Mesnevî-i Nuriye

Nokta

16. bölüm / 19

Nokta

İfâde-i Merâm

(مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللهِ جَلَّ جَلاَلُهُ)

(Kırkbeş sene evvel te'lif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır)

İfâde-i Merâm

Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz Mâ Safâ” derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim. Derler:

— “Sözlerin iyi anlaşılmıyor?”

Bilirim ki kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim zuhûrat öyle. “Şuâât” ve şu kitapta mütekellim âciz kalbimdir. Muhâtab, âsî nefsimdir. Müstemi', müteharri-i hakikat bir Japondur. Temâşâ eden bunu düşünmeli. Gayetü'l-gâyât olan Mâ­rifetullâhın bir bürhânı olan Mârifetü'n-Nebîyi “Şuâât”ta bir nebze beyân ettik. Şu risalede maksûd-u bizzat olan tevhidin lâyuhadd berâhininden yalnız dört muazzam bürhânına işâret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi, hads-i kalbiyle birleştirmek için, melâike ve haşrin bir kısım delâiline îmâ ederek îmânın altı rüknünden dördünün birer lem'asını, fehm-i kàsırımla göstermek isterim.

آمَنْتُ بِاللهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لااِلٰهَاِلَّااللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولَُ اللهِ

Said Nursî

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيِّينَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

﴾ اَللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ﴿ maksûdumuzdur, matlûbumuzdur.

Gayr-ı mütenâhî berâhininden, dört bürhân-ı küllîyi îrâd ediyoruz.

Birinci Bürhân: Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhân-ı neyyirimiz Şuâât’ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeâmızda münevver bir mir'âttır.

İkinci Bürhân: Kitab-ı Kebîr ve insan-ı ekber olan kâinâttır.

Üçüncü Bürhân: Kitab-ı Mu'cizü'l-Beyân, Kelâm-ı Akdes’tir.

Dördüncü Bürhân: Âlem-i Gayb ve Şehâdetin nokta-i iltisâkı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyârâtın mültekâsı vicdân denilen fıtrat-ı zîşuûrdur. Evet fıtrat ve vicdân akla bir penceredir. Tevhidin şuâını neşrederler.

Birinci Bürhan

BİRİNCİ BÜRHÂN: Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “Hakikat-i Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icmâ ve en vâsi' tevâtür sırrını ihtiva eden mecmû-u enbiyânın şehâdetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinâd eden bütün edyân-ı semâviyenin rûhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte bütün enbiyânın şehâdetiyle ve bütün edyânın tasdikiyle ve bütün mu'cizâtının te'yidiyle musaddak olan bütün akvâliyle, vücûd ve vahdet-i Sâni'i beşere gösteriyor. Demek şu da'vâda ittihâd etmiş bütün efâzıl-ı beşer nâmına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, sâfî, keskin, hakàik-âşinâ bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?

İkinci Bürhan

İKİNCİ BÜRHÂN: Kâinât kitabıdır. Evet, şu kitabın bütün hurûfu ve bütün noktaları, efrâden ve terekküben Zât-ı Zülcelâl’in vücûd ve vahdetini, elsine-i mahsûsaları kırâat ile ﴾ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ﴿ yi tilâvet ediyorlar. Cemî' zerrât-ı kâinât, birer birer zât ve sıfât ve sâire vücûh ile hadsiz imkânât mâbeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsûs bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayret-bahşâ hikemi intac ettiğinden, Sâni'in vücûb-u vücûduna şehâdetle avâlim-i gaybiyenin enmûzeci olan Latîfe-i Rabbâniye içinde ilân-ı Sâni' eden, misbâh-ı îmânı ışıklandırıyorlar. Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; herbir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetindeki imkânât cihetiyle Sâni'i ilân ettiği gibi, tesâvîr-i mütedâhileye benzeyen mürekkebât-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinâtın, herbir makamında ve herbir nisbetinde ve herbir dâiresinde, herbir zerre, muvâzene-i cereyan-ı umumîyi muhâfaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfâ ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni'in kasd ve hikmetini izhâr ve vücûd ve vahdetinin âyâtını kırâat ettikleri için Sâni'-i Zülcelâl’in berâhini, zerrâttan kat kat ziyâde olur. Demek اَلطُّرُقُ اِلَى اللهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلاَئِقِ hakikattir, mübâlağa değil; belki nâkıstır.

S: Neden aklıyla herkes göremiyor?

C: Kemâl-i zuhûrundan ve zıddın ademinden.

تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلَى اِلَيْكَ رَسَائِلُ

Yani: “Sahife-i âlemin, eb'âd-ı vâsiasında Nakkàş-ı Ezelînin yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i a'lâdan uzanan şu selâsil-i resâil, seni a'lâ-yı illiyîn-i tevhide çıkarsın.” Şu kitabın hey'et-i mecmuasında, öyle parlak bir nizâm var ki, nazzâmı güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinâtın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbâb-ı tabîiye, farz-ı muhâl olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i'câza karşı secde ederek; سُبْحَانَكَ لاَ قُدْرَةَ لَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ diyeceklerdir. Herbir kelimesi bütün kelimâtıyla münâsebetdârdır. Ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibâk-ı tesânüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icâd etmek için, bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret-i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Demek, sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzûme-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. “Sünûhât”ın dokuzuncu sahifesinde; ﴾ مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿ âyetinin sırrına müracaat et.

Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd ü şehâdet o mu'cize-i kudretin lisânından akıyor. Veyâhut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynât ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu'ciz-nümâ, hayret-fezâ bir misâl-i musağğar-ı kâinâttır. Sûre-i Yâsîn, sûret-i lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinâtı da O yazmıştır. Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynâtın sûreti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlâhiyenin şuûrsuz, kör, mecrâ ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan esbâb-ı basîta-i câmide-i tabîiyeden husûlünü, muhâl-ender-muhâl göreceksin.

Eğer herbir zerrede hükemâ şuûru, etıbbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve herbir zerre de sâir zerrât ile vâsıtasız muhâbere ettiğini i'tikàd edersen, belki nefsini kandırıp o muhâli de i'tikàd edebilirsin. Hâlbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir hàrika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinâtı, bütün şuûnâtını icâd eden, tanzim eden bir Sâni'in sun'u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbâb-ı tabîiden olamaz. Bâhusus o esbâb-ı tabîiyenin üssü'l-esâsı hükmünde olan cüz'-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın ictimâ'larının hortumu üzerinde, bir muhâliyet damgası var. Fakat câizdir ki, herbir şeyin esâsı zannettikleri olan cezb, def', hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullâhın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabîiliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibarîden hakikate ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabûl ederiz.

S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrâttan teşekkül-ü envâ' gibi, umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?

C: Sırf başka şey ile nefsini iknâ etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esâs-ı fâsidesini tebeî bir nazarla derketmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini iknâ etmek sûretinde kasden ve bizzat ona müteveccih olursa, muhâliyetine ve ma'kul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabûl etse de, teğâfül-ü ani's-Sâni' sebebiyle hâsıl olan ıztırar ile kabûl edilebilir. Dalâlet ne kadar acîbdir. Zât-ı Zülcelâl’in lâzım-ı zarûrîsi olan ezeliyeti ve hàssası olan icâdı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki, gayr-ı mütenâhî zerrâta ve âciz şeylere veriyor.

Evet meşhûrdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemîn etti: “Hilâli gördüm.” Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, kamer nerede? Harekât-ı zerrât nerede, sebeb-i teşkil-i envâ' nerede?

İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken ihtiyarsız dalâlet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.

S: Nedir şu tabiat, kavânîn, kuvâ ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?

C: Tabiat, âlem-i şehâdet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve a'zâsının ef'âlini intizam ve rabt altına alan bir şerîat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir. İşte şu şerîat-ı fıtriyedir ki, Sünnetullâh ve tabiat ile müsemmâdır. Hilkat-i kâinâtta cârî olan kavânîn-i itibariyesinin mecmû ve muhassalasından ibarettir. Kuvâ dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer hükmüdür. Ve kavânîn dedikleri şey, herbiri şu şerîatın birer mes'elesidir. Fakat o şerîattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinâden vehim, hayâl tasallut ederek tazyîk edip, şu tabiat-ı hevâiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcûd-u haricî ve hayâlden hakikat sûretine girmiştir. Hayâli, hakikat sûretinde gören, gösteren nüfûsun isti'dat-ı sûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Hâlbuki, kör, şuûrsuz tabiat, kat'iyyen kalbi iknâ edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münâsebet yok iken ve masdar olmaya kàbiliyeti mefkûd iken, sırf nefy-i Sâni' farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resân-ı efkâr olan Kudret-i Ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.

Hâlbuki tabiat misâlî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkàş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizâmdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şerîat-ı irâdiyedir, hakikat-i hariciye değil. Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hàlî bir yerde muhteşem ve sanâyi-i nefîsenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat'iyyen hàriçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavânînini câmi' bir kitab bulsa, onu ma'kes-i şuûr olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırarî kabûl eder. İşte Sâni'-i Zülcelâl’den teğâfül sebebiyle böyle gayr-ı ma'kul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.

Şerîat-ı İlâhiye ikidir:

Biri: Sıfat-ı Kelâmdan gelen bir şerîattır ki, beşerin ef'âl-i ihtiyariyesini tanzim eder.

İkincisi: Sıfat-ı İrâdeden gelen ve evâmir-i tekvîniye tesmiye edilen şerîat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinâtta cârî olan kavânîn-i âdâtullâhın muhassalasından ibarettir. Evvelki şerîat nasıl kavânîn-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şerîat dahi, mecmû-u kavânîn-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hàssası olan te'sir ve icâda mâlik değillerdir.

Sâbıkan sırr-ı tevhid beyânında demiştik: Herşey herşeyle bağlıdır. Bir şey herşeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden herşeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarûrîdir.

Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbâb-ı tabîiye, hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok; hem kör, iki elinde iki kör olan tesâdüf-ü a'mâ ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir. ﴾ قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ ﴿

Elhâsıl: İkinci bürhânımız olan kitab-ı kebîr-i kâinâttaki nazm ve nizâm, intizam ve te'lifindeki i'câz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenâhî, bir ilm-i lâyetenâha, bir irâde-i ezeliyenin eserleridir.

S: Nazm ve nizâm-ı tâmme ne ile sâbittir?

Elcevab: Nev'-i beşerin havâs ve cevâsisi hükmünde olan fünûn-u ekvân istikrâ'-i tâmme ile o nizâmı keşfetmişlerdir. Çünkü; herbir nev'e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kàbildir. Herbir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev'indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zîra, herbir fen kavâid-i külliye desâtirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizâmı ihâta etmezse, cevâsis-i fünûn vâsıtasıyla görür ki, insan-ı ekber, insan-ı asğar gibi muntazamdır. Herbir şey, hikmet üzere vaz'edilmiştir. Faydasız, abes yoktur. Şu bürhânımız (∗) <ft3>[^1]</ft3> değil yalnız erkânı ve a'zâsı, belki bütün hüceyrâtı, belki bütün zerrâtı birer lisân-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhânın sadâ-yı bülendine iştirâk ederek “Lâ ilâhe İllallâh” diye zikrediyorlar.

[^1]:(∗) Delâletçe sîmâsı bir "Hû" lafzına benzer ki, o "Hû"nun herbir cüz'ü küçük "Hû"lardan, herbir küçük "Hû" da küçücük "Hû"lardan teşekkül etmiştir.

Üçüncü Bürhan

ÜÇÜNCÜ BÜRHÂN: Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’dır. Şu bürhân-ı nâtıkın sînesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: “Allâhu Lâ İlâhe İllâ Hû” yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semerâtıyla, meyvedâr bir ağacın menba'-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhânımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki cürsûmesinde olan mes'ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikati tazammun ediyor.

Hem şu bürhânın âlem-i şehâdet tarafına tedellî etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarûre âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u a'zamı (ağaç dalı) yine sâbit hakàik ile meyvedârdır.

Hem derince şu bürhân tersîm edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes'ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şâibe-i tereddüd hiçbir tarafında ihsâs edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakàika esâs addederek müselleme ve zarûriye olduğunu bütün kuvvet-i beyânıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona ircâ ediyor. Temel taşı gibi o şedîd kuvvet, sun'î olamaz. Hem de, üstündeki sikke-i i'câz her ihbarını tasdik eder. Tezkiyeden müstağnî kılar. Âdeta ihbarâtı binefsiha sâbit umûrlardandır.

Evet, şu bürhân-ı münevverin altı ciheti de şeffâftır. Üstünde i'câz, altında mantık ve delil, sağında aklı istintak, solunda vicdânı istişhâd, önünde, hedefinde hayır ve saâdet, nokta-i istinâdı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.

Mârifet-i Sâni' denilen kemâlât arşına uzanan mi'râcların usûlü dörttür.

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkìkîn-i sofiyenin minhâcıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî Mütekellimîn tarîkidir.

Bu iki asıl, çendan Kur'ândan teşâub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka sûrete ifrâğ ettiği için uzunlaşmış ve müşkülleşmiş. Evhâmdan masûn kalmamışlar.

Üçüncüsü: Şübehât-âlûd hükemâ mesleğidir.

Dördüncüsü ve en Birincisi: Belâğat-ı Kur'âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzûh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi'râc-ı Kur'ânîdir.

Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlhâm, ta'lim, tasfiye, nazar-ı fikrî.

Tarîk-ı Kur'ânî iki nev'idir.

Birincisi: Delil-i inâyet ve gayet

Birincisi: Delil-i inâyet ve gayet tir ki, menâfi'-i eşyayı ta'dâd eden bütün Âyât-ı Kur'âniye bu delili nesc ve şu bürhânı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinâtın nizâm-ı ekmelinde ittikan-ı san'at ve riâyet-i mesâlih ve hikemdir. Bu ise Sâni'in kasd ve hikmetini isbât ve tesâdüf vehmini ortadan nefyediyor. Zîra ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizâmın şâhidleri olan bütün fünûn-u ekvân, mevcûdâtın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesâlih ve semerâtı ve inkılâbât-ı ahvâlin katmer ve düğümleri içinde saklanmaz hikem ve fevâidi göstermekle Sâni'in kasd ve hikmetine kat'î şehâdet ediyorlar. Ezcümle:

Fenn-i hayvanat, fenn-i nebâtât, ikiyüz bini mütecâviz envâ'ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde'lerinin herbirinin hudûsuna şehâdet ettiği gibi; mevhûm ve itibarî olan kavânîn, kör ve şuûrsuz olan esbâb-ı tabîiye ise, bu kadar hayret-fezâ silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrâd denilen dehşet-engîz birer makine-i acîbe-i İlâhiyenin icâd ve inşâsına adem-i kàbiliyetleri cihetiyle herbir ferd, herbir nev'î müstakillen Sâni'-i Hakîmin dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhâr ediyorlar.

Kur'ân-ı Kerîm ﴾ فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرَى مِنْ فُطُورٍ ﴿ der. Kur'ânda delil-i inâyet, vücûh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur'ân, kâinâtta tefekküre emir verdiği gibi, fevâidi tezkâr ve ni'metleri ta'dâd eden âyâtın fevâsıl ve hâtimelerinde gâliben akla havâle ve vicdânla müşâverete sevketmek için

﴿ اَوَلاَ يَعْلَمُونَ ﴾ ﴿ اَفَلاَ يَعْقِلُونَ ﴾ اَفَلاَ يَتَذَكَّرُونَ ﴿ فَاعْتَبِرُوا ﴾

gibi o bürhân-ı inâyeti ezhânda tesbit ediyor.

İkinci Delil-i Kur'ânî: Delil-i İhtirâ

İkinci Delil-i Kur'ânî: Delil-i İhtirâ'dır. Hülâsası: Mahlûkatın her nev'ine, her ferdine ve o nev'e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsûsasını müntic ve isti'dâd-ı kemâline münâsib bir vücûdun verilmesidir. Hiçbir nev'i müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılâb-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev'in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnâf inkılâb-ı hakàikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, sûret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve sûretler, araziyetleri cihetiyle envâ'daki mübâyenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek envâ'ının fasîleleri ve umum a'râzının havâs-ı mümeyyizeleri bizzarûre adem-i sırftan muhtera'dırlar. Silsilede tenâsül, şerâit-i âdiye-i itibariyedendir.

Feyâ acaba! Vâcibü'l-Vücûdun lâzime-i zarûriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, herbir cihetten ezeliyete münâfî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukâvemet edemeyen koca kâinât, nasıl oldu da küçücük ve nâzik zerrâtların (öyle dehşetli salâbet bulmuş ki) Kudret-i Ezeliyenin yed-i i'dâmına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, Kudret-i Ezeliyenin hàssası olan ibdâ' ve icâdı, hiçbir münâsebet-i ma'kule olmadan en âciz ve en bîçâre esbâba isnâd ediliyor?

İşte Kur'ân-ı Kerîm, şu delili, halk ve icâddan bahseden âyâtı ile ezhânda tanzim ediyor. Müessir-i hakîki yalnız Allah’tır. Te'sir-i hakîki esbâbda yoktur. Esbâb, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zâhirîsinde, dest-i kudret umûr-u hasîse ile mübâşir görünmesin.

Bir şeyde iki cihet var. Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdâd ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakîr olur, azîm olur... Ilâ âhir. Esbâb bu cihette vardır. İzhâr-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.

İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffâf vechi gibi. Şu cihet herşeyde güzeldir. Şu cihette esbâbın te'siri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve rûh ve nur ve vücûd, iki vecihleri şeffâf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vâsıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.

Dördüncü Bürhan

DÖRDÜNCÜ BÜRHÂN: Vicdân-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuûrdur. Şu bürhânda “Dört Nükte” yi nazar-ı dikkate al.

Birincisi: Fıtrat yalan söylemez. Meselâ: Bir çekirdekteki meyelân-ı nümûvv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ: Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur. Doğru söyler. Meselâ: Bir avuç su, incimâd ile meyelân-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metîn demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte şu meyelânlar, irâde-i İlâhiyeden gelen evâmir-i tekvîniyenin tecellîleridir, cilveleridir.

İkincisi: Beşerin havâsü'l-hams-u zâhire ve bâtınadan başka âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş'ûr pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zâika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sâdıka olan sâika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şâika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.

Üçüncüsü: Mevhûm bir şey hakikat-i hariciyeye mebde' olamaz. Fıtrat ve vicdânda nokta-i istinâd ile nokta-i istimdâd, iki hakikat-i zarûriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan rûh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süflî, en berbat bir mahlûk olur. Hâlbuki, kâinâttaki hikmet ve nizâm ve kemâl bu ihtimali reddeder.

Dördüncüsü: Akıl ta'til-i eşgâl etse de, nazarını ihmal etse, vicdân Sâni'i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür. Onu düşünür. Ona müteveccihtir. Hads –ki, şimşek gibi sür'at-i intikaldir,– dâima onu tahrîk eder. Hadsin muzâafı olan ilhâm, onu dâima tenvir eder. Meyelânın muzâafı olan arzu ve onun muzâafı olan iştiyak ve onun muzâafı olan aşk-ı İlâhî, onu dâima mârifet-i Zülcelâl'e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-i câzibedârın cezbiyledir.

Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhân-ı enfüsî olan vicdâna müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktârına neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan Mârifet-i Sâni'dir ki, isti'dâdât-ı gayr-ı mahdûde-i insaniye ile mütenâsib olan âmâl ve müyûl-ü müteşâibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdâd..

Ve kavga ve müzâhemetin meydânı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musîbet ve müzâhemelere karşı yegâne nokta-i istinâd yine mârifet-i Sâni'dir. Evet herşeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni'-i Hakîme i'tikàd etmezse ve ale'l-amyâ kör tesâdüflere havâle ederse ve o beliyyâta karşı elindeki kudretin adem-i kifâyetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telâş, havftan mürekkeb bir hâlet-i Cehennem-nümûn ve ciğer-şikâfe düşecektir. O ise eşref ve ahsen-i mahlûkat olan rûh-u insaniyetin herşeyden ziyâde perîşan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinâttaki nizâm-ı ekmele zıt oluyor. Şu nokta-i istimdâd ve nokta-i istinâd ile bu derece nizâm-ı âlemde hükümfermâlık, hakikat-i nefsü'l-emriyenin hàssa-i münhasırası olduğu için, her vicdânda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni'-i Zülcelâl, mârifetini kalb-i beşere dâima tecellî ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdânın gözü dâima açıktır.

Sâni'-i Zülcelâl bu dört bürhân-ı azîmin kat'î şehâdetleriyle Vâcibü'l-Vücûd, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi', Basîr, Mütekellim, Hayy, Kayyûm olduğu gibi bütün evsâf-ı celâliye ve cemâliye ile muttasıftır. Zîra mukarrerdir ki: Masnû'daki feyz-i kemâl Sâni'in zıll-i tecellîsinden muktebestir. Demek, kâinâtta ne kadar hüsün, cemâl, kemâl varsa, umumundan lâyuhadd derecede yüksek tabakada evsâf-ı cemâliye ve kemâliye ile Sâni'-i Zülcelâl muttasıftır. Zîra, ihsân servetin, icâd vücûdun, icâb vücûbun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer'i ve delili olduğu gibi; bütün kâinâttaki bütün kemâl ve cemâl, Sâni'-i Zülcelâl’in kemâl ve cemâline bir zıll-i zalîldir ve bürhânıdır.

Hem de, Sâni'-i Zülcelâl cemî' nekàisten münezzehtir. Zîra, nevâkıs mâhiyet-i maddiyâtın isti'dâdsızlığından neş'et eder. Zât-ı Zülcelâl maddiyâttan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinâtın mâhiyât-ı mümkinesinden neş'et eden evsâf ve levâzımatından mukaddestir.

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ جَلَّ جَلاَلُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفَى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّهِ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِالْاَسْبَابِ لِعِزَّتِهِ

S: Vahdetü'l-Vücûdu nasıl görüyorsun?

Elcevab: Tevhidde istiğraktır. Ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir. Esâsen Tevhid-i Rubûbiyet ve Tevhid-i Ulûhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak, vahdet-i kudret, yani لاَ مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللهُ sonra vahdet-i idare, sonra vahdetü'ş-şühûd, sonra vahdetü'l-vücûd, sonra yalnız bir vücûdu, sonra yalnız bir mevcûdu görünceye müncer oluyor. Muhakkìkîn-i Sofiyenin müteşâbihât hükmünde olan şatahatıyla istidlâl edilmez. Dâire-i esbâbı yırtıp çıkmayan ve te'sirinden kurtulmayan bir rûh, vahdetü'l-vücûddan dem vursa, haddini tecâvüz eder. Dem vuranlar, Vâcibü'l-Vücûda o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki; mümkinâttan tecerrüd ederek, yalnız bir vücûdu, belki bir mevcûdu görmüşler. Evet, delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sâni'i müşâhede etmek, tarîk-ı istiğrakkârâne cihetiyle cedâvil-i ekvânda cereyan-ı Tecelliyât-ı İlâhiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyân-ı füyûzâtı ve merâyâ-yı mevcûdâtta tecellî-i esmâ ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dıyk-ı elfâz sebebiyle ulûhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tâbir ettiler. Ehl-i fikir, o hakàik-ı zevkiyeyi, nazarın mekàyisine sıkıştırdığından çok evhâm-ı bâtılaya menşe' oldu. Madde-perver hükemâ ve zaîfü'l-i'tikàd ehl-i nazarın vahdetü'l-vücûdu ile evliyânın vahdetü'l-vücûdu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:

Birincisi: Muhakkìkîn-i Sofiye, Vâcibü'l-Vücûda o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinâtın vücûdunu inkâr etmişler. Hükemâ ve zaîfü'l-i'tikàd olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i Ulûhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek, hattâ Ulûhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinât hesabına Ulûhiyetten istiğnâ etmek derecede tarîk-ı müteassifeye girmişlerdir.

İkincisi: Muhakkìkîn-i Sofiyenin vahdet-i vücûdu, vahdetü'ş-şühûdu tazammun eder. İkincilerin vahdetü'l-mevcûdu tazammun eder.

Üçüncüsü: Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.

Dördüncüsü: Birinciler, evvelen ve bizzat Hakka, nazar-ı tebeî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzat halka bakarlar.

Beşincisi: Birinciler, Hudâ-peresttirler. İkinciler, hod-peresttirler.

اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا وَاَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ ∗∗∗