Barla Lâhikası

İkinci Zeyl

5. bölüm / 29

İkinci Zeyl

► (054) ◄ Ümmî fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur'âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisasâtıdır

İkinci Zeyl

(Ümmî fakat allâmelerin işini gören ve esrâr-ı Kur'âniyeye karşı Isparta’nın intibâhına sebeb olan, âhiret kardeşim Âdilcevazlı Bekir Ağa’nın Sözler hakkındaki ihtisasâtıdır.)

Fazilet-meâb Üstadım Hazretleri!

Efendim, evvelâ arz-ı ta'zîm ve hürmetle mübârek ellerinizi öperek, her ân ve zaman lisânıma yakıştığı kadar duâ eder ve duânızı ricâ ediyorum.

Efendim, ma'lûmunuz fakir talebeniz ve kardeşiniz câhil olduğum hâlde, güneş misâli olan risale-i bergüzîdelerinizden umum Nur Risalelerinizi okutup dinledim. Güneşin nuruna sed çekilemediği gibi ve sed çekilmek ihtimali olmadığı gibi risalelerinize de sed çekilemez. Onları istimâ'da rûh ve kalbimi tedkik ettim, tedkîkàtımda ne gibi hissetmiş ve anlamış olduğumu aradım, baktım ki; rûh ve kalbimde bir feyezân ve coşkunluk var ki, beni bilâ-ihtiyar bir vazifeye sevk etmek için hemen “haydi haydi” diye tazyîkata başladı. Ben de rûhumda olan bu vâkıayı takib ederken o Nurların irâe ettiği miftâhları gördüm ve gösterildi. Anladım ki, bu anahtarlar ile icâb eden kapıları açıp, o Nurlara ehil olan kardeşlerimi (min gayrı haddin) arayıp bulmak vaziyeti âdeta bana emrolunup, o Nurlardan güneş gibi nur saçılması hususunda ben de bu hâli kendime vazife addettim.

O Nurlardan almış olduğum anahtarları teslîm ile, hâin-i din olan mülhidlerin elleri kımıldanmayacak derecede kırılması için, hamden-lillâh bu kardaşlarımı arayıp buldum. Emânetullâh ve emânât-ı Peygamberînin (A.S.M) gayet parlak yâkut ve zümrütten kıymetdâr olan hazinelerini o zâtların ellerine teslîm ettim. Elhamdülillâh Cenâb-ı Hak muvaffak etti. O mübârek eserlerinizi mütâlaa eden eşhâs, insan iseler ve insaniyetle alâkaları varsa îmân eder. İnanmadıkları takdirde ya insaniyetten istifâ etmeli veyâhut insan değiliz demeli. Bu eserler başlı başına ayrı ayrı birer fâtihtir. İnşâallâh her cihetle fethederek fâtih olacaktır. Cenâb-ı Mevlâ âhirette cümlemizi sevâbına nâil eyleyip, şefâatine mazhar buyursun. Âmîn...

Tekrar mübârek ellerinizi bûs ile, duânızı istirham eylerim efendim hazretleri.

Abdülcelil oğullarından

Âdilcevazlı

Emrullâh oğlu Bekir ∗∗∗

► (055) ◄ Bu fıkra Hulûsî-i sânî Sabri’nindir

(Bu fıkra Hulûsî-i sânî Sabri’nindir)

Bekledim, tâ ki Onuncu Söz neşredilmiş, işbu kıymeti, mükevvenâta fâik olan mübârek nurlu eserden bir nüshacık ihsân buyuruldu. Hemen aldığım dakikada, zîrûhtan hàlî ve zümrüd-misâl yeşillenmiş nebâtât arasında bir ağacın altına gittim. Lâkin mevsim itibariyle haliçe-i zemin gayet revnâkdâr ve envâ' türlü çiçeklerle müzeyyen ve muhteşem ise de ânifü'l-beyân eser, âlem-i bekànın sened-i hakîki ve kat'îsi ve en kavî ve gayet rasîn ve son derece güzel naklî ve aklî ve mantıkî ve ta'rifi imkânsız bir delâil ve berâhin-i kat'iyye ile müsbet ve hattâ haşir hakkında ayağı kayarak mühlik uçurumlara giden ve en fenâ bataklıklara düşen, hüsran ve dalâlette boğulan pek çok kimseleri dakîk ve amîk işârât ve hakàikı ile ihyâ ettiğini ve edeceğini alâ-kadri'l-istitâa öğrendim.

Her ne kadar o kıymetdâr eserin derecât-ı refîa ve mühimmesini hattâ en kısa bir cümlesini bile hakkıyla anlayabilmek ve o hususta söz sarfedebilmek bidâamın fersah fersah fevkınde ise de menba'-ı hakîkisi bulunan Furkàn-ı Mübîn’den tam bir feyz alan ve emsâli görülmemiş bir şâheser olduğunu anladım. Bu fakir, şiddetli acz ve zaafımla, bîhadd bahr-i hakàika daldım ve bahr-i muhît-i nura girebilmeğe şu mübârek eser, elmas bir miftâhım oldu. Binâenaleyh havass ve hàvâsu'l-hàvâs, dikkatle onu mütâlaa ederlerse daha ne derecelerde hakàik-ı İlâhiye ve maârif-i Rabbâniye müşâhede ederek iktisab-ı füyûzât edeceklerini tahmin edemem.

Bundan başka şu nurânî ve ulvî ve kudsî eser, numarası itibariyle dokuz eserin daha mukaddimen sebkat ettiğini îmâ ve işâretle beraber ve “On” numaradan sonra daha bir çok eserlerin vücûdunu mutazammın bulunmasına dair bir hassâsiyet-i kalbiye uyandırdı. Sonra anladım ki: Kur'ân-ı Hakîm’in nur ve ziyâdâr menba'ı cûş u hurûşa gelmiş, Furkàn-ı Hakîmin elmas maâdininden dehşetli bir infilâk husûl bulmuş, Sözler nâmında hadsiz tiryâklar ve mücevherât zâhir oldu. Pek çok kulûb, def'-i maraz ve kesb-i âfiyet etti. Furkàn-ı Mübîn’in feyziyle Sözler’inin her birini herkese görmek müyesser olmayan gayet dakîk ve amîk beyânât-ı hàrikalarını röntgen makinesi ile temsîl ediyorum. Nasıl o röntgen şuâı şu uzuvların içindeki en hafî ve ince hâli görüyor, gösteriyor, öyle de; nurların hazinedarları olan Sözler dahi, hakàik-ı eşyada en ufacık zerreleri bile görmek ve göstermek hàssasını hâizdir.

Sabri ∗∗∗

► (056) ◄ Şu iki fıkra Husrev’indir

(Şu iki fıkra Husrev’indir)

Şimdiye kadar emsâline tesâdüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için affımı ricâ ediyorum. Duânız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenâb-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümîdini taşıyorum. Ve beni zât-ı àlînize tevdî' eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsat veren Cenâb-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.

Husrev ∗∗∗

► (057) ◄ Kezâ Husrev’in

(Kezâ Husrev’in)

Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latîfliğine âciz lisânımla, kısa aklım ile ve zaîf idrakimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarûre tahsine sevk ediyor. Cenâb-ı Hakk’a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütûfların hakkını ödeyemem.

Husrev ∗∗∗

► (058) ◄ Şu fıkra Hâfız Zühtü’nündür

(Şu fıkra Hâfız Zühtü’nündür)

Nur bahçesinin nurlu meyvelerinden iki tanesini daha koparmağa muvaffak oldum. Bu meyvelerin muhtevî bulunduğu lezzeti, kàsır lisânımla şimdi ifâde edebilmekten çok âciz bulunuyorum. Nebi-yi âhirü'z-zaman Aleyhi Ekmelü's-salâtü Vesselâm’ın huzur-u saâdetine ve pâk, latîf Sohbet-i Nebeviyeleriyle müşerref olmak zevkini idrak ettiren bu kıymetdâr Ondokuzuncu Mektûbu mütâlaa etmekten bir türlü doyamıyorum. Bilcümle Risaletü'n-Nurun takdir ve tevkîri hususunda söz söyleyebilmekten kalemim âciz ve nâkıstır. Cenâb-ı Vâhibü'l-Atayâ’dan dilerim ki, Nur bahçelerinin meyvelerinin hepsinden tatmağa arkadaşlarım gibi âcizlerini de muvaffak kılsın.

Hâfız Zühtü ∗∗∗

► (059) ◄ Bir nur talebesinin fıkrasıdır

(Bir nur talebesinin fıkrasıdır)

Bugün o yüksek kitabın ikmaline muvaffak oldum. “Mi'râc”ın ikmal ve mütâlaasından mütevellid sürûr ve saâdetimi ta'riften kalemim dûçâr-ı acz oluyor. Mütâlaadan doğan duygularımı hülâsaten ve bir cümle ile arz edeceğim:

“Mi'râc”ın mütâlaasında hayatın felâket girdablarını ve saâdet-i ebediyeye giden manevî deryânın selâmet yollarını gösteren kalb dolusu bir nur ve ziyâ buldum. Evet her temsîlâtta isbât edilen pek çok hakikatler ve bugün tahatturu ve tahayyülü bile rûhumuzu doldurup taşırmağa kâfî gelen Asr-ı Saâdet ve hàrikalar devri gözümün önünde hayatlandı, fikirden fikre, hayretten hayrete düştüm.

“Mi'râc” kitabı, felsefe düşkünü mu'terizlerin felsefesini her zaman için iflas ve sukùt ettirmek kuvvetine mâlik bir eserdir. “Mi'râc” kitabı başlı başına asıllardaki hakikatleri i'zam edilmeden ve bîtarafâne bir tefekkürün bile göreceği ve kabûl edeceği bir nazarla isbât eden ve kapalı kalmış noktaları ehl-i îmâna ma'kul ve mantıkî fikirlerle izhâr eden bir kitab-ı tarihtir.

Gaflete dalmış ve dalâletin mağlûbu ve bir tutam aklıyla kendisine bir mümtâz mevki vermek isteyen feylesof, “Mi'râc” gibi bir şâheser karşısında apoletleri sökülmüş, bütün şöhret ve nâmı sukùta mahkûm bir kral vaziyetine düşer. O kral ise dâimî bir ye'se mahkûmdur. Hâlbuki bunca hakikatler karşısında felsefe zincirleri ve mu'teriz efkârı birer birer kırılan, da'vâsının ve iddiasının haksız olduğunu anlayan feylesof ise Hàlık-ı A'zamın kudret ve azameti huzurunda secde eder ve af diler.

Zekâi ∗∗∗

► (060) ◄ Zekâi’nin fıkrasıdır

(Zekâi’nin fıkrasıdır)

Namaza dair fazilet ve mükâfât menba'ı olan Dördüncü ve Dokuzuncu ve Yirmibirinci Sözler rûhumun karanlık köşelerini nâkàbil-i ta'rif bir sûrette tenvir etmiştir. Kemâl-i aşk ve şevkle tetebbu' ettiğim bu şâheser, şübhe bulutları içinde vakitlerini bir hiç için zâyi' edip giden ehl-i gaflete ve gençlik hevesâtına esir olup mürûr-u zamanla nâdim olarak tarîk-ı hakikati arayanlara bir refîk-i hayat olsun.

Zekâi ∗∗∗

► (061) ◄ Şu fıkra Doktor’undur

(Şu fıkra Doktor’undur)

Hocam! emâneten bendenizde bulunan iki kitabı emrediyorsunuz. Bendeniz de yalvarıyorum ki, gelecek hafta takdim edeceğim. Çünkü, küçüğünü iki defa, büyüğünü bir defa okuyabildim. İhâtamın darlığı veya aczim dolayısıyla idrakim de kıttır. Binâenaleyh sizin o muhteşem temsîllerinizi defalarca daha okumak istiyorum ki, cüz'î-küllî bir alâka hâsıl olabilsin. Yâ Rab! O ne büyük mantık, o ne büyük müskit beyân ve tarz-ı telâkki. Ah Üstadım! Bu mübârek dinin mübecceliyetini idrak ve ihâta ve takdirde size ve ancak size medyûn-u şükrânım ve minnetdârım. لِسَبَبٍ مِنَ الْاَسْبَابِ Dinî akîdelerimin azîm bir inkılâbı var. Nur Risalelerinden aldığım dinî ve insanî ve vicdânî ve iktisadî ve ilmî dersler bana hayatta muvaffakıyet verecektir.

Dr. Yûsuf Kemâl ∗∗∗

► (062) ◄ Doktor’undur

(Doktor’undur)

Tam mânâlarıyla mefhûmlarını kavramak iktidarında olmadığım o yüksek eserlerinizi fırsat buldukça okuyorum. İrşad-ı àliyeleri unutulmaz ve şâheser hâtıradır. Mezarıma kadar dinî akîdelerinizin esiri ve kurbanıyım. Üstadım! Sizin Sözleriniz benim dinî muhayyilemi cidden değiştirdi ve daha sevimli bir mecrâya sevketti. Şimdi bendeniz, doktorların düşündüğü gibi düşünmüyorum.

Dr. Yûsuf Kemâl ∗∗∗

► (063) ◄ Bu uzun fıkra Hulûsî Bey’indir

(Bu uzun fıkra Hulûsî Bey’indir)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ

Eyyühe'l-Üstadü'l-Azîz!

Yirmisekizinci Mektûbun Dördüncü Mes'elesi’ni dört gün evvel, İkinci ve Üçüncü Mes'elesi’ni ve melfûflarını dün almakla bahtiyar oldum.

Evvelâ: Muhterem Sabri Efendinin, hakk-ı âcizîde ibraz buyurduğu azîm teveccüh ve takdir-i üstadâneleriyle de müsbet tevâzu'ları münâsebetiyle birkaç söz söylemeye müsâadenizi ricâ ediyorum. Şöyle ki: Bu fakir-i pür-taksîr kardeşinizde, çok mükerrem ve muazzez tanıdığı Üstadının bazı hasletlerinden denizden katre nisbetinde vardır. Bu cümleden olmak üzere üç hâlimi arzedeceğim:

Birisi: Tâ küçük yaştan beri lütf-u Hakla Kur'ânın hakikatine merak etmiş ve taharrî-i hakikat yolunda bulunmuş. Nihâyet aradığımı Eğirdir’de Üstad-ı Muhteremimin neşre vâsıta olduğu Sözler ünvânlı nurlarda bulmuşumdur. Bu buluş, beni evvelemirde çirkâbdan selâmete, felâketten saâdete, zulmetten nura çıkardığı için Nurlara, Hazret-i Kur'âna ve bu nurların izn-i hakla nâşiri, mübelliği, vâizi, dellâlı olan Üstadıma o ândan itibaren rûhumda lâyetezelzel bir muhabbet ve bir alâka ve bir merbûtiyet hâsıl olmuştur. Yüzbin kere hamd ve şükürler olsun. Nurlarla alâkadar olduğum zamanlarda dünyevî bütün lezzetlerin fevkınde büyük bir zevk ve havâssımda azîm bir şevk hissediyorum.

İkincisi: Ubûdiyetin iktiza ettiği ve bu Nurlardan aldığım derslerin delâlet ettiği vechile bütün kusurları, tekmîl fenâlıkları nefsimden ve iyilikleri, iyi şeyleri Allah’tan biliyorum. Nurlara ve Kur'ân’a hizmeti hasbî olarak arzu ediyorum ve neşrine muvaffak olamadığım için mü'minler hesabına çok müteessir oluyorum. Bu hâlime de şükürler olsun.

Üçüncü hâl ve hakîki şahsiyetim: Bunu ta'rif etmeğe cidden hicâb duyarım. Hemen Cenâb-ı Allah’tan dilerim; beni ve bütün kardeşlerimizi nefis ve cin ve ins ve şeytanların mekrlerinden muhâfaza eylesin ve dalâlete sapanlardan eylemesin. Âmîn!

Benim kardeşlerim (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> , Üstadımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar, şübhesiz birinci ve ikinci hâli rûhlarında hissederler. Öyle ise beşerde bilhassa mü'minlerdeki hâsselerin inkişafı tahdid edilemeyeceği için tevfik-i Hudâ ile bir kere bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakir ve bîçâre kadar mağlûb olmayacakları cihetle terakkî ve istifadeleri de o nisbette ziyâde olur. Muhterem Üstadım bu kusurlu talebesine teveccühü, insanlara, mü'minlere, mü'minlerin bilhassa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkatine ve benim ihtiyacımın en çok olduğuna delil ve misâldir.

[^1]:(Hâşiye) Sabri gibi talebelere hitâb ediyor.

Hülâsa: Bana liyâkatimin çok fevkınde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren azîz ve muhterem ve mütevâzi Sabri kardeş, bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müflis, Ümmet-i Muhammed’den (A.S.M.) bir abdim. Duâlarınıza çok muhtacım. Acz ve fakr arzuhâlini kabûl ettirerek hazine-i hàssa-i Kur'ândan âleme muhtelif nâm ve tarz ve şekillerde cevherler teşhîrine muvaffak olan dellâl-ı Kur'ânın kudsî hizmetinde kendisine yardım en büyük emelim ve en ciddi temennîm, en mukaddes niyetimdir.

Bu niyetim sebebiyle Nurlarla meşgul olmak saâdetine mazhar olduğum dakikalarında hilâf-ı me'mûl bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kalemime gelmektedir ki, bu mârifet benim değil, elbet muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur'ândan lemeân eden Nurlara aittir. Öyle ise asıl üstad Kur'ândır. Üstad-ı muhteremimiz elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı, kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medâr-ı saâdetimiz olacak olan bu Nurları alâ-kadri't-tâka neşre çalışarak muhâfazasını kuvvetleştirmeliyiz.

وَمِنَ اللهِ التَّوْفِيقُ

Sâniyen: Mektûbatın küçüklerinden onüçünü hâvî hususî mektûblar mecmuasını aldım. Bu vesile ile de mâziyi hâl yerine koyarak, derin mânâlı, şirin sohbetinizi bir kere daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mâzide kalmasına râzı değilim. Her vakit hâl gibi mütâlaa ediyorum. Mâzi, hâl, müstakbel bunlarda itibarî birer taksim değil mi? Ehl-i zevk için bu taksime ihtiyaç kalmıyor.

Sâlisen: Yirmisekizinci Mektûbun Sekiz Mes'elesinden Birincisi, bana ait rüya hakkında kıymetli bir ders vermiş. ﴾ وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا ﴿ âyetine güzel bir tefsir, nihâyet mânâsı zâhir olmuş rüyaya hoş bir tâbir olmuştur. Nevme ait âyeti pek àlî ve münâsib bir sûrette tefsirinizle, başta herkesten ziyâde muhtaç Hulûsî’niz olduğu hâlde bütün Risale-i Nur ve Mektûbatü'n-Nur müstemi'lerine ve kàri'lerine fâideli, zevkli, esâslı, ciddi, vecîz ve belîğ bir ders daha vermiş oldunuz.

Şuraya bir işâret etmek isterim; Kur'ânın kerâmetine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum: Gerek Eğirdir’de, gerek burada bazen zihnime bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektûbunuzda benim zihnimi işgal eden bu şeyin cevabını bulurum (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> . Bu birde, beşte kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki kerâmet-i Kur'âniyedendir.

[^2]:(Hâşiye) Bu kerâmet-i nuriye, Hulûsî'de olduğu gibi çoklarda dahi tezâhür etmiş ve ediyor.

İkinci Mes'ele; güzel ve ilmî bir ders olmakla beraber bir cihet daha hâtıra geliyor. Hizbü'ş-şeytanın avenesi tâ buralardan dolaşarak sahte ve şaşırtıcı hareketlerle arkadan çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifâhâne-i Kur'ânın anahtarı, inâyet-i İlâhî ile elinde bulunan sevgili üstadımızın bu zehirlere de ilâç yetiştirmesi ve silâhhâne-i Kur'ândan aldığı acîb silâhlarla mübâreze etmesi nev'inden güzel ve bedî' üslûb ile ve hàrika temsîlâtla bulunuşu hakikaten şâyân-ı menn ü şükrândır. Allah sizden çok râzı olsun.

Üçüncü Mes'ele; hakikaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes'eleyi beş noktaya ayırmakla sanki İslâmın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esâsı göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, suâl-i mukaddere cevab nev'inden kaleme almışsınız. Fakat hüsn-ü zanna mesağ veriyorsunuz. Niyetle me'cur ve fâide-mend olacağını ihtar ediyorsunuz. Sâil buna da râzı. Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı zâten bu derde ilâç vermekte, bu yaraya merhem vurmakta ve bu arzuya çare bulmaktadır.

“Sözler” ile kuvvetü'z-zahr olduğunuz mü'minler, bataklıktan çıkardığınız mütehayyirler, ayılttığınız sarhoşlar, iâde-i şuûr ettirdiğiniz divâneler, şu zamanda Kur'ândan daha iyi mürşid olamayacağına inandırdığınız hakikaten müştâk insanlar, ilzam ettiğiniz münâfıklar, mülhidler, hattâ kaçırdığınız şeytanları her gözü olan ve bakan gördü, akıldan nasîbi olan anladı, kalbi bozulmayan inandı. Bu azîm muvaffakıyâtın sırrı, acz yolunun rehberi olan Kur'ân’ın ve Nurların dellâlının gösterdiği hakîki acze karşı Hàlık’ın ihsânındadır.

﴾ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ ﴿ âyet-i celîlesine istinâden her ne matlûbunuz varsa Kur'ân’dadır. Buna muvaffak olmak için; Nurlarla alâkadar olmak, Kur'ân’a hàdim olmak, Allah’a karşı haddini ve acz-i tam içinde bulunduğunu anlamak ve bütün mevcûdiyetiyle kabûl etmekle olur diye mütemâdiyen mü'minleri bu kestirme, selâmetli ve saâdetli yola çağıran Üstadımızdan Allah-ı Zülcelâl Hazretleri ebeden râzı olsun. Dünyevî, uhrevî bütün muradlarını hâsıl etsin. Ümmet-i Muhammed’e bağışlasın. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l-Mürselîn.

Duânızın, cümlemiz muhtacı ve duânızda bulunmak hepimizin borcudur. Sabri Efendi kardeşimiz ne güzel takdir etmiş, mâşâallâh, mâşâallâh. Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. Evet bazı ibareler belki edebiyât denilen şeye tam muvâfık düşmüyormuş. Bunda da isabet var. Çünkü edebiyât satılmıyor, Kur'ândan nurlar gösteriliyor. Bu fakir kardeşiniz bu Sözleri okuduğum zaman Üstadımı temsîl eder bir hâl alıyorum. Tâbiratınızla, şîvenizle okumak bana o kadar zevkli, lezzetli geliyor ki, ta'rif edemem. Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum. Bazen verdiğiniz salâhiyetin manevî kuvvetiyle nâmınıza olarak bir harfin yerini değiştiriyor veya kaldırabiliyorum. İşte bendeki telâkki ve te'sir bu mâhiyettedir.

Bu mektûbu müsvedde ettiğim vakit tam bu ânda müezzin minârede “Allâhuekber” demişti. Ben de “Allâhuekber (Celle Celâlühû)” ile mukàbele etmiş idim. Bu hâl işteki kudsiyete açık bir işâret değil mi?

Dördüncü Hususî Mes'ele; Eski Said lisânıyla da olsa ne kadar muvâfık istimâl-i silâh ediyorsunuz, bârekallâh. Manevî taşlarınız ﴾ وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمَى ﴿ âyet-i kerîmesinde işâret buyurulduğu üzere hedeflerine isabet ettiğine kàniim. Allah böylelerinin şerlerini kudret kılıncı ile kessin. Böylesi hâin ve zâlimleri Kahhâr ismine tevdî' ederiz. Hizmette fütûrum yok, fakat mânilerin hadd ü pâyânı yok. Fakat dünyayı sırtıma yükleseler, her tarafımı ateşle sarsalar bu ulvî düşünceme mâni olamazlar. Amma buna gönül râzı değil, çok şeyler arzu ediyor. Ne çare, nefis ve cin ve ins şeytanları müdhiş topuzlarla karşıma dikildiklerinden ister istemez mücâdeleye mecburum, hakîki hizmetten geri kalıyorum. Buna ne kadar müteessif olsam azdır.

﴿ وَآخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ﴾

Hulûsî ∗∗∗

► (064) ◄ Altı sene bana kemâl-i sadâkatle hasbî olarak hizmet eden ve hàrika olarak benim gibi bir asabî adamı hiçbir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâima yapan Süleyman Efendi’nin fıkrasıdır

(Altı sene bana kemâl-i sadâkatle hasbî olarak hizmet eden ve hàrika olarak benim gibi bir asabî adamı hiçbir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâima yapan Süleyman Efendi’nin fıkrasıdır)

Efendim Hazretleri!

Evvelâ mübârek ellerinizi öper, mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakir hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleyman, şimdiye kadar te'lif olunan mübârek Nurları birer birer mütâlaa ederek herbirisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irâe ettiler, Allah sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim. O nurları temsîl ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyat-ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe –min gayrı haddin– cür'et eyleyeceğim. Hatâ vâki olursa da affımı istirham ediyorum.

Efendim! Görmüş olduğum Risale-i Nur deryâsındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini göremediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem neticesinde kat'iyyen anladım ki; o Risaleler herbiri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir-i Kur'ândır. Mahlûkat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten sukùt eden ve serâpâ manevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütâlaası, serî şifâlı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi' bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i'tikàdındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur'ânın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.

Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim efendim hazretleri.

Talebeniz

Süleyman ∗∗∗

► (065) ◄ Şu fıkra, aklen Hulûsî, kalben Sabri, vicdânen Husrev hükmünde olan Re'fet Bey’in mektûbudur

(Şu fıkra, aklen Hulûsî, kalben Sabri, vicdânen Husrev hükmünde olan Re'fet Bey’in mektûbudur)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

Bu defa Süleyman Efendi vâsıtasıyla Yirmibeşinci Söz’ü tashih olunmak üzere huzur-u àlînize takdim ediyorum. İ'câz-ı Kur'ân, elhak bir şâheserdir. İhtiva ettiği hayret-bahş hakàik itibariyle âsâr-ı àliyenizin en mühimmidir. Mu'cizât-ı Ahmediyeyi okudum. Çok mükemmel ve rûha ulviyet ve inkişaf bahşeden çok kıymetdâr bir eserdir. Şu kadar ki, Mu'cizât-ı Ahmediye’nin en büyüğü Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân olduğuna göre, i'câz-ı Kur'ânın rûhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecâtından ettiğim istifade çok azîmdir.

Bu eserinizle ﴾ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ ﴿ âyet-i celîlesinin muhtevî olduğu şümûllü ve pek azametli olan maânî-i ulviye isbât edilmiş oluyor. Bugünkü terakkiyât-ı fenniye ve ihtirâât-ı beşeriyeyi kendi mahsulât-ı fikriyeleri addeden ve bir hazine-i hakàik olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilim ve irfan dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gâfiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te'min edecek maâliyât ve desâtir-i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr-ı muhteşemeyi bir nazar-ı insaf ve bir teyakkuz-ı ârifâne ile mütâlaa etselerdi, dalmış oldukları hâb-ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat heyhât, bizler arpa ambarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmua-yı hakàik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz.

İ'câz-ı Kur'ânın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsiften âcizdir. Kudret-i kalemiyem olsaydı hakkını vermeye çalışırdım; olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum. Kemâl-i hürmetle mübârek ellerinizden öper ve Hizmet-i Kur'ân’da sâbit olmam hakkındaki duânızı taleb ve istirham ederim, efendim.

Re'fet ∗∗∗

► (066) ◄ Binbaşı merhum Âsım Bey’indir

(Binbaşı merhum Âsım Bey’indir)

Envâr-ı Kur'âniye mîzan ve bürhânlarından ve kıymeti takdir edilemeyen Sözler nâmındaki risale-i şerîfeler fakiri ihyâ ediyor, kalbimi nurlandırıyor. هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى Çoktan beri aramakta iken lehü'l-hamd Cenâb-ı Hak Sözler’i bu fakire ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kàlim tercümân olamıyor.

Âsım ∗∗∗

► (067) ◄

Bahtiyar Kardeşim Husrev,

Şu Risale (∗) <ft3>[^3]</ft3> , bir meclis-i nurânîdir ki Kur'ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma'nen müzâkere ve müdâvele-i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân’ın şâkirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın hazine-i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekallâh sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.

[^3]:(∗) Yani: Yirmiyedinci Mektûb'un umumu, hususan Barla Lâhikası.

Said Nursî ∗∗∗