Mesnevî-i Nuriye

İ'lem 1

15. bölüm / 19

Şu'le

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

İ'lem 1

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bütün esmâ-i hüsnânın ifâde ettiği mânâlar ile bütün sıfât-ı kemâliyeye, Lafza-i Celâl olan “Allah” bil'iltizam delâlet eder. Sâir ism-i hàslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünkü sıfatlar müsemmâlarına cüz' olmadığı gibi, aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lafza-i Celâl, bilmutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemâliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil'iltizam delâlet eder. Ve kezâ, Ulûhiyet ünvânı sıfât-ı kemâliyeyi istilzam etmesi, ism-i hàs olan “Allah” ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor.

Ve kezâ, “Allah” kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binâenaleyh “Lâ ilâhe illallâh” kelâmı, esmâ-i hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hàlıka İllallâh”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyûme İllallâh” gibi... Binâenaleyh, terakkî etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.

İ'lem 2

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Mâdemki herşeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve ona iz'ânın vardır; zararlı, menfaatli herşeyi tahsin ve hüsn-ü rızâ ile kabûl etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbâb-ı zâhiriye vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinât hâdiselerinden insanın hevâ ve hevesine muhâlif olan kısım, muvâfık olan kısımdan daha çoktur. Eğer hevâ sâhibi, bu esbâb-ı zâhiriyeyi görüp “Müsebbibü'l-Esbâb”dan gaflet etmese, i'tirâzlarını tamamen Allah’a tevcîh eder.

Şu'le

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Mü'min olan zât, mânâ-yı harfiyle, yani gayra bir hàdim ve bir âlet sıfatıyla kâinâta bakıyor. Kâfir ise, mânâ-yı ismiyle, yani müstakil bir “ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla herbir masnû'da, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni'a ve esmâ-i hüsnâdan kendisine olan tecelliyâta bakar.

İkinci cihetin dâiresi daha geniş ve meâlce daha kâmildir. Zîra, bir harf kendi zâtına bir harf mikdarı –o da bir vecihle– delâlet eder. Kâtibine çok vecihler ile delâlet eder. Ve kâtibini, bakanlara ta'rif ve tavsif eder.

Kezâlik, Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnû', kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delâlet eder. Amma Nakkàş-ı Ezelîye pek çok vücûh ile delâlet eder. Ve kendisine tecellî eden esmâdan uzun bir kasideyi inşâd eder. Kavâid-i mukarreredendir ki: “Mânâ-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mânâ-yı harfînin inceliklerine tedkîkàt yapılamaz. Fakat mânâ-yı ismi, sâdık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binâendir ki mânâ-yı ismiyle kâinâta bakan felâsifenin kitaplarında kâinâta ait hükümler, nefsü'l-emirde örümceğin nescinden zaîf ise de, zâhire göre daha muhkem görünüyor.

Ehl-i kelâm, felsefî mes'elelerde ve ulûm-u kevniyeye mânâ-yı harfiyle, istidlâl için tebeî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirâc olması,

İ'lem 5

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Duâlar üç kısımdır.

Birisi: İnsanın lisânıyla yaptığı kavlî duâlardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, –meselâ– acıktıkları zaman kendi hususî lisânlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî duâlardandır.

İkinci Kısım: Nebâtât, eşcârın, bilhassa bahar mevsiminde lisân-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî duâlardır.

Üçüncüsü: Tahavvül, tekemmül şe'ninde olan şeylerin, lisân-ı isti'dat ile hissedilen isti'dâdî duâlarıdır. Evet, herşey Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisânıyla, ihtiyacıyla, isti'dâdıyla dahi Allah’a duâ eder.

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce sûret ve şekillere girmek kàbiliyetinde iken; o eğri-büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakîm müntec bir şekle, bir vaziyete sevkedilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâmü'l-Guyûb’un terbiye, tedvîr, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların herbirisi, kudret kitaplarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yâhut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yâhut kader kitaplarından yazılmış bazı düsturlardır.

İ'lem 3

İ'lem 4

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübtelâdır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat, hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında, nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalâlettir. Hizmetler görüldükten sonra, neticede, mükâfât zamanlarında nefsin unutulması kemâldir. Bu itibarla, ehl-i dalâl ile ehl-i kemâl, nisyan ve tezekkürde müteâkistirler. Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibâdet teklifinde başını havaya kaldırarak fir'avunlaşır. Lâkin mükâfâtın, menfaatin tevzî'inde, bir zerreyi bile terketmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemâl, sa'y, tefekkür, sülûk zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor. Fakat neticelerde, fâidelerde, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zekî olursa olsun, o şeyin ahvâli hakkında

İ'lem 9

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Mü'minler ibâdetlerinde, duâlarında birbirine dayanarak cemâatle kıldıkları namaz ve sâir ibâdetlerinde büyük bir sır vardır ki; herbir ferd, kendi ibâdetinden kazandığı mikdardan pek fazla bir sevâb cemâatten kazanıyor. Ve herbir ferd ötekilere duâcı olur, şefâatçi olur, tezkiyeci olur, bilhassa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a... Ve kezâ, herbir ferd, arkadaşlarının saâdetinden zevk alır ve Hallâk-ı kâinâta ubûdiyet etmeye ve saâdet-i ebediyeye namzed olur.

İşte mü'minler arasında, cemâatler sâyesinde husûle gelen şu ulvî, manevî teâvün ve birbirine yardımlaşmak ile hilâfete haml, emânete mazhar olmakla beraber mahlûkat içerisinde mükerrem ünvânını almıştır.

İ'lem 8

İ'lem 7

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’ın günahkârları affetmesi fazldır, tâzib etmesi adldir. Evet zehiri içen adam, âdetullâha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünkü cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah’ın fazlına mazhar olur. Ma'siyet ile azâb arasında kavî bir münâsebet vardır. Hattâ ehl-i i'tizâl, ma'siyet hakkında, doğru yoldan udûl ile ma'siyeti, şerri Allah’a isnâd etmedikleri gibi, ma'siyet üzerine tâzibin de vâcib olduğuna zehâb etmişlerdir. Şerrin azâbı istilzam ettiği, Rahmet-i İlâhiyeye münâfî değildir. Çünkü şer, nizâm-ı âlemin kanununa muhâliftir.

İ'lem 6

arzın beşik, cibâlin evtâd olması, ehl-i kelâmın müddeâlarını isbâta kâfîdir. Hattâ ehl-i kelâmın re'yleri, hiss-i umumiye ve teârüf-ü âmme mutâbık olduktan sonra, vâkıa mutâbık olmasa bile, onların müddeâsına zarar vermez ve tekzîbe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re'yleri mesâil-i felsefiyede ednâ ve zaîf görünür. Amma mesâil-i İlâhiyede demirden daha metîndir.

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Velîlerin himmetleri, imdâdları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duâdır. Hâdî, Muğîs, Muîn, ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir hâlet vardır ki, o latîfe lisânıyla her ne suâl edilirse, –velev ki fâsık da olsun– Cenâb-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlûbu yerine getirir. O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhîs edemedim.

İ'lem 13

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sem', basar, hava, su gibi umumî ni'metler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî, şahsî ni'metlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyâkatleri vardır.

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ânın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsîlden sonra icmâl yapıyor. Cüz'iyâtın bahislerinden sonra rubûbiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemâliyenin nâmuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki fâideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddimelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki sâmi'in fikri, âyetlerde zikredilen cüz'iyât ile meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubûdiyet-i fikriyesine halel gelmesin.

İ'lem 12

Binâenaleyh, o gibi umumî ni'metlere karşı, nankörlük edip şükrân etmemek, en büyük küfran-ı ni'met sayılır. Hâl bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî ni'metlere karşı, Allah’a şükrederlerse de, şu umumî ni'metler onlara şümûlü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Hâlbuki en büyük ni'met âmm ve dâimî olan ni'metlerdir. Umumiyet kemâl-i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder.

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duâların da tekrarını iktiza eder. Zîra Kur'ân, hakikat ve şerîat, hikmet ve mârifet kitabı olduğu gibi; zikir, duâ ve dâvetin de kitabıdır. Duâda tekrar, zikirde tezkâr, dâvette te'kid lâzımdır.

İ'lem 10

ihtilâfları olduğu zaman yakın olanın sözü mu'teberdir. Binâenaleyh, Avrupa feylesofları, maddiyâtta şiddet-i tevağğulden dolayı îmân, İslâm ve Kur'ânın hakàikından pek uzak mesâfelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakàik-ı İslâmiyeye vukûfu olan âmî bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefsü'l-emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binâenaleyh, şimşek, buhar gibi fennî mes'eleleri keşfeden feylesoflar, Hakk’ın esrârını, Kur'ân nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zîra onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve rûhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.

İ'lem 11

İ'lem 15

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İlim ve yakìn şümûlüne dâhil olan ahvâl-i mâziye ile şek perdesi altında kalan ahvâl-i istikbâliye arasında şöyle bir mukayese yap:

Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra, mevcûdât-ı mâziye kafilesine dâhil olan ecdâdınla, henüz istikbâl rahminde kalıp peyderpey vücûda çıkan evlâd ve ahfâdın arasında bir tefâvüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni'in masnû'u olduğu gibi ikinci kısım da aynen o Sâni'in masnû'u olacaktır. Her iki kısım da, Sâni'in ilmi ve müşâhedesi altındadır. Bu itibarla, ecdâdın iâdeten ihyâsı, evlâdının icâdından daha garîb değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukûât-ı mâziye, Sâni'in bütün imkânât-ı istikbâliyeye kàdir olduğuna şehâdet eden bir takım mu'cizelerdir.

Evet, kâinât bostanında görünen şu mevcûdât ve ecrâm, Hàlıklarının herşeye kadîr ve herşeye alîm olduğuna delâlet eden hàrikalardır.

Kezâlik, nebâtât ve hayvanat, envâ'ıyla, efrâdıyla, Sâni'lerinin herşeye kàdir olduğuna şehâdet eden san'at hàrikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrât ile şümûs mütesâvî olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve kezâ, ağaçların çürümüş dağılmış yapraklarının iâdeten ihyâsı arasında fark yoktur.

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihyâ-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevâzu', mahviyet gibi maksûda îsâl eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semâvâttan Hàlık-ı Semâvâta daha yakın bir yoldur. Zîra, kâinâtta tecellî-i rubûbiyet ve fa'âliyet-i kudrete ve makarr-ı hilâfete ve Hayy u Kayyûm isimlerinin cilvelerine en uygun, topraktır. Nasıl ki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihyâ da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyât ve cilvelere en yüksek bir âyinedir.

Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar latîf olursa, o nisbette sûretini vâzıh gösterir. Ve nurânî ve latîf bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmânın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ: Hava âyinesinde, yalnız şemsin zaîf bir ziyâsı görünür. Su âyinesinde şems ziyâsıyla görünürse de elvân-ı seb'ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi çiçeklerinin renkleriyle, şemsin ziyâsındaki yedi rengi de gösterir. اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ olan Hadîs-i Şerîf, bu sırra işâreten şehâdet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılâb etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!

İ'lem 14

İ'lem 16

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Aklım yürüyüş yaparken, bazen kalbimle arkadaş olur. Kalb, zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl, ber-vech-i mu'tâd bürhân şeklinde bir temsîl ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır-ı Hakîmin kâinâttan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi fevklerin de en fevkınde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi hiçbir şeyden de haric değildir. Evet âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda ma'mûlât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semâda veya biri şarkta diğeri garbda iki şeyi bir ânda yaratan Sâni'in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır. Ve kezâ herşeyin kayyûmu olduğu cihetle de, herşeyin nefsinden daha ziyâde bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, dâire-i Vücûb, tecerrüd ve ıtlâk hasâisindendir. Ve fâil-i aslînin mâhiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübâyenet-i lâzimesidir. Meselâ: Şems, timsâllerine kayyûm olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semâda bulunan asıl arasındaki mesâfe kadar da bu'diyeti vardır. ∗∗∗

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehade isnâd etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efrâdın mazhar oldukları

İ'lem 4

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Âlemde tesâdüf yoktur. Evet, bilhassa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında, çiçeklerin yapraklarında, mezrûatın sünbüllerinde, hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini, tanağğum ve terennüm ile inşâd ettikleri îmân kulağıyla, basîret gözüyle dinlenilirse, tesâdüf şeytanları bile kabûl ile hayran olurlar.

İ'lem 3

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Nefsine olan muhabbeti icâb ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hàlık’ına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünkü, nefsinden o daha karîbdir. Evet, senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyât, Hàlık’ın nazarı ve ilmi altındadır.

İ'lem 2

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bütün kâinâtı ihâta eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenâhî bir dâire-i kudretten bir şey haric kalamaz. Ve illâ, gayr-ı mütenâhînin tenâhîsi lâzım gelir. Ve kezâ, Hikmet-i İlâhiye herşeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve kezâ, mukaddir olan Kadîr-i Hakîmin büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz. Ve kezâ, maddeden mücerred zâhir ve bâtın olan muhît bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev' bir ferdini gizletemez. Ve kezâ küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu san'at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nev'ileri büyük olurlar. Ve kezâ, azamet-i mutlaka şirketi asla kabûl etmez. Ve kezâ, fevkalâde bir sühûletle, hàrika bir sür'atle, mu'ciz bir ittikan ve intizamla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki, mikrop gibi en küçük ve daha küçük havâî, mâî, türâbî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.

İ'lem 1

Şu'le’nin Zeyli

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Şu'le’nin Zeyli

Tecelliyât-ı İlâhiye adedince ilâhları kabûl etmek mecburiyetindesin. Evet, gözünü şemsten yumduğun ve timsâlleriyle irtibatını kestiğin zaman, timsâllerine ma'kes olan şeylerin adedince hakîki şemslerin vücûdunu kabûl etmeye mecbur olursun.

İ'lem 5

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sen bazı vecihlerden fenâya gittiğin zaman, Hàlık-ı Rahmân-ı Rahîmin ilminde, meşhûdunda, ma'lûmunda bâkî kalmaklığın senin bekàn için kâfîdir.

Yâhû, herşeyi sâhib-i hakîkisine ver veya ona isnâd et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücûda getirip nizâm ve intizamlarını te'min edecek o kadar ilâhları kabûle muztar kalacaksın. ∗∗∗