Mesnevî-i Nuriye

Şemme

12. bölüm / 19

Şemme

(HİDAYET-İ KUR'ÂNİYENİN NESÎMİNDEN)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ عَلٰى رَحْمَتِهِ عَلَى الْعَالَمِينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَلِينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

İ'lem 1

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakàt ve envâ'ıyla لَااِلٰهَاِلَّاهُوَ diye tevhidi ilân ediyor. Çünkü, aralarındaki tesânüd böyle iktiza ediyor.

Ve o tabakàtla envâ', bütün erkânıyla لاَ رَبَّ اِلَّا هُوَ diye ilân-ı şehâdet ediyor. Çünkü, aralarındaki müşâbehet böyle istiyor.

Ve o erkân bütün a'zâsıyla لاَ مَالِكَ اِلَّا هُوَ diye şehâdetlerini ilân ediyorlar. Çünkü, aralarındaki temâsül böyle iktiza eder.

Ve o a'zâ, bütün eczâsıyla لاَ مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder. Çünkü, aralarında teâvün ve tedâhül vardır.

Ve o eczâ, bütün cüz'iyâtıyla لاَ مُرَبِّىَ اِلَّا هُوَ diye olan şehâdetini ilân eder. Çünkü, aralarındaki tevâfuk, kalemin bir olduğuna delâlet ediyor.

O cüz'iyât bütün hüceyrâtıyla لاَ مُتَصَرِّفَ فِي الْحَقِيقَةِ اِلَّا هُوَ diye şehâdet eder.

Ve o hüceyrât bütün zerrâtıyla لاَ نَاظِمَ اِلَّا هُوَ diye ilân-ı şehâdet eder. Çünkü, cevâhir-i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder.

Ve o zerrât bütün esîriyle لااِلٰهَاِلَّاهُوَ cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünkü, esîrin besâteti, sükûnu, intizamla emr-i Hàlıka sür'at-i imtisali, böyle iktiza eder.

İ'lem 2

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı hakk-ı i'tirâzı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktiza eden nizâm-ı âlemde binlerce hikmet vardır.

O ferdi irzâ etmekte o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi râzı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.

﴿ وَ لَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ ﴾

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizâm ve intizamı fesâda gider.

Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binâen i'tirâz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı kâinâta mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini ni'metlerin derecelerine mikyâs ve mîzan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin ni'met nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına muvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!..

İ'lem 3

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünkü, küllün nakışlarıyla, ahvâliyle cüz'ün çok alâka ve münâsebetleri vardır. Öyle ise, cüz'de tasarruf, Hàlık-ı Küllün emri altındadır.

İ'lem 4

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hevâm, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerât ve nebâtâtın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütûf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni'-i Hakîmin hâfiziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a'mâlinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Hâlbuki, sen hâmil-i emânet, halife-i arzsın.

Evet, herbir zîhayatta bulunan hıfzu'l-hayat hissi, vücûdun ebedî bir bekàya –İsm-i Hayy, Hafîz, Bâkînin tecellîsiyle– incirâr edeceğine delâlet eder.

İ'lem 5

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himâye eden, inhilâlden vikàye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esâsları kemâl-i ihtimam ile muhâfaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvânını alan nev'-i beşerin a'mâlini ihmal etmez, hıfzeder.

İ'lem 6

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Lafızların tebeddülüyle mânâ tebeddül etmez, bâkî kalır. Kabuk parçalanır, lübb bâkî ve sağlam kalır. Libâsı yırtılır, cesedi sağlam, bâkî kalır. Cesed ölüp dağılırsa da rûh bâkî kalır. Cisim ihtiyarlanırsa, enâniyet genç kalır. Çokluk, cemâat dağılır amma, vâhid-i ferd bâkî kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkîdir. Madde kırılır, nur bâkîdir. Binâenaleyh, ömrün bidâyetinden sonuna kadar devam eden mânâ, çok cesetleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı hâlde vahdetini, bekàsını muhâfaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.

Maahazâ, her vakit “Fenâya hazır ol” emrini intizar eden zâil ve bekàsız maddiyâtta, şu hıfz ve muhâfaza düsturu bekà ile çok münâsebetdâr olan rûh ve mânâda da cârîdir.

İ'lem 7

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti, herşeyin, –küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun– taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, onun tasarrufundan haric kalmasına sebeb olamaz. Çünkü senin ondan bu'dun varsa da onun senden bu'du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti vücûdunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve kezâ, Hàlık’ın azameti, çirkin şeylerin, tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bil'akis, azamet-i hakîkiye, icâd hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihâtayı iktiza eder.

İ'lem 8

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Maddî olan bir şey, kesâfeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idrakten kàsırdır. Fakat nur ve nurânî şeyler, ne kadar nurâniyette terakkî ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfûzu tam ve keskin olur. Ve kezâ, ne kadar latîf olursa, o derecede maddiyâtın içlerini keşfeder. (Röntgen şuâı gibi.) Mümkinâtta mes'ele bu merkezde ise, Vâcib, Vâhid olan Nuru'l-Envâr ne derece نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise, azameti, tam mânâsıyla ihâta, nüfûz, şümûlü iktiza ve istilzam eder.

İ'lem 9

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehimleri Kur'ânca o kadar mürâat edilmiştir ki, birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir mes'elede avâmın fehimlerine en me'nûs, en karîb ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zâhir dereceyi söylüyor. Çünkü, öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzımgelir. Kur'ânın kâinâttan yaptığı bahis, Hàlık’ın sıfatlarını isbât ve izâh içindir. Binâenaleyh, ne kadar cumhûrun fehmine yakın olursa irşada daha lâyık ve daha muvâfık olur. Meselâ: Hàlık’ın tasarrufâtına delâlet eden âyetlerden en zâhir, en âşikâr olan tabakayı

﴿ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ﴾

âyetiyle zikretmiştir. Hâlbuki bu tabakanın arkasında vücûhun taayyünât, teşahhusât tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır. Ve kezâ, en âşikâr dereceyi

﴿ اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّـهَارِ ﴾

âyetiyle zikretmiştir.

Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irâde-i İlâhî kanunu ile tahrîk ve tedvîri derecesi de vardır. Lâkin bu derece evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terkedilmiştir.

Ve kezâ وَجَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًا cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Hâlbuki bu sahifenin arkasında, “Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhâfaza edilen bir sefîne gibi, arz da içerisinde vukû'a gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır” sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avâm-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terkedilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir hâşiye vardır:

Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmîsidir, denizin istilâsından vikàye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır. Bu sırra binâendir ki, Şerîatça hilâlin tulû' ve gurûbu nazara alınmıştır. Çünkü bu ise, ayları günleri hesab etmekten avâmca daha kolaydır. Ve yine o sırra binâendir ki, ezhân-ı avâmda tesbit ve takrîr için Kur'ânda tekrarlar vukû'a gelmiştir.

İ'lem 10

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayâlâttan pek vâsi' ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de, âyetler, sâhibinin şuûnât ve ef'âlinden bahseder. Şiir ise, fuzûlî olarak gayrdan bahseder. Hem de, filcümle âdi şeylerden bahsi hàrikulâdedir. Şiirin hàrikulâdelerden bahsi, ale'l-ekser âdidir.

İ'lem 11

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hàlık’ın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi, merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binâenaleyh, bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.

İ'lem 12

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir kelimeyi yazan, harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan, satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan, sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden, cins-i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan, arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabbü'l-Âlemîn’in gayrısı olması muhâldir.

Rubûbiyet-i âmmenin işâretlerindendir ki; kâinât kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitab yazılıdır. Meselâ: O kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsîn sûretinde tam Yâsîn Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûâtta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnû'un sûresi ve kitabı yazılmıştır.

İ'lem 13

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Yıldızlar, şemsler arasında mümâselet olduğu gibi filcümle müsâvât da vardır. Binâenaleyh, onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve kezâ, herşeye de Rab olur.

İ'lem 14

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın bir ferdinde bir cemâat-i mükellefîn bulunur. Evet herbir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ: Herbir hâsse için bir ibâdet vardır. Onun hilâfında kullanılması dalâlettir. Meselâ: Baş ile yapılan secde Allah için olursa ibâdettir, gayrısı için dalâlettir. Kezâlik, şuarânın hayâlen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalâlettir. Hayâl, onun ile fâsık olur.

İ'lem 15

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanları fikren dalâlete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telâkki etmeleridir. Yani me'lûfları olan şeyleri kendilerince ma'lûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Hâlbuki ülfetlerinden dolayı ma'lûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hàrika ve birer mu'cize-i kudret oldukları hâlde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; tâ onların fevkınde olan tecelliyât-ı seyyâleye im'ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sâir garîb hâlâtına bakmayarak yalnız rüzgâr ile husûle gelen dalgalara ve şemsin şuââtından peydâ olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü'l-Bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.

İ'lem 16

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanların arza ait ma'lûmât ve müsellemât-ı bedîhiyâtları ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân, âyetleriyle insanların nazarını me'lûfatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku'l-âdât mu'cizeleri o âdiyât içerisinde gösterir.

İ'lem 17

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Aralarında münâsebet, muâmele, hattâ mükâleme bulunan iki şeyin, birbirine müşâbih veya müsâvî olmasını istilzam etmez. Meselâ; yağmurun bir katresi veya semerenin bir çiçeğinin, –küçüklüğüyle beraber– Şems ile münâsebeti ve muâmelesi vardır.

Binâenaleyh, ey insan! Senin hakaretin, seni Hallâk-ı Âlemin nazar-ı inâyetinden setredecek bir sebeb olamaz.

İ'lem 18

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Denizlerde vukû'a gelen med ve cezir gibi evliyâ arasında da bast-ı zaman, (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> tayy-ı mekân mes'elesi şöhret bulmuştur. Ezcümle: Kitab-ı Yuvâkît’in rivâyetine göre, İmâm-ı Şa'rânî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütûhât-ı Mekkiye nâmındaki büyük mecmuayı mütâlaa etmiştir. Bu gibi vukûât istiğrab ile inkâr edilmesin. Zîra, bu gibi garîb mes'eleleri tasdike yaklaştıran misâller pek çoktur. Meselâ: Rüyada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur'ân okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu hâlet evliyâ için hâlet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mes'ele rûhun dâiresine yaklaşır. Rûh zâten zamanla mukayyed değildir. Rûhu cismâniyetine gâlib olan evliyânın işleri, fiilleri, sür'at-i rûh mîzanıyla cereyan eder.

[^1]:(Hâşiye) Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi'râc, bu hakikatin vücûdunu isbât eder ve bilfiil vukû'unu gösteriyor. Mi'râc'ın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü Mi'râc yoluyla bekà âlemine girdi. Bekà âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem, bu hakikate binâen bazı evliyâ bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur'âniyeyi okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur'un te'lifinde de bu bast-ı zaman hakikati çok defa vukû'a gelmiş. Ezcümle: Ondokuzuncu Mektûb yüzelli sahifedir. Üçyüzden fazla mu'cizâtı, kitaplara müracaat edilmeden, ezber olarak dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul olmakla mecmûu oniki saatte te'lif edilmesi, Ramazan Risalesi kırk dakikada te'lif edilmesi, Yirmisekizinci Söz, yirmi dakikada te'lif edilmesi, bast-ı zamanın vukû'unu isbât etmiştir. ﴾ قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ﴿ âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi ﴾ اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ﴿ âyeti de bast-ı zamanı gösterir.

İ'lem 19

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir bürhân ile elde edilen netice-i tevhidi, bazı insanlar isti'zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar. Veya bozuk hayâlleri tahammül edemez. Bu hâle karşı o kat'î, sahîh bürhânı reddetmek üzere: “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhân (onu) intac edemez” diye bahâneler ile kabûl etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyûmu îmândır. Bürhân, ancak onu görmek için bir menfezdir. Veya bir süpürge gibi, o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahazâ bürhân bir değildir, bin değildir, zerrât-ı âlem adedince bürhânlar vardır.

Fesübhânallâh! Mülk ile melekût arasındaki hicâb ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicâb ne kadar latîf ve ne kadar kalındır. Îmân ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffâf ve ne kadar kesiftir. İbâdetle ma'siyet arasındaki mesâfe ne kadar kısadır. Hâlbuki araları Cennet ile nâr’ın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet, hâl ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, rûhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesâfedir.

Kezâlik, mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffâf, ehl-i hevâ için kesif ince bir perde vardır. Kezâlik, gece ile gündüz arasında latîf bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü maneviyata açılırsa nehârı inkişaf eder.

Kezâlik, Allah’ın hesabına kâinâta bakan adam, her ne müşâhede ederse ilimdir. Eğer gaflet ile esbâb hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.

Kezâlik, îmân ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümât içerisinde görecektir.

Kezâlik, ef'âl-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyâta ma'kes, şeffâf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.

Kezâlik, hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar, diğeri şeffâf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffâf veche terettüb eden saâdet-i ebediyeyi ister.

İ'lem 20

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kâinâtın miftâhı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de ma'nen kapalıdır. Cenâb-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “Ene” nâmında bir miftâhı insanın eline vermiştir. Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa, kâinâtın da kapıları açılıyor.

Evet, Cenâb-ı Hak insana bir benlik, bir nev'i hürriyet vermiştir ki, Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine ait evsâfı bilmek için mevhûm, farazî bir vâhid-i kıyâsî yapsın.

Mâhiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücûdunda şuûrlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve mikdarında olan “Ene” nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kàbil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer vechi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.

“Ene” nin mâhiyeti mevhûmedir. Rubûbiyeti hayâlîdir. Vücûdu bir şeye hâmil olamaz. Ancak mîzanü'l-harâret gibi Vâcibü'l-Vücûdun rubûbiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i muhîtayı bilmek için bir mîzan vazifesini görüyor.

Eğer insan benliğine mîzan nazarıyla bakarsa, kâinâttan zihnine akıp gelen âfâkî ma'lûmâtı kendi ma'lûmâtı ile, tasarrufât ve sıfât-ı İlâhiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merci'ine iâde eder. Ve bu sâyede ﴾ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ﴿ daki ﴾ مَنْ ﴿ şümûlüne dâhil olarak bihakkın emâneti îfâ etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik i'tikàd ederse; ﴾ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ﴿ nın şümûlüne dâhil olmakla emânette hıyânet etmiş olur. Zîra semâvât ve arzın, hamlinden korkarak imtina' ettikleri cihet “Ene”nin bu cihetidir. Çünkü, dalâletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “Ene”nin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücûdunu yutar.

Eğer milletin de enâniyeti inzimam ederse, Sâni'in emrine karşı mübârezeye çıkar. Tam mânâsıyla bir şeytan olur. Sonra, halkı da kendisine kıyâs eder, esbâbı da o kıyâsa dâhil eder, büyük bir şirke düşer. –El-iyâzü Billâh...–

Mühim bir Mes'ele:

“Ene” nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır.

Birinci vecih ubûdiyet-i mahzâya menşe'dir. Mâhiyeti harfiye olup müstakil değildir. Vücûdu tebeî olup aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup hakîki değildir. Vazifesi Hàlık’ın sıfâtını fehmetmek için bir mîzan ve bir mikyâs olmaktır. Enbiyâ (Aleyhimüsselâm) enâniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslîm ederek ne mülkünde, ne Rubûbiyetinde, ne Ulûhiyetinde şerîki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu vechinden, Cenâb-ı Hak şecere-i Tûbâ-i ubûdiyeti inbât edip dal ve budakları kâinât bahçesinde enbiyâ, evliyâ, sıddıkîn gibi mübârek semereleri vermiştir.

İkinci vechi alan felsefe, ene’nin vücûdunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakîki olduğunu zu'metmişlerdir. Vazifesi de, yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü hayattır. Ene’nin bu siyah yüzünden envâen şirkler, dalâletler çıkmıştır. Ezcümle: Kuvve-i behîmiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gadabiye gusnundan fir'avunlar, nemrudlar çıkmıştır. Kuvve-i akliyeden dehriyyûn, maddiyûn, felâsife çıkmışlardır ki, Vâcibü'l-Vücûda bir mahlûk-u vâhidi verir. Bâkî kalan mülkünü gayra taksim ederler.

Hülâsa: Ene, hadd-i zâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi hâline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sâhibini yutar. Halkı, esbâbı da kendisine kıyâs ederek Hàlık’ın evâmirine mübârezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda ene, büyük insanda yani kâinâtta tabiata benziyor. İkisi de tâğutlardandır.

İ'lem 21

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hayrat ve hasenâtın hayatı niyet iledir. Fesâdı da ucb, riyâ ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdânda şuûr ile bizzat hissedilen vicdâniyatın esâsı, ikinci bir şuûr ve niyet ile inkıtâ' bulur.

Nasıl ki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvâlin ölümüdür. Meselâ: Tevâzu'a niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izâle eder, ferâha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkezâ kıyâs et.

İ'lem 22

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kâinât bir şeceredir. Anâsır onun dallarıdır. Nebâtât yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyâdâr, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyidü'l-Enbiyâ Ve'l-Mürselîn, İmâmü'l-Müttakìn, Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.

عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ ∗∗∗

اِلٰهِى ❀ اَلذُّنُوبُ اَخْرَسَتْنِي ❀ وَكَثْرَةُ الْمَعَاصِى اَخْجَلَتْنِى ❀ وَشِدَّةُ الْغَفْلَةِ اَخْفَتَتْ صَوْتِى فَاَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَاُنَادِى فِى بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّدِى وَسَنَدِى الشَّيْخِ عَبْدِ الْقَادِرِ الْگَيْلاَنِى وَنِدَائِهِ الْمَقْبُولِ الْمَاْنُوسِ عِنْدَ الْبَوَّابِ ❀ بِيَا مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ وَيَا مَنْ بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَيَا مَنْ لاَ يَضُرُّهُ شَيْءٌ ❀ وَلاَ يَنْفَعُهُ شَيْءٌ ❀ وَلاَيَغْلِبُهُ شَيْءٌ وَلاَ يَعْزُبُ عَنْهُ شَيْءٌ ❀ وَلاَ يَؤُدُهُ شَيْءٌ وَلاَ يَسْتَعِينُ بِشَيْءٍ ❀ وَلاَ يُشْغِلُهُ شَيْءٌ عَنْ شَيْءٍ ❀ وَلاَ يُشْبِهُهُ شَيْءٌ ❀ وَلاَ يُعْجِزُهُ شَيْءٌ اِغْفِرْلِى كُلَّ شَيْءٍ حَتَّى لاَ تَسْئَلَنِى مِنْ شَيْءٍ ❀ يَا مَنْ هُوَ آخِذٌ بِنَاصِيَةِ كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَبِيَدِهِ مَقَالِيدُ كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَيَا مَنْ هُوَ الْاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَالْآخِرُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ وَالظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَالْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ شَيْءٍ وَالْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ ❀ اِغْفِرْلِى كُلَّ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ❀ وَيَا عَلِيمًا بِكُلِّ شَيْءٍ وَمُحيطًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❀ وَبَصِيرًا بِكُلِّ شَيْءٍ وَيَا شَهِيدًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَرَقِيبًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ ❀ وَلَطِيفًا بِكُلِّ شَيْءٍ ❀ وَخَبِيرًا بِكُلِّ شَيْءٍ اِغْفِرْلِى كُلَّ شَيْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ وَالْخَطِيئَاتِ حَتَّى لاَ تَسْئَلَنِى عَنْ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ اَللّٰهُمَّ اِنِّى اَعُوذُ بِعِزَّةِ جَلاَلِكَ وَبِجَلاَلِ عِزَّتِكَ وَبِقُدْرَةِ سُلْطَانِكَ وَبِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ مِنَ الْقَطِيعَةِ وَالْاَهْوَاءِ الرَّدِّيَّةِ ❀ يَا جَارَ الْمُسْتَجِيرِينَ اَجِرْنِى مِنَ الشَّهَوَاتِ الشَّيْطَانِيَّةِ وَطَهِّرْنِى مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَصَفِّنِى بِحُبِّ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِالْمُحَبَّةِ الصِّدِّيقِيَّةِ مِنْ صَدَاءِ الْغَفْلَةِ وَاَوْهَامِ الْجَهْلِ حَتَّى تَفْنَى الْاَنَانِيَّةُ وَيَبْقَى الْكُلُّ لِلّٰهِ وَبِاللهِ وَاِلَى اللهِ وَمِنَ اللهِ غَرْقًا

بِنِعْمَةِ اللهِ فِى بَحْرِ مِنَّةِ اللهِ مَنْصُورِينَ بِسَيْفِ اللهِ مَحْظُوظِينَ بِعِنَايَةِ اللهِ مَحْفُوظِينَ بِحِمَايَةِ اللهِ عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يُشْغِلُ عَنِ اللهِ فَيَا نُورَ الْاَنْوَارِ ❀ وَيَا عَالِمَ الْاَسْرَارِ ❀ وَيَا مُدَبِّرَ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ ❀ يَا مَلِكُ ❀ يَا عَزِيزُ ❀ يَا قَهَّارُ ❀ يَا رَحِيمُ ❀ يَا وَدُودُ ❀ يَا غَفَّارُ ❀ يَا عَلَّامَ الْغُيُوبِ ❀ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ وَالْاَبْصَارِ ❀ يَا سَتَّارَ الْعُيُوبِ يَا غَفَّارَ الذُّنُوبِ ❀ اِغْفِرْلِى ذُنُوبِى ❀ وَارْحَمْ مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ الْاَسْبَابُ وَغُلِّقَتْ دُونَهُ الْاَبْوَابُ وَتَعَسَّرَ عَلَيْهِ سُلُوكُ طَرِيقِ اَهْلِ الصَّوَابِ وَانَْصَرَمَتْ اَيَّامُهُ وَنَفْسُهُ رَاتِعَةٌ فِى مَيَادِينِ الْغَفْلَةِ وَالْمَعْصِيَّةِ وَدَنِىِّ الْاِكْتِسَابِ ❀ فَيَا مَنْ اِذَا دُعِىَ اَجَابَ وَيَا سَرِيعَ الْحِسَابِ ❀ وَيَا كَرِيمُ يَا وَهَّابُ اِرْحَمْ مَنْ عَظُمَ مَرَضُهُ وَعَزَّ شِفَائُهُ وَضَعُفَتْ حِيلَتُهُ وَقَوِىَ بَلاَئُهُ وَاَنْتَ مَلْجَئُهُ وَرَجَائُهُ ❀ اِلٰهِى اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثِّى وَحُزْنِى وَشِكَايَتِى اِلٰهِى حُجَّتِى حَاجَتِ وَعُدَّتِى فَاقَتِى وَانْقِطَاعُ حِيلَتِى ❀ اِلٰهِى قَطْرَةٌ مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْنِينِى وَذَرَّةٌ مِنْ تَيَّارِ عَفْوِكَ تَكْفِينِى يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا ذَا الْعَرْشِ الْمَجِيدُ يَا مُبْدِئُ يَا مُعِيدُ يَا فَعَّالاً لِمَا يُرِيدُ ❀ اَسْئَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِى مَلَأَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ وَاَسْئَلُكَ بِقُدْرَتِكَ الَّتِى قَدَرْتَ بِهَا عَلٰى جَمِيعِ خَلْقِكَ وَبِرَحْمَتِكَ الَّتِى وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ لااِلٰهَاِلَّااَنْتَ يَا مُغِيثُ اَغِثْنَا وَاغْفِرْ جَمِيعَ ذُنُوبِى وَسَقَطَاتِ لِسَانِى فِى جَمِيعِ عُمْرِى بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ آمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ