Katre
(TEVHİD DENİZİNDEN)
İfâde-i Merâm
İFÂDE-İ MERÂM
Ma'lûmdur ki, insan, “Hasbe'l-kader” çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musîbet ve düşmanlara rastgelir. Bazen kurtulursa da bazen de boğulur. Ben de kader-i İlâhînin sevkiyle pek acîb bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesâdüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime ilticâ ettim. İnâyet-i ezeliye, beni Kur'ân’a teslîm edip, Kur'ân’ı bana muallim yaptı. İşte Kur'ân’dan aldığım dersler sâyesinde o belâlardan halâs olduğum gibi, nefis ve şeytan ile yaptığım muhârebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsâdeme,
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلااِلٰهَاِلَّااللهُ وَاللهُ اَكْبَرُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ
kelimelerinde vukû' buldu. Bu kelimelerin kalelerinde tahassun ederek o düşmanlarla münâkaşalara giriştim. Herbir kelimede otuz defa meydân muhârebesi vukû'a geldi. Bu risalede yazılan herbir kelime, herbir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işârettir.
Bu risalede yazılan hakikatler, zıtlarına bir imkân-ı vehmî kalmayacak derecede yazılmıştır. Uzun bir hakikate (delili ile beraber) bir kayıt veya bir sıfatla işâret yapılıyor.
İhtar <ft3>[^1]</ft3>
[^1]:İhtar: Bu zamanın cereyanı, benim gibi çoklarını vehmî tehlikelere atmıştır. İnşâallâh, bu eser Allah'ın izniyle onları kurtaracak ümîdindeyim.
Mukaddime
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ وَالصَّلاَةُ عَلٰى نَبِيِّهِ
(Bu Risale, Dört Bâb ile bir Hâtime ve bir Mukaddime üzerine tertib edilmiştir.)
Mukaddime
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsîlen beyân edilecektir. Burada, yalnız icmâlen işâret edilecektir. Kelimelerden maksad: Mânâ-yı harfî, mânâ-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:
Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına (yani kâinâta) mânâ-yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mânâ-yı ismiyle ve esbâb hesabına bakmak hatâdır.
Evet, herşeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffâf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnâdı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binâenaleyh, ni'mete bakıldığı zaman Mün'im, san'ata bakıldığı zaman Sâni', esbâba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakîki zihne ve fikre gelmelidir.
Ve kezâ, nazar ile niyet mâhiyet-i eşyayı tağyîr eder. Günahı sevâba, sevâbı günaha kalbeder. Evet, niyet âdi bir hareketi ibâdete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibâdeti günaha kalbeder. Maddiyâta esbâb hesabıyla bakılırsa cehâlettir. Allah hesabıyla olursa mârifet-i İlâhiyedir.
Birinci Kelâm
Birinci Kelâm: اِنِّى لَسْتُ مَالِكِى Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim, kâinâtın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki Mâlik-i Hakîki’nin sıfâtını ve sıfatların bir derece mâhiyetini ve hududunu bileyim. Evet mevhûm, mütenâhî hududum ile Mâlik-i Hakîkinin sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenâhî hududunu bildim.
İkinci Kelâm
İkinci Kelâm: اَلْمَوْتُ حَقٌّ Ölüm haktır. Evet bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kàbiliyette değildir. Zîra, onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehâlif şeylerden terekküb etmiş. Kısa bir zamanda tevâfukları, ictimâ'ları varsa da iftirakları ve dağılmaları her vakit melhûzdur.
Üçüncü Kelâm
Üçüncü Kelâm: رَبِّى وَاحِدٌ Rabbim birdir. Evet herkesin bütün saâdetleri, bir Rabb-i Rahîm’e olan teslîmiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rab’lere muhtaç olur. Çünkü insan , câmiiyeti itibariyle bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve herşeye karşı (hissederek veya etmeyerek) teessürü, elemleri vardır. Bu ise tam Cehennem gibi bir hâlettir. Fakat erbâb tevehhüm edilen esbâb yed-i kudretine bir perde olan Rabb-i Vâhide teslîmiyet, firdevsî bir vaziyettir.
Dördüncü Kelâm
Dördüncü Kelâm: اَنَا ile tâbir edilen benlik, yani kendisine bir vücûd, bir kıymet vermektir ki, bu ene, Cenâb-ı Hakk’ın sıfâtını, şuûnâtını bilmek için bir santral ve bir vâhid-i kıyâsîdir. ∗∗∗
Birinci Bâb
لااِلٰهَاِلَّااللهُ BEYÂNINDADIR
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Allah’tan başka hak bir ilâh’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisânen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şâhid gösteriyorum.
Öyle bir Allah ki, vücûb-u vücûduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazret-i Muhammed (A.S.M.) bir şâhid-i sâdık ve bir bürhân-ı nâtıktır.
Öyle Muhammed (A.S.M.) ki, icmâ ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiyâ ve mürselîne siyâdet ünvânını; ve ittifak ve tahkîklerini almakla, imâmü'l-evliyâ ve'l-ulemâ lakabını almıştır. Ve öyle Muhammed (A.S.M.) ki, âyât-ı bâhire, mu'cizât-ı kàtıa ve secâya-yı sâmiye ve ahlâk-ı àliye sâhibi olmakla mehbit-i vahy-i İlâhî olmuştur. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ki, âlem-i gayb ve melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervâhı müşâhede ve melâike ile musâhabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) dır ki, şahsiyet-i maneviyesiyle kâinâtın kemâline bir fihriste olmakla, bütün saâdetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvî bir şerîata sâhibdir. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.)’dır ki, âlem-i şehâdette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemâl-i ciddiyetle ve vüsûk ile ve itmi'nân ile yüksek bir îmân ile nev'-i beşere karşı “Tevhid Dini”ni لااِلٰهَاِلَّاالل ile ilân ve i'lâm ediyor.
Ve kezâ, öyle bir Allah ki, vücûb ve vücûduna, celâl ve cemâline, Vâhid-i Ehad olduğuna şehâdet edenlerden birisi de “Furkàn-ı Hakîm”dir.
Ve öyle bir Furkàn-ı Hakîm’dir ki, bütün enbiyâ kitaplarının tasdiklerine mazhardır. Ve öyle bir Furkàn-ı Hakîm’dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabûl ve tasdike icmâ ettikleri ve cihât-ı sittesinden nur-efşân bir kitaptır.
Ve öyle bir Furkàn-ı Hakîm’dir ki, mazhar-ı vahy olan resûllerce, mahz-ı vahiydir. Ehl-i keşf ve ilhâmca ayn-ı hidayettir. Mâden-i îmân ve mecma'-ı hakàiktır. Hükümleri delâil-i akliyeyle müeyyed ve fıtrat-ı selîmenin şehâdetiyle musaddaktır. Lisânü'l-gayb olup, âlem-i şehâdette nev'-i beşeri ﴾ فَاعْلَمْ اَنَّـهُ لاَاِلٰهَاِلَّااللّٰهُ ﴿ ile tevhide emir ve dâvet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücûb-u vücûd ve vahdetine, şu kitab-ı kebîr denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehâdet ettiği gibi; şu insan-ı kebîr denilen kâinât da, bütün a'zâsıyla, cevârihiyle, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, evsâfıyla, ahvâliyle delâlet eder.
Yani bu kâinât, ihtiva ettiği bütün envâ'ıyla لااِلٰهَاِلَّااللهُ
Ve o âlemlerin erkânıyla لاَ خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o erkânın a'zâsıyla لاَ صَانِعَ اِلَّا هُوَ
Ve o a'zânın eczâsıyla لاَ مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ
Ve o eczânın cüz'iyâtıyla لاَ مُرَبِّىَ اِلَّا هُوَ
Ve o cüz'iyâtın hüceyrâtıyla لاَ مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ
Ve o hüceyrâtın zerrâtıyla لاَ خَالِقَ اِلَّا هُوَ
Ve o zerrâtın tarlası olan esîriyle لااِلٰهَاِلَّاهُوَ söyleyerek; bütün envâ'ıyla, erkânıyla, a'zâsıyla, eczâsıyla, hüceyrâtıyla, zerrâtıyla, esîriyle (ellibeş lisân ile) vücûb-u vücûd ve vahdetine şehâdet ve delâlet eder. Şu lisânların tafsîli gelecektir. Şimdi icmâl ile zikredeceğim. Şöyle ki:
Kâinât terkîblerindeki intizam, cereyan-ı ahvâldeki nizâm, sûretlerdeki garâbet, nakışlarındaki zînet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhâlefet ve mümâselet, câmidâttaki muâvenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesânüd, hikmet-i âmme, inâyet-i tâmme, rahmet-i vâsia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvîl, tağyîr, tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za'f, mevt, cehil, ibâdet, tesbihât, daavât ve hâkezâ, pek çok sıfatlar lisânlarıyla Hàlık-ı Kadîm-i Kadîr’in vücûb vücûduna ve evsâf-ı kemâliyesine şehâdet ettikleri gibi; Esmâ-i Hüsnâ’yı tilâvet ederek, Cenâb-ı Hakk’a tesbih ve Kur'ân-ı Hakîm’i tefsir ve Resûl-i Ekrem’in (A.S.M.) ihbarâtını tasdik ediyorlar...
Geçen lisânların tafsîline geçiyoruz. Şöyle ki:
Kâinâtta görünen tanzimât, nizâmât, muvâzenât kabza-i tasarrufunda bir mîzan ve nizâm bulunan Hàlık’ın vücûb-u vücûduna delâlet etmekle اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ cümlesini okur.
Ve kezâ, kâinâtta intizam ve ıttırâd hükümfermâdır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehâdet etmekle اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ hakikatini ilân ediyor.
Ve kezâ semâvât sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrât ve zerrât ile yazan kudret bir olduğundan اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile (mes'elenin ilânıyla) Hàlık’ın bir olduğuna delâlet ve şehâdet eder.
Ve kezâ, meselâ, bulut ile arz gibi câmid ve mütehâlif şeylerde tecâvüb ve muâvenet, yani birbirinin hâcetine cevab vermek ve seyyârât gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesânüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehâdet ederek اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, semâvâtın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşâbehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münâsebet, Hàlık’ın bir olduğuna delâletle şehâdetini اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, herbir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellîsine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücûda geldiğinde “Bârî” isminin cilvesine, teşekkülünde “Musavvir” sıfatının cilvesine, gıdâlandığı zaman “Rezzâk” isminin cilvesine; hastalıktan şifâ bulduğunda, “Şâfi” isminin tecellîsine ve hâkezâ, te'sirde mütesânid, âsârda mütehâlif, çok sıfât ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmâları da bir olur. İşte herbir zîhayat, şu mazhariyetle Hàlık’ın bir olduğuna dair olan şehâdetini اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, manzûme-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münâsebetleri, ikisinin bir Nakkàş’ın nakşı olduğuna olan delâletlerini اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile i'lâm ediyorlar.
Ve kezâ, zerrât arasındaki câzibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan câzibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem-i vâhidin yazısı olduğunu اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile izhâr ediyorlar.
Ve kezâ, terkîb ve mürekkebâtta görünen intizam, o mürekkebâttaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hâsıl olmuştur. Binâenaleyh, o zerreleri, aralarındaki münâsebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebâtı yaratabilecek bir kudret sâhibine hàstır.
İşte, zerrâttaki intizam ve şu vaziyetin lisânıyla Allâhuekber diyerek, اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ yu okur.
Ve kezâ, bir nev'iden bir ferdin, bütün efrâddan imtiyazını te'min edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev'-i beşerin, meselâ, efrâdının nazar-ı kudrette meşhûd ve melhûz olduğunu istilzam eder. Çünkü, bir ferd, alâmet-i fârikası cihetiyle bütün efrâda muhâlif olacaktır. Eğer bütün efrâd hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmâtlarında muhâlefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle, ise bir ferdin Hàlık’ı bir nev'in Hàlık’ı olacaktır.
Ve kezâ, bir nev'e Hàlık olabilmek, cinse de Hàlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihâyet iş اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ da nihâyet bulur...
Ve kezâ, hilkat ve yaratılışın Vâcibü'l-Vücûd’a isnâd edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garîb, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehâb ediyorlar. Hâlbuki, esbâba isnâd edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu'd, garâbet, külfet kat kat muzâaf olarak hakikate inkılâb eder. Çünkü, vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Meselâ, bal arısının hilkati, kudret-i İlâhiyeye isnâd edilmezse nihâyetsiz müşkülât olur.
Maahazâ, vâhidin kesrete yaptığı vaziyet ve maslahatı, kesret çok meşakkatlerden sonra yapabilir. Meselâ, bir kumandanın pek çok neferlere verdiği intizam vaziyeti, o neferlere verilse sühûletle yapamazlar. Demek Hàlık-ı Vâhide yapılan isnâdda, zâhiren bu'd ve garâbet varsa da esbâb ve kesrete edilen isnâdda muzâaf olarak müteselsil muhâller vardır. Şöyle ki:
Herbir zerrede, Vâcibü'l-Vücûdun sıfatlarını farzetmek lâzım geliyor. Çünkü, nakıştaki kemâl, san'attaki hüsün, o sıfatları ister. Hem şirketi kabûl etmeyen vücûb hakkında, gayr-ı mütenâhî şerîklerin farzı lâzımdır.
Hem herbir zerrenin, bütün zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olması lâzım geliyor. Çünkü, nizâm ve intizam öyle ister. Hem herbir zerrede, ihâtalı bir şuûr, tam bir ilim lâzımdır. Çünkü, zerreler arasında tesânüd ve muvâzene vardır. Bu tesânüd ve muvâzene ise ilim ile olur.
İşte, eşyayı esbâba isnâd etmekte bu kadar muhâller vardır. Amma sâhib-i hakîki olan Vâcibü'l-Vücûda isnâd edildiği vakit, o zerreler şöyle bir vaziyete girerler ki, şemsin cilvelerine, timsâllerine, lem'alarına mazhar olan su katreleri gibi kudret-i ezeliyenin nurânî tecellîsine, cilvelerine, lem'alarına o zerreler de mazhar olup, sâhib-i kudretin izniyle, gayr-ı mütenâhî olan ilim ve irâdesiyle, o zerrelerde teşekkülât ve terkîbât yapılır. Binâenaleyh, kudret-i ezeliyenin bir lem'ası kudretin hâsiyetine mâlik olduğundan, esbâbın binler lem'asından ve esbâbın sultanından daha te'sirlidir. Çünkü, bunda tecezzî ve inkısam vardır, kudret-i ezeliyede ise yoktur.
Ve kezâ, külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünkü, kudret Sâni'in zâtına zâtîdir, arazî değildir. Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem'asına zerreler, şemsler mütesâvîdir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir.
Ve kezâ, hayat, vücûd, nur gibi şeylerin zâhir ve bâtınları şeffâf olduğundan, icâdları zamanında, vesâit-i esbâb altında kudretin tasarrufu görünür. Evet, hayatın vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse kudretin tasarrufu görünür. Meselâ: Bir salkım üzümün yapılması için ince, câmid bir dal ve bir cam parçasında şemsin timsâlini tersîm için küçük bir delikten ziyânın geçmesi ve bir evi tenvir için bir kibrit tavassut ediyor. Ve bu gibi basit esbâb altında yapılan o azîm ve garîb işlerde kudretin tasarrufu gündüz gibi görünmesi âşikârdır.
Ve kezâ, eşyanın esbâba isnâdındaki istib'âddan ve istiğrabdan hâsıl olan inkârdan neş'et eden dalâletlerden hâsıl olan ızdırâbat, bütün akılları, rûhları Vâcibü'l-Vücûda firar ve ilticâ etmeye mecbur eder. Çünkü, ancak O’nun kudretiyle, irâdesiyle her müşkül hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve O’nun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binâenaleyh, necât ve halâs ancak Allah’a ilticâ ile olur.
﴿ فَفِرّوُا اِلَى اللّٰهِ ﴾ ﴿ اَلاَ بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ ﴾
İşte, kâinât şu hakikatin lisânıyla, اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ yu söylüyor.
Ve kezâ, esbâb-ı zâhiriye pek basit, mahdûd, fakir, câmid, şuûrsuz, irâdesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhûm şeylerdir. Müsebbebâtta bulunan hàrika nakışlar, zînetler, garîb ve acîb san'atların o gibi kıymetsiz esbâb ile kat'iyyen münâsebetleri yoktur. Binâenaleyh, meselâ, bedenin hüceyrâtındaki nizâmlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdûd muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husûlüne, lisân ve zihnin hareketleri gibi esbâba isnâdları ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebât, gayr-ı mütenâhî bir kudret ile bir ilim ve bir irâdeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate binâen sâbittir ki, kevn ve vücûdda müessir-i hakîki ancak kudreti gayr-ı mütenâhî bir Hàlık-ı Kadîrdir, esbâb ise bahânelerdir, vesâit de perdelerdir. Havâs ve hâsiyetler dahi, kudretin tecelliyâtına ve lem'alarına isim ve ünvânlardır.
Hem kanunlar ve nevâmis denilen şeyler, ancak ilim ile irâde ve emrin envâ'a olan tecellîlerinin isimleridir. Evet, kanun emirdendir, nâmus irâdedendir. İşte, kâinât, müsebbebâtın lisânıyla اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile Hàlık-ı Hakîki’yi ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde pek büyük bir i'tinâ ve ihtimam ile hàrika bir tarzda yazılan nakışlar, münferiden ve müctemian, gayr-ı mütenâhî bir kudreti iktiza ettiklerinden, kâinât da bir Vâcibü'l-Vücûd, bir Hàlık-ı Kadîrin vücûduna bizzarûre delâlet eder ki, o Hàlık’ın te'sir-i kudretine nihâyet olmadığından, şerîklerden bilbedâhe müstağnîdir, şerîke ihtiyacı yoktur.
Maahazâ, şerîk hadd-i zâtında mümteni'dir. Bir ferdinin vücûdu mümkün değildir. Çünkü, kudret-i kâmilenin te'siri gayr-ı mütenâhîdir. Şerîk olduğu takdirde, kudretin te'siri mahdûd olur. Mütenâhî olmadığı hâlde mütenâhî olur, inkıtâa uğrar. Bu ise, birkaç cihetten muhâldir. Öyle, ise istiklâl ve infirad, ulûhiyet için zâtî hàssalardır.
Maahazâ, şerîke bir mahal, bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur. Ve şerîkin vücûdu hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş'et eden bir ihtimal ve ne de bir emâre ve kâinâtın hiçbir cihetinde şerîke bir mevzi yoktur. Bil'akis hangi şeye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür. Demek, müessir-i hakîki ancak ve ancak Allah’tır.
Evet, insan kâinâtın en eşrefi ve esbâb içinde ihtiyarı en geniş olduğu hâlde, ef'âl-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana ait olabilir. Esbâbın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, te'sirsiz olursa öteki esbâb-ı câmide ne halt edebilir?
İşte kâinât şu hakikatten tebârüz eden vücûd ve vahdet lisânıyla اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ yu tilâvet eder.
Ve kezâ, kâinâtın bütün eczâ ve zerrâtına tecellî eden esmâ-i İlâhiye arasındaki tesânüd, yani birbirine dayanarak tecellî ettikleri bir temâzüc, yani elvân-ı seb'a gibi birbiriyle memzûc olarak eşyayı cilvelendirdikleri eserleri bir olduğu gibi, müsemmâlarının da vâhid, ehad olduğuna şehâdet eder. Ve bu şehâdet lisânıyla, kâinât اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ diyerek ilân ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın –küllî ve cüz'î– ihtiva ettiği bütün eczâsını istilâ eden bir hikmet-i âmme görünür. Ve bu hikmet-i âmme, kasd, şuûr, irâde, ihtiyar sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Hakîm-i mutlakın vücûb-u vücûduna delâlet eder. Çünkü, kâinât mef'ûl ve münfaildir. Mef'ûl fâilsiz olamadığı gibi, mef'ûlün câmid bir cüz'ü de fâil olamaz.
Ve kezâ, kâinât sahifesinde bir inâyet-i tâmme parlıyor. Bu inâyet, tazammun ettiği hikmet, lütûf, tahsin sıfatlarıyla, bir Hàlık-ı Kerîm’in vücûb-u vücûduna delâlet eder. Çünkü, in'âm ve ihsân, mün'im ve muhsinsiz olamaz.
Ve kezâ, kâinâtı müştemilâtıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet görünüyor. Bu merhamet, rahmet, hikmet, inâyet, in'âm gibi çok sıfatları tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Rahmân-ı Rahîmin vücûb-u vücûduna şehâdet eder. Çünkü, sıfat mevsufsuz olamaz.
Ve kezâ, zevi'l-hayat ve canlı mahlûkata tevzî' edilen bir rızk-ı âmm vardır. Ve bu rızk sıfatı, geçen sıfatları istilzam etmekle bir Rezzâk-ı Rahîmin vücûduna delâlet eder. Çünkü, fiil fâilsiz olamaz.
Ve kezâ, bütün kâinâtta intişar eden bir hayat vardır. Bu hayat sıfatı dahi, geçen sıfatları iktiza etmekle bir Hayy-ı Kayyûm, bir Muhyî ve Mümît Hàlık’ın vücûb-u vücûduna delâlet eder.
Arkadaş! Elvân-ı seb'a gibi memzûc olan şu beş hakikat, kâinâta bir Rab, Kadîr, Alîm, Hakîm, Kadîm, Rahîm, Rahmân, Rezzâk, Hayy-ı Kayyûm, zarûrî olduğuna bilbedâhe delâlet ve şehâdet eder. Ve kâinât bu şehâdetlerini اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile ilân eder.
Ve kezâ, kâinât yüzünde hüsn-ü zâtîyi gösteren bir hüsn-ü arazî ve bir cemâl-i mücerredi gösteren bir cemâl-i hazîn ve mahbûb-u hakîkiye işâret eden bir aşk-ı sâdık ve bütün esrârı cezbeden bir hakikat-i câzibeye işâret eden bir cezbe ve bir incizab vardır. Bu hakikatler, kâinâta bir
Rabb-i Vâcibü'l-Vücûd lâzım ve zarûrî olduğuna şehâdet ettiklerini, kâinât اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile ta'lim ve i'lâm ediyor.
Ve kezâ, bütün envâ'ın cüz'iyâtında bir tasarruf var. Bu tasarruf, fâideli iş ve maslahatlar içindir. Ve nebâtât ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir. Küre-i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tağyîr var. Bu dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinâtta hükümfermâ olan nizâm ve intizamla beraber, fa'âliyet hususunda elvân-ı seb'a gibi tebârüz eden şu hakikatler, bilbedâhe bir mutasarrıf-ı hakîm, kadîr, fâil-i muhtar gibi bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Hàlık’ın vücûb-u vücûduna yaptıkları delâleti, kâinât اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ ile tebliğ ediyor.
Ve kezâ, kâinâtın ihtiva ettiği bütün envâ' ve eczâ ve zerrâtı istilâ eden hudûs, bir Muhdis ve bir Mûcidi iktiza eder.
Ve kezâ, kâinât bütün eczâsıyla beraber gayr-ı mütenâhî eşkâl ve vaziyetlere kàbiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl-i hâzıra girmesi, elbette bir Hàlık-ı Vâcibü'l-Vücûdun ihtiyar, irâde ve tercihiyle olmuştur.
Ve kezâ, büyük bir fakr u ihtiyaçta bulunan kâinâtın envâ' ve eczâsına lâzım olan işlerini, hâcetlerini evkàt-ı münâsibde مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ
îfâ ve is'âf etmek, bir Rezzâk-ı Kerîm’in vücûb-u vücûduna delâlet eder.
Ve kezâ, kâinât, umumî ve hususî, maddî ve manevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir. Gerek vücûduna ve gerek bekàsına lâzım şeyleri, işleri görmekten âcizdir. Bu gibi matlûblarının şuûru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahmân-ı Rahîm ve Vâcibü'l-Vücûd bir Sâni'-i Hakîm tarafındandır.
Ve kezâ, kevn ve vücûdda, imkân, kesret, infiâl mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücûb mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfiâl mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam bizzarûre vâcib, vâhid, fa'âl bir Hàlık’ı iktiza ve istilzam eder.
Ve kezâ, bakıyoruz ki, kâinâtta herhangi bir şey, hadd-i kemâle vâsıl olmayınca hareket etmekten durmuyor, kemâline vâsıl olduğu zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücûd kemâli ister, kemâl de sübûtu iktiza eder. Öyle ise, vücûdun vücûdu, kemâl iledir.
Kemâlin kemâli de devam ile olur. Öyleyse, bir vâcib-i sermedî, kâmil-i mutlak var ki, mümkinâtın bütün kemâlâtı, O’nun nur-u kemâlinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise, Cenâb-ı Hak zâtında, sıfâtında, ef'âlinde kâmil-i mutlaktır.
Ve kezâ, herşeyin bâtını zâhirinden daha latîf, daha şeffâftır. Bu ise, Sâni'in o şeyden haric ve baîd olmamasına delâlet eder. O şeyin sâir eşya ile nizâm ve muvâzenesinin Sâni'i tarafından te'min edildiği cihetle de, Sâni'in o şeyde dâhil olmamasını iktiza eder. Öyle ise, bir masnû'un zâtına bakılırsa, Sâni'in ilim ve hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâni'in fevkalküll bir sem' ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki: Sâni'-i âlem, âlemde dâhil olmadığı gibi âlemden haric de değildir. İlmi ve kudretiyle herşeyin içinde olduğu gibi herşeyin fevkındedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.
Bu hakikatler, kavs-i kuzeh renkleri gibi mâcun, birtakım nurânî âyetlerdir. Kâinât, bütün evsâf-ı kemâliye ile muttasıf bir Hàlık’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine delâlet ve şehâdet eder. Evet, kâinât o Hàlık’ın nurunun gölgesi, esmâsının tecelliyâtı, ef'âlinin âsârıdır.
Arkadaş! Kâinâtın, şu geçen hakikatlerin lisânıyla söylediği اَللهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ delâiliyle لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ ı isbât eder.
Ve kezâ فَاعْلَمْ اَنَّهُ لااِلٰهَاِلَّااللهُ hakikati مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ı istilzam ediyor. مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ da îmânın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfât-ı Rubûbiyete de mazhar ve mir'âttır. Bu sırra binâendir ki: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ îmânın mîzan ve terâzisinde لااِلٰهَاِلَّااللهُ ile karîn ve muvâzi olmuştur. Nübüvvet, sıfât-ı Rubûbiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umumî bir câmiiyete mâliktir. Velâyet ise, hususî ve cüz'îdir. Aralarındaki nisbet رَبُّ الْعَالَمِينَ ile رَبِّى arasındaki nisbet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan arşa olan mi'râcla secdedeki mi'râc arasında veya arşla kalb arasındaki nisbet gibidir.
Arkadaş! Şu yüksek olan matlûba zikrettiğimiz bürhânlar, matlûbu ihâta eden bir dâiredir. Matlûb olan vücûb-u vücûd ve vahdet o dâirenin merkezindedir. Dâireyi teşkil eden bürhânların herbirisi, parmağını uzatıp, matlûbun hak ve sâdık olduğuna imza atıyorlar. O bürhânlardan zaîf olanların aralarında tesânüd vardır. Yani, birbirini te'yid ve takviye etmekle, zaîf bürhânların za'fiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile itibardan düşmez. İtibardan düşse bile, dâirenin bozulmasına sebeb olmaz. Ancak dâire küçülür.
Maahazâ, bürhânların hey'et-i mecmuasına terettüb eden matlûbun kuvvet ve vuzûhunu her ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz'iyetine işâret olup, matlûbu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binâenaleyh, bir bürhâna bakıldığı zaman za'fiyetten dolayı vehimler baş gösterirse, öteki bürhânlardan süzülen kuvvetle ortada za'fiyet kalmaz; vehimler de dağılır.
Maahazâ bazı bürhânlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziyâ gibidir. Binâenaleyh, bu gibi bürhânları gayet latîf ve dikkatli ince bir fikirle arayıp tutmalıdır ki, dökülmesin, sönmesin, uçmasın!.. ∗∗∗
Takriz
TAKRİZ
(Fâzıl-ı muhterem Meclis-i Mesâhif ve Tedkik-i Müellefât-ı Şer'iye Reis-i Àlîsi Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir.)
Cenâb-ı Hakk’a hamd ve kendisine Kur'ân nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını tahkîm ve temhîd eden âl ü ashâbına salât ü selâm olsun!
“Tevhid denizinden bir Katre” nâmındaki risale gözüme tecellî etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünkü, o katre hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bediüzzaman Said Nursî’nin sa'yinden dolayı Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun!
El-fakir, türâbu akdâmu'l-ulemâ
SAFVET
(Rahmetullâhi Aleyh)
Hâtime
(Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyân eder. Ve tedâvi çarelerini gösterir.)
Birinci Hastalık: “Ye's”tir
Birinci Hastalık: “Ye's”tir.
Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye'se düşer. Böyle bir me'yûsun gözüne, dinî mes'elelere münâfî ednâ ve zaîf bir emâre, kocaman bir bürhân görünür. Böyle birkaç emâreyi elde eder etmez, diğer emârelerin sâikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dâiresinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binâenaleyh, a'mâle muvaffak olamayanlar, ye'se düşmemek için şu âyete müracaat etsin.
﴿ قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذِينَ اَسْرَفُوا عَلٰى اَنْفُسِهِمْ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعًا اِنَّـهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ ﴾
İkinci Hastalık: “Ucb”
İkinci Hastalık: “Ucb” dur.
Arkadaş! Ye'se düşen adam, azaptan kurtulmak için, istinâd edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir mikdar hasenât ve kemâlâtı var. Hemen o kemâlâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemâlât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Hâlbuki, a'mâle güvenmek ucubdur, insanı dalâlete atar. Çünkü, insanın yaptığı kemâlât ve iyiliklerde hakkı yoktur. Mülkü değildir; onlara güvenemez.
Hem insanın vücûdu ve cesedi bile onun değildir. Çünkü, kendisinin eser-i san'atı değildir. O vücûdu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için, yere atılmış da insan almış değildir. Ancak, o vücûd, hâvî olduğu garîb san'at, acîb nakışların şehâdetiyle, bir Sâni'-i Hakîmin dest-i kudretinden çıkmış kıymetdâr bir hâne olup, insan o hânede emâneten oturur. O vücûdda yapılan binlerce tasarrufâttan, ancak bir tane insana aittir.
Ve kezâ, esbâb içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sâhibi insan iken, ef'âl-i ihtiyariye nâmıyla kendisine mal zannettiği ef'âlin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husûlünde, yüz cüz'ünden ancak bir cüz'ü insana aittir.
Ve kezâ, insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâsının en genişi hayâl olduğu hâlde, o hayâl akıl ve aklın semerelerini ihâta edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl dâire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?
Ve kezâ, şuûrî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuûrî oldukları hâlde, şuûrun taalluk etmediğinden sâbit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni'-i Zîşuûr’dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbâbın...
Binâenaleyh, mâlikiyet da'vâsından vazgeç. Kendini mehâsin ve kemâlâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat'iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünkü, sû-i ihtiyarınla, sana verilen kemâlâtı bile tağyîr ediyorsun. Senin hânen hükmünde bulunan cesedin bile emânettir. Mehâsinin hep mevhûbedir; seyyiâtın meksûbedir. Binâenaleyh, لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ اِلَّا بِاللهِ de.
Üçüncü Hastalık: “Gurur”
Üçüncü Hastalık: “Gurur” dur.
Evet, gurur ile, insan maddî ve manevî kemâlât ve mehâsinden mahrum kalır. Eğer gurur sâikasıyla başkaların kemâlâtına tenezzül etmeyip kendi kemâlâtını kâfî ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, ma'lûmât ve keşfiyâtlarını daha yüksek görmekle, eslâf-ı izâmın irşadât ve keşfiyâtlarından mahrum kalırlar. Ve evhâma ma'rûz kalarak, bütün bütün çizgiden çıkarlar. Hâlbuki, eslâf-ı izâmın kırk günde yaptıkları bir keşfiyâtı, bunlar kırk senede bulamazlar.
Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan”
Dördüncü Hastalık: “Sû-i zan” dır.
Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i ahlâkı sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmîl etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binâenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve manevî ictimâiyatı zedeler.
Birinci Hakikat
Arkadaş! Tahte'l-arz yaptığım hayâlî bir seyahatte gördüğüm bazı hakikatleri zikredeceğim:
Birinci hakikat: Arkadaş! Mâlik-i hakîkiden gaflet, nefsin fir'avunluğuna sebeb olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın mâlik-i hakîkisini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbâbı, kendisine kıyâs ile hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı İlâhiyeye karşı muâraza ve mübârezeye başlar.
Hâlbuki, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, ulûhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyâsî vazifesini görüyor. Maalesef, sû-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir fir'avun olur.
Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzûh ve zuhûruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hàlık’ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid-i kıyâstır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyâs ve temsîller ile bilirler. Meselâ: Bir adam Cenâb-ı Hakk’ın kudretini anlamak için bir taksimat yapar: “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da O’nun kudretindedir.” diye vehmî bir çizgi çizmekle mes'eleyi anlar. Sonra mevhûm hattı bozar, hepsini de ona teslîm eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acîb bir makine-i İlâhiyedir. Kazâ ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye (bir cilveciği) o makinede çalışıyor. Binâenaleyh, insan o fir'avunluk da'vâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslîm etsin, emânete hıyânet etmesin! Eğer hıyânetle bir zerreyi nefsine isnâd ederse, Allah’ın mülkünü esbâb-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.
İkinci Hakikat
İkinci hakikat: Ey nefs-i emmâre, katiyyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki, âmâl, ümîd, taallukat, ihtiyacât üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücûdun ve senin hayatındır. Hâlbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esâstan fâsid ve zaîftir. Dâima harâb olmaya hazırdır.
Evet, bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil; ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Ânî olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mâzi, senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbâl zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!..
Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvîdir. Çünkü, her insanın tam mânâsıyla hayâlî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyâmeti kopar.
Üçüncü Hakikat
Üçüncü hakikat: Şu gördüğün dünyayı, bütün lezâiziyle, sefâhetleriyle, safâlarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Rûhu fâsid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünkü, bütün kâinâtla alâkadar olmaktansa ve herşeyin minnetine girmektense ve bütün esbâb ve vesâite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-i Vâhid, Semi' ve Basîre ilticâ etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?
Dördüncü Hakikat
Dördüncü hakikat: Ey nefis! (∗) <ft3>[^2]</ft3> Kâinâtın uzak çöllerine gidip Sâni'in isbâtına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan, içerisinde oturduğun cisim kafesine bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icâd silsilelerinden, hilkatin mu'cizelerinden ve hàrika san'atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah!”, “Oh!” ve enînler lisân-ı hâliyle istenilen
[^2]:(∗) (Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrîhen, başkalara da ta'rizen söylüyor.)
yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hàlık’ın, o ah u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hâcât ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zîra, sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyrâtın nidâlarına “Lebbeyk!” söyleyen o Sâni'-i Semi' ve Basîrin, senin duâlarını işitmemesi ve o duâlara müsbet cevablar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?
Binâenaleyh, ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve “ene” ile tâbir edilen hüceyre-i kübrâ! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hàrika icâdlarını gör, îmâna gel! Ve: “Yâ İlâhî! Yâ Rabbî! Yâ Hàlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ men lehü'l-mülkü velhamd! Senin mülkün ve emânetin ve vedîan olan şu kulübecikte misâfirim, mâlik değilim” de; o bâtıl temellük da'vâsından vazgeç! Çünkü o temellük da'vâsı, insanı pek elîm elemlere ma'rûz bırakır (∗) <ft3>[^3]</ft3> .
[^3]:(∗) (Mütercimin bir i'tizarı) Mesnevî-i Nuriye'nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhânallâh, Elhamdülillâh ve Allâhuekber'e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı, üslûbunu ve fesâhatini muhâfaza edememek ve evrâd makamında okunabilen o hakikatleri Türkçeye çevirmekle, kıymet-i asliyesini haleldâr etmek endişesiyle tercüme etmedim. Kàri'lerden özür diler, rahmet ve hayır duâlarını beklerim. Mütercim Abdülmecîd
∗∗∗
Nükte
Arkadaş! Îmân, bütün eşya arasında hakîki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihâd râbıtalarını te'sis eder.
Küfür ise, bürûdet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki: Mü'minin rûhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nev'i kardeşliği vardır. Kâfirin rûhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine i'timâdı vardır. Bu sırra binâendir ki, dünya hayatında bazen galebe kâfirlerde olur. Ve kezâ, kâfir, dünyada hasenâtının mükâfâtını “filcümle” görür. Mü'min ise, seyyiâtının cezasını görür.
Bunun için dünya, kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten) mü'mine Cehennemdir (yani saâdet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa, dünyada dahi mü'min yüz derece ziyâde mes'ûddur, denilmiştir.
Ve kezâ, îmân insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise, rûhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü, îmân, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lübb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.
Nokta
Arkadaş! Kalb ile rûhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyâde olur. O hastalık marazı da ulûm-u akliyeye tevağğul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevkeder. Ve akliyât ile iştigâl eden, emrâz-ı kalbiyeye mübtelâ olur!..
Ve kezâ, dünyanın iki yüzünü gördüm:
Bir yüzü: Az çok zâhirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi dâimî bir vahşet ile doludur.
İkinci yüzü: Filcümle zâhiren vahşetli ise de, bâtınen dâimî bir ünsiyetle doludur. Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân, nazarları, âhiretle muttasıl olan ikinci veche tevcîh eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.
Ve kezâ, mümkinâtın da iki vechi vardır:
Birisi: Enâniyet ile vücûddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.
İkincisi: Enâniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü'l-Vücûd’a bakar, bir vücûd kazanır. Binâenaleyh, vücûd istersen, mün'adim ol ki, vücûdu bulasın!.. ∗∗∗
Nükte
(Mukaddimede zikredilen dört kelimeden, “niyet” hakkındadır.)
Arkadaş! Bu niyet mes'elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibâdete çeviren pek acîb bir iksîr ve bir mâyedir.
Ve kezâ niyet, ölü ve meyyit olan hâletleri ihyâ eden ve canlı, hayatlı ibâdetlere çeviren bir rûhtur.
Ve kezâ, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiâtı hasenâta ve hasenâtı seyyiâta tahvîl eder. Demek, niyet bir rûhtur. O rûhun rûhu da ihlâstır, öyle ise necât, halâs ancak ihlâs iledir. İşte bu hâsiyete binâendir ki, az bir zamanda çok ameller husûle gelir. Buna binâendir ki, az bir ömürde Cennet (bütün lezâiz ve mehâsiniyle) kazanılır. Ve niyet ile insan dâimî bir şâkir olur, şükür sevâbını kazanır.
Ve kezâ, dünyadaki lezzet ve ni'metlere iki cihetle bakılır:
Bir cihette, o ni'metlerin bir mün'im tarafından verildiği düşünülür. Ve nazar, o lezzetten in'âm edene döner; O’nu düşünür. Mün'imi düşünmek lezzeti, ni'meti düşünmekten daha lezîzdir.
İkinci cihet; ni'meti görür görmez nazarını ona hasrederek, o ni'meti ganîmet telâkki ederek minnetsiz yer. Hâlbuki, birinci cihette lezzet, zevâl ile zâil olsa bile rûhu bâkîdir. Çünkü Mün'imi düşünür. Mün'im ise, merhametlidir. Dâima bu ni'metleri bana verir diye ümîdvâr olur. İkinci cihette, ni'metin zevâli ölüm değildir ki, rûhu kalsın. Rûhu da söner, ancak dumanı kalır. Musîbetlerin ise, zevâlinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevâlinden sonra kalan dumanları günahlarıdır.
Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve ni'metlere, îmân ile bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki; emsâller birbirini takib eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sâyede o ni'metlerin mâhiyeti sönmez. Ancak teşahhusât-ı cüz'iyede firâk ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki; lezâiz-i îmâniye, firâk ve iftirak ile müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, herbir lezzetin zevâli var. Ve o zevâl hadd-i zâtında elem olduğu gibi düşünmesi de elemdir. Çünkü bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakîmdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur... ∗∗∗
Nokta
Arkadaş! Esbâb ve vesâiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebeb olur. Meselâ: Kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfât-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihâr etmiştir. Hattâ sadâkat ve vefâdârlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binâen, insanlar arasında kendisine mübârek bir hayvan nazarıyla bakılmaya lâyık iken, maalesef, insanlar arasında mübârekiyet değil necisü'l-ayn addedilmiştir. Tavuk, inek, kedi gibi sâir hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsânlara karşı şükrân hissi olmadığı hâlde, insanlarca azîz ve mübârek addedilmektedirler.
Bunun esbâbı ise, kelbde hırs marazı fazla olduğundan esbâb-ı zâhiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün'im-i hakîkiden bütün bütün gafletine sebeb olur. Binâenaleyh, vâsıtayı müessir bilerek Müessir-i hakîkiden yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tâhir olsun. Çünkü hükümler, hadler günahları afveder. Ve beyne'n-nâs tahkîr darbesini, gaflete keffâret olarak yemiştir.
Öteki hayvanlar ise, vesâiti bilmiyorlar ve esbâba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru eder. Senden ihsânı alıncaya kadar. İhsânı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muârefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükrân hissi de yoktur. Ancak Mün'im-i Hakîkiye şükrân hisleri vardır. Çünkü, fıtratları Sâni'i bilir ve lisân-ı hâlleriyle ibâdetini yaparlar. Şuûr olsun, olmasın...
Evet kedinin “mır-mır”ları “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” dir. ∗∗∗
Nükte
Yine gördüm ki: Eğer herşey Cenâb-ı Hakk’a isnâd edilmezse, bir ân-ı vâhidde, gayr-ı mütenâhî ilâhların isbâtı lâzım gelir. Ve bütün zerrât-ı kâinâttan daha çok olan şu ilâhların herbirisi, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, herbirisi, bütün kâinâta elini uzatmış tasarrufâtta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinâta cârî ve nâfiz olması lâzımdır. Zîra, o bal arısı kâinâtın unsurlarına nümûnedir, eczâsını kâinâttan alıyor. Hâlbuki, vücûd sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcibü'l-Ehada mahsûstur. Eğer eşya kendi nefislerine isnâd edilirse, herbir zerreye bir ulûhiyet lâzımdır. Meselâ, Ayasofya’nın bânîsi inkâr edildiği takdirde, herbir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise, kâinâtın Sâni'a olan delâleti, kendi nefsine olan delâletinden daha vâzıh, daha zâhir, daha evlâdır.
Öyle ise, kâinâtın inkârı mümkün olsa bile, Sâni'in inkârı mümkün değildir. ∗∗∗
Nokta
Gafletten neş'et eden dalâlet, pek garîb ve acibdir. Mukàreneti illiyete kalbeder. İki şey arasında bir mukàrenet olursa, yani dâima beraber vücûda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalâletin şe'nindendir. Hâlbuki, devamlı mukàrenet, illiyete delil olamaz. ∗∗∗
Nükte
Arkadaş نَعْبُدُ deki (ن) un ifâde ettiği cem' ve cemâat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü'minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları hâvî o cemâat-i kübrâ içinde namaz kıldığını ihtar ettirir.
Ve kezâ, لااِلٰهَاِلَّااللهُ olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zebân ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle, o halkanın sağ tarafı olan mâzi cihetinde enbiyânın, sol tarafı olan istikbâl cihetinde de evliyânın oturup cemâatle zikrettiklerini ve kendisi de, o cemâat-i uzmâ içinde bulunarak şu kubbe-i mînâyı dolduran yüksek, ilâhî ve tatlı sadâlarına iştirâk ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayâliyesi daha keskin olanlar da kâinât mescidinde bütün masnûâtın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezâyı velvelelendiren o sadâları dinlesin. ∗∗∗
Nokta
Cenâb-ı Hakk’ın mâsivâsına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi; yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:
Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği herşeyi sever. Ve mahlûkata taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkìs değil, tezyîd eder.
İkinci kısım ise, en evvel esbâbı sever ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeye vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhâfaza edemez, dağılır. Ve bazen de kavî bir esbâba rastgelir. Onun muhabbetini mânâ-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. Şâyet Allah’a vâsıl olsa da, vusûlü nâkıs olur... ∗∗∗
Nükte
﴾ وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا ﴿ âyet-i kerîmesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakîki rızk, mecâzî rızk. Yani zarûrî var, gayr-ı zarûrî var.
Âyetle taahhüd altına alınan, zarûrî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıdâ veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhiddir. Mecâzî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır. ∗∗∗
Nokta
Arkadaş! Masûm bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musîbetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbâb ve hikmetler vardır. Yalnız, meşîet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvî şerîat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücûduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şerîatın hikmetleri kalb, his, isti'dâda bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şerîatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şerîat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhâlefet etmiş olur. İşte bu muhâlefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünkü, bu musîbet o muhâlefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss-i şefkat ve himâyeye muhâlefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musîbete ma'rûz kalır. ∗∗∗
İhtar <ft3>[^4]</ft3>
[^4]:İhtar: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şerîat-ı fıtriyece haramdır.
İ'tizar
Arkadaş! Bu risale, Kur'ânın bazı âyâtını şühûdî bir tarzda beyân eden bir nev'i tefsirdir. Ve hâvî olduğu mesâil, Furkàn-ı Hakîm’in Cennetlerinden koparılmış bir takım gül ve çiçekleridir. Fakat, ibaresindeki işkâl ve îcâzdan tevahhuş edip, mütâlaasından vazgeçme... Mütâlaasına tekrar ile devam edilirse, me'lûf ve me'nûs bir şekil alır. Kezâlik, nefsin temerrüdünden de korkma. Çünkü, benim nefs-i emmârem bu risalenin satvetine dayanamayarak inkıyada mecbur olduğu gibi şeytanım da اَيْنَ الْمَفَرُّ diye bağırdı. Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsî, daha tâğî, daha şakì değiller.
Kezâlik, Birinci Bâb’da tevhidin beyânı için zikredilen delillerde vâki olan tekrarları, fâidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binâen zikredilmişlerdir. Evet, hatt-ı harbde siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binâendir.
Kezâlik, bu risalelerin ibarelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü; bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan ânî ve irticâlî bir münâkaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücâdele esnâsında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O, ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minârenin dibinde, kâh minârenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, takib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzâr olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur'ân güneşinden ilhâm edilen misbâh ve kandillerdi.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْآنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَقُلُوبِنَا وَاَرْوَاحِنَا وَمُرْشِدًا لِاَنْفُسِنَا آمِينَ آمِينَ آمِي ∗∗∗