Barla Lâhikası

► (132) ◄ Biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hàlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır

12. bölüm / 29

► (132) ◄ Biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hàlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır

(Biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hàlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْآنِ وَاَسْرَارِهَا

Ey Benim Muhterem Üstadım!

Âciz talebeniz, küre-i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid-i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki; Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O Zâtın Risale-i Nuru müceddid hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir; yani müjdecisidir.” denildi. Bunun üzerine Üstad-ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de onbeş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İsti'dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza edemiyordum.

Bilâhare, Yirmiikinci Mektûb’u verdiniz yazdım. Bir-iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve manevî onbeş yaşından beri, mâzide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:

Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rastgeldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum... Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:

Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl-i takvâ, Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, alettahmin yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağımda ve solumda ayak üzre idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi.

O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübârek zât, Said Nursî’dir. Ben de anladım ki bu hàrika iş, aktâblarda bulunur dedim, uyandım.

Bunun üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad-ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Herbirisi bana arkadaş ve Kur'âna talebe oldular.

Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl-i tarîkat ve ehl-i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan-ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını Cehennemin dibine atıyordu. Risaleleri okurken çok arkadaşlar, çok hayrette kalırlardı. “Bu koca Bedî', bu lü'lü-misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki, “söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> ” diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, “Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, okuyanlara bir iksîr-i a'zamdır.” diye hükmettik.

[^4]:(Hâşiye) Evet Mustafa kardeşim, Said'in üç şahsiyetinden ikisini tamam fark etmiş. Said'deki Üstadım, ders verdiği vakit àlî görüyor. Bîçâre dostu olan Said'i, hakikatte olduğu gibi adi görüyor ve gördüğü doğrudur... Said

Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan bu yüz arkadaşımın yaralarını, risaleler tedâvi ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhâmını kaldırır giderlerdi. Cenâb-ı Hak, Feyyâz-ı Mutlak ve Hallâk-ı Azîm, mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun..Âmîn...

Yarın Mahşerde, herkesten evvel Resûl-i Ekrem ve Nebi-yi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh.. âmîn.

Bu gençlerin her gün, her saat duâsını alıyorsunuz. Ve herbir risaleyi okurken, en aşağı sekiz-on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne-i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr-ı şükrândır.

Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim.

Acaba hâlim nedir ve ne olacak? Mürşid-i kâmil nerede bulabilirim diye çok merak eder ve ye's içerisinde kalırdım.

Cenâb-ı Hak, nasıl ki Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icâd eder ve her yaraya muvâfık ilâcı ihsân eder... Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara –Üstad-ı muhterem vâsıtasıyla– risaleleri Türkçe olarak te'lif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim.. –lâyuadd velâ yuhsâ– Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad-ı muhteremi de Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda azîz eylesin, âmîn.

Ben hiçbir Arabiyât görmeden, medresede beş-on sene okumadığım hâlde; yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid-i kâmil terbiyesi görmüş insanlar, geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip “Risale okuyuver.” diyorlar.

Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre-i arzdaki gençlere diyecektim: “Risaleleri ciddi okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet-i Muhammed’i kurtarmağa çalışmak değil mi? Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor, i'tikàdındayım.

Ve herbir risale, tek başıyla bir mürşid-i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa dâire-i inkıyada geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyûn bir risaleyi alıp okursa îmân etmezse de hiçbir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa “Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.” diyor. Risale-i Nur, lisân-ı hâl ile Avrupa meftûnu bulunan tek gözlü deccâla, “Ya îmân et, yâhut bütün dünyanın maskarası olacaksın.” diyor.

Şimdi azîz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid-i ekmel ve kutub ararken Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad-ı muhteremin sa'yi ile yüz ondokuz mürşid-i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur, yüz ondokuz adediyle, herbirisi birer mürşid-i ekmeldir ve aktâbdır.

Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid-i ekmele muhtaç olan ehl-i tarîkat kardaşlarım! Şeyh Abdülkadir-i Geylânî ve Şah-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arabî, Mevlâna Hâlid (Radıyallahu anhüm, Kaddesallâhu esrârahüm)

Hazretlerinin derece-i kemâlâtları, merâtib-i îmânları risalelerde ve Mektûbat’ta vardır (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3> .

Ey kardeşlerim ve ey halifeler! Tarîkatın ve hakikatin müntehâsını anlamak isterseniz; Risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.

[^5]:(Hâşiye) Merhum büyük kardeşim Mustafa, Risalenin şâkirdleriyle velâyetin şâkirdlerini ve birbirinin arasındaki dereceyi anlatmak istiyor. Bu mes'eleyi Risale-i Nur halletmiş. Hem tevhid-i âmî ile tevhid-i hakîkiyi göstermiş. Hem gözü kapalı olarak gitmenin ve gözü açık olarak gitmenin farkını Risale-i Nur beyân etmiş. Hem âlem-i yakaza ile âlem-i menâmı Risale-i Nur keşfetmiş. Hem âlem-i misâl ile âlem-i şehâdeti birbirinden Risale-i Nur ayırmış. Hem velâyet-i kübrâyı, velâyet-i vustâyı, velâyet-i suğrâyı ve birbirinin farkını; tamamıyla Risale-i Nur göstermiş. Bir sohbette, bir kademde -sahâbelerin meseli gibi- zâhirden hakikate geçmenin sebeblerini anlatmış. Hem tarîkat şahlarının ve "Eimme-i Erbaa"nın caddelerini Risale-i Nur beyân etmiş. Hem ilmelyakìn, aynelyakìn, hakkalyakìn ile elde edilen îmânın farklarını Risale-i Nur göstermiş. Hem Hazret-i Ebû Bekir-i Sıddık (R.A.) ve Hazret-i Ömer (R.A.) ve Hazret-i Osman'ın (R.A.) meşrebini Risale-i Nur takib etmiş. Hem İmâm-ı Ali'nin (R.A.) bir veled-i manevîsi olduğunu, Celcelûtiye'yi tefsir ile Risale-i Nurun kıymetini ve vazifesini Risale-i Nur göstermiş. Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mehdi ve İsâ Aleyhisselâm ve Deccâl ve Ye'cüc-Me'cüc ve Sedd-i Zülkarneyn hakkındaki müteşâbih hadîsleri Risale-i Nur te'vil etmiş, esâs maksadı anlatmış. İmâm-ı Ali (R.A.), Şah-ı Geylânî (R.A.), Sekizinci, Onsekizinci, Yirmisekizinci Lem'alar ile ve Sekizinci Şuâ ile kerâmât-ı evliyâ hak olduğunu ve yerde iken Arş-ı A'zam'ı müşâhede ettiklerini Risale-i Nur beyân etmiş. Hem umum müçtehidler, "Mütekellimînden birisi gelecek, hakàik-ı îmâniyeyi ve bütün mesâili vâzıh bir sûrette beyân edecek." diye müjdelerini, Risale-i Nur, hâdisât-ı âlem ile isbât etmiş. Hem bütün her asırda gelen meb'ûslar, velîler, keşfiyâtlarında, "Birisi gelecek, şarktan bir nur zuhûr edecek." diye Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini ve Üstadımın şahs-ı manevîsini ve talebelerin şahs-ı manevîsini görüp, bütün Ümmet-i Muhammed'e Risale-i Nurun faziletini, ehemmiyetini, kıymetini ve emr-i Peygamberi ile bütün ümmet, virdlerinde azâb-ı kabirden ve âhirzamanda gelecek fitneden, deccâlın şerrinden istiâze etmelerini ve yapacağı maddî ve manevî tahribâtını Risale-i Nur tamir yaptığını görmüşler. Müjdeler, beşâretler, işâretler, remizler ile haber verdiklerini, Risale-i Nur, Eskişehir, Denizli, Afyon, İstanbul gibi hâdisât-ı âlem ile göstermiş... Elhâsıl: Asırlardan beri beklenilen ve muntazır kalınan zât, Risale-i Nur imiş. Hattâ Üstadın kendisi de bir zaman böyle bir zâtın geleceğine muntazır imiş. Hâlbuki ne ağabeyim Mustafa'nın ve ne de benim haddim değil ki Risale-i Nurun kıymetini ve vazifesini beyân edeyim, heyhât! Risale-i Nur, Kur'ânın hàs tefsiri olduğundan Kur'âna bağlıdır. Kur'ân ise Arş-ı A'zam'a bağlıdır. Onun için Risale-i Nuru, Kur'ân medh ü senâ edebilir. Birinci Şuâ'da otuzüç âyetiyle işâret etmiş. Bunu yazmaktan maksadım; ağabeyim Mustafa'ya Risale-i Nurdan medet ve Kur'ândan şefâat ve Üstadımdan duâ istemektir... Talebeniz Küçük Ali

Ey ehl-i tarîkat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok ricâ ediyorum, Risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur’un herbir satırında bir kitabın te'sirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.

Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun! Okudukça, Risaleler feyz-âver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyak getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir-iki defa okusan insana usanç veriyor. Hâlbuki Risaleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkin ediyorlar...

Döneceğim bâlâdaki rüyanın tâbirine; Aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:

Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise; Üstad-ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî' âletler ise bu zamana kadar hiçbir imâmın söylemediği kelimeleri ve îmân telkinâtlarını yapan Risaletü'n-Nur eczâlarıdır. O küçük fabrika ise; Risale-i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedî' âletler ise Risale-i Nurun düsturları, hakikatleri ve mesâil-i îmâniyedir; okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl-i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise velâyet-i kübrâ yollarını gösteren Risale-i Nurdur.

Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim: Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur, dükkânların içinde –sandıklarda– büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine manevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim... Allâhu a'lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi; öyle de Risaleler ve Mektûbatü'n-Nur velâyet-i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin bürhânlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher-i nurânîdir. O sergide, îmânî nurlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet-i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.

İkinci gördüğüm rüyanın tâbiri, Allâhu a'lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise manevî, Allah’a asker olan gençlerin Isparta Vilâyeti’ndeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad-ı muhterem Said Nursî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise; risaleleri okuyup, lezzetini anlayan benim gibi ve arkadaşlarım gibi هَلْ مِنْ مَزِيدٍ diyenlerdir.

Evet, Üstad-ı muhterem, insanlara manevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işâretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise gençlerin îmânî risaleleri okuyup îmânlarını kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise herşeyden daha tatlı i'câz-ı Kur'ân esrârına ve îmânın envârına işârettir ki, onları Risale-i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise; gençlere ihsân-ı İlâhî, ikram-ı İlâhî ve Üstad-ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işârettir, inşâallâh... Benim aklım bu kadar eriyor. Bu kadar tâbir edebildim. Rüyalarımın ıslah ve tâbirini ricâ ederim.

Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün kenarında yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said (R.A.) bulunuyor. Bu esnâda eline büyük, bir kırmızı kaplı kitab alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hàriçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı –yani okuduğu hutbeyi– istedi ve aldı. Çadırdan, Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: “Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi, hiçbir imâm okumamıştır.” diyerek, o hitâbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O ânda uyandım... Allah hayretsin.

Bu rüyayı da bildiğim kadar tâbir edeceğim: O deniz ise Şerîat-ı Muhammediyedir. O çadır ise, Isparta Vilâyeti’dir. O hutbe ise, Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh-i Geylânî, ya İmâm-ı Rabbânî'dir. Risaleler, “makam-ı Mahmûd” yolunu ta'rif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale-i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.

Ey küre-i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi Üstadımın neşrettiği Risale-i Nurdur.

Ey benim kardeşlerim! Benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstadıma ne suâl açabilirim? Kaç kitab okudum da suâl açayım ve mes'ele halledeyim? Ne gibi suâl sorayım?

Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ-külli hâl anlayamadığınız mes'eleler çoktur. Üstadıma suâl açınız, meydâna ilim çıksın ve îmân hakikati çıksın da dünyada bulunan üçyüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkülâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifade etsin.

Ey hocalar ve ehl-i kalb! Soracağınız suâllerin cevablarını Risale-i Nurda bulabilirsiniz. Ehl-i keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdi’yi soruyor: “Ne vakit gelecek?..” Daha Mehdi’yi anlayamamış. Dâbbetü'l-arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkül suâlin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.

Ey hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan her mes'eleyi anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz mikdar artık yeter! Uyanmalı...

Peder ve vâlidem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali, çok selâm edip, iki ellerinden öper ve duâ etmektedirler.

Kuleönü’nde Sofuoğlu

Talebeniz

Mustafa Hulûsî

(R.H.) ∗∗∗

► (133) ◄ Risale-i Nurun tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid'in bir fıkrasıdı

(Risale-i Nurun tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid'in bir fıkrasıdır.)

Risale-i Nurun müellifi Bediüzzaman, nâdire-i cihan, Hàdim-i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum.

Üstadım –kendisi– Nur ism-i celîline mazhardır. Bu ism-i şerîf, kendileri hakkında bir ism-i a'zamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kàdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, Hizmet-i Kur'âniyede hususî imâmı, Zinnûreyn; fikrini, kalbini tenvir eden, âyet-i Nur olması ve müşkül mesâilini izâha vâsıta olan nur temsîlâtı gayet kıymetdârdır. Resâilin mecmûuna Risale-i Nur tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism-i a'zam olduğunu te'yid etmektedir.

Risale-i Nur adlı hàrika te'lifâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale-i Nur eczâları şimdiye kadar yüz ondokuza bâliğ olmuştur. Herbir risale, kendi mevzûunda hàrikadır. Gayet yüksek olmakla beraber Onuncu Söz ismiyle iştihâr eden haşre dair olan risalesi pek hàrikadır, câmi'dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat'î delâil-i akliye ile isbât etmiştir. Onunla çokların îmânını kurtarmışlar. ﴾ هُوَ الَّذِى جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا ﴿ âyetinin sırrıyla diyebilirim ki,

Risale-i Nur bir kamer-i mârifettir ki, şems-i hakikat olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın nurunu istifaza eylemiş ki: نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye-i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım, Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ-i risaletin şemsi olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nuru istifade edip, Risale-i Nur şeklinde tezâhür etmiş.

Üstadım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa ilm-i hâli bilmiyor gibi görünüyor; birden, bakarsın bir deryâ kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan cihet-i istifadesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. “Bende nur yok, kıymet yok.” der.

Bir hasleti de, tam tevâzu'udur ve مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır. İşte bu haslet icâbatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil-i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerini, içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl-i tevâzu' ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâallâh der; siz benden daha iyi bildiniz der, Allah râzı olsun der. Hak ve hakikati, nefsin gurur ve enâniyetine dâima tercih eder. Hattâ ben, bazı mes'elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır, eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnun olur.

Üstadım, bilhassa hikmet-i hakîkiye fenninde, yani hikmet-i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hàrikadır ve hikmet-i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde, Eflâtun ve İbn-i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim...

Bundan on üç sene evvel, “Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye” âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar, ma'nen İzn-i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb-u Rabbânî ve kandil-i nurânî Abdülkadir-i Geylânî (Aleyhi nazaru'r-Rahmânî) Hazretlerinin “Fütûhu'l-Gayb” risalesini tefe'ülen açtığı esnâda اَنْتَ فِى دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَبِيبًا يُدَاوِى قَلْبَكَ ibaresi çıktı. O ibare onun hakkında pek mânidâr olarak, Eski Said’i Yeni Said’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.

Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suâllerine gayet latîf ve müskit bir cevab vermiştir. Ve ilm-i mantıkta, İbn-i Sînâ’nın te'lifâtından geçecek “Ta'likàt” nâmında hàrika bir risalesi var. İşkâl-i mantıkıyeyi, kıyâs-ı istikraî cihetiyle onbine kadar iblâğ edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece-i ihâta göstermiş... “Sünûhât” isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem-i mânâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders-i maneviyeye binâen “İşârâtü'l-İ'câz” nâmındaki hàrika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:

“Harb-i Umumî hâdisât ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l-İ'câz'ı, Allah’ın tevfiki ve izni ile altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risale-i Nur, âhiren o mutasavver hàrika tefsirin yerini tutacak.”

Üstadımla yedi-sekiz sene musâhabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ mûcibince, deryâya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfî görüldü. Çünkü Üstadımdan iftirak zamanı idi, acele yazdım. Üstadım, وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok defa yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine eminim...

Hâfız Hâlid (R.H.) ∗∗∗

► (134) ◄ Hulûsî Bey’in fıkrasıdır

(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)

Azîz, Muhterem, Müşfik ve Mükerrem Üstadım...

Bu defa irsâline inâyet buyurulan Risale-i Nur eczâlarının dört kısımlık fihristesini aldım. Daha evvel Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarını almış, fakat ihtisaslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i'tikàdda bir olup, çok metîn hikmetlerle bazı a'mâlde ayrılıkları olan Dört Mezheb-i Hak gibi; bu fakire hakka, hakikate, sıdka, îmâna, nura, rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve manevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım. Azîz Üstadımın Otuzbirinci Mektûbun Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risale-i Nurun feyzi, müşfik Üstadımın müstecâb duâsı ve Üstadımın üstadı Hazret-i Gavs’ın Lillâhi'l-Hamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütf ü fazl-ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât-ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd-ı Risalet-penâhî ve Cenâb-ı Allah’ın nihâyetsiz in'âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde yüzbinler hamd ve şükürler olsun ye'se ve fütûra düşmekten kurtulmuş; yalnız, huzur-u manevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır. Hakikaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin –âsâr-ı Nurun cem'

ve teksir ve neşrinde– gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstadımıza bu kudsî vazifede yaptıkları muâvenet, her türlü takdirin fevkındedir. Allâhu Zülcelâl, cümlesinden râzı olsun ve neşr-i envâr-ı Kur'âniyede dâimî muvaffakıyetlere mazhar buyursun...

Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakikatler, o derece şa'şaalı hikmetler ve nurlu, kudsî, lâhutî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perîşan, müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifâde etmesine imkân yoktur...

<en8>“İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez,</en8>

<en8>Zîra, bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.”</en8>

Onüçüncü Lem'a’nın onüç işâretle beyânı, Sûretü'l-Felâk ve Sûretü'n-Nâs âyetleriyle,

﴿ وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ ﴾

âyetlerinin mecmû-u adedine veya bu iki sûrenin herbirinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa yüz onüçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi nazar-ı dikkati celbetmektedir. Her işâretin nihâyetinde, o işâretteki hakàik, birkaç enseb ve a'lâ kelime ile ifâde edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisasımı, bu işâretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeceğim.

Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl-i dalâletin şerrinden, ancak şerîat-ı Muhammediye ile âmil ve sünnet-i Ahmediye ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu..

İkinci İşâret: Küfre giren ehl-i dalâletin kemiyeten çokluğunun kıymetsizliğini; şeytan ve avanelerinin tasallutlarına karşı, istiâze, istiğfar, hıfz-ı İlâhiye ilticâ ve takvâ ile Sünnet-i Seniyeye yapışmaktan başka çare olmadığını..

Üçüncü İşâret: Zâhiren cüz'î hatâ ve isyanla çok büyük tahribât yapmakta olan hizbü'ş-şeytana karşı en kuvvetli kale olan Kur'ânî kaleye ilticâ lâzım geldiğini..

Dördüncü İşâret:

﴾ مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ﴿ âyetine bir nev'i tefsir mâhiyetinde, cüz'î ihtiyar ve icâdsız kisb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahribâtına karşı, istiğfar ve Allah’a ilticâ ve Sünnet-i Seniyeye riâyet iktiza ettiğini..

Beşinci İşâret: Kur'ân-ı Hakîm’in azîm terğîb ve teşviklerinin tam yerinde olup, ehl-i îmânın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zaîfliğinden ileri gelmediğini.. hem günah-ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerinin

﴿ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❀ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ﴾

iki âyetle sâbit olduğunu ve nihâyet Cenâb-ı Erhamürrâhimîn’in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce' ve tahassungâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini..

Altıncı İşâret: Tahayyül-ü küfrü, tasdik-i küfürle iltibas ve tasavvur-u dalâleti, dalâletin tasdiki sûretinde gösteren desâis-i şeytaniyeden kurtulmak için hakàik-ı îmâniye ve muhkemât-ı Kur'âniyeye sarılmak ve lümme-i şeytaniyeden gelen desîselere karşı istiâze etmek ve her iki manevî yaraya karşı Sünnet-i Seniyeyi merhem yapmak icâb ettiğini..

Yedinci İşâret: Erkân-ı îmâniyeden biri olan Kader’e te'vilsiz îmân etmek lâzım olduğunu ve günah-ı kebîreyi işleyen, mü'min kalabileceğini; fakat, şeytanların tahribâtına karşı Cenâb-ı Hakk’ın binbir isminin tecellî etmekte olduğunu; Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan Ehl-i Hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur'ân’ın çetin ve metîn kalesine girerek Sünnet-i Seniyenin muktezâsına tevfik-i hareket eylemekle kurtulmağa muvaffak olunacağını..

Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yoluna, insanların nasıl ihtiyarlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü'l-a'lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl-i îmân için Kur'ân’ın himâyesi altına îmân-ı tam ve i'tikàd-ı kâmil ile girmek ve Sünnet-i Seniyenin dâire-i nurâniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu..

Dokuzuncu İşâret: Hizbullâhın, neden çok defa hizbü'ş-şeytan olan ehl-i dalâlete mağlûb olduklarını; Medine münâfıklarının dalâlette ısrar ederek hidayete girmemeleri ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki muhârebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyân ederek, O Seyyidü'l-mürselîn’in sünnetine ittibâ' sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini..

Onuncu İşâret: İblisin en mühim bir desîsesi olarak kendine tâbi olanlara kendini inkâr ettirdiğinden –dört misâl ile izâh etmek sûretiyle– bahs; ehl-i îmâna cin ve ins şeytanlarının şerlerinden, Allah’a ilticâ etmekle selâmete kavuşulacağını..

Onbirinci İşâret: Cirm ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayb ve zenbi azîm bîçâre insanı; kâinâtın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtarmak için Kur'ân-ı Hakîm’in dâire-i kudsiyesine girmeğe ve Sünnet-i Seniyeye ittibâ' eylemeye dâvet ettiğini..

Onikinci İşâret: Mahdûd günahlara Cehennemle mukàbelenin mahz-ı adâlet olduğuna, Cehennemin ceza-yı amel, Cennetin fazl-ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp, hasenenin çok yazılmasına; ehl-i dalâletin muvaffakıyetlerinin, –hâşâ– kendilerinde hakikat olduğuna veya ehl-i hakta za'f bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört meraklı suâle gayet fasîh ve belîğ cevablar vermek sûretiyle, ehl-i îmânı رَاْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللهِ düsturuna, her türlü saâdeti câmi' olan Kur'ân ve Sünnet şahrâhına girmeye teşvik ettiğini..

Onüçüncü İşâret: Üç noktasıyla, şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiye selâmeti ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb için muhkemât-ı Kur'âniye mîzanlarıyla ve Sünnet-i Seniye terâzileriyle âmâl ve hâtırâtını tart ve Kur'ânı ve Sünnet-i Seniyeyi dâima rehber yap ve اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ diyerek Cenâb-ı Hakk’a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu ve خِتَامُهُ مِسْكٌ nev'inden Onüç İşâret hâlinde tefsir olunan Sûretü'n-Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihâyet verdiğini, gayet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir sûrette beyân ve ifâde eylemektedir.

Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamı’nı teşkil eden iki mes'ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrîr ve tahririne vesile olan Re'fet Bey kardeşimizden Allah râzı olsun. İkinci makam başlı başına bir şâheserdir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ hakkındaki beyân buyurulan altı sır, öyle bir hazine-i esrâr-ı Rabbânîdir ki; ancak Rahmân-ı Rahîmin inâyetiyle bu mübârek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.

Bundan evvelki bir mektûbda, ihtiyarsız, Birinci Söz’ü teşkil eden بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ hakkındaki mübârek eserden kalb-i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmiştim. Dâima şefkatle duâ ve derslerinden istifade ettiren muazzez Üstadım, benim daha evvelden de بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ içindeki Rahmân ve Rahîm isimlerinin hikmet-i tahsîsi hususundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevab daha lütfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı, Hàlık-ı Rahîme ne kadar şükretsem azdır.

Fihriste’yi harfi harfine henüz okuyamadım fakat, inşâallâh okuyacağım. Onbirinci Mektûb’un neleri ihtiva ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve Rahmet-i İlâhiyeden yazılmasına muvaffakıyet niyâz olunan âsârın da neşrine muvaffakıyetinizi eltâf-ı Sübhâniyeden tazarru ve niyâz eylerim. Otuzuncu Söz’ün, mahkeme başkâtibini nasıl tehdid ettiğini, hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.

Fihriste-i gül-deste, fihriste nâmı altındaki bütün risalelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamamen hususiyet göstermektedir. Sözler’in ve Mektûblar’ın bir hülâsatü'l-hülâsası denecek vaziyettedir.

Âsâr-ı nurun bir zübdesi, hazâin-i nurun elmas anahtarı, Resâil ve Mektûbat’ın nurlu kapısı olan bu hayırlı te'life sebeb olanları da, müellifini de, Allah-u Zülcelâl ve'l-Kemâl Hazretleri, saâdet-i dâreyne mazhar buyursun. Âmîn...

Hulûsî ∗∗∗

► (135) ◄ Husrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır

(Husrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır)

Azîz Üstadım!

Senelerden beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuzbirinci Mektûbun Onbeşinci Lem'asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki; o şâheserler, böyle şah bir eseri; o hàrika bedîiyât, böyle bedî' bir bir zübdeyi; o acîb te'lifât, böyle acîb bir mecmuayı; o azîm hakàik, böyle azîm bir külliyat-ı hakàikı ve o nurlu risaleler, böyle nurlu bir fihristeyi istiyordu. Yüzbinler şükrolsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki, hiçbir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri hazine-i rahmetinden ihsân etmekle, yüzyirmi adede vâsıl olan Külliyat-ı Nur’u, yüzyirmi sahifeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yerde toplamış bulunuyor. Bu risalenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki; izâha hâcet yok. Bu kıymetdâr risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medhediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki, fevkınde beyân olamaz.

Husrev ∗∗∗

► (136) ◄ Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok mânidâr rüyalı bir fıkrasıdır

(Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok mânidâr rüyalı bir fıkrasıdır)

Azîz ve Müşfik Üstadım Efendim!

Bir gün âlem-i menâmda bir sahrâda gezerken, bir çok kalabalık ahâlinin içine girdim. Dersim olan Kelime-i Tevhid’e devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasâra imiş. Biz, âşikâre Kelime-i Tevhid’i çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında, “Muhammedü'r-Resûlullâh” diyorum. O Nasâralar, “İsâ rûhullâh” diyorlar, onlara dedim ki; “Yâhû biz İsâ Aleyhisselâm’ı tasdik ediyoruz.” Ve kendilerine Kelime-i Tevhid’i okudum, “İsâ rûhullâh” dedim. “İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdik ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdik etseniz ne olur?” dedim. “Hayır! İsâ Aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin peygamberinizi âşikâr tasdik etmedikçe, biz tasdik etmeyiz.” dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşlarım kimler olduğunu bilmiyorum. “Biz duâ edelim de, İsâ Aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdik ediyor göreceksiniz.” duâ ettik. İki kişi, “âmîn” dediler. Lâkin, İsâ Aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik: “Yâ Rabbi.. bizi bunların yanında niçin mahcûb çıkarıyorsun?” dedik. “Bu din àlî değil mi?”

Tahminen, arası bir saat veya bir buçuk saat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh İsâ Aleyhisselâm geliyor. Baktım birisi sakallı, ikisi şâbb-i emred. Dedim: “İsâ Aleyhisselâm otuzüç yaşında olduğu hâlde göğe hurûc etti.. ne için sakalında beyaz var?” Kalbime geldi ki; Allâhu a'lem... İsâ Aleyhisselâm değilse? Bu zât, ve iki arkadaşıyla yanımıza geldiler. Dikkatle baktım; Üstadımın sîmâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş. Yanındaki iki kişiye emretti: “Şurada kilitli salîbler, haçlar var. Cümlesini çıkarınız.” Çıkardılar, Nasâralara karşı hepsini kırdı ve Kelime-i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de Nasâralara; “Bakınız, işte İsâ Aleyhisselâm’ın vekili geldi” deyince, cümlesi tasdik ettiler.

Allâhu a'lem bu rüyanın bir tâbiri şudur ki: Üstadımızın Kur'ân-ı Hakîm’den aldığı ve neşrettiği Risale-i Nur vâsıtasıyla Nasâranın bir kısmı İslâmiyeti kabûl edecek ve Nasâra Müslümanları veya Hıristiyan mü'minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâm’ın sözleri nev'inden hüsn-ü kabûl edeceklerine işârettir.

Evet, Risale-i Nur’da öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi teslîme mecbur eder. Her rûhun bir ihtiyac-ı hakîkisi olan, hakîki îmân nurunu arayan Hıristiyan muvahhidler, elbette Risale-i Nur’u görseler (Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın vesâyâsı nev'inden) kabûl edip sarılacaklardır...

Dereli Mutâf

Hâfız Ahmed ∗∗∗

► (137) ◄ Âsım Bey’in fıkrasıdır

(Âsım Bey’in fıkrasıdır)

Bu Risale Fihristesi, hakikaten menba'-ı Nur ve mecma'-ı hakikattir. Elhak Nur fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki: Otuzüç Söz, Otuzüç Mektûbun herbiri, feyezânda olan birer menba'-ı Nur-u hakikat ve gülistan-ı bağ-ı cinandır. Binâenaleyh bu müteaddid güller bağının herbirisinden müteaddid güller koparıp dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi vücûda getirilmiş bir eser-i cihan kıymet olduğuna kanâat ettim. Bu Fihristeleri okumak, herhalde ve behemahâl Söz ve Mektûblar risale-i şerîfenizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyak ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor.

Fakirce noksan olan risale-i şerîfelerin hangisini evvelâ yazayım? Çünkü herbiri birbirleriyle nur ve hakikat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve heyecanlı bir vaziyetteyim. İnşâallâh –duâ-yı üstadâneleriyle– kâffesini yazarım. Şurasını da arz etmek isterim ki; Sabri Efendi kardeşimin ilhâhı ve Zât-ı üstadânelerinin ilhâmı ile Fihristelerin te'lifi, çok musîb ve hayırlı, hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur...

Cenâb-ı Hak, sevgili Üstadımızı âfiyette dâim, ömürlerine bereket ve herbir umûrunda muvaffakıyet ihsân buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc-ı zafer olarak taşıyalım ve Hizmet-i Kur'ânda çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü'minîn de istifade etsin ve ehl-i bid'a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.

Talebeniz

Âsım (R.H.) ∗∗∗

► (138) ◄ Kuleönü’nden Sarıbıçak Mübârek Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali’nin fıkrasıdır

(Kuleönü’nden Sarıbıçak Mübârek Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali’nin fıkrasıdır.)

(Bulunduğumuz asrın yaralılarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır)

Azîz, Şefkatli, Muhterem Üstadım!

Bulunduğumuz asır, manevî seferberlik (harb) zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça, yaralar gitgide daha fazlalaşmakta iken.. bir gün işittim ki, “Sağdan sola geçiniz!” diye ilân ediyorlar. Ve otuziki harfin birkaç adedini gâib edip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki; evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki nass-ı Kur'ânda

﴿ اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا آتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا ﴾

Ashâb-ı Kehf Efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı –asrımızdaki tahammül edilmeyen fenâlık gibi– o asırda fenâlıktan, fitneden kaçarak mağaraya ilticâ ettiler. Sebebi ise; din-i Hak üzere bulunan ehl-i îmânı, zamanlarının pâdişahı olan Dakyanus, put-perestliğe dâvet edip kabûl edenleri putlara kurban kestirip, kabûl etmeyenleri katliâm ettiği sırada, Ashâb-ı Kehf Efendilerimiz mağaraya çekildiler.

Ben de asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün rûhum çırpınmakta iken.. “Acaba bu karmakarışık zamanda, benim gibi böyle manevî yaralı gençler, o Mahkeme-i Kübrâda, Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefâat dileyebilirler.” diyerek bütün gün rûhum ağlardı. Mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, binlerce maddî ve manevî yaralılar, dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, îmânı yok bedevî adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vardığında, bir saat, bir gün Sohbet-i Nebevîde bulunur, sonra kavim ve kabilelerine rehber ve muallim olarak döndüler ve mâdem kıyâmete kadar bâkî bıraktığı Kur'ân ve Kur'ânın ta'yin etmiş olduğu manevî doktorlar, kıyâmete kadar gelecek mü'minlere maddî ve manevî doktorluk vazifesini görecekler ve şimdiki hâl, vilâyetimiz dâhilinde bulunan manevî doktora müracaat edeyim diyerek rûhum her ân gezmekte iken bî-hûş olup yattım...

Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzaman’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak, cebinden bir kalem ve bir kağıt parçası çıkarıp bana verdi, hemen uyandım. Peder ve vâlidem ehl-i kalb olduğundan, rüyayı anlattım. Pederim; “Bu zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir-iki sene kadar oldu. Git, müracaat et.” dedi. Ben dedim “Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük manevî bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrâhiyesine dayanayım?” Bana “git” denildi. Hitâb iki oldu. Hemen, sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir-iki dakika titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tembih etti. Avdetten bir-iki ay sonra, hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar (yirmi mâh mukaddem) bu yaralar içinde, her saat ve her dakika, “El-mevtü hakkun” kaziyesini düşünüp, “Acaba benim hâlim ne olur?” derdim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı (rahmeten vâsiaten) görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir-iki gün sonra, mübârek Ramazan-ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında, Üstadım Bediüzzaman elinde bir asâ, çoban olup dellâllığı ilân ediyor ve diyor; “Ben Kur'ân’ın dellâlıyım.” diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım...

Demek bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü'minler! Üstadım Hazretleri değil memleketimize, bütün üçyüz elli milyon Müslümana her saat, her dakika, her ân bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her ân bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alalım. O cevherler ise Risale-i Nur Külliyatıdır.

Ben âciz de Yirmidördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dal’ını okumağa ve yazmağa başladım ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbat ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmağa karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün Müslümanlara bütün kuvvetimle bağırıyorum: “Eyvâh! Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirahat edebiliriz, yoksa!... Bu asrın manevî doktoru ve ilâçları ise Kur'ândan tereşşuh eden Risaletü'n-Nur ve Mektûbatü'n-Nur’dur. Onlara sıkı sarılalım.”

Âciz Talebeniz

Ali Ulvî ∗∗∗