Mesnevî-i Nuriye

Onuncu Risale

13. bölüm / 19

Onuncu Risale

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاطِينِ ﴾

İ'lem 1

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şu âyet-i kerîmenin yüksek semâsına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.

Birinci Basamak: Semâvâtın, melâike ile tesmiye edilen münâsib sâkinleri vardır. Çünkü, küre-i arzın semâya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevi'l-hayat ile dolu olması, semâvâtın o müzeyyen burçları zevi'l-idrak ile dolu olmasını tasrîh ediyor. Ve kezâ, semâvâtın bu kadar zînetlerle tezyîn edilmesi, behemehâl zevi'l-idrakîn takdir ve istihsân ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünkü, hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahazâ ins ve cin o vazifeyi îfâya kâfî değillerdir. Ancak gayr-ı mahdûd oraya münâsib melâike ve rûhâniler o vazifeyi îfâ edebilir.

İkinci Basamak: Arzın semâvâtla alâkası, muâmelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet, arza gelen ziyâ, harâret, bereket vesâire semâvâttan geliyor. Arzdan da semâya duâlar, ibâdetler, rûhlar gidiyor. Demek, aralarında cereyan eden ticârî muâmeleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semâya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiyâ, evliyâ, ervâh, cesetlerinden tecerrüd ile semâvâta urûc ederler.

Üçüncü Basamak: Semâvâtta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizâm, intizam, ıttırâddan hissedildiğine nazaran, semâvât ehli, arz sâkinleri gibi değildirler. Evet arzda bulunan nifâk, şikàk, ihtilâf, ezdâdın ictimâ'ı, hayır ve şerrin ihtilâtı gibi şeyler, semâvâtta yoktur. Bu sâyede semâvâtta nizâm ve intizamı bozacak bir hâl yoktur. Sâkinleri verilen emirlere kemâl-i itâatle imtisal ediyorlar.

Dördüncü Basamak: Cenâb-ı Hakk’ın, iktizaları, hükümleri mütegayyir bazı esmâları vardır. Meselâ: “Bedir” gibi bazı gazâlarda Ashâb-ı Kirâm’a yardım etmek üzere küffar ile muhârebe etmek için melâikenin semâdan inzâlini iktiza eden ismi, melâike ile şeyâtîn –yani semâvî olan ahyârla arzî eşrâr– arasında muhârebenin vukû'unu istib'âd değil, iktiza eder. Evet, Cenâb-ı Hak melâikeye bildirmeksizin şeytanları def' veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası üzerine, bu kabîl mücâzâtın müstehaklarına ilân ve teşhîri, azametine lâyıktır.

Beşinci Basamak: Rûhânilerin ahyârı, semâda bulunduklarından, eşrârı da letâfetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i semâ, onları şerâretleri için kabûl etmeyerek def'ediyorlar. Maahazâ, bu gibi manevî mübârezeleri âlem-i şehâdete, bilhassa vazifesi şehâdet ve müşâhede olan insana ilân ve teşhîrine recm-i nücûm alâmet ve nişan kılınmıştır.

Altıncı Basamak: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, nev'-i beşeri itâate irşad, isyandan zecr ve men' etmek üzere kullandığı üslûb-u àlîsine bak:

﴿ يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ ﴾

Yani: “Ey ins ve cin cemâati! Mülkümden haric bir memlekete çıkıp kurtulmak için semâvât ve arzın aktârından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız.”

Kur'ân-ı Kerîm bu âyet ile pek geniş saltanat-ı rubûbiyete karşı ins ve cinnin aczlerini ilân zımnında nidâ ediyor.. “Ey insan-ı hakîr, sağîr, âciz! Ne sûrette, şeytanları recmeden melâike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itâat ettikleri Sultan-ı Ezele isyan ediyorsun! Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sâhib olan bir sultana karşı isyan etmeye cesâret ediyorsun!”

Yedinci Basamak: Yıldızların pek küçük efrâdı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semânın vechini, yüzünü ziyâlandıran herşey yıldızdır. Bu nev'iden bir kısmı, semâya zînet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semâvî mancınıklardır. Semâda yapılan bu recm, semâ gibi en vâsi' dâirelerde bile vukû'a gelen mübâreze hâdisesini insanlara göstermekle insanların mutî'lerini âsîlerle mübârezeye teşvik ile alıştırmaktır.

İ'lem 2

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:

Biri: Mâzi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.

İkincisi: Gerek enfüsî, gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.

Üçüncüsü: İnşaata lâzım olan mukaddimeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillû lüzumlu mukaddimeleri ihzar ve tertib etmek gibi.

Binâenaleyh, insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmîddir. Evvelâ mâzi, hâl ve istikbâl zamanlarında görmüş veya görecek ni'metler lisânıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in'âmlar lisânıyla, sonra mahlûkatın yapmakta oldukları tesbihâtı şehâdet ve müşâhede lisânıyla, Sâni'i hamd ü senâ etmektir.

İ'lem 3

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’ın atâ, kazâ ve kader nâmında üç kanunu vardır. Atâ, kazâ kanununu, kazâ da, kaderi bozar.

Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kazâ demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazâdan affetmek, atâ demektir. Evet, yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kazâ kanununun kat'iyyetini deler. Kazâ da ok gibi kader kararlarını deler. Demek, atânın kazâya nisbeti, kazânın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kazâ kanununun şümûlünden ihraçtır. Kazâ da kader kanununun külliyetinden ihraçtır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:

“Yâ İlâhî! Hasenâtım senin atândandır. Seyyiâtım da senin kazândandır. Eğer atân olmasa idi, helâk olurdum” der.

İ'lem 4

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Esmâ-i hüsnâyı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?

Evet, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, bazen âyât-ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra içerisinden esmâyı çıkarır. Bazen mensûcât toplar gibi açar, dağıtır. Sonra toplar, esmâda tayyeder. Bazen de ef'âlini tafsîl ettikten sonra isimler ile icmâl eder. Bazen de, halkın a'mâlini tehdidâne söyler. Sonra rahmete işâret eden isimler ile tesellî eder. Bazen de bazı makàsıd-ı cüz'iyeyi zikrettikten sonra o makàsıdı takrîr ve isbât için bürhân olarak kavâid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazen de maddî cüz'iyâtı zikreder. Sonra esmâ-i külliye ile icmâl eder ve hâkezâ...

İ'lem 5

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Acz de aşk gibi Allah’a îsâl eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.

Ehl-i sülûk, tarîk-ı hafâda letâif-i aşere üzerine, tarîk-ı cehrde nüfûs-u seb'a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir, âciz ise dört hatveden ibaret; hem kısa, hem sehl bir tarîki, Kur'ân’ın feyzinden istifade etmiştir.

Birinci hatveyi: ﴾ فَلاَ تُزَكُّوا اَنْفُسَكُمْ ﴿ âyetinden;

İkinci hatveyi: ﴾ وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ ﴿ âyetinden;

Üçüncü hatveyi:

﴿ مَا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ ﴾

âyetinden;

Dördüncü hatveyi: ﴾ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ âyetinden ahzetmiştir.

Bunların izâhı:

Birinci Hatve: İnsan, yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzat nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Ma'bûd’a lâyık senâlar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıplardan, kusurlardan tenzîh etmekle, –haklı olsun haksız olsun– kemâl-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenâb-ı Hakk’ı hamd ü senâ için kendisinde yaratılan cihâzâtı, kendi nefsine hamd ve senâ için sarfediyor ve ﴾ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ ﴿ deki ﴾ مَنْ ﴿ şümûlüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.

İkinci Hatve: Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevkedilmeli, ücret tevzî'inde geriye bırakılmalıdır.

Üçüncü Hatve: Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakr’dan mâadâ bir şeyi bırakmamalıdır. Bütün mehâsin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in'âm edilen ni'metler olup hamdi iktiza eder. Fahri istilzam etmediklerini i'tikàd ve telâkki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi, kemâlinin adem-i kemâlinde, kudretinin aczinde, gınâsının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.

Dördüncü Hatve: Kendisi istiklâliyet hâlinde fânî, hâdis, ma'dûm olduğunu ve esmâ-i İlâhiyeye âyinedârlık ettiği hâlinde şâhid, meşhûd, mevcûd olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi, vücûdunda ademini, ademinde vücûdunu bilmekle لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ yü kendisine vird ittihàz etmektir.

Ve kezâ, Vahdetü'l-Vücûd ehli, kâinâtı nefyetmekle i'dâm ediyorlar. Vahdetü'ş-Şühûd halkı ise, bütün mevcûdâtı –kürek cezalıları gibi– nisyan zindânında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.

Kur'ân’ın ifhâm ettiği tarîk, kâinâtı, mevcûdâtı hem i'dâmdan, hem hapisten kurtarır. Esmâ-i hüsnâya mazhariyetle âyinedârlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinâtı, istiklâliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.

Ve kezâ, insanın vücûdunda birkaç dâire vardır. Çünkü, hem nebâtîdir, hem hayvanîdir, hem insanîdir, hem îmânî. Tezkiye muâmelesi bazen tabaka-i îmâniyede olur. Sonra tabaka-i nebâtiyeye iner. Bazen de yirmidört saat zarfında her dört tabakada muâmele vâki olur. İnsanı hatâ ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riâyet etmemektir. خَلَقَ لَنَا مَا فِى الْاَرْضِ جَمِيعًا ya istinâden insaniyetin mide-i hayvaniye ve nebâtiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor. Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasrıyla galat ediyor. Sonra, herşeyin kıymeti, menfaati nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukâbil almaz. Çünkü kendisine menfaati dokunmuyor.

İ'lem 6

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Ubûdiyet, sebkat eden ni'metin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek bir ni'metin mükâfât mukaddimesi ve vesilesi değildir. Meselâ; insanın en güzel bir sûrette yaratılışı, ubûdiyeti iktiza eden sâbık bir ni'met olduğu ve sonra da, îmânın i'tâsıyla kendisini sana ta'rif etmesi, ubûdiyeti iktiza eden sâbık ni'metlerdir. Evet, nasıl ki midenin i'tâsıyla bütün mat'ûmât i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor; hayatın i'tâsıyla da âlem-i şehâdet, müştemil bulunduğu ni'metler ile beraber i'tâ edilmiş gibi telâkki ediliyor.

Ve kezâ, nefs-i insanînin i'tâsıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri ni'metler sofrası gibi kılınmıştır. Kezâlik îmânın i'tâsıyla, mezkûr sofralar ile beraber, esmâ-i hüsnâda iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülâzım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen ni'metler, mahzâ onun fazlındandır.

İ'lem 7

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Envâ'ın efrâdında, bilhassa haşerât ve hevâm kısmında görünen fevkalâde çoklukta müşâhede edilen, hàrikulâde gayr-ı mütenâhî bir cûd u sehàvet vardır. Kemâl-i ittikan ve intizam ile bütün envâ'da bulunan şu kesret-i efrâd, Tecelliyât-ı İlâhiyenin gayr-ı mütenâhî olduğuna ve Cenâb-ı Hakk’ın mâhiyeti herşeye mübâyin olduğuna ve bütün eşya onun kudretine nisbeten mütesâvî olduğuna sarâhaten delâlet eder.

Evet bu cûd-u icâd Sâni'in vücûbundandır. Nev'ide celâlîdir, ferdde cemâlîdir.

İ'lem 8

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın yaptığı san'atların sühûlet ve suûbet dereceleri, onun ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san'atlarda bilhassa ince ve latîf cihâzâtta ilmî mehâreti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binâenaleyh, eşyanın hilkatinde sür'at-i mutlaka ile vüs'at-i mutlaka içinde görünen sühûlet-i mutlaka, Sâni'in ilmine nihâyet olmadığına hads-i kat'î ile delâlet eder.

﴿ وَمَا اَمْرُنَا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ ﴾

İ'lem 9

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni'-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdûd envâ'-ı rahmeti tartmak için gayr-ı ma'dûd mîzanlar vaz'etmiştir. Ve esmâ-i hüsnânın gayr-ı mütenâhî mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihâzât ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmuât, mubsırât, me'külât âlemlerini ihâta eden insandaki duygular, Sâni'in sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnâtını fehmetmek içindir.

Ve kezâ, hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında, öyle bir latîfe-i müdrike bırakılmıştır ki, o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde o latîfe dâimî seyr ve cevelân etmekte ise de, sâhiline vâsıl olamaz. Maahazâ, bazen bu büyük âlem o latîfeye o kadar darlaşır ki, âlem o latîfenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latîfeyi, bütün seyahat meydânlarıyla, mütâlaa ettiği kitaplarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz. İşte, insanın mütefâvit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.

Evet, bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da, kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sâhil-i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur. Demek, insanın seyr-i rûhânisinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühûletle nasîb ve müyesser olur. Bir tabakasına da, gaflet ve evhâm öyle istilâ eder ki, kesret içinde gark olmakla tam mânâsıyla tevhidi unutmuş olur. Sukùtu suûd, tedennîyi terakkî, cehl-i mürekkebi yakìn, uykunun son perdesini intibâh zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakàik-ı îmâniyeyi derketmekte bedevîlerin bedevîleridir.

İ'lem 10

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İsm-i Celâl, ale'l-ekser nev'ilerde, külliyatta tecellî eder. İsm-i Cemâl ise mevcûdâtın cüz'iyâtına tecellî eder. Bu itibarla nev'ilerdeki cûd-u mutlak, celâlin tecellîsidir. Cüz'iyâtın nakışları, eşhâsın güzellikleri cemâlin tecelliyâtındandır.

Ve kezâ, celâl, vâhidiyetin tecellîsinden, cemâl dahi ehadiyetin tecellîsinden zâhir olur. Bazen de cemâl, celâlden tecellî eder. Evet cemâlin gözünde celâl ne kadar cemîldir, celâlin gözünde dahi cemâl o kadar celîldir.

İ'lem 11

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Basar masnûâtı görüp de, basîret Sâni'i görmezse çok garîb ve pek çirkin düşer. Çünkü, o hâlde Sâni'in ma'nen, kalben görünmemesi, ya basîretin fıkdânındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır. Veya pek dar olduğundan mes'eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan’dır. Ve illâ Sâni'in inkârı basarın şühûdunu inkârdan daha ziyâde münkerdir.

İ'lem 12

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir tarlaya zer'edilen bir tohum, manevî bir sûr ve bir duvardır. O tarlayı tohum sâhibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mâni olur. Kezâlik küre-i arz tarlasına zer'edilen nebâtât, hayvanat tohumları manevî bir sûr ve bir seddir ki, şirketi men'ediyor; gayrı, müdâhaleden tardeder.

İ'lem 13

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Tabiatları latîf, ince ve latîf san'atlara meftûn bazı insanlar, bilhassa hàs bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam –mağara ve dağ heykelleri gibi– şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü,

اِنَّمَا الْاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdâdı cem'eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letâfet artsın. Zîra, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.

Kezâlik, dünya bahçesinde nizâm ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnûât arasında –hayvanlarda olsun, nebâtâtta olsun, cemâdâtta olsun– bazı çirkin, intizamdan haric şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni'-i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayâl ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.

Maahazâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet tehâlüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmâca muhâlefeti buna delildir.

İ'lem 14

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevi'l-hayatın Vâhibü'l-hayata olan tahiye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani, insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, îmân kulağıyla zevi'l-hayatın da, belki cemâdâtın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek, herşey sağır adam gibi, yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcûdâtın lisânlarıyla tekellüm ettikleri Esmâ-i Hüsnânın delillerini fehmeder. Binâenaleyh, herşeyin kıymeti kendisine göre cüz'îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nev'i gibi olur.

وَاللهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

İ'lem 15

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Zâhir ile bâtın arasında müşâbehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.

Meselâ: Âmiyâne olan tevhid-i zâhirî, hiçbir şeyi Allah’ın gayrısına isnâd etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy sehl ve basittir. Ehl-i hakikatin hakîki tevhidleri ise, herşeyi Cenâb-ı Hakk’a isnâd etmekle beraber, herşeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu huzuru isbât, gafleti nefyeder.

İ'lem 16

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzat teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhâl-i ikàbında ve bil'akis terakkiyât-ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?

Evet, o kâfir, kendi terkîbiyle, sıfâtıyla Cenâb-ı Hak’ça nev'-i beşere takdir edilen ni'metlerin tezâhürüne –şuûru olmaksızın– hizmet ediyor. Ve güzel masnûât-ı İlâhiyenin mehâsinini bilâ-şuûr tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garâbet-i San'at-ı İlâhiyeye nazarları celbediyor. Ne fâide ki farkında değildir. Demek, o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma, vakitleri bildirmek gibi nev'-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binâen dünyada mükâfâtını görür.

İ'lem 17

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Tevfik-i İlâhî refîki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zâhirden hakikate geçebilir. Evet Kur'ân’dan, hakikat-i tarîkatı –tarîkatsız– feyiz sûretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve kezâ, maksûd-u bizzat olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsâl edici bir yol buldum.

Serîü's-seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîki ihsân etmek rahmet-i Hâkimenin şânındandır.

İ'lem 18

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanı gaflete düşürtmekle Allah’a ubûdiyetine mâni olan, cüz'î nazarını cüz'î şeylere hasretmektir. Evet, cüz'iyât içerisine düşüp cüz'îlere hasr-ı nazar eden, o cüz'î şeylerin esbâbdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev'e ve umuma baktığı zaman, ednâ bir cüz'înin en büyük bir sebebden sudûruna cevâz veremez. Meselâ: Cüz'î rızkını bazı esbâba isnâd edebilir. Fakat menşe'-i rızk olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızk ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihyâ etmekle bütün zevi'l-hayatın rızıklarını veren Allah’tan mâadâ kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanâati hâsıl olur.

Ve kezâ, evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbâba isnâd edebilirsin. Amma, o ışığın, şemsin ziyâsıyla, o nurun da Menba'ü'l-Envârın nuruyla muttasıl olduğuna vâkıf olduğun zaman anlarsın ki; kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden ancak leyl ve nehârı birbirine kalbeden Fâtır-ı Hakîmdir.

Ve kezâ, senin vücûdunun zuhûr ve vuzûhça Hàlık’ın vücûduna nisbeti, Hàlık’ın vücûduna delâlet edenlerin nisbeti gibidir. Çünkü, sen, bir vecihle kendi vücûduna delâlet ediyorsun. Amma Hàlık’ın vücûduna, bütün mevcûdât, bütün zerrâtıyla delâlet ediyor. Öyle ise, onun vücûdu senin vücûdundan âlemin zerrâtı adedince zuhûr dereceleri vardır.

Ve kezâ, seni nefsini sevmeye sevk eden esbâb:

1– Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir;

2 – Vücûdun merkezi ve menfaatin mâdeni nefistir;

3 – İnsana en karîb –yakın– nefistir, diyorsun. Pekâlâ. Fakat, o fânî lezzetlere mukâbil, lezâiz-i bâkiyeyi veren Hàlık’ı daha ziyâde ubûdiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücûda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücûdu icâd eden ve o vücûdun kayyûmu olan Hàlık, daha fazla muhabbete, ubûdiyete müstehak olmaz mı? Nefsin mâden-i menfaat ve en yakın olduğu, sebeb-i muhabbet olursa, bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi', Bâkî ve daha karîb olan, daha ziyâde muhabbete lâyık değil midir? Binâenaleyh, bütün mevcûdâta inkısam eden muhabbetleri cem' ve muhabbetin ile beraber mahbûb-u hakîki olan Fâtır-ı Hakîme ihdâ etmek lâzımdır.

İ'lem 19

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Senin önünde çok korkunç büyük mes'eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.

Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.

İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.

Üçüncüsü: Ömür az, sefer uzun, yol tedâriki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere ma'rûz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki, Allah seni görmesin. Veya sen O’nu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilât-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyât-ı dâimeden teğâfül edeceksin?

İ'lem 20

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’a hamdler, şükürler olsun ki, mesâil-i nahviyeden isim ile harf arasındaki manevî fark ile çok mühim mes'eleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki:

Harf, gayrın mânâsını izâh için bir âlet, bir hàdim olduğu gibi, şu mevcûdât da esmâ-i hüsnânın tecelliyâtını izhâr, ifhâm, izâh için bir takım İlâhî mektûblardır ki, içlerinde yazılı delâil, berâhin, havârık, mu'cize-i kudrettir. Mevcûdât bu vechile nazara alınması; ilim, îmân, hikmettir. Şâyet, isim gibi müstakil ve maksûd-u bizzat cihetiyle bakılırsa; küfran ve cehl-i mürekkeb olur.

Ve kezâ, mesâil-i mantıkıyeden “küllî” ile “küll” arasındaki fark ile Rubûbiyete dair çok mes'eleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemâl ile Ehadiyet كُلِّىٌّ ذُو جُزْئِيَّاتٍ şümûlüne dâhildir. Celâl ile Vâhidiyet كُلٌّ ذُو اَجْزَاءٍ ünvânına dâhildir.

İ'lem 21

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i âhiretin mühim mes'elelerine olan işâretlerden biri, cismânî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fânî, rezîl, zelîl dünyada bu kadar ni'metleri ihsâs ve ifâza etmek için insanın vücûdunda yaratılan havâs, hissiyat, cihâzât, a'zâ gibi âlât ve edevâtından anlaşılır ki, âlem-i âhirette de ﴾ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ ﴿ kasırların altında, ebediyete lâyık cismânî ziyâfetler olacaktır.

İ'lem 22

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir belâ, bir elem olur. Muhabbet bir musîbet gibi olur. Zîra o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da, ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binâenaleyh, havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcîh et ki, havfın O’nun merhamet kucağına –çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi– lezîz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saâdet-i ebediyeye vesile olsun.

İ'lem 23

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüz'sün. Lâkin Sâni'-i Hakîm lütfuyla, latîf san'atıyla seni “cüz'”lükten “küllî”liğe çıkartmıştır.

Evet cismine verilen hayat sâyesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehâdet üzerinde cevelân etmekle filcümle cüz'iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve kezâ, insaniyet i'tâsıyla bilkuvve “Küll” hükmündesin. Ve kezâ, îmân ve İslâmiyet ihsânıyla bilkuvve “Küllî” olmuşsun. Ve kezâ, mârifet ve muhabbetin in'âmıyla muhît bir nur olmuşsun.

Binâenaleyh, dünyaya ve cismânî lezâize meyledersen âciz, zelîl bir “cüz'î” olursun. Eğer cihâzâtını insaniyet-i kübrâ denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir “küllî” ve bir “küll” olursun.

İ'lem 24

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bu kadar elîm firâk ve ayrılıklara ma'rûz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünkü o muhabbetleri gayr yerinde sarfediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem'edip Vâhid-i Ehad’e tevcîh ve O’nun hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbûbların ile beraber bir ânda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.

Evet bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, herşeyle alâkadar, her mekânda herkesle muhâberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.

İ'lem 25

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Meselâ: Kamerin ahvâline veya istikbâlin hakikatine dair i'tâ-i ma'lûmât eden adama, bütün mâmelekini ona fedâ etmeye hazırsın. Amma dâire-i mülkünde bir arı hükmünde bulunan kamerin Hàlık’ından haber getiren.. ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakàik-ı esâsiyeye, azîm mes'elelere dair ma'lûmât i'tâ eden.. ve seni manevî perîşaniyetlerden, dalâletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren.. ve hayat-ı ebediyeye îmânla mâü'l-hayatı sana içirtmekle firâk ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran.. ve Hàlık’ın marziyâtını, metâlibini ta'rif eden.. ve Sultan-ı Ezel, Ebedin muhâberesine tercümânlık yapan Resûl-i Rahmânı dinlemeye ve o Muhbir-i Sâdıka îmân ile teslîm olmaya mâni olan nefsin hevâ ve hevesini terketmiyorsun!..

İ'lem 26

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Görüyoruz ki: Sâni'-i Hakîm, kemâl-i hikmetiyle pek âdi şeylerden pek hàrika, mu'cize-i mensûcât yapıyor. Ve kezâ, abesiyet ve isrâfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envâen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için, her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması icâb etseydi, bir başın, Cebel-i Tûr büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashâb-ı vezâife yer olsun.

Ve kezâ, lisân sâir vezâifiyle beraber erzâk hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakìn eden, bilen bir ehl-i vukûftur.

İşte bu fa'âliyet-i hakîmiyeden anlaşılıyor ki; zamanın seyliyle beraber, gelip geçen eşya-yı seyyâleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve nehârın takallübü ile pek çok mensûcât-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet, âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensûcât o hakikati tenvir eder. Öyle ise, bu fânî dünyada mevt, fenâ, devâir-i gaybiyede sâfî bir bekàya intikal ederek bâkî kalır. Evet, rivâyetlerde vardır ki: “İnsanın ömür dakikaları, insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenât-ı muzîe ile avdet ederler.”

İ'lem 27

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Görüyoruz ki: Sâni'-i Hakîmin, efrâd ve cüz'iyâtın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sâir ecrâmda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır. Cenâb-ı Hakk’ın şu tefennünde takib ettiği hikmet:

1– Tefekkür ve irşad için bir lütûf, bir teshîlâttır.

2– Kudret mektûbları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.

3– Kudretin kemâlini izhâr etmektir.

4– Celâlî ve cemâlî her iki nev'i san'atı ibraz etmektir.

Maahazâ, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihâtaya alınamaz. İşte irşadı teshîl ve ta'mîm için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizası yerine getirilmiştir.

Amma şeytanın talebesi olan nefs-i emmâre, cismin küçüklüğünü san'atın küçüklüğüne atfetmekle, esbâbdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmetle yaratılmamış iddiasında bulunarak bir nev'i abesiyete isnâd ediyor.

İ'lem 28

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Gerek cûdda, gerek rızıkda ifrat derecesinde mebzûliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet, eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binâenaleyh, bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmûuna nazaran ayn-ı hikmet ve ayn-ı adâlettir.

İ'lem 29

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın san'atıyla Hàlık’ın san'atı arasındaki fark: İnsan kendi san'atının arkasında görünebilir, amma Hàlık’ın masnû'u arkasında yetmişbin perde vardır. Fakat, Hàlık’ın bütün masnûâtı def'aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nurânîler kalır.

İ'lem 30

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hayvanattan olsun, nebâtâttan olsun tevellüd ile tenâsül şümûlüne dâhil olan her ferd, vech-i arzı istilâ ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine hàs ve hàlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîm’in esmâ-i hüsnâsını izhâr ile Hàlık’ına gayr-ı mütenâhî bir ibâdette bulunsun.

Evet, kuşların, balıkların, karıncaların yumurtalarında, eşcâr ve sebzevatın semerâtında ve o semerâtın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem-i şehâdetin darlığına ve müstakbel ibâdetlerin Allâmü'l-Guyûb’un ilminde mevcûd olduğuna binâen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibâdetleri kabûl edilmiştir.

İ'lem 31

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Kerîm, bazen bir şeyin müteaddid gayelerinden insanlara ait bir gayeyi zikre tahsîs eder. Bu, ihtar içindir, inhisar için değildir. Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizâm ve intizam ve sâir faydalarına insanın nazar-ı dikkatini celbetmek için insanlara râci' o faydayı zikrediyor. Meselâ:

﴿ وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ ﴾ ﴿ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ ﴾

âyet-i kerîmeyle zikredilen fayda, takdir-i kamerin binlerce faydalarından biridir. Yoksa, takdir-i kamer bu faydaya münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.

İ'lem 32

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’a mahsûs taklidi mümkün olmayan en bâhir tevhid sikke ve mühürlerinden biri, gayr-ı ma'dûd muhtelif eşyayı, basit bir şeyden halketmektir. Evet pek basit olan şu topraktan binlerce envâ', muhtelif nebâtât, gayr-ı mütenâhî bir kudretle, bir ilimle, pek büyük bir ittikan, bir sühûletle yaratılmakta olduğu tevhidin öyle bir bürhânıdır ki; hem taklidi, hem tenkidi imkân haricidir.

İ'lem 33

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hayat-ı insaniyenin vezâifinden biri de kendi cüz'î sıfatlarını, şuûnâtını Hàlık’ın küllî sıfatlarını, şuûnâtını fehmetmek için, bir mikyâs yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette haşirdeki şuûnât-ı azîmesini ve kıyâmette emvâtın ihyâsıyla ahvâl-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyâmetiyle baharların haşri, haşir ve kıyâmet-i kübrâda Hàlık’ın şuûnâtına mikyâs olabilir.

İ'lem 34

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Müslümanları, lehviyât-ı nevmiye mesâbesinde olan dünya hayatına dâvet etmekle, Cenâb-ı Hakk’ın helâl ettiği tayyibât dâiresinden, haram ettiği habîsât mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki; parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacıyla jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği hâlde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihate çıkıyor.

Esnâ-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisânıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimâl ederse; şifâyâb olur. Ve o arslan ata inkılâb eder. Burâk gibi bineği olur. O sehpa ağacı da dâima teceddüd etmekte olan ahvâl-i âlemi, seyyâl manzaraları seyretmeye âlet ve vâsıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor:

“Yâhû nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at, keyfine bak.”

Adamcağız:

“Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himâyelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfîdir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın ma'rûz kaldığı fenâ ve zevâl yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedâvi edebilirsen, pekâlâ, seninle beraber dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def'ol git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünkü: حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ❀ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ bana yeter.”

İ'lem 35

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, Müslümanları ecnebî âdetlerine ittibâ' ile Şeâir-i İslâmiyeyi terk etmeye dâvet ettiklerinde, Kur'ân Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zevâl ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terkediniz, şeâiri de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer îmân kulağıyla Kur'ânın sadâsını dinleyecek olursan, o ecel arslanı bir burâk olur. Bizleri Rahmet-i Rahmâna ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl i'tikàdınız gibi, ebedî bir firâk ile dağıtacaktır.

Ve kezâ, önümüzde i'dâm sehpaları kurulmuştur. Eğer îmân, îkanla Kur'ânın irşadını dinlersen, o sehpa ağaçlarından, sefîne-i Nuh gibi sâhil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefîne yapılacaktır.

Ve kezâ, sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, za'f cerîhası vardır. Eğer Kur'ânın ilâçlarıyla tedâvi edersen, fakrımız Rahmet-i Rahmânın ziyâfetine şevk u iştiyaka inkılâb edecektir. Acz ve za'fımız da Kadîr-i Mutlakın dergâh-ı izzetine ilticâ için, bir dâvet tezkeresi gibi olur.

Ve kezâ, bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümâtı dağıtacak bir nur ve bir erzâk lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümîd yok. Ancak Kur'ânın güneşinden, Rahmânın hazinesinden tedârik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz. Kur'ânı dinleyelim, bakalım ne emrediyor:

﴿ فَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلاَيَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ ﴾

Hülâsa: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-i cinsiye ile veya felsefenin dalâletiyle veya medeniyetin sefâhetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izâle ile ayıltacaktır.

Ve kezâ, insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hâl ile mübtelâ ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mâzinin hüzün ve kederiyle hâl elemlerine ma'rûzdur. Fakat kendisini şakì, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur'ânın şu beşâretini dinlesin:

﴿ اَلاَ اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّٰهِ لاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ ❀ اَلَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ❀ لَهُمُ الْبُشْرَى فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى الْاٰخِرَةِ لاَ تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ ∗∗∗

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ ❀ وَطُورِ سِينِينَ ﴾

ilâ âhir-i sûre...

İ'lem 36

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herbir masnû'da tahakkuk eden kemâl-i san'at, Sâni'in her mekânda ve her masnû'un yanında bulunmasına delâlet ettiği gibi; hiçbir mekânda ve hiçbir masnû'un yanında bulunmamasına da delâlet eder.

Ve kezâ, insan, herbir şeye muhtaç olduğu cihetle herşeyin melekûtu elinde ve herşeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet edemez.

Ve kezâ, insan vücûd, icâd, hayır, ef'âl cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan ednâ, örümcekten daha zaîftir. Fakat adem, tahrib, şer, infiâl cihetiyle semâvât, arz, cibâlden daha büyüktür. Meselâ: Hasenât yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiât yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet, meselâ küfür seyyiesi bütün mevcûdâtı tahkîr eder, kıymetten düşürür.

Ve kezâ, insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şuâ kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz'î bir cüz' kadar mevcûdiyeti varsa da, diğer cihetle hadsiz bir acz ve fakrı da vardır. Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlakın tecelliyâtına geniş bir ma'kes olur.

Ve kezâ, insan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sünbüller vermek için kendisine tevdî' edilen cihâzâtı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarfeder, fâidesiz tefessüh eder. Ve hayat-ı maneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere-i bâkiyedir.

Ve kezâ, insan fiil ve sa'yi cihetiyle zaîf bir hayvan olup dâire-i sa'yi pek dardır. İnfiâl, suâl, duâ cihetiyle Rahmân-ı Rahîmin azîz bir misâfiridir. Dâiresi hayâl kadar geniştir.

Ve kezâ, insanın hayat-ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünkü, insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihâzât, hissiyat, duygular, isti'datlar itibariyle hayvanların en a'lâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki: Bu kadar cihâzât, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmiştir.

Ve kezâ, insan Saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsinine nâzır ve esmâ-i Kudsiyenin cilvelerine dellâl ve kalem-i kudretle yazılan mektûbat-ı İlâhiyeyi mütâlaa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref-i mahlûkat ve halife-i arz olmuştur. ∗∗∗

﴿ يَا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَاءُ اِلَى اللّٰهِ ﴾

İ'lem 37

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihâyet yoktur. İnsana tevdî' edilen açlık ile ni'metlerin lezzetleri tebârüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemâlât-ı Sübhâniye derecelerine bir mirsâddır. İnsandaki fakr, gınâ-i rahmetin derecelerine bir mikyâstır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyâsına bir mîzandır. İnsandaki tenevvü'-ü hâcât, envâ'-ı niam ve ihsânatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarını “Estağfirullâh” ve “Sübhânallâh” ile ilân etmektir. ∗∗∗

﴿ اِنَّ الْاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ ❀ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ ﴾

İ'lem 38

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herbir insan için hayat seferinde iki yol vardır. Bu iki yolun uzunluğu kısalığı birdir. Amma birisinde ehl-i şühûd ve ehl-i vukûfun şehâdet ve tasdikleriyle onda dokuz menfaat ihtimali var. İkinci yolda, mes'ele ma'kûsedir. Onda dokuz zarar ihtimali vardır. İkinci yolla gidenin ne silâhı var, ne zâhiresi. Tabîi yolda pek çok korkulara ma'rûz kalacağı gibi, ihtiyaçlarını def' için çoklara minnet altında kalır. Fakat birinci yola sülûk edenin, hem silâhı, hem erzâkı beraberdir. Pek serbestâne gider. Birinci yol Kur'ân yoludur, ikinci yol ise dalâlet yoludur.

Evet, ehl-i şühûdun, ehl-i vukûfun tasdik ve şehâdetleriyle sâbittir ki, îmân yümnüyle yürüyen emn ü emân içindedir. Ve bilâhare merkez-i hükûmete ulaştığında onda dokuzu büyük mükâfâtlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalâlet zulümâtı içinde yürüyenler, esnâ-yı seferde korkudan, açlıktan herşeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda onda dokuzu ya i'dâm veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binâenaleyh aklı olan, zararlı bir şeyi, dünyevî, ednâ bir hìffet için tercih etmez.

Ehl-i şühûd dediğimizden maksad, evliyâullâhtır. Zîra velâyet sâhibi, avâmın i'tikàd ettiği şeyleri gözle müşâhede ediyor. Kur'ân yoluyla gidenlerin silâh ve zâhireleri ise; Kadîr-i Mutlaka, Ganiyy-i Kerîme olan tevekkül onları te'min eder. Zîra, tevekkül, istinâd ve istimdâd noktalarını tazammun ediyor. Bu noktalar da kelime-i tevhidi istilzam ediyor.

Kelime-i tevhid de namazı iktiza ediyor. Namaz dahi ubûdiyetin esâs bir rüknüdür. Ubûdiyeti emreden tekliftir. Mükellefiyetini îfâ edenin, mükellefiyet müddetince, mükellefiyet-i askeriye gibi yemekleri, libâsları ve sâir hayat lâzimeleri hazine-i Rahmândan verilir. Mükellefiyet-i askeriye iki buçuk senedir. Amma mükellefiyet-i ubûdiyet, müddet-i ömürdür. ∗∗∗

﴿ وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ ﴾

İ'lem 39

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levâzımatı, Mâlikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levâzımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Hâlbuki, o levâzımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarf etmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binâenaleyh, Cenâb-ı Hak her iki hayat levâzımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek sûretiyle, yirmiüç saat kısa ve fânî olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâkî ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette gedâ olmasın!

İ'lem 40

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Gâfil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubûdiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle rubûbiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsî, şakì, hâin adamların partisine dâhil olur.

Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi ta'lim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzâkını, libâsını, silâhını vermektir. Binâenaleyh, erzâkını te'min için askerliğe ait vazifesini terk edip ticâretle –meselâ– iştigâl eden bir asker, şakì ve hâin olur. Bu itibarla insanın Allah’a karşı ubûdiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

Amma gerek nefsine, gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedârik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, mâdem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak levâzımatı da o verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem'ettiği erzâkı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levâzımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem'ettikten sonra, o erzâkın toplanmasını ve sâir ahvâlini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azâbından kurtulsun.

Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek lezîz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan envâ'-ı erzâkı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yâhû, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü lezîz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!

Hülâsa: Allah’ı ittiham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki, nankör âsîler defterine kaydolmayasın. ∗∗∗

﴿ اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ ﴾

İ'lem 41

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bazı duâlar icâbete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünkü duâ bir ibâdettir. İbâdetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, duâlar ibâdeti için birer vakittirler. Duâların semeresi değillerdir. Meselâ: Şemsin tutulması küsûf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.

Ve kezâ, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzûlü, bazı hususî duâlara vakittir. Bu vakitler bâkî kaldıkça, o namazlar, o duâlar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksadlar hâsıl olursa, zâten nurun alâ nur. Ve illâ, icâbet duâya iktiran etmedi, diyemezsin. Ancak, henüz vakit inkıza etmemiş, duâya devam lâzımdır, diyebilirsin. Çünkü o maksadlar duâların mukaddimesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakk’ın duâların icâbetine va'detmesi ise, icâbet ayn-ı kabûl değildir. Yani, icâbet kabûlü istilzam etmez. Duâya her hâlde cevab verilir. Cevabsız bırakılmaz. Matlûba olan is'âf ise, Mucîb’in hikmetine tâbidir. Meselâ: Doktoru çağırdığın zaman, herhalde: “Ne istersin?” diye cevab verir. Fakat: “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazen verir, bazen hastalığına, mîzâcına mülâyim olmadığından vermez.

Adem-i kabûl esbâbından biri de, duâyı ibâdet kasdıyla yapmayıp, matlûbun tahsiline tahsîs ettiğinden aksü'l-amel olur. O duâ ibâdetinde ihlâs kırılır, makbûl olmaz.

İ'lem 42

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnkılâblar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husûle geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münâ­sebetdâr köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbât cinslerine göre şekilleri, mâhiyetleri mütebâyin, isimleri mütenevvi' olur. Meselâ uyku, âlem-i yakaza ile âlem-i misâl arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misâl, âlem-i cismânî ile âlem-i rûhâni arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nev'i köprüdür. Kıyâmette ise, inkılâb bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâblar olacağından, köprüsü de pek garîb, acîb olması lâzım gelir.

İ'lem 43

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın ba'de'l-mevt, Hàlık-ı Rahmân ve Rahîme rücûu hakkında ilânat yapan şu;

﴿ اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ﴾ ﴿ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾ ﴿ وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ ﴾ ﴿ وَاِلَيْهِ مَآبِ ﴾

gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi, ehl-i isyana da büyük tehdidleri îmâ vardır.

Evet, bu âyetlerin sarâhatine göre ölüm; zevâl, firâk, adem kapısı ve zulümât kuyusu olmayıp, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu beşâretin işâretiyle kalb adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet küfrün tazammun ettiği Cehennem-i maneviyeye bak! اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى Hadîs-i Kudsîsi sırrınca, Cenâb-ı Hak kâfirin zan ve i'tikàdını dâimî bir azâb-ı elime kalb eder. Sonra, îmân ve yakìn ile, Cenâb-ı Hakk’ın likàsından sonra, rızâsından sonra, rü'yetinden sonra mü'minler için hâsıl olan lezzetlerin derecelerine bak! Hattâ Cehennem-i cismânî, ârif olan mü'min için, âsîye kâfirin Cehennem-i manevîsine nisbeten Cennet gibidir.

Arkadaş! Âlem-i bekàya delâlet eden berâhinden mâadâ, arkasında saflar teşkil edip duâlarına bir ağızdan “Âmîn! Âmîn!” söyleyen enbiyâ, evliyâ, sıddıkîn imâmları, Mahbûb-u Ezelî’nin Habîb-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tazarruâtı, duâları, âlem-i bekàda insanın bekàsına pek büyük bürhân ve kâfî bir vesiledir. Çünkü, kâinâtı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habîb’in tazarruâtını işitmemek veya kabûl etmemek kadar çirkin, kabîh, kusur, naks addedilecek bir şeye müsâade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekàisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.

İ'lem 44

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’ın verdiği ni'metleri söyleyip ilân ve tahdîs-i ni'met etmek, bazen gurura ve kibre incirâr eder. Tevâzu' kasdıyla da o ni'metleri ketmetmek iyi değildir. Binâenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için, istikamet mîzanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:

Herbir ni'metin iki vechi vardır. Bir vechi insana aittir ki; insanı tezyîn eder, medâr-ı lezzeti olur. Halk içinde temâyüze sebeb olur. Mûcib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakîkiyi unutur. En nihâyet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür.

İkinci vechi ise, in'âm edene bakar ki, keremini izhâr, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehâdet eder. Binâenaleyh, tevâzu', ancak birinci vecihte tevâzu' olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdîs-i ni'met dahi, ikinci vecihle manevî bir şükür olmakla memdûh olur. Yoksa kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmûmdur. Tevâzu' ile tahdîs-i ni'met şöylece bir ictimâ'ları var:

Bir adam hediye olarak, bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama başka bir adam “Ne kadar güzel oldun” dediğine karşı; “Güzellik paltonundur” dediği zaman, tevâzu'yla tahdîs-i ni'meti cem'etmiş olur.

İ'lem 45

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Ücret alındığı zaman veya mükâfât tevzî' edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tenbel olan adam çalışkanı sever. Zaîf olan kavîyi takdir ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun.

Dünya da umûr-u diniyeye ve a'mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibâdetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran ibâdetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfâtı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile ibtal eder. Çünkü, sevâb i'tâsında ve ücret aldığında, nâsı Rabb-i Nâs’a şerîk yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.

İ'lem 46

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kerâmet ile istidrâc ma'nen birbirine mübâyindir. Zîra kerâmet, mu'cize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o kerâmet sâhibi de kerâmetin Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmî ve rakìb olduğunu da bilir. Tevekkül ve yakìni de fazlalaşır. Lâkin, bazen Allah’ın izniyle kerâmetlerine şuûru olur, bazen olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.

İstidrâc ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garîb fiilleri izhâr etmekten ibarettir. Fakat, bu istidrâc sâhibi, nefsine istinâd ve iktidarına isnâd etmekle enâniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki اِنَّمَا اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ okumaya başlar. Lâkin o inkişaf, tasfiye-i nefis ve tenevvür-ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidrâc ile ehl-i kerâmet arasında tabaka-i ûlâda fark yoktur. Tam mânâsıyla fenâya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da, o eşyayı Fenâ fillâh olan havâslarıyla görürler. Bunun istidrâcdan farkı pek zâhirdir. Zîra, zâhire çıkan bâtınlarının nurâniyeti, mürâîlerin zulümâtıyla iltibas olmaz. ∗∗∗

﴿ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ ﴾

İ'lem 47

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Tesbihât, ibâdât, gayr-ı mahdûd envâ'larıyla herşeyde vardır. Fakat, herşeyin kendi tesbihât ve ibâdetini bütün vecihlerini dâima bilip şuûr edinmesi lâzım değildir. Çünkü, husûl huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibâdet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsûs bir tesbih veya sıfatı ma'lûm bir ibâdet olduğunu bilirlerse kâfîdir. Zâten Ma'bûd-u Mutlakın ilmi kâfîdir. İnsandan mâadâ mahlûkatta teklif olmadığından, onlara niyet lâzım değildir. Ve kezâ, amellerinin sıfatını bilmek de lâzım değildir.

İ'lem 48

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsan-ı mü'minin kıymeti, ihtiva ettiği san'at-ı àliye ile esmâ-i hüsnâdan in'ikâs eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fânî ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezâlik, bu âlem de, eğer Kur'ânın ta'rif ettiği gibi mânâ-yı harfiyle, yani Cenâb-ı Hakk’ın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymetdâr olur. Eğer felsefenin dediği gibi mânâ-yı ismiyle, yani hiçbir fâil, Hàlık ile bağlı olmayıp, müstakill-i bizzat nazarıyla bakılırsa, kıymeti câmide, mütegayyir, maddesinde münhasır kalır.

Kur'ândan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misâl ile tebârüz eder: ﴾ وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا ﴿ Bu hükm-ü Kur'ânî esmâ-i hüsnânın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:

Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size musahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi harâretiyle pişirtiyor. Sizin öyle azîm, rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lambası olup, misâfirhânesinde sâkin misâfirlerini ziyâlandırıyor.

Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. Arz ile seyyârât, ondan uçan parçalardır. Câzibe ile, şemse merbût kalarak medârlarında hareket ediyorlar.

İ'lem 49

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın Cenâb-ı Hak’tan hiçbir hakkı taleb etmeye hakkı yoktur. Bil'akis dâima O’na şükretmeye medyûndur. Çünkü, mülk O’nundur, insan O’nun memlûküdür. ∗∗∗