Barla Lâhikası

► (098) ◄ Rüşdü’nün fıkrasıdır

8. bölüm / 29

► (098) ◄ Rüşdü’nün fıkrasıdır

(Rüşdü’nün fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Pek kıymetdâr ve pek muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!

Nurlarıyla kara kalbimi nurlandırmış olduğunuz Mektûbat’ınızdan, i'câz-ı Kur'ânîden İhlâs-ı Şerîf, Muavvizeteyn, Fâtiha-i Şerîf sûrelerinin tevâfukât-ı hurûfiye sırlarını gösterir, Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Remzi’ni din kardeşlerimle birlikte okuduk. Çok şükür, bin şükür elhamdülillâh. Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin kelâmı olan Kur'ân-ı Azîm-i Hakîm’in sırlarına hayret ve bütün kalbimle ve lisânımla اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا بِنُورِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ dedim.

Üstadım, yeni tevâfukâtlı Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın baş tarafına, bu remzin ilâvesi, hak ve hakikati ilân maksadına muvâfık olsa da okudukça doymak ve usanmak bilinmeyen ve her okudukça dünya lezzetinden bin kat fazla lezzet veren ve kararmış kalbleri nurlandıran ve bize bizim lisânımızla hâllerimizi teşrîh ve tarîk-ı Hakkı gösteren Risale-i pür-nurlarınızda da beraber ayrıca bulunması ve Kur'ân-ı Hakîm’in başına mümkün olursa hem Arapçasının ve hem de Türkçesinin konulması muvâfık olacağı zannındayım, Efendim Hazretleri.

Rüşdü ∗∗∗

► (099) ◄ Saatçi Lütfü Efendi’nin fıkrasıdır

(Saatçi Lütfü Efendi’nin fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا

İ'câz-ı Kur'âniyeden İhlâs-ı Şerîf’le Muavvizeteyn ve Fâtiha-i Şerîfe sûrelerinin tevâfukât-ı hurûfiye sırlarını gösteren, Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Remzi’ni aldım ve okudum. Neşir buyurulan işbu risaledeki tevâfukât, şimdiye kadar emsâli nâmesbuk bir sırrı meydâna koymuş. Bu hususa dair mütâlaada bulunmak, kuvve-i kalemiyemin ve havsala-i mevcûdemin kat kat fevkınde bulunmakla beraber, aff-ı Üstadânelerine mağrûren şu kadar diyebilirim ki: Neşir buyurulan risaledeki izâhat, herhangi bir bedbîn ve kör olan bir gâfili uyandırmağa ve hattâ bütün mevcûdiyetiyle kararmış kalbleri tenvire ve irşada pek büyük delil bulunduğundan, muhterem Üstadımızın tasavvurî kararı vechile, her ferdin Kur'ân-ı Azîmü'l-Bürhân’daki mu'cizâtı görmesi için Kur'ânın baş tarafına derci hususu, pek muvâfık görüldüğünü arzeylerim, Efendim Hazretleri.

Saatçi Lütfü ∗∗∗

► (100) ◄ Âsım Bey’in Fıkrasıdır

(Âsım Bey’in Fıkrasıdır)

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

Üstadımı, bu fakire lütûf ve kereminden ihsân buyuran Kàdir-i Mutlak, ezel ve ebed sultanı Cenâb-ı Hayy-ı Lâyemût Hazretlerine, her dakikada yüzbinlerce hamd ve şükür etsem –ki ediyorum– yine yüzbinde bir borcumu bile îfâ edemem, لَهُ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

Pür-taksîr olan bu fakir, bilâ-fâsıla otuz dört sene olan hayat-ı askeriyemde, muktezâ-yı beşeriyet, az ve çok ma'siyet fırtına ve dalgalarına tutulmuş, vazife-i diniye-i uhreviye ve ubûdiyet ciheti pek çok noksan kalmış ve hâb-ı gaflet perdesine bürünmekle imrâr-ı hayat etmiş olduğumu şimdi anlıyorum ve kusurlu geçmiş zamanlarıma pişman ve nâdim olup, evvelki güldüklerime şimdi ağlıyorum. Bu da, siz Üstadıma ve Risalelerinize kavuşmakla hâsıl olmuştur ki, yüzbinlerce şükür Cenâb-ı Hak sizi bu fakire ihsân buyurdu.

Dört sene evvel Burdur’a geldiğimde, kardeşimiz Şeyh Mehmed Efendi’nin delâlet ve tavassutu ile muhâbereye başlanmış ve binnetice hikmet-resan ve nur-feşân ve müşkül-küşâ ve kâinâtın muammâ-yı tılsımını açan anahtarları bu fakirin eline veren, yine o Risalelerdir. İşte o bahâ takdir edilemeyen o anahtarlar, öyle mücevherât ve pırlanta elmaslar ki, ne diyeyim iktidarsızlığımdan lisânım ve kalemim kalbimin tercümânı olamıyor, âciz kalıyor.

Şerîat, hakikat ve mârifet hazine ve definelerini küşâd edecek ve eden, ancak ve ancak bu Nur risale-i şerîfeleridir. Bu Nur Risalelerinin herbirisi birbirinden nurlu, hele İ'câz-ı Kur'ân nurun alâ nur. Nasıl tavsif edeyim, bir gülistan-ı ferâh-fezâda, gayet nâdide ve hoş bu ezhâr-ı latîfe gûnâ-gûn bulunup da hangisini koparmağa, koklamağa, tercih etmeye mütehayyir kalıp da, neticede hepsinden bir deste, bir demet yapmağa karar verdiği gibi; bu risale-i şerîfeler de yazanı, okuyanı, dinleyeni nur bahçesine, nur deryâsına gark edip de mütefekkir, mütehayyir edip, hepsinden bir çiçek demeti yapmaz da ne yapar! İnsanı fakat o insanı, tahayyür ve tefekkür sahrâsında mest-i lâya'kıl bırakmaz da ne yapar! Bütün dünyevî beşeriyet ve hayvaniyet hàssalarından tecerrüd etmesine, Hàlık’ına ubûdiyet-i mütemâdiyede bulunmasına, mezmûm bilcümle ahlâkları def' ve tardetmesine ilh.. gibi hissiyatıyla mütehassis edip de nefs-i emmâreyi öldürmez de ne yapar!

Diyebilirim ki, bu Nur risale-i şerîfeleri bir gülistan-ı cinândır. Bu gülistandan istifade edemeyen bedmâyelere, nasîbedâr olamayanlara sad-hezâr teessüf. İşte o gibilere ilhâm-ı Rabbânî erişsin de, Yirmiüçüncü Söz risale-i şerîfesinin âhirindeki iki levhanın birincisi ki, hicâb-ı gafletten nihânı, ikinci levhadaki zevâl-i gafletle ayâna tebdil edebilsinler.

Cümle mü'minîn-i muvahhidînin tarîk-ı hidayette hatve-endâz olmaları için; Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine kavlen duâ ve tazarru etmekliğim ve fiilen de, henüz dörtte birini yazamadığım bu Nur risale-i şerîfelerinin fakirde mevcûd olanlarını, i'timâd ettiğim, muhabbet ve aşkı olduğunu hissettiğim ihvâna, ezcümle (...................) gibi zevât-ı muhtereme, cuma günleri fakirhânede toplanıldığı vakit bizzat okuyor ve ellerine birer Nur parçalarından verip akşama kadar ve bazı geceleri okunmakta devam ediliyor. Hepimiz Cenâb-ı Kàdir-i Kayyûma ubûdiyet ve niyâzımızı îfâ ediyoruz ve Zât-ı Üstadânelerine karşı da bu borcumuz olan duâ-yı Üstadânelerini yâd ve tezkâr ediyoruz.

Cenâb-ı Zülcelâli Ve'l-Kemâl Hazretleri muhterem Zât-ı Üstadânelerini dünyalar durdukça, Nur Risalelerini rehberlikte, delâlette ve nur dellâllığında ilâ-âhirüddeveran kàim buyursun, duâsını her namazın âhirinde hemşirenizle beraber vird-i zebân etmişiz, Efendim Hazretleri.

Âsım ∗∗∗

► (101) ◄ Ahmed Gâlib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır

(Ahmed Gâlib’in Sözler hakkında bir fıkrasıdır)

<en8>Âdem-i ilm-i hakikattir sözün,</en8>

<en8>Tercümân-ı kenz ü vahdettir sözün.</en8>

<en8>Hazret-i Hak’tan atâ-yı mahzdır,</en8>

<en8>Neş'e-i Şît-i hüviyettir sözün.</en8>

<en8>Ders-i hikmetten, bütün ulvî beyân,</en8>

<en8>Misl-i İdris, pür-hikmettir sözün.</en8>

<en8>Mevc-i tûfân-ı dalâletten siper,</en8>

<en8>Keştî-i Nuh-u selâmettir sözün.</en8>

<en8>Sarsar-ı ilhâddan inkaz eden,</en8>

<en8>Şu'le-i Hûd-u hidayettir sözün.</en8>

<en8>Tezkiyet-bahş-ı kulûb-u mü'minîn,</en8>

<en8>Sâlihdâr-ı emânettir sözün.</en8>

<en8>Vahdetin esrârını ilân eden,</en8>

<en8>Ol Halîl-veş asl-ı millettir sözün.</en8>

<en8>Bahş-ı zemzem eyler, ehl-i hayrata,</en8>

<en8>İsmail-i feyz-i hürmettir sözün.</en8>

<en8>Mahz-ı tahkîktir, hayâlâttan a'lâ,</en8>

<en8>Sırr-ı İshak-ı hakikattir sözün.</en8>

<en8>Zümre-i tâğutu hep berbat eder,</en8>

<en8>Lût gibi rükn-ü salâbettir sözün.</en8>

<en8>Hep Kelâmullâh-ı nâtık şerhidir,</en8>

<en8>Kenz-i i'câz-ı Risalettir sözün.</en8>

<en8>Din-i Hakkın neşr ü ta'mîmi için,</en8>

<en8>Fazl-ı İsrail-i kudrettir sözün.</en8>

<en8>Hak cemâliyle kemâlin gösteren,</en8>

<en8>Hüsn-ü Yûsuf’tan işârettir sözün.</en8>

<en8>Yokluk içre, varlığa kàim olan,</en8>

<en8>Sabr-ı Eyyûb-u metânettir sözün.</en8>

<en8>Mülhid fir'avunları gark eyleyen,</en8>

<en8>Tûr-u Mûsa-i şerîattır sözün.</en8>

<en8>Ser tâ-ser mîzan-ı hikmetle rasîn,</en8>

<en8>Çün Şuayb-ı emn ü adâlettir sözün.</en8>

<en8>Ehl-i idlâli, eden zîr ü zeber,</en8>

<en8>Sanki Hârun-u fesâhattir sözün.</en8>

<en8>Asker-i Câlût küfrü mahveder,</en8>

<en8>Savt-ı Dâvud-u hilâfettir sözün.</en8>

<en8>Mârifet-i takvâ ve hikmet mülküne,</en8>

<en8>Bir Süleyman-ı emârettir sözün.</en8>

<en8>Hâsılı dertlilere derman eder,</en8>

<en8>Dest-i Lokman-ı hazâkattir sözün.</en8>

<en8>Ba'sü ba'de'l-mevte kàim hüccetin,</en8>

<en8>Çûn Üzeyr mazhariyettir sözün.</en8>

<en8>Söz değil, özdür bütün tibyânınız,</en8>

<en8>Vech-i Hakka hep işârettir sözün.</en8>

<en8>Lübb-i lübb, mârifettir mâ-hasal,</en8>

<en8>Yüzyüze Hakka itâattir sözün.</en8>

<en8>Ehl-i şevke âb-ı hayat bahş eden,</en8>

<en8>Hıdr-ı bahreyn-i velâyettir sözün.</en8>

<en8>Bâr-ı sıkletten ukùlü kurtaran,</en8>

<en8>Nur-u İlyas-ı riyâzettir sözün.</en8>

<en8>Kulluğun efdalini izhâr eden,</en8>

<en8>Zülkifl-i ibâdettir sözün.</en8>

<en8>Sed çeker kâfir olan ye'cüclere,</en8>

<en8>Çünkü, Zülkarneyn-i kudrettir sözün.</en8>

<en8>Sırr-ı tesbihâtı telkin eyleyen,</en8>

<en8>Misl-i Yûnus, gavvâs-ı hakikattir sözün.</en8>

<en8>Rahmet-i Rahmânı hep tezkâr eder,</en8>

<en8>Hamd-i Zekeriya-yı rahmettir sözün.</en8>

<en8>Tâb ile şerh-i kitab-ı Hak eder,</en8>

<en8>İlm-i Yahyâ-yı verasettir sözün.</en8>

<en8>Mürdeyi ihyâ, körü bînâ eder,</en8>

<en8>Nefhâ-i İsâ-yı fıtrattır sözün.</en8>

<en8>Müjde-peymâ-yı kulûb-u ehl-i hak,</en8>

<en8>Mâhî-i târik-i fetrettir sözün.</en8>

<en8>Ahmed’in mi'râcını eyler beyân,</en8>

<en8>Şerh-i ahkâm-ı Nübüvvettir sözün.</en8>

<en8>Hak Teâlâ dâima pür-nur ede,</en8>

<en8>Çünkü irfan-ı saâdettir sözün</en8>

<en8>Şân-ı Üstadda ne dersen Gâlibâ!..</en8>

<en8>Ez-ki, bir îmâ-yı hayrettir sözün.</en8>

Ahmed Gâlib ∗∗∗

► (102) ◄ Ahmed Gâlib’in Sözler hakkındaki arabî fıkrasıdır

(Ahmed Gâlib’in Sözler hakkındaki arabî fıkrasıdır)

| | | | | :---: | :---: | :---: | |<fr2> قِوَامُ الدّ۪ينِ ف۪ى يَوْمِ الْفَسَادِ </fr2>||<fr2>مُق۪يمُ السُّنَّةِ بِاْلاِجْتِهَادِ </fr2>| |<fr2> عَنِ الْحَقِّ وَ هُمْ اَهْلُ الْعِنَادِ</fr2>||<fr2>سَلَلْتَ السَّيْفَ عَلَى الَّذ۪ينَ ضَلُّوا </fr2>| |<fr2> عَلٰى اَهْلِ الضَّلاَلَةِ وَ اْلاِرْتِدَادِ</fr2>||<fr2>بَيَانُكَ كَانَ صَمْصَامًا شَد۪يدًا </fr2>| |<fr2> اِلٰى نَهْجِ الْحَق۪يقَةِ وَ السَّدَادِ</fr2>||<fr2>وَ نَادَيْتَ الْجَوَانِبَ هَلْ اَجَابُوا </fr2>| |<fr2> وَ تَهْتَزُّ الْقُلُوبُ بِالْوَدَادِ</fr2>||<fr2>اَجَابَ اَهْلُ قَلْبٍ طَائِع۪ينَ </fr2>| |<fr2> لَقَدْ جَاؤُكَ مِنْ اَقْصَى الْبِلاَدِ</fr2>||<fr2> َلاَنْتَ دَعَوْتَهُمْ سِرًّا وَ جَهْرًا </fr2>| |<fr2> ِلاَنَّهُمْ اَتَوْكَ بِاِعْتِمَادٍ</fr2>||<fr2>فَمَا اسْتَغْنَوْا عَنِ اْلاٰيَاتِ طُرًّا </fr2>| |<fr2>فَيَوْمًا بَعْدَ يَوْمٍ مُسْتَزَادٌ</fr2>||<fr2>رَاَوْ ف۪ى نُطْقِكُمْ نُورًا جَلِيًّا </fr2>| |<fr2> مِنْ اَقْسَامِ الْعُلُومِ بِالرَّشَادِ</fr2>||<fr2>فَتَحْتَ عَلَيْهِمْ اَبْوَابًا كَث۪يرًا </fr2>| |<fr2> وَ اَعْطَاكَ الصَّفَا فِى كُلِّ وَادٍ</fr2>||<fr2>جَزَاكَ اللّٰهُ مِنْ خَيْرٍ كَث۪يرٍ </fr2>| |<fr2> وَ اٰثَارَكَ مِنْ طَوْرِ الْكَسَادِ</fr2>||<fr2>وَ يَحْفَظُ قَلْبَكُمْ مِنْ كُلِّ هَمٍّ </fr2>| |<fr2>بِاَنْوَارٍ اِلٰى يَوْمِ التَّنَادِ</fr2>||<fr2>يُرَوِّجُ نُطْقَكُمْ ف۪ى سُوقِ حِكْمَةٍ </fr2>| |<fr2>فَبَشِّرْ قَلْبَهُمْ وَ اللّٰهُ هَاد۪ى</fr2>||<fr2>اَلاَ لاَ تَرْتَعِبْ عَنْ دَعْوَةِ النَّاسِ </fr2>| ## {#9219 .min}

∗∗∗

► (103) ◄ Sözler hakkında Murad Efendi’nin fıkrasıdır

(Sözler hakkında Murad Efendi’nin fıkrasıdır)

Azîz Dost!

Murad ∗∗∗

► (104) ◄ Sabri’nin fıkrasıdır

Deryâ-yı maâriften, semâ-yı irfana İlâhî bir hava ile coşup fışkıran ve semâ-yı irfandan zemin-i maârife İlâhî bir hava ile inen bârân-ı mârifeti ve feyezân-ı hikmeti, zemin ile âsumân arasında seyre dalmıştım. Bu sırada coşan deryânın ka'rından, sâhil-i beyâna bahâ takdir edilemeyen cevâhir geliyordu. Bunlardan bir mikdar olsun almaya iktidarım gelmiyor ve gelemiyordu. Yalnız görüp alabildiğim bir şey varsa bedî’in cilvesiyle, bedîiyâtın neş'esiyle hayrettir.

(Sabri’nin fıkrasıdır)

Ondördüncü asrın elliikinci sâline yetişip, ahkâm-ı kat'iyyesiyle mü'mine berâet ve mücrime i'dâm-ı ebedî kararının infaz ve icrası gününe kadar, bâkî kalacak olan kavânîn-i ezeliye-i Sübhâniyeyi, bilkülliye hedm ve imha etmek âmâl-i bâtıla ve efkâr-ı münâfıkânesine kapılan ehl-i dalâlet, ilk hatvelerini atmak istedikleri sırada, keşf-i kable'l-vukû' olarak, işbu çelik kale tâbir ettiğimiz, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın müfessir ve mümessili olan Nur deryâsı, zâhiren otuzüç aded, ma'nen otuzüç milyon elmas, inci ve mücevherât-ı mütenevvia ve müteaddideyi vücûda getirdikten sonra, asıl kalenin bu teşkilât-ı nurâniye ve mühimme dâiresinde tanzim ve tarsini iktiza ettiği hengâmda, ednâ bir amele olarak, yüzbin defa haddimin fevkınde olan şu kudsî vazifeye, bu abd-i âciz de ta'yin ve kabûl edilmekliğimdeki tevfikat-ı Sübhâniyeye karşı, secdegâh-ı Rabbâniyede mütâlaa ve riyâ olmasın, şu fânî vücûdumu ârâmsız ifnâ etsem, o mukaddes vazife dâiresinde, bir dakika müşerrefiyetime mukâbil ubûdiyet etmiş olamayacağımdan,

اِلٰهِى اَنْتَ ذُو فَضْلٍ وَمَنٍّ ❀ وَاِنِّى ذُو خَطَايَا فَاعْفُ عَنِّى

kaside-i şerîfesiyle arz-ı ubûdiyet etmekle iktifâ ettim.

Hulûsî-i sânî Sabri ∗∗∗

Ahmed Husrev ∗∗∗

Vakit vakit mukaddesât-ı diniyeye ehl-i dalâletin icra etmekte oldukları hücumlarla rûhumda açılan cerîhaların teellümâtıyla müteellim olduğum bir ânda, muhterem Bekir Ağa Hızır gibi yetişerek, Yirmidokuzuncu Mektûbun Yedinci Kısmı’nı sunup, derdime derman oldu.

► (106) ◄ Küçük Zühtü’nün fıkrasıdır

(Küçük Zühtü’nün fıkrasıdır)

Yirmidokuzuncu Mektûbun Yedinci Kısmı’nı akşam fakirhânede Bekir Ağa ile beraber bazı hususî arkadaşlarımızla okuduk. Ve son risalenin, dinsizleri iskâta kâfî geleceğine hepimiz kanâat ve îmân getirdik.

Küçük Zühtü ∗∗∗