Lem'alar
(Türkçe Risale-i Nur’un Yirmiikinci Sözüyle aynı meâldedir.)
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ ❀ لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ﴾
﴿ فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِـه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ﴾ ﴿ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ ﴾
﴿ مَا مِنْ دَابَّةٍ اِلَّا هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ﴾
Ey dâire-i esbâbdan zuhûr eden işleri, hâdiseleri esbâba isnâd eden gâfil, câhil! Mal sâhibi zannettiğin esbâb, mal sâhibi değillerdir. Asıl mal sâhibi, onların arkasında iş gören Kudret-i Ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakîki te'sirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek, dâire-i esbâb, hükûmetin kalem dâiresi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebliğâtı o dâireden yapılıyor. Çünkü, izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celâl dahi şirketi reddeder, te'siri esbâba vermiyor.
Evet, Sultan-ı Ezelînin memurları vardır amma, icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rubûbiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşâhidlerdir ki, gördükleri evâmir-i tekvîniyeye karşı yaptıkları itâat ve inkıyad ile isti'datlarına göre bir nev'i ibâdet yapmış olurlar. Demek esbâb, ancak ve ancak kudretin izzetini, Rubûbiyetin haşmetini izhâr için vaz' edilmiş bir takım vâsıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muâvenet eden yardımcı değillerdir.
Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def' için ta'yinlerine zarûret hâsıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binâenaleyh,
Evet, izzet ve azamet ister ki, esbâb, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbâb, ellerini çeksinler te'sir-i hakîkiden...
TENBİH
Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur:
Birisi âmiyâne tevhiddir ki: “Allah’ın şerîki yok ve bu kâinât O’nun mülküdür” der. Bu kısım tevhid sâhiblerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi hakîki tevhiddir ki: “Allah birdir, mülk O’nundur, vücûd O’nundur, herşey O’nundur” der; lâyetezelzel bir i'tikàda sâhibdirler. Bu kısım tevhid sâhibleri, herşeyin üstünde Cenâb-ı Hakk’ın sikkesini görür ve herşeyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sâyede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhâmın taarruzundan kurtulurlar.
Kur'ân-ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem'a zımnında izâh edeceğiz:
Tenbih
Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münâsebet yoktur. Yalnız gâfil ve câhil olanlar hâdiselerde ve vukûâttaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenâb-ı Hak’tan şekvâ ve şikâyetlere başlarlar. İşte o şekvâ ve şikâyetlerin hedefini değiştirmek için esbâb vaz' edilmiştir. Çünkü, kusur onlardan çıkıyor, onların kàbiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsîl-i manevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a demiş ki:
“Kabz-ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden şekvâ edecekler. Benden küsecekler.”
Cenâb-ı Hak, lisân-ı hikmetle ona demiş ki:
“Senin ile ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvâları onlara gidip sana küsmesinler.”
Evet, nasıl ki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci'dirler. Ve kabz-ı ervâhta hakîki olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir. Öyle de, Hazret-i Azrâil Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci' olmak için o memuriyete bir nâzır ve Kudret-i İlâhiyeye bir perdedir.
BİRİNCİ LEM'A: Bakınız! Herbir masnû'un yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak herşeyi halkeden Hàlıka mahsûstur. Ve herbir mahlûkun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, herşeyi yapan Sâni'den mâadâ kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektûblarından herbir mektûbun âhirinde, taklidi kàbil olamayan öyle bir tuğrâ vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebede hàstır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i'câza bakınız ki, hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husûle gelir, icâd edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbânî ile inkılâb ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihâzlara Allah’ın izniyle menşe' olur, icâd edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hàlık-ı Teâlâ tek bir cismi icâd eder, tek bir cisim husûle getirir.
ÜÇÜNCÜ LEM'A: Cenâb-ı Hakk’ın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenâhî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümûneyi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki, suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyâr yıldızlara kadar şeffâf veya şeffâf gibi herşeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsûs bir tuğrâ, bir cilve bulunur. Kezâlik, Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlûkatta “İhyâ ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecellî-i Ehadiyeti vardır ki, bütün esbâb iktidar ve ihtiyar sâhibi oldukları farz edilse dahi,
Üçüncü Lem'a
Evet, aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki; Meselâ: Bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinâtın ekser mesâilini insanın mâhiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının programını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak herşeyi yaratan Hàlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabbü'l-Âlemîn’e mahsûs bir hâtemdir.
İkinci Lem'a
İşte kalb, akıl, şuûr sâhibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icâd edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvîl etmek, ancak herşeyi halkeden ve herşeyi yapan Sâni'a mahsûs bir sikkedir.
Birinci Lem'a
İKİNCİ LEM'A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlûkata vaz' edilen hayat hâtemine bakınız! Evet, canlı bir mahlûk, câmiiyeti itibariyle, kâinâta küçük bir misâldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücûda bir nüvedir ki, Cenâb-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki, o zîhayat gayet hakîmâne muayyen nizâmlar ile bütün vücûdlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinâtı yed-i tasarrufuna alan Cenâb-ı Hak’tan mâadâ hiçbir şeye isnâd edilemez.
Dördüncü Lem'a
o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müctemian yapmaktan âcizdirler.
Buna binâen, şeffâf şeylerde görünen o timsâller şemsin timsâli olup, şemsten o şeffâf şeylere in'ikâs etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde (herbirisinde) hakîki bir şemsin maddesiyle mevcûd bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir. Kezâlik, Şems-i Ezelî’nin şuâlar menzilesinde olan tecellî-i esmâsının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî’ye isnâd edilmediği takdirde, bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar herbir zîhayatta nihâyetsiz bir kudret, muhît bir ilim, mutlak bir irâde gibi Vâcibü'l-Vücûd’dan mâadâ hiçbir şeyde vücûdu mümkün olmayan sâir sıfatların mevcûd olmasına câhilâne, ahmakàne, gülünç bir bâtıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hükümle herbir zerreye ve herbir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı isnâd etmekle sayısız şerîkleri isbât etmek mecburiyeti hâsıl olur.
Maahazâ, tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garîb, acîb, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczâsıyla münâsebetdâr olduğu gibi, nev'iyle, yani ebnâ-yı cinsiyle de ve bütün mevcûdât ile de münâsebetleri vardır. Ve onlara karşı o münâsebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadîr-i Mutlak’tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnâd edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, herbir tohumda, herşeyi görecek bir gözün ve herşeye muhît bir ilmin bulunmasını i'tikàd etmek lâzım gelir. Bu ise, sâbık temsîlde herbir şeffâf zerrede hakîki bir şemsin vücûdunu iddia etmek gibi gülünç bir hamâkattir.
DÖRDÜNCÜ LEM'A: Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevât ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezâlik, şu kitab-ı kâinâtta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad’in kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve ma'kul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbâba isnâd eden herifler, imtina' ve muhâlin en suûbetli ve çıkmaz bir yoluna zehâb etmiş olurlar. Çünkü, bu yola zehâb edenler için tek bir zîhayatın tab' ve bastırılması için ekser kâinâtın tab'ına lâzım olan techizât lâzımdır. Bu ise, vehmin kabûl edemediği bir hurâfedir.
Ve kezâ, toprağın, suyun, havanın herbir cüz'ünde nebâtât adedince manevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mâhiyetleri ve cihâzları mütehâlif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyâhut o nebâtâtı o kadar zînet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun
ALTINCI LEM'A: Cenâb-ı Hak, bütün cüz' ve cüz'îlerde sikke-i mahsûsasını ve bütün küll ve küllîlerde hàs hâtemini vaz' ettiği gibi, aktâr-ı semâvât ve arzı, hâtem-i Vâhidiyetle ve mecmû-u kâinâtı Sikke-i Ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ:
﴿ فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴾
âyetinin işâret ettiği ihyâ ve nefh-i rûh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhîye bakınız ki, pek çok garîb garîb haşirleri, acîb acîb neşirleri göresiniz!
Evet, bilhassa arzın ihyâsında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücûda getirilen mahlûkatın nev'ilerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin, bilinmez bir hikmete binâen, şu haşir ve neşirlerin ekserîsinde iâde edilen emsâl aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karîbdir ki, hemen hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir. Her ne ise.. misliyet, ayniyet mevzû-i bahs değildir. Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühûlet-i haşrine delâlet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misâl ve birer örnek olabilirler.
İşte, birbirine muhâlif nihâyet derecede karışık olan o envâ'-ı kesîreyi kemâl-i imtiyazla ihyâ etmek ve hatâsız, haltsız, galatsız olarak mümtâzâne
Altıncı Lem'a
BEŞİNCİ LEM'A: Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delâlet eder ve nakkàşını ta'rif eder.
Beşinci Lem'a
herbir cüz'ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hàssalarını, cihâzlarını ve mîzanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünkü, bu üç unsurun herbir cüz'ü, herbir nebâtın teşkiline medâr ve menşe' olabilir. Evet, bir saksıdaki toprak, cihâzları ve şekilleri ve sâir sıfatları muhâlif olan herhangi bir nebâtın tohumunu yeşillendirmeye kàbiliyeti vardır. Binâenaleyh, ikinci yola zehâb edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücûdu lâzım gelir ki, hurâfeciler dahi bundan utanıyorlar.
Kezâlik, kitab-ı kâinâtta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca kendini gösterirse de, pek çok cihetlerden münferiden ve müctemian Sâni'ini gösterir, esmâsını izhâr eder. Ve kendi evsâfıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta Sâni'ini medh için yazılmış bir kasidedir. Buna binâen, meşhûr Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni'-i Zülcelâl’in inkârına gitmemek gerektir.
Hülâsa: Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsîl eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen Rubûbiyetin, o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlûkatın icâdında görünen şu intizamlar, sühûletler, sür'atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydâna geliyorlar. Evet, her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne fa'âliyetler başlar ve hàrikulâde san'atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyât, kemâl-i sür'atle, sühûletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür.
YEDİNCİ LEM'A: Bakınız! Aktâr-ı semâvât ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i Ehadiyet göründüğü gibi, kâinâtın hey'et-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vâzıh bir sûrette hâtem-i tevhid görünmektedir.
Evet, bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinâtın eczâsı, efrâdı ve envâ'ı, âlât ve edevâtı arasında hakîmâne bir muârefe ve tanışmak ve dostâne bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerîmâne bir muâvenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemâl-i sür'atle pek uzun mesâfelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhâl imdâdına yetişir, ihtiyacını def'eder. Evet, semâdaki ecrâm ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziyâ, harâret, bilhassa arza yaptıkları sâir yardımlarını görüyorsunuz. Ve kezâ, bulut ile arz arasında cereyan eden su alış verişine bakınız ki, arz, suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyâtı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iâde ediyor. Sanki o câmid cirmler, lisân-ı hâlleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhassa bütün o ecrâm, âdeta el ele vermiş gibi, kemâl-i ciddiyetle zevi'l-hayata lâzım olan şeyleri tedârik etmek hizmetinde sa'y ediyorlar ve bir Müdebbir’in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.
Yedinci Lem'a
İşte, bu hàrikulâde fa'âliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir mekânda olmadığı hâlde, her mekânda ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır.
Hülâsa
iâde etmek nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme sâhib olan Zât-ı Zülcelâl’in hâtem-i hàs ve sikke-i mahsûsasıdır.
Ve kezâ, sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz, kemâl-i intizamla üçyüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsûsasıdır ki, herşeyin iç yüzü, herşeyin kilidi onun elindedir. Ve hiçbir şey onun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez.
SEKİZİNCİ LEM'A: Gıdâ olarak mahlûkata, bilhassa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyâtta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inâyetler, ancak herşeyin mürebbîsi ve herşeyin müdebbiri ve herşey yed-i teshìrinde bulunan bir Zâtın hâtem-i hàssı olabilir.
DOKUZUNCU LEM'A: Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz'iyât üstünde hâtem-i Ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık nev'iler ve muhît unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i Ehadiyet bulunur.
Evet, bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sâhibinin mülküdür. Ve o tohum da, o tarla sâhibinin malıdır. Yani, o buna, bu da ona şehâdet ediyorlar.
Kezâlik, kâinâttaki masnûât, tohum gibidir. Âlem ve anâsır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisân-ı hâlleriyle ettikleri şehâdete göre, masnûât ile âlem-i anâsır, yani tohum ile tarla ve muhît ile muhât, (hep) bir Sâni'-i Vâhid’in yed-i tasarrufundadır. Demek, ednâ bir mahlûka yapılan tasarruf-u hakîki ve zaîf bir mevcûda edilen tevcîh-i Rubûbiyet, âlem ve anâsır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsûs olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvîr ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebâtâtı kabza-i Rubûbiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsûstur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur.
Eğer bir şeye temellük etmeye niyetin varsa, meydâna çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz'î bir ferd: “Ancak nev'imi yaratan, beni yaratabilir” diyor. Çünkü, efrâd arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir sûrette bulunan en küçük bir nev'i: “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza bak ne söylüyor! Semâ ile aralarında alışverişi bulunduğu için: “Beni halk edebilen, ancak mecmû-u kâinâtı halkeden zâttır” diyor. Çünkü, aralarında tesânüd vardır.
Sekizinci Lem'a
Evet, şu teâvün kanununa ittibâen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sâyesinde, şu hayvanların erzâkını yetiştiren nebâtât İzn-i İlâhî ile meydâna gelir. Hayvanat da emr-i Rabbânî ile beşerin ihtiyacâtını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımlar, bu da'vâyı isbât eder. Evet, bu gibi eşya-yı câmidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek âşikâr bir delildir ki, onlar kerîm bir Müdebbir’in hademesi ve amelesi olup O’nun emriyle, izniyle iş görürler.
Dokuzuncu Lem'a
Meselâ: Bir ordu askere yapılan elbise tedâriki için ne kadar âlât, edevât ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevât lâzımdır. Ve kezâ, bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazen de tek bir nüshanın tab'ı, daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyâsen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzım gelir. Evet, kesret vahdete isnâd edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnâd etmek mecburiyeti hâsıl olur. Demek, dağınık bir nev'in icâdındaki sühûlet-i hàrika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.
ONBİRİNCİ LEM'A: Arkadaş! Bir nev'in efrâdı arasındaki tevâfuk ve bir cinsin envâ'ı arasındaki a'zâ-yı esâsiyede bulunan müşâbehet, sikkenin ittihâdına, kalemin vahdetine delâlet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevâfık ve müteşâbihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhidin eser-i san'atıdır.
Kezâlik, inşâ ve icâdlarda görünen şu sühûlet-i mutlaka, bütün mevcûdâtın bir Sâni'-i Vâhid’in eseri olduğunu, vücûb derecesinde istilzam ediyor. Aksi hâlde, suûbet, güçlük öyle bir derece-i imtina' ve muhâliyete çıkacaktır ki, o cins ve nev'ilerin ademden vücûda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk’ın zâtında şerîki olmadığı gibi –çünkü intizam bozulur, âlem fesâda gider– fiilinde de şerîki yoktur. Çünkü, suûbetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.
On Birinci Lem'a
ONUNCU LEM'A: Arkadaş! Hayat ve ihyâ ve zevi'l-hayat ile herbir cüz' ve cüz'îye ve herbir küll ve küllîye ve kâinâtın hey'et-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misâlleri, mezkûr beyânâttan anlaşıldı. Şimdi dinle! Envâ' ve külliyat üstüne vaz' edilen vahdâniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz. Şöyle ki:
Tek bir semere ile semeredâr şecerenin yaratılışlarındaki suûbet ve sühûlet birdir. Çünkü, ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Ma'lûmdur ki, merkezin ittihâdı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdâniyeti sâyesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hâsıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesîreye tevdî' edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühûletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihâzât ve âlât ü edevât ve sâire, bir adam tarafından yapılan semeredâr şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.
Onuncu Lem'a
On İkinci Lem'a
ONDÖRDÜNCÜ LEM'A: Arkadaş! Mevcûdât, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine şehâdet ettiği gibi, celâlî, cemâlî, kemâlî olan cemî' sıfâtına da delâlet etmekle, Hàlık’ın zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuûnâtında, sıfâtında ve esmâsında ve ef'âlinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor.
On Dördüncü Lem'a
ONÜÇÜNCÜ LEM'A: Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyârelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar herşey, zâtında, hakikatinde sâbit olan “acz ve fakr”ın lisân-ı hâliyle Sâni'in vücûb-u vücûdunu ilân eder.
Ve kezâ, acziyle beraber, nizâm-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acîb ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni'in vahdetine delâlet eder. Binâenaleyh, Sâni'in vâcib ve vâhid olduğuna herşeyde iki şâhid olduğu gibi, Hàlık’ın Ehad ve Samed olduğuna da herbir zîhayatta iki âyet vardır. (∗) <ft3>[^1]</ft3>
[^1]:(∗) İhtar: Kâinâtın eczâsından herbir cüz'ün ellibeş lisânla Vâhid-i Ehad ve Vâcibü'l-Vücûd'u ilân etmekte olduğunu, Kur'ân'ın feyzinden fehmedip, icmâlen "Katre" nâmındaki eserimde beyân etmişimdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.
On Üçüncü Lem'a
ONİKİNCİ LEM'A: Arkadaş! Hayat, Hàlık’ın Ehadiyetine bürhân olduğu gibi, mevt de devam ve bekàsına bir delildir. Evet, nasıl, akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sâir şeffâflar, şemsin ziyâ ve timsâllerini göstermekle şemsin vücûduna şehâdet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffâflar ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsâlleri, yine şemsin ziyâ ve timsâllerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekàsına ve bütün o şuâât, celevât ve timsâllerin bir Şems-i Vâhid’in eseri olduklarına şehâdet ediyorlar. İşte o şeffâflar, vücûdlarıyla şemsin vücûduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekàsına delâlet ediyorlar.
Kezâlik, mevcûdât, vücûduyla “Vâcibü'l-Vücûd”un vücûb-u vücûduna ve ölüm ve zevâliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsâli, Sâni'in ezelî ve ebedî Vâhidiyetine şehâdet ediyorlar. Evet, leyl ve nehârın ihtilâfı, fusûl-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydâna çıkan şu güzel mevcûdât ve bu latîf masnûâtta devamla cereyan eden mübâdele ve devr ü teslîm muâmelesi kat'î bir şehâdetle, sermedî, àlî, dâimü't-tecellî bir Sâhib-i Cemâlin vücûduna ve bekàsına ve vahdetine şehâdet eden kat'î bir bürhândır.
Ve kezâ, senevî inkılâblarda, müsebbebât ile esbâbın birlikte ölüm ve zevâli ve sonradan ikisinin yine birlikte iâdeleri, esbâbın da müsebbebât gibi âciz masnû' ve mahlûklardan olduğuna delâlet ettiği gibi; bu masnûât ve mevcûdâtın, bir Zât-ı Vâhidin müteceddid bir san'atı olduğuna da şehâdet eder.
Zîra, eserin kemâli bilmüşâhede fiilin kemâline, fiilin kemâli bilbedâhe ismin kemâline, ismin kemâli bizzarûre sıfatın kemâline, sıfatın kemâli hads-i yakìnle şuûnâtın kemâline delâlet eder. Şe'nin kemâli ise, hakkalyakìn bir sûretle Zâtın kemâlini gösterir.
Binâenaleyh, bir kasrın ve bir sarayın nukùş ve tezyînâtındaki mükemmeliyet, sâni' ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyînât altında görünen ef'âlin mükemmeliyetine delâlet eder. Ef'âlin mükemmeliyeti dahi, o Sâni'in taktığı isim ve lakabların mükemmeliyetini gösterir. Esmânın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delâlet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti şuûnâtın mükemmeliyetini tasrîh eder. Şuûnâtın mükemmeliyeti dahi, o nakkàşın mükemmeliyet-i zâtına delâlet eder.
Kezâlik, kâinâtta görünen âsârın kemâli, hadsî bir müşâhede ile ef'âlin mükemmeliyetine, ef'âlin kemâli de fâilin kemâl-i esmâsına, esmânın kemâli sıfâtın kemâline, sıfâtın kemâli şuûnât-ı zâtiyenin kemâline, şuûnâtın kemâli Zât-ı Zülcelâl’in kemâline delâlet eder. ∗∗∗