Mesnevî-i Nuriye

Lâsiyyemâlar

4. bölüm / 19

Lâsiyyemâlar

[Onuncu Söz’ün bir cihette esâsı ve Yirmisekizinci Söz’ün Arabî ikinci makamıdır.]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Kâinâtın bütün zerrâtı –müctemian ve münferiden– lisân-ı acz ve fakr ile vücûb-u vücûd ve vahdetine şehâdet ettikleri Sâni'-i Hakîme hamdler, senâlar, şükürler olsun. Ve kâinâtın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyân eden Resûlü ile âl ü ashâbına ve sâir enbiyâ ve mürselîn ihvânına ve ibâd-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun...

Arkadaş! Tabiat ve esbâb, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Hâlbuki, şirkin temeli sayısız muhâlâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhâlâttan bir taneyi beyân edeyim ki, şirkin ne kadar fenâ bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:

Şirk sâhibi, cehâlet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü îmân ve iz'ân edebilmek için, bir zerre-i vâhideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeye ve her zerrede sayısız matbaaları icâd edip tabiat ve esbâbın eline vermeye ve bütün masnûâtta bütün san'at inceliklerini tabiata ders vermeye muztar ve mecbur olur. Zîra, hava unsurundan (meselâ) herbir zerre bütün nebâtlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salâhiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenâb-ı Hakk’ın emir ve irâdesine tâbi oldukları kâfirâne inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihâzâtını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir i'tikàd edebilir.

Maahazâ bir semere, bir şecerenin bir misâl-i musağğarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a'mâlidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev'ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyleyse, bir semerenin san'atındaki azamet-i maneviyesi, arzın cesâmeti nisbetindedir. O zerreyi, san'atça hâvî olduğu o azamet-i maneviyeyle bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?

Arkadaş! Herbir şey için iki sûret ve şekil vardır:

Biri: Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, herşeyin vücûduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen sûretlerdir.

Diğeri: Ma'kuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürûr-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî sûretlerin ictimâ'ından tasavvur edilen bir sûret-i vehmiyedir.

Bir ateşin sür'atle tedvîrinden hâsıl olan dâire-i vehmiye gibi, herşeyin tarih-i hayatını bildiren ve kadere medâr olan ve mukadderât-ı eşya denilen şu ikinci sûret, ma'kuledir. Sûret-i maddiye itibariyle herşeyin bir nihâyeti, bir gayesi olduğu gibi, sûret-i maneviye itibariyle de bir nihâyeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binâenaleyh herşeyin sûret-i maddiyesinde, kudret-i Rabbânî ustadır, kader mühendistir, sûret-i maneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer, kudret mastardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.

Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san'atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine hàlık ittihàz ettiğin tabiat ve esbâb, herşeyin muhtelif ve mütenevvi' sûretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?

Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbâbdan üstün olan insan, terziliğin bütün kàbiliyetlerini, bilgilerini cem'edip dikenli bir şecerenin a'zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Hâlbuki, Sâni'-i Hakîm herşeyin nemâsı zamanında pek muntazam, cedîd ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemâl-i sür'at ve sühûletle yapar, giydirir. Fesübhânallâh!..

Evet, münezzehtir, herşeyin vücûdu emrine bağlı olan Allah münezzehtir. Herşeyin içyüzü elinde bulunan Sâni' münezzehtir. Bütün mahlûkata merci' olan Sâni' münezzehtir.

Arkadaş! Herbir mevcûdun üstünde, Sâni'-i Ehad ve Samed’in bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcûdun Sâni'-i Ehad ve Samed’in mülkü ve eser-i san'atı olduğuna şehâdet ediyorlar. Evet, gayr-ı mütenâhî Ehadiyet sikkelerinden ve Samediyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife-i arza darbedilen sikkeye bak ki, şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhâr ediyorlar.

Evet, sahife-i arzda pek garîb, hakîmâne bir icâd görünüyor. Bu görünen icâdın gösterdiği kuvvet ve fa'âliyeti görmek istersen şu gelen fıkralara dikkat et!

1– O icâd fiili, pek azîm ve geniş bir sehàvet-i mutlakadan geliyor.

2– Bir sühûlet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.

3– Mutlak bir intizamla, sür'at-i mutlakada meydâna geliyor.

4– Mevzûn ve mîzanlı olarak bir vüs'at-i mutlakada bulunuyor.

5– Güzel bir eser-i san'at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.

6– Taalluk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve adem-i iltibas ile yapılıyor.

7– Mahall-i taalluku gayr-ı mütenâhî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husûle gelir.

8– Efrâd ve envâ' arasında, bu'd-u mutlak ile beraber, tevâfuk-u mutlak var.

Arkadaş! Bu fıkraların herbirisi tek başına da o sikkeyi izhâr etmeye kâfîdir. Bakınız, en hàrika bir sehàvetle en hàrika bir hüsn-ü san'at, muhît bir kudretin hàssasıdır. Ve intizamla beraber hàrika bir sühûlet, hiçbir şeyden âciz olmayan muhît bir ilim sâhibine mahsûstur. Tartılmış gibi gayet mîzanlı olmakla beraber, mu'cizâne bir sür'at-i mutlaka, herşeyi emrine ve kudretine teshìr eden zâta mahsûstur. Nev'ilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarruf ile hàrika bir hüsn-ü san'at, ilim ve kudretiyle herşeyin yanında bulunan zâta hàstır. Kesret ve mebzûliyet ile beraber her ferdin san'at itibariyle kıymetdâr olması, sonsuz bir zenginlikle gayr-ı mütenâhî hazinelere mâlik olan zâta mahsûstur. Efrâdın ziyâdesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, herşeye basîr ve herşeye şehîd ve herbir fiili kendisini diğer bir fiilden men'etmeyen zâta mahsûstur.

Ve kezâ, arzda dağınık bulunan efrâd arasındaki uzaklıkla beraber sûretçe, vücûdca, teşkilâtça aralarında husûle gelen tevâfuk, küre-i arz yed-i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan zâta mahsûstur.

Ve kezâ, nev'in kesret-i efrâdıyla beraber her ferdin hàrikulâde bir hüsn-ü hilkate mâlik olması, Kàdir-i Mutlak’a hàstır ki, az-çok, küçük ve büyük herşey O’na nisbeten birdir.

Geçen fıkraların herbirisinde, herşeyin tek bir Sâni'in sun'u ve san'atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehàvet ile kuvve-i iktisadiye arasında ve sür'at ile mîzanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtâz bulunmak arasında tezâd vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem'etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni'-i Kadîre mahsûstur.

Hülâsa

Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına hâtem-i Ehadiyeti izhâra kâfî olduğu takdirde, fıkraların hey'et-i ictimâiyesi pek zâhir bir tarîk-ı evlâ ile hâtem-i Ehadiyeti gösterir. İşte bu izâhtan, ﴾ وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ ﴿ âyet-i Kerîmesinin sırrı zâhir oldu. Yani o inâdlı münkire: “Hàlık-ı Semâvât ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr-nâçâr: “Allah’tır” diyecektir.

Arkadaş! Ulûhiyet, risalet, âhiret, kâinât arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücûd ve sübûtu, ötekisinin de vücûd ve sübûtunu istilzam eder. Birisine îmân, ötekisine de îmânı icâb ettirir. Evet meselâ, herbir kelimesi bir kitabı ve herbir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücûdu mümkün değildir. Kâinât kitabı da Nakkàş-ı Ezelî’nin vücûb-u vücûduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkàş-ı Ezelî’ye îmân etmekle kitab-ı kâinâta şâhid olabilirler.

Ve kezâ, pek çok san'at hàrikalarına ve nakış ve zînetlerin garâibine müştemil olan bir binanın bânî ve sâni'siz vücûdu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücûdu da Sâni'in vücûduna tâbidir. Dalâlet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.

Ve kezâ, deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücûdunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemâl-i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu kâinâtın şühûdu, Bânî ve Sâni'in vücûb-u vücûdunun tasdikiyle olabilir. Çünkü, şu muhteşem kâinâtı, meşîet ve hikmetiyle te'sis ve kazâ ve kaderinin düsturlarıyla tafsîl ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inâyet ve rahmetinin nâmuslarıyla tezyîn ve esmâ ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bânî ve Sâni'dir. Evet, Hàlık-ı Vâhid kabûl edilmediği takdirde, kâinâtın zerrât ve mürekkebâtı adedince sonsuz ilâhların kabûlüne mecburiyet hâsıl olur. Ve aynı zamanda, herbir ilâhın şu kâinâtı halk etmeye kàdir olması lâzımdır. Çünkü, zîhayatın herbir cüz'îsi zevi'l-hayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz'îyi halkeden küllîyi de halketmeye kàdir olmalıdır...

Ve kezâ, ziyâsız güneşin vücûdu mümkün olmadığı gibi, ulûhiyet de tezâhürsüz olamaz. Tezâhürü ise, irsâl-i rusül ile olur. Ve kezâ, hadd-i kemâle bâliğ olan en yüksek bir cemâlin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resûllerin ta'rifi lâzımdır.

Ve kezâ, kemâl-i cemâle bâliğ olan kemâl-i hüsn-ü san'at, resûllerin delâletiyle olur.

Ve kezâ, rubûbiyet-i âmme, ubûdiyet-i külliye ister. Bu da zülcenâ­heyn resûllerin vahdet-i İlâhiyeyi halka ilân etmeleriyle mümkün olur.

Ve kezâ, bir hüsn sâhibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve ta'rif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resûller vâsıtasıyla olur. Çünkü, resûl, ubûdiyetiyle Hàlık’ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhâr ve ilân eder.

Ve kezâ, bir zâtın cevâhirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsâadesiyle ve irâdesiyle emir ve ta'yin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resûldür.

Arkadaş! Bu sıfatları hâiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi', en kâmil, en fâzıl O zâttır. Tam tamına teşhîr, tebliğ, ta'rif, tavsif, izhâr, ilân eden O zâttır...

Azîz arkadaş! “Îmân-ı Billâh” ile “Âhiret îmânı” arasındaki telâzuma geldik. Hazır ol, dinle!

Bir sultan, itâat edenlere mükâfât ve isyan edenlere de mücâzât etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve kezâ, bir sultanın sağında lütûf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfât, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücâzâtı ister. Mükâfât ve mücâzât menzilleri âhirettir.

Ve kezâ, yüksek bir hikmet ve adâlet sâhibi olan bir sultan, saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine ilticâ edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhâfaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.

Ve kezâ, lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehàvet-i mutlakaya sâhib olan bir sultan için umumî ve dâimî bir dâr-ı ziyâfet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sâhiblerinin devam ve bekàlarını ister. Bu da ancak âhirette olur.

Ve kezâ, bir cemâl sâhibi, dâima hüsn ve cemâlini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücûdunu ister. Çünkü dâimî bir cemâl, zâil ve muvakkat bir müştâka râzı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.

Ve kezâ, yardım isteyenlere yardım ve duâ edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmâne bir şefkat sâhibi olan bir sultan –ki ednâ bir mahlûkun ednâ bir isteğini derhâl yapar, verir– elbette bütün mahlûkatın en büyük bir ihtiyacını kemâl-i sühûletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.

Ve kezâ, icraatından, fa'âliyetinden anlaşılan pek hàrika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin ictimâ'ları için yalnız dar bir misâfirhâne yapılmış; dâimî olarak milleti istiâb edemez, dâima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydânı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve sultanın bazı âsâr-ı san'atına ve ihsânatına bazı nümûneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder. Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydân ve meşherden sonra dâimî bir menzil, sâbit saraylar, açık hazineler bulunup ve sâkinleri sâbit ve dâimî kalacaklarına bilbedâhe delâlet eder.

Ve kezâ, dikkat sâhibi bir sultan ki, milletinin bütün a'mâllerini, ef'âllerini, hizmetlerini, hâcetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden herbir hâdise ve herbir vâkıanın sûretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfz ederse, elbette bu vaziyet, bir muhâsebenin, bir muhâkemenin, bir mükâfât ve mücâzâtın vukû'a geleceğine kat'î bir sûrette delâlet eder.

Ve kezâ, mükâfât ve mücâzât hakkında tekrar ile pek çok va'dleri ve tehdidleri olursa ve o va'd ü vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilâf olmayacaktır. Çünkü hulfü'l-va'd kudretin izzetine zıttır.

Ve kezâ, hadd-i tevâtüre bâliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmâlarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medârı ve cevelângâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydânlar o azamete dâimî bir mekân olamaz. Çünkü, bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstakırr saltanata makarr olamaz.

Evet, o sultan şu küçük menzilde ve meydânda çok şeyleri, ictimâ'ları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzat maksad o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydân-ı ekberinde vukû'a gelecek hâllerin, emirlerin nümûnelerini göstermektir. Çünkü, o mahşer-i azîmde yapılacak muâmeleler, bu küçücük nümûnelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fânî, zâil hâller, o âlemde bâkî ve dâimî semereler verecektir.

Evet, o sultanın şu fânî menzillerde ve korkunç meydânlarda gösterdiği hikmet, inâyet, adâlet, rahmet ve şefkatin fevkınde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş hàrika san'atlar, dâimî mekânları, sâbit meskenleri ve zevâlsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adâletin hakikatlerine mazhar olsunlar. Ve illâ, şu görünen hikmet, inâyet ve merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inâyetinden zuhûr eden fiiller sâhibinin –hâşâ!– zâlim, gaddâr, sefîh olduğuna zehâb edilir. Bu ise, inkılâb-ı hakàikı istilzam eder.

Ve kezâ, şu muvakkat menzillerin saltanat-ı dâimeye makarr olacak bir şekle gireceğine pek çok deliller, bürhânlar vardır. Maahazâ, bu âlemi icâd edip öteki âlemi icâd etmemek ve bu kâinâtı vücûda getirip öteki kâinâtı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünkü, Rubûbiyetin saltanatı mükâfât ve mücâzâtı ister.

Ve kezâ, Sâni'-i Âlemin herşeyi içine almış ve herşeyi istilâ ve istiâb etmiş bir rahmet-i vâsiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebâtâtın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zaîf yavrularının sühûlet-i rızkları, o rahmet deryâsından bir katredir. O bahr-i rahmetin azametiyle, şu fânî dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belâlarla karışık, zâil ve gayr-ı sâbit olan şu ni'metler; ve ebedî bekàyı isteyen insanlar arasında münâsebet yoktur. Ve aynı zamanda, iâde edilmemek üzere zevâl, ni'meti nıkmete, şefkati zahmete, muhabbeti musîbete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalbeder...

Ve kezâ, âlemde görünen tasarrufâttan anlaşılıyor ki, Sâni'-i Âlemin pek yüksek, celâlli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubûdiyetle Sâni'i ta'zîm etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te'diblerini, te'hir ve imhâl etse bile, ihmal etmez.

Ve kezâ, o sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp îmân ile imtisal etmeyenler ve ibâdetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükrân ile hürmette bulunmayanlar için rubûbiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfât ve mücâzât olacaktır.

Ve kezâ, bütün mahlûkatta görünen hüsn-ü san'atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve herşeyde takib edilmekte olan maslahat ve fâidelerden anlaşılıyor ki; kâinât taht-ı tasarrufunda bulunan Sâni'-i Zülcelâl’de pek büyük bir hikmet-i âmme vardır ki, itâat ile ilticâ edenlerin büyük taltif ve in'âmlara mazhar olacakları o hikmet-i âmmenin iktizasındandır.

Ve kezâ, görünüyor ki, herşey lâyık mevkiine vaz' ediliyor. Ve her hak, hak sâhibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sâhibinin hâceti, istediği gibi yapılır. Ve her suâl edenlerin matlûbları –bilhassa isti'dat lisânıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla veya ıztırar ve zarûret lisânıyla olsun– cevablandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adâlete bir mahkeme-i kübrâ lâzımdır ki, rubûbiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibâd muhâfaza edilsin. Çünkü, fânî olan şu dünya menzili, o büyük adâlet-i hakîkiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, o büyük Sultan-ı Âdil için bir Cennet-i bâkiye, bir Cehennem-i dâime lâzımdır.

Ve kezâ, görünüyor ki, bu âlemin sâhibi –yaptığı şu kadar fiillerin delâletiyle– hàrika bir sehàvete sâhib olduğu gibi, nur ve ziyâ ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcâr ve ağaçlar misillû pek çok hazineleri vardır. Binâenaleyh, bu ebedî sehàvet, tükenmez servet ebedî bir ziyâfetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücûdunu iktiza eder. Zîra nihâyet bir sehàvet, hàrika bir kerem, dâima halka ihsân ve in'âm etmek iktiza eder. Bu ise, ihsân ve in'âmlara minnetdâr ve muhtaç olanların devam-ı vücûdlarını ister.

Ve kezâ, şu mu'cizeli ve hikmetli ef'âl-i kerîmânenin tezâhüratından anlaşılıyor ki, Sâni'-i Fâilin pek gizli kemâlâtı vardır. Ve dâima o kemâlâtı, enzâr-ı âleme arz ve teşhîr etmek ister. Çünkü, dâimî bir kemâl, dâimî bir tezâhür ile takdir edicilerin devam-ı vücûdlarını iktiza eder. Çünkü, adem-i mutlaka namzed olan insan, kemâlâta kıymet vermez ve istihsân ve takdire bedel istiskàl ve tahkîr eder.

Ve kezâ, bu güzel, müzeyyen, münevver masnûâtın Sâni'i için mücerred manevî bir cemâl vardır. Ve O’nun, o mahfî hüsn ve cemâl için pek çok mehâsin ve letâifi vardır ki, kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemâlin kesif âyinelerinden biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte dâima tecellî etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhîr, tavsif, ilân ve izhâr eder.

Ve kezâ, hakàik-ı sâbitedendir ki, yüksek bir cemâl sâhibi, bizzat kendi gözüyle ve bilvâsıta başkasının gözüyle, cemâlini ve cemâlinin inceliklerini görmek istiyor. Binâenaleyh, cemâl sermedî ve dâim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren âyinelerinin de ebedî ve dâimî olması zarûrîdir. Çünkü, bâkî bir hüsn fânî bir müştâka râzı olamaz. Ve zâil ve fânî bir âşıkın, ebedî ve bâkî olan mahbûbuna muhabbeti adâvete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel bir şeyi, kendisini tesellî için takbih eder. Bu itibarla bu âlem, Sâni'i istilzam ettiği gibi, Sâni' de âlem-i âhireti istilzam eder.

Ve kezâ, bu âlemin Sâni'inde pek rahîmâne bir şefkat vardır. Zîra görüyoruz ki: Bu âlemde yardım isteyen bir musîbet-zedeye kemâl-i sür'atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzete ilticâ eden kurtuluyor. Suâl eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve hâceti kabûl ediliyor. İşte böyle bir şefkat sâhibi, nev'-i beşerin en büyük, en lâzım, en zarûrî, şedîd bir hâceti hakkında, bütün insanlar nâmına yaptığı duâda istediği Cenneti ve saâdet-i ebediyeyi ve “Ba'sü ba'de'l-mevt”i yapacaktır. Bilhassa, o reis-i muhteremin şu umumî duâsına, bütün zevi'l-hayat, bütün mahlûkat “Âmîn! Âmîn!” diyorlar.

Bak, o Zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saâdet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı, esfel-i sâfilîn olan fenâ-yı mutlaka sukùttan, kıymetsizlikten, fâidesizlikten, abesiyetten a'lâ-yı illiyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, mektûbat-ı samedâniye olması derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcûdâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.

Acaba bütün Benî Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı A'zama müteveccihen el kaldırıp, nev'-i beşerin hülâsa-i ubûdiyetini câmi' hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde duâ eden şu şeref-i nev'-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i kâinât ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saâdet-i ebediye istiyor, bekà istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcûdât âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor; o esmâdan şefâat taleb ediyor, görüyorsun.

Eğer, âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücûdu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duâsı baharımızın icâdı kadar Hàlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti. Demek, nasıl ki, o Zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلاَكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dâr-ı saâdetin açılmasına sebebiyet verdi.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَعَلٰى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ آمِينَ

Ve kezâ, bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlûkatın bir hedefe sevkinde ve semâvî, süflî bütün ecrâmın bir kudrete bağlı ve musahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki: Bu mevcûdâtta tasarruf eden Sâni'in azîm rubûbiyetinde hàrika bir saltanatı vardır. Hâlbuki, bu dünya menzili tahavvülâta, zevâle ma'rûzdur. Sanki misâfirler için yapılmış bir handır ki dâima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sâbit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni'-i âlemin garîb ve acîb san'atlarının nümûnelerini teşhîr ve ilân için tahavvülden hàlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde ictimâ' eden insanlar sâbit kalacak değiller. Çünkü, meskenleri sâbit değildir.

İşte bu hâl ve şu vaziyet, bu fânî menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sâbit, bâkî, ebedî, sermedî saâdetlerin, Cennetlerin ve sarayların olacağına kat'î bir delâletle şehâdet eder. Çünkü, fânî bâkîye makam ve medâr olamaz.

Evet, bir melikin gelip giden misâfirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misâfirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lira ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir.

Ve ondaki zînetler, kıymetli şeyler, hep sûret ve örneklerdir.

Ve misâfirler o nefîs taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar.

Ve herbir misâfir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar.

Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef'âl ve muâmelelerini yazıyorlar.

Ve o melik her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misâfirler için tahrib ve tecdîd ediyor.Ve hâkezâ; pek çok garîb ve acîb şeyler görünüyor.

İşte bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat menzil sâhibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, dâireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, hâller misâfirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümûnelerdir.

Kezâlik, bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvâline dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan “Darü's-selâm” menziline dâvetlisi olan mahlûkatın ictimâ'ları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen lezîz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünkü, visâllerinin lezzeti, firâklarının elemine mukâbil gelmez.

Maahazâ, o lezzetlerden hiç kimse tam mânâsıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefîs şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünkü, onlar Cenâb-ı Hakk’ın ehl-i îmân için Cennetlerde ihzar ettiği hakîki ni'metlere nümûnelerdir. Ve o müzeyyen masnûât-ı fâniye, fenâ ve adem için değildir. Ancak, onların sûretleri ve misâlleri, mânâları, neticeleri alınır; âlem-i bekàda, ehl-i bekà için ebedî manzaraların yapılmasına medâr olurlar. Yâhut ebedî âlemde Sâni'-i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünkü, o masnûât, bekà içindir. Onların o zâhirî ölüm ve fenâları vazifelerinden terhistir, i'dâm değildir.

Evet, onların ölümleri fenâ olsa bile, yalnız bir cihetten fenâya gider, çok cihetlerden bâkî kalır. Meselâ, Kudret-i Ezeliyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak! Evet, nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zâhiren fenâya giderse de, Allah’ın izniyle kulaklarda, kağıtlarda, kitaplarda milyonlarca timsâlleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince mânâları kalır.

Kezâlik, o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu gören bütün insanların kuvve-i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında sûretleri, mânâları bâkîdir. Demek, o gülün tohumu olsun, kuvve-i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin sûretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekàsı için birer menzildir.

Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sâhibsiz bir hayvan değildir. Ancak, onun da bütün harekât ve ef'âli yazılıyor, tesbit ediliyor. Ve a'mâlinin neticeleri hıfzediliyor ki muhâsebe-i kübrâda ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribât, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misâfirler için yer tedârik etmek ve bir nev'i terhis ve izinlerdir.

Ve kezâ, bu âlemde tasarruf eden Sâni'in öyle bir kitab-ı mübîni vardır ki, ne küçük ve ne büyük, o kitapta yazılıp hıfzedilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizâm ve mîzan maddelerine bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle dâire-i vücûddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok sûretlerini “Levh-i Mahfûz”larda tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî âyinelerde ibkà eder. Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcûd olduğu gibi, tohumunda da semere mevcûddur. Ve kezâ, vücûddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcûd kalır.

İşte bu misâllerden hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihâtalı olduğu anlaşıldı. Evet, bu mevcûdâtın sâhibi pek büyük bir ihtimamla mülkünde cereyan eden herşeyi taht-ı hıfz ve muhâfazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhâfazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rubûbiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, ednâ bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır.

İşte bu derece ihâtalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir dîvân-ı muhâsebâta bakar. Şu muhâfaza kanunu, bütün eşyada cârî olduğu gibi, mahlûkatın en eşrefi olan insana da şâmildir. Çünkü, insan Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetine ait şuûnât ve ahvâline şâhiddir. Ve mahlûkatın cemâatleri içinde, Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcûdâtın tesbihâtına müşâhid ve hilâfet-i kübrâ ile tekrîm ve teşrîf edilmiştir. İnsan bu kerâmete, bu şerefe nâil olduğu hâlde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes'ûl zannetmesin. Onun da dîvân-ı muhâsebâtta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.

Evet, kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra “Haşr”in gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet, nebâtât gibi insanın da, bir güzü, bir de baharı vardır. Evet, geçmiş zamanda vukû'a gelmiş olan mu'cizât-ı kudret, Sâni'in bütün imkânât-ı istikbâliyeye kàdir olduğuna kat'î şâhid ve bürhânlardır.

Ve kezâ, bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibâdına fevkalâde mühim ve pek şedîdü'l-ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar va'dinde bulunmuştur. Ma'lûmdur ki, hulfü'l-va'd, kudretin izzetine, rubûbiyetin merhametine zıttır. Zîra, va'din hilâfını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise, Kadîr-i mutlak, Hakîm-i mutlak olan zâta muhâldir.

Maahazâ, insanların haşri nebâtâtın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin icâdına olan va'di ise, bütün enbiyânın tevâtürüyle ve büyük insanların icmâıyla sâbit olduğu gibi Kur'ân-ı Kerîm’in lisânıyla da sâbittir.

Ezcümle

Ezcümle:

﴿ اَللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَدِيثًا ﴾

olan âyet-i kerîme, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icâdına söz veriyor. Fakat, bazı insan pek nankördür ki; bütün mevcûdât, sıdkına ve hak olduğuna delâlet ettiği o Mâlikü'l-Mülkün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve ahmaklığına i'timâd eder.

Ve kezâ, bu âlemde pek ihtişamlı bir rubûbiyet âsârıyla şa'şaalı bir saltanatın şuâları görünmektedir. Evet, görüyoruz ki: Koca arz –sekenesiyle beraber– ehlî, zelîl, mutî' bir hayvan gibi o rubûbiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sâir bütün işleri o emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyârâtıyla tanzim ve teshìri ve sâir vaziyetleri o emre bağlıdır. Hâlbuki, azametli şu rubûbiyet-i sermediye ve bu saltanat-ı ebediye şöyle zaîf, zâil, muvakkat temeller ve esâslar üzerine bina edilemez. Ve bu mütebeddil, belâlı, kederli, fânî dünya üzerine kàim olamaz. Ancak, bu dünya o azametli rubûbiyetin pek azîm ve geniş dâiresi içinde insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu'cizelerini teşhîr ve ilân için kurulmuş muvakkat bir menzildir ki, tahrib edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve bâkî bir âleme cüz' olmak için tebdil edilecektir. Binâenaleyh, bu tebeddülât ma'razı olan âlemin Sâni'i için diğer tağayyürsüz, sâbit bir âlemin vücûdu zarûrîdir.

Maahazâ, zâhirden hakikate geçen ervâh-ı neyyire ashâbı ve kulûb-u münevvere aktâbı ve ukùl-ü nurâniye erbâbı ve kurb-u huzur-u İlâhîde dâhil olanlar, o Zât-ı Zülcelâl’in, mutî'ler için bir dâr-ı mükâfât ve âsîler için bir dâr-ı mücâzât ihzar ettiğini ve pek metîn va'dler ile şedîd tehdidleri olduğunu kat'î ihbar ediyorlar. Ma'lûmdur ki, va'dleri îfâ etmemek bir zülldür. Hàlık-ı Âlem züll ve zilletlerden münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikati ihbar eden ehl-i hakikat ve enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ cemâatlerine kâinât bütün âyâtıyla, kelimâtıyla zâhir olarak ihbarlarını te'yid ve takviye ediyor.

Ey insan! Bu haberden daha doğru bir haber ve bu sözden daha doğru bir söz var mıdır?

Ve kezâ, bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydânında, âlem-i âhiretin büyük meydânının çok misâllerini, nümûnelerini her vakit gösteriyor.

Ezcümle

Ezcümle: Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebâtî haşirlere dikkat lâzımdır. Evet, altı gün zarfında, o karışık nebâtâtın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesetleri galatsız, haltsız kemâ-fissâbık inşâ ve iâde etmekle, arz meydânında nebâtî haşirleri yapan kudret, semâvât ve arzı altı günde halketmesinden âciz değildir. Ve o Kudrete nazaran göz işâreti kadar kolay olan haşr-i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet, haşr-i nebâtîde kelimeleri, yazıları tamamen silinmiş üç yüz bin kadar sahifeleri, birlikte, bilâ-halt ve bilâ-galat kısa bir zamanda eski yazılarını iâde eden bir kudrete tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr-i insanî ağır gelir mi? Hâşâ!

İşte o kudret sâhibi, lisân-ı Kur'ân ile emrettiği,

﴿ فَانْظُرْ اِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتَى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ ﴾

âyet-i kerîmesi bu mes'elenin hakikat olduğuna sarâhat ile şehâdet ediyor.

Ey azîz arkadaş! Cenâb-ı Hakk’ın şu tasarrufâtından ve şuûnâtından anlaşıldı ki, arz meydânında yapılan nebâtî haşirler ve neşirler ve sâir ictimâ' ve iftiraklar maksûd-u bizzat değildir. Çünkü, öteki âlemin meydân-ı kebîrinde yapılan o büyük ve mühim ihtifaller ile kısa bir zamanda yapılan şu cüz'î gayr-ı sâbit bu semereler arasında münâsebet yoktur. Ancak bu cüz'î semereler, bir takım misâl ve nümûnelerdir ki, bunların sûret ve neticelerine o mecma'-ı kebîrde muâmeleler tatbik ve icra edilsin. Demek bu fânî şeylerin sûretleri o âlemde bâkî semereleri meyve verecektir.

Ve kezâ görüyoruz ki: Sâni'-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyâl menzillerde ve zevâle mahkûm meydânlarda öyle bir hikmet-i bâhirenin ve bir inâyet-i zâhirenin ve bir adâlet-i àliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhâr ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakìn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kàbil değil. Ve o emârâtı görünen adâletten daha ecell bir adâlet yoktur. Ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyle ise, o sultanın memleketinde dâimî mekânlar, sâbit meskenler, dâimî ve mukîm sâkinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inâyet, merhamet ve adâletin, kalb ve fikir sâhiblerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef'âl-i hakîme sâhibinin, –hâşâ!– sefîh, zâlim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikati zıddına kalbeden bir muhâldir.

Ey sözlerimi dinleyen arkadaş! Haşrin vücûduna ve vukû'una dair delillerin, şu zikredilen kısma, emârelere münhasır olduğunu zannetme. Kur'ân-ı Kerîm’in gösterdiği gayr-ı mütenâhî emârelerden istihrâc edilen hakikat şudur ki: Hàlık’ımız, şu muvakkat dünya meşherlerinde dâimî olan rubûbiyetinin sâbit karargâhına bizleri nakledecektir. Ve bu seyyâl memleketi sermedî bir memlekete tebdil edecektir. Ve yine zannetme ki, haşir ve âhireti iktiza eden, esmâ-i hüsnâdan yalnız “Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz” isimleridir. Belki, kâinâtın tedbiriyle alâkadar olan herbir isim, âhiret ve haşri iktiza eder.

Hülâsa

Hülâsa: Haşir mes'elesi öyle bir hakikattir ki, celâliyle, cemâliyle, esmâsıyla Hàlık-ı Zîşan, bütün kütüb-ü semâviye ile enbiyâ ve evliyâ ve asfiyânın icmâlarını tazammun eden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ve Fahr-i Kâinât Hazret-i Muhammed (A.S.M.) –ekmelü'l-halk ve eşrefü'l-insan– haşrin geleceğine ittifakla hükmettikleri gibi, şu kâinât dahi, bütün âyâtıyla ve kelimâtıyla haşrin vücûd ve icâdına şehâdet ediyor. Hattâ herbir cüz'ün, cüz'î olsun küllî olsun, cüz' olsun küll olsun, iki vechi vardır. Bir vecihle Hàlıka bakar, vahdâniyete delâlet eder. Diğer vecihle de âhirete nâzırdır ki, haşrin, âhiretin vücûdlarını ister.

Meselâ: Bir insan kendi vücûduyla, hüsn-ü san'atıyla Sâni'in vücûb-u vücûduna ve vahdetine delâlet ettiği gibi; âmâl ve isti'datları ebede kadar uzandığı hâlde pek sür'atle ölüm ve zevâli, âhiretin vücûduna delâlet eder. Bütün mevcûdâtta görünen intizam-ı hikmet, tezyîn-i inâyet, taltif-i rahmet, tevzîn-i adâlet, Sâni'-i Hakîm’in vücûd ve vahdetine şâhid oldukları gibi, âhiretin ve saâdet-i ebediyenin de icâd ve vücûdlarına delâlet ederler.

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا فِى زُمْرَةِ السُّعَدَاءِ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ فَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى آلِهِ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ آمِينَ آمِينَ آمِينَ ∗∗∗