiyeye kadar hiçbir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur, ki parmak karıştırsın.
﴿ لَوْ كَانَ فِيهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ ﴾
Fermân-ı kat'î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat'î bir bürhânla keser.
Üçüncü Mesele
ÜÇÜNCÜ MES'ELE:
Küfür, manevî bir cehennemin çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka Sözlerde isbât edildiği gibi, maddî bir cehennem dahi onun meyvesidir. Cehenneme duhûlüne sebeb olduğu gibi, cehennemin vücûduna dahi sebebdir. Zîra küçük bir hâkim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa, bir edebsiz ona dese: “Beni te'dib etmezsin ve edemezsin!” Herhalde o yerde hapishâne yoksa da onun için bir hapishâne icâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, cehennemi inkâr ile, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gayet büyük bir zâtı tekzîb ve tâciz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor; izzetine şiddetli dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz-ı muhâl olarak cehennemin hiçbir sebeb-i vücûdu bulunmazsa o derece tekzîb ve tâcizi tazammun eden küfür için cehennemi halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.
Dördüncü Mesele
DÖRDÜNCÜ MES'ELE:
Eğer desen: Ne için ehl-i küfür ve dalâlet, dünyada ehl-i hidayete gâlib oluyor?
Elcevab: Çünkü küfrün divâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve isti'dâdât-ı insaniye sermâyesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiatıyla alındığı için en a'lâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam divâne olur, çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altun verir. O zengin divâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir, hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altun alıyorlardı. Hem bir vakit bir pâdişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ-yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
İşte küfür bir divâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki bâkî metâ' yerine fânî metâ'ı alır. İşte şu sırdandır ki ehl-i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şedîddir. Bir dakika meraka değmeyen bir şeye, bir sene inâd eder.
Evet küfrün divâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir latîfe-i insaniye sukùt eder; ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiat verir. Fakat mü'minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.
﴿ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَسِينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾
Beşinci Mesele
BEŞİNCİ MES'ELE:
Mühim bir sırr-ı âyet:
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, mecmûu mu'cize olduğu gibi herbir sûresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'â-yı i'câzı gösterir bir tarzdadır.
Meselâ, Sahâbe’den bahseden âhir-i Sûre-i Feth olan âyeti, ki ﴾ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ﴿ dan başlar, bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbe’nin tabakàt-ı meşhûresinin, ki Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud, Ashâb-ı Suffa, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr-i âlem tabakàtın esmâsının adedine işâret ediyor ve şu âyetten evvelki ﴾ هُوَ الَّذِٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ ﴿ âyeti, altmışüç harf olduğundan ömr-ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl-i Beyt-i Nebevî’nin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi, ikiyüz altmıştır. Ashâb-ı Bedir, Şühedâ-i Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud şühedâsından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla ikiyüz altmıştır. Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb-ı Bedir, Ashâb-ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber ikiyüz altmışdört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ-yı Erbaa ve Hamse-i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır.
Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb-ı Bedir ve Uhud ve Suffa’nın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:
Hemze, lafzî (9) gayr-ı melfûzu (15) muvâfık geliyor.
(4) ث (3) ت (8) ب muvâfık, (8) ج muvâfık, (3) ذ (3) د (6) خ (10) ح muvâfık, (16) ر muvâfık, (6) ز muvâfık. Uhud ve Suffa'dan (س (7 muvâfık, Suffa'dan (ش (2 muvâfık, Suffa'dan (ص (2 muvâfık, Bedir'den (ض (2 muvâfık, Suffa'dan (ظ (3) ط (1 Uhud'da Abâdile-i Seb'a, Hulefâ-yı Selâse (ع (10 muvâfık, Suffa'dan (ق (1) ف (14) غ (6 muvâfık, Bedir'de (م (24) ل (34) ك (6 muvâfık, (ن (16 muvâfık, (ى (12) و (15) هـ (16 muvâfık, (ا (18) لا (2 muvâfık...
İşte şu hurûfâtın yarısı Ashâb-ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvâfık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr-ı muvâfık olanlar başka tabakàtın adedine muvâfıktır. Meselâ, Ehl-i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakàt-ı meşhûreye...
Hem cây-i dikkattir ki: ﴾ ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا.. الخ ﴿ âyetinde şu âyet gibi bütün hurûf-u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak o hurûfâtın tekrârâtı acîb bir tarz-ı münâsebettedir.
Şu âyet ise birbirine bakmıyor. Kardeş kardeşine muvâfık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurûfâtın vazifesi, âyetin mânâsını te'yid ederek, bahsettiği sahâbelerin esmâsına bakıyorlar. Evet şu âyet-i kerîme cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurûfâtıyla aynı mânâya işâret eder. Meselâ, şu âyetin hurûfâtları Ashâb’a baktıkları gibi, kayıdları da Ashâb’ın sıfat-ı meşhûresine bakar. O sıfatı göstermekle o sıfat sâhiblerine parmak basıyorlar.
Meselâ: ﴾ ...وَالَّذِينَ مَعَهُ ﴿ daki maiyet-i hàssa, sohbet-i mahsûsayı zikretmekle Ebû Bekiri's-Sıddık’ın medâr-ı fahri ve şöhreti olan maiyet-i hàssa ile başına parmak basıyor.
﴾ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ ﴿ şiddet-i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe-i kat'iyyesi ile şöhret-şiâr olan Hazret-i Ömer’i âyine gibi gösteriyor.
﴾ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ ﴿ şefkat-i rahîmâne ile meşhûr-u enâm olan Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn’e parmak basıyor.
﴾ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا ﴿ kaydıyla rükû ve secdede devam ve kesrette meşhûr olan Hazret-i Aliyyü'l-Murtazâ’ya işâret ediyor.
﴾ يَبْتَغُونَ فَضْلاً مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا ﴿ cümlesiyle ehl-i bîat-ı Rıdvân’a,
﴾ سِيمَاهُمْ فِى وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ﴿ Ashâb-ı Suffa’ya,
﴾ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِى التَّوْرٰيةِ ﴿ fukahâ ve ulemâ-i Sahâbeye,
﴾ وَمَثَلُهُمْ فِى الْاِنْجِيلِ ﴿ Ashâb-ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir’deki Sahâbelerin nâmdâr yiğitlerine işâret ettiği gibi, enbiyâdan sonra Benî Âdem içinde en yüksek, en nâmdâr, en mümtâz olan Sahâbelerin medâr-ı rüchâniyetleri, menşe'-i imtiyazları ve mâden-i meziyetleri olan seceyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı àliye ve muâmelât-ı gâliyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işâret ediyor.
O kayıtlarla diyor ki: Sahâbelerin halka karşı vaziyetleri; düşmanlarına şedîddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenâb-ı Hakk’a karşı rükû ve secdede kemâl-i itâattedirler. Her işlerinde Cenâb-ı Hakk’ın rızâ ve fazlını kasdederek kemâl-i ihlâstadırlar.
Hem sahâbelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metânet ve terakkî ve sebat ve tefevvuku, mâziden Tevrat ve İncil’i işhâd ederek mu'cizâne ve müstakbelden ibâdet ve cihad vazifesinde hàrikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizâne mâzi ve müstakbelde iki ihbar-ı gaybiye ile sahâbelerin i'câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem'a-yı i'câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işâretleri vardır. İzâhı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte mâdem şu âyet, hem cümleleri hem kelimeleri, hem hurûfâtıyla ayrı ayrı vazifeleri gördükleri hâlde mânâ-yı maksûdun etrafında toplanıp ona bakıyorlar; acaba bilmediğimiz ve beyân etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrâr-ı acîbeyi câmi' olduğu anlaşılmaz mı?
Altıncı Küçük Bir Mesele
ALTINCI KÜÇÜK BİR MES'ELE:
Otuzüç aded sözlerin ve otuzüç aded mektûbların mecmûuna Risaletü'n-Nur nâmı verilmesinin sırrı şudur ki:
Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle: Karyem Nurs’tur. Merhume vâlidemin ismi Nuriye’dir. Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir. Kàdirî üstadım Nureddin. Kur'ân üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde izâh ve tenvir eden Nur misâlidir. Kur'ân-ı Hakîmdeki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meş'ûl eden
﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَوةٍ ﴿ âyetidir. Hem hakàik-ı İlâhiyede müşkülâtımın ekserîsini halleden Esmâ-yı Hüsnâdan Nur ism-i nurânîsidir. Hem Kur'âna şiddet-i şevk ve inhisar-ı hizmetim için hususî imâmım Zinnûreyn’dir.
اَللّٰهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ ❀ وَيَا مُنَوِّرَ النُّورِ ❀ وَيَا مُصَوِّرَ النُّورِ ❀ وَيَا مُقَدِّرَ النُّورِ❀ وَيَا مُدَبِّرَ النُّورِ ❀ وَيَا خَالِقَ النُّورِ ❀ وَيَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ ❀ وَيَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ ❀ وَيَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ ❀ وَيَا نُورًا لَيْسَ مِثْلَهُ نُورٌ ❀
سُبْحَانَكَ يَا لااِلٰهَاِلَّااَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ اَجِرْنَا (وَعَلِى) مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا (وَاَدْخِلْ عَلِى) الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ وَنَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِاَنْوَارِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ يَا رَحِيمُ يَا غَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ وَآلِهِ الْاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ الْاَخْيَارِ آمِينَ آمِينَ آمِينَ
Said Nursî ∗∗∗
► (221) ◄ Hulûsî Bey’in suâline cevaptır
(Hulûsî Bey’in suâline cevaptır)
(Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevaptır)
1932 tarihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevab veremiyorum. Fakat bu mes'ele ile münâsebetdâr bir-iki mes'ele-i şerîatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde, ulemâlar fetvâ vermeye cesâret edemiyorlar. İmâm-ı A'zam ile İmâm-ı Muhammed (Radıyallahu anhümâ) gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvâları, sâbit kaplama hakkında olmamak gerektir. Hâlbuki bu diş mes'elesi, umumü'l-belvâ sûretinde o derece intişarı var ki ref'i kàbil değil. Ümmeti bu belvâ-yı azîmeden kurtarmak çaresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki ehl-i ictihâdın vazifesine karışayım –fakat bu umumü'l-belvâ zarûretine karşı, fetvâlara tarafdâr olmadığım hâlde– diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekim-i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sûreti olsa altındaki diş, ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması guslü ibtal etmez. Çünkü üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların, zarar için kaldırılmadığından cerîha yerine yıkanması, şer'an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binâen sâbit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtal etmez.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ Mâdem ihtiyaca binâen bu ruhsat oluyor; elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak, bu ruhsattan istifade edemez. Çünkü hattâ zarûret derecesine geldikten sonra böyle umumü'l-belvâda eğer bilerek sû-i ihtiyarıyla olsa, o zarûret ibahaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuş ise zarûret için elbette cevâz var.
Said Nursî ∗∗∗
► (222) ◄ Üç cesetli bir rûhun bir fıkrasıdır. Yani: Hâfız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali
(Üç cesetli bir rûhun bir fıkrasıdır. Yani: Hâfız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali)
Otuzbirinci Mektûbun Onyedinci Lem'ası’nın Onyedinci Notasının yedi mes'elesinden İkinci Mes'elesi iken Yirminci Lem'a olan İhlâs Risalesi’ni aldım. Kuleönü’nde kardeşim Ali Efendi ile, Yirmibirinci Lem'a nâmıyla projektör-misâl, geceleri gündüze çeviren, pek mübârek ve çok kıymetdâr ve gayet müessir bir risale ile, Yirmiikinci Lem'a olan Onyedinci Notanın
Üçüncü Mes'elesi iken, Lemeât’a karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla, âlem-i insaniyetin fıtrat-ı hayat-ı hakîkiyesini unutturmak, ebedî zulümâtı, müsâvât-ı esâsiye nâmı ile, kendi şahıslarını istisna ederek, millet-i İslâmiyeyi esâssızlığa attıkları, gazlı bombaları ile bir nev'i geceyi getirdikleri gibi, güyâ istilâ ettiği manevî toprakta, kuvve-i inbâtiyeye medâr olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrâk ettikleri bir ânda, şu Lem'a o âlemi tenvir ile, güneşi gösterip, âb-ı hayatı ile uyanık zemin üzerini yeşerttiğini gösteriyor.
Muhterem Efendimiz! Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve ma'nen büyük bir nâme-i merğûbelerinizi, Bekir Bey vâsıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenâb-ı Erhamürrâhimîne hesabsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âciz, zaîf, fakir, kusurlu kullarını, hiçbir zaman maddî ve manevî takviye-i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hânenin sâhibi derhâl kapatıyor ve ayıktırdığını gösteriyor. Gerçi çok okuyamıyorsak da, yazıyı aynı vaziyette yazıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Muhterem Efendim! Şu yazılan risaleleri nasıl buldunuz buyuruyorsunuz. Ya Hazret-i Üstad! Ne diyelim! Bizim manevî yara ve hastalıklarımızı teşhîs buyurup, öldürmemek için her nev'i muâleceleri ile memzûc, hem mugaddî, hem müessir tiryâklarını Cenâb-ı Hakk’ın ihsânı ile gönderiyorsunuz. İhlâs hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsân edilen risaleleri okudukça, vücûdumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid diyarlardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehçe hareketlerimi gösterdiler.
Şu Sözler bittecrübe yazılmasıyla, umum kardeşlerimiz îkaz ediliyor ve her ferde kudsiyeti ile, güyâ o ferde hitâb eder gibi bir ulviyetle mâ-i zemzem içiriyor. İhlâsı tam, vicdânı temiz, rûhu teslîm, cismi latîf, nesebi tâhir kardeşlerimiz, bu îkaz ile Cenâb-ı Erhamürrâhimîne niyâz edip, (Yâ Rabb, cümle ihvânımızı yaramaz şeylerden halâs et ve ihlâs-ı tâmme ihsân et) duâlarında, sâlifü'l-arz haslet-i hamse-i àliye ve ehliyeden olmayan ve kesâfetli rûhuyla müteaddid nuru karıştıran ve zâhir hâliyle sebeb-i risale olup, umumun duâ ve himmetlerini her ân arzulayan, bu uğurda Risale-i Nur’a serfürû ve serfedâ edenleri, Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, Habîb-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân-ı Hakîm ve hizbü'l-Kur'ân hürmetine mağfiret buyurup, niyet edip taleb ettikleri hizmetinde muvaffak buyursun, âmîn.
Şu mübârek risaleler, harâretli bir adamın suyu gördüğünde ufak bir kapta ise, kazanına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi, şu zamanın nursuz yakıcı şiddet-i harâretine karşı, ihlâs denizini göstermekle harâreti kesmek, hem her nev'i cevâhir ve elmas içinde bulunduğunu beyân etmekle o denize dâvet ediyor, nefsin tâlibi olduğunu riyâ ve hubb-u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibâdet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh-ü nâsa muhabbetten, fir'avun gibi gark olurken dönmek isteyip, kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruâtı ile o âlemleri bu lem'alar öyle tenvir ediyorlar ki, eğer murad-ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhret-perest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücûdlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlâs ile îmân edip, Kur'ân’ın elmas cevâhirlerini alırlardı.
Muhterem Efendim! Kerâmet-i Aleviye Risalesi çok cihetlerle kerâmet olduğu gibi, Risale-i Nur şâkirdlerini intibâha ve teşvike, sa'y ve gayrete, cesâret ve şecâate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki, mâzide duran ve bize pek yakından bakan ervâh-ı àliyenin de düşmanı olup, o àlî rûhlar önümüzde pişdâr, etrafımızda zırh gibi ve muhâfız ve muâvin olduklarını göstermekle, zaîflere kuvvet, havf edenlere cesâret ve şecâat, kavîlere refîk oluyor ve her zaman bu risaleye herkesin ihtiyacını gösteriyor. Bu zamanın kisve-i ilmiye ve mümessil-i din ve rehber-i millet perdeleri ile ilmi eneye, dini dünyaya ve kendileri meyhâneye düşen ulemâü's-sû'u haber vermekle, ehl-i îmân ve irfanı insafa, ittifaka, ittihâda dâvet ediyor.
Cümlemiz, hâk-i pây-i ekremîlerine yüzler sürerek, mübârek dest-i dâmen-i kerîmânelerini öperiz efendim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
İslâm Karyesi’nden / Kuleönü’nden
Ali / Ali ∗∗∗
► (223) ◄ Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur
(Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَ وَعَلٰى اَخِيكَ وَعَلٰى اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Mübârek, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir; hem hakikattir. Evet kardeşim, sen bir bahçe-i ebedî olan Kur'ân-ı Hakîm’in Cennetinden Gül-ü Muhammedî (A.S.M.) nâmında, hadsiz nurânî hakikatlerin fabrikası hükmünde, tefsir-i hakàik-ı Kur'âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat-i mübâreke içinde en hàs ve en yüksek mertebeye kâtib ta'yin edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi biz de beşâret ediyoruz.
Sâniyen: Bu defa bize yazdığın Mu'cizât-ı Ahmediye (A.S.M) Risalesi çok hàrika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk-i hakîki hisseder. Demek oluyor ki manevî, hàlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali' olduğum vakit kardeşim Gâlib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukàbele etti. O yazdığın risale vâsıtasıyla pek çok insanlar, îmânlarını kuvvetleştiriyorlar, muhabbet-i Ahmediye (A.S.M.) kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret-i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter-i a'mâline geçiyor. Kur'ân ve Resûl-i Ekrem (A.S.M.) kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok mânidârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukâtı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki o risalelerin hatt-ı hakîkisini sen buldun veyâhut yakınlaştın.
Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet; manevî, rûhî, hakîki olduğu için zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh-ı İlâhiye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan Ondokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdar yanımda bulundurmak ile sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.
Râbian: Şu mübârek Şehr-i Ramazan Leyle-i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşirem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.
Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm-ı mübârekede bana duâ etsinler. Gâlib der: Husrev’le manevî bir irtibat hissediyorum. Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfi Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb-ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesi’nin hurûfu adedince rûhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn âmîn. Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu hàs talebeler dâiresine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim.
Mâşâallâh, Hâtem-i Mu'cizât-ı Ahmediyeyi (A.S.M.) çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözler ile alâkadarlar içinde bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız, tâ o nura hissedar olsunlar.
Şükre dair nüshanız Kuleönlü Mustafa bir adama verip o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha, kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi.
Hem size Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesini gönderiyorum. O Hâtime, hâtem-i i'câza gelen tenkidâtı reddediyor ve parlak bir mühr-ü tasdik olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözlerle alâkadar olan zâtların münâsib gördüklerini boş kalan gözlere kaydedebilirsin.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Mirzazâde
Said Nursî ∗∗∗
► (224) ◄
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve Gayretli Âhiret Kardeşim ve Hizmet-i Kur'ânda Yoldaşım Hulûsî-i Sânî ve Sabri-i Evvel!
Mâşâallâh Yirminci Mektûb’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
Mektûbunda ilm-i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakîki ilm-i kelâmın dersleridir. İmâm-ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkìkler demişler ki: Âhirzamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki; umum ehl-i keşf ve tarîkatın fevkınde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmâm-ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Senin şu âciz ve fakir ve hiç-ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondandır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.
Hem mektûbunda ﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴿ ye ait olan esrârı suâl ediyorsun.
Evet o âyetin büyük bir denizinden çok Sözlerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusus Yirminci Mektûb’da, Otuzüçüncü Mektûb’da, Otuzikinci Sözde, Yirmiikinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakàt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki o âyetin bazı envârını yazayım, fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Kardeşiniz
Said ∗∗∗
► (225) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'âniyede Fedâkâr Arkadaşlarım Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Bekir, Lütfü, Rüştü Efendiler!
Kardeşlerim, bu Ramazan-ı Şerîfte size âlem-i nurdan bahisler açmak arzuları var idi. Maalesef bir hâdise, zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân-ı kàl ve hâl ile meraklı, endişeli bir tarzda benden istizah istiyorlar. Onları ve sizleri meraktan kurtarmak için o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.
Birinci kısım: Bu bize nisbeten musîbetli ve elim hâdiseyi, Cenâb-ı Hak inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi rahmet görünüyor. Ehl-i dünyaya karşı vechi, cehennemin lüzumunu gösteriyor. Filhakîka bu Ramazan-ı Şerîf’te hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs-ı A'zam’ın dediği gibi inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan çok cihetlerle hakkımızda lemeât-ı rahmet göründü.
İkincisi: Bu Ramazan-ı Şerîfte acz u za'fı ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazan-ı Şerîfte şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, Dergâh-ı İlâhîye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu ve şiddetli oluyor, resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerdeki ibâdetlerin sırr-ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbih ve zikri bütün mânâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir.
(Hâşiye) Bu mektûbun mütebâkisi bir maksada binâen buradan kaldırılmıştır.
Said Nursî ∗∗∗
► (226) ◄ Hulûsî Bey’e hitâptır
(Hulûsî Bey’e hitâptır)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!
Evvelâ: Biraderzâdem Halîl Naci’nin dünyevî musîbeti beni de cidden mahzûn eyledi. Cenâb-ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin, âmîn. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı, elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâallâh.
Sâniyen: Silsile-i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren Hazret-i Şeyh Muhammed el-Küfrevî Kuddise Sırruhu’nun hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvânlarına çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Ve o havâlide Nurlarla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakıyetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Hasta kardeşiniz
Said Nursî ∗∗∗