Mesnevî-i Nuriye

Hubâb

7. bölüm / 19

Hubâb

(KUR'ÂN-I HAKÎM’IN UMMÂNINDAN)

خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا مِي خَرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُو نِگَهْ دَارَدْ بَهَاىِ بِى گِرَانْ دَادَه

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ

1. İ'lem

İ'lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş!

اَشْهَدُ اَنْ لااِلٰهَاِلَّااللهُ ve مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi mübârek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir da'vâ ve işhâd ettiğin bir i'tikàd, lisânından çıkar çıkmaz milyonlarca mü'minlerin tasdik ve şehâdetlerine iktiran eder.

Ve kezâ, İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sâdık olduklarına delâlet eden bütün deliller, şâhidler, bürhânlar, senin o da'vânın ve i'tikàdının hak olduğuna delâlet ederler.

Ve kezâ, söylediğin o mübârek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât-ı İlâhiye terettüb eder.

Ve kezâ, cumhûr-u mü'minîn ve muvahhidînin o kelimât-ı mübârekeden kalben zevkettikleri mâ-i hayatı ve şarab-ı Cenneti, sen de o mukaddes maşrabalardan içersin...

2. İ'lem

İ'lem! Kavâid-i usûliyedendir ki: Bir mes'ele hakkında isbât edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, isbât edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbât ederse, isbât edenlerin herbirisi bin olur. Çünkü hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, herbirisi tek kalır.

Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbât eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işâret eder gibi, o şeyi isbât ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi “Gözümde za'fiyet var, göremedim”, ötekisi “Evimizde pencere yok”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ... Herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsü'l-emirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.

Binâenaleyh, bir mes'ele-i îmâniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vâhid hükmündedir, te'siri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i îmâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder...

3. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! (Ey azîz kardeşim bil ki!) Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz'ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ: Bir şecerenin meydâna gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücûduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hàlık’ı, şecerenin de Hàlık’ı o oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatin de Hàlık’ı, o Hàlık olacaktır.

4. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes'ele var ki, herbir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiş; ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mes'ele üzerine, şükûk ve evhâmın konmaması lâzımdır. Çünkü, bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehâdet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzîb ederler. Elma ağacına inkılâb etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farzetmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhâldir.

Binâenaleyh, nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: İslâmiyet şeceresi bütün semerâtıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur'ân dahi, seyyâr yıldızları işmar eden şems gibi, İslâmiyetin onbir rüknünü intac etmiştir. Acaba, bu cihan-bahâ semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâşâ!..

5. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayerâna başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyâtını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur. Binâenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, sûrî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zâhiriyesine ince bir kışır, nâzik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi, şecere-i Muhammediye (A.S.M.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhiyle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir. Binâenaleyh, Nebi-yi Zîşan’ın (A.S.M.) mebde'-i hayatına ait ahvâl-i sûriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhâl başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.

Maahazâ mebde'-i hayatına şek ve şübheyle bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba' ile ma'kes, zâtî ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şübheye düşer. Evet, Nebi-yi Zîşan (A.S.M.) tecelliyât-ı İlâhiye mazhar ve ma'kestir; masdar ve menba' değildir. Çünkü, O zât yalnız abddir ve ibâdetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyât, kemâlât Onun zâtî malı değildir. Ancak hàriçten verilen Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyân edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile, mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâyı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, San'at-ı İlâhiyeyi tâğutî bir tabiata malederler.

6. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Duâlar, tevhid ve ibâdetin esrârına nümûnedir. Tevhid ve ibâdette lâzım olduğu gibi, duâ eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hak işitir” deyip Kàdir olduğuna i'tikàd etmelidir. Bu i'tikàd, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kàdir olduğunu istilzam eder.

7. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şu âlemi ziyâlandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecellî ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü, gözü patlatır.

Kezâlik, bir zerre, Şems-i ezelînin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakîkiye zarf olamaz...

8. İ'lem

İ'lem ey mağrûr, mütekebbir, mütemerrid nefis! Sen öyle bir za'fiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hâllere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukâvemet edemezsin; seni yere serer, öldürür...

9. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hardale ile tâbir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hâfızanın ihâta ettiği meydânda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahrâya inkılâb eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydânı bitiremeyen, o hardalenin dâiresini ne sûretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği dâire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesübhânallâh! Cenâb-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.

10. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemâatin mesâîsine terettüb eden –hasenâtı intac eden– semerâtı bir şahsa isnâd ve ona malederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünkü, bir cemâatin cüz'-ü ihtiyarisiyle kesbettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın, icâd derecesinde hàrikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin âliheleri, böyle zâlimâne tasavvurât-ı şeytaniyenin mahsulüdür...

11. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celbeden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuûruna bağlıdır. Bir kısmı da şuûrsuz, yani şuûrlara tâbi değildir, مِنْ حَيْثُ لاَ يَشْعُرُ husûle gelir. Binâenaleyh, gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hàlî değildir.

12. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hak, insanı pek acîb bir terkîbde halketmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkîb içinde besâteti, cemâat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği a'zâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür'at-i teâvün ve imdâttan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessürâtından da hisse alıyorlar. Bu hilkat sâyesinde, insan eğer ubûdiyet yoluna giderse; bütün lezzet, ni'met, kemâlât nev'ilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şâyândır. Ve kezâ, eğer enâniyet yolunu takib ederse, çeşit çeşit elem ve azablara da mahal olmaya müstehaktır.

13. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihàz ettiği mahbûblardan yüzünü çevirtmektir. Maahazâ, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latîfelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işâret olduğu gibi; onların da, onlara münâsib şerîkleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.

14. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fâtiha-i şerîfeden hâsıl olan sevâbda istifade etmekte, bir ile bin müsâvîdir. Nasıl ki, ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemâat ile bir ferd bir olur. Çünkü latîf şeyler matbaa gibidir. İstinsah edilen bir kelimeden bin kelime çıkar.

Ve kezâ, nurânî şeylerde vahdetle beraber tekessür olduğuna, yani bir nurânî şeyde bin sevâb bulunduğuna bir işârettir...

15. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Nebi-yi Zîşan’ın (A.S.M.) makam-ı Mahmûd’u İlâhî bir mâide ve Rabbânî bir sofra hükmündedir. Evet, tevzî' edilen lütûflar, feyizler, ni'metler o sofradan akıyor. Resûl-i Zîşan’a (A.S.M.) okunan salavât-ı şerîfe o sofraya edilen dâvete icâbettir.

Ve kezâ, salavât-ı şerîfeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi (A.S.M.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salavât getirmeye müşevviki olsun.

16. İ'lem

İ'lem ey din âlimi! (∗) <ft3>[^1]</ft3> Ücretim az, ilmime rağbet yok, diye mahzûn olma. Çünkü mükâfât-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfât-ı uhreviyeye nâzırdır. Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâ'ına satma.

[^1]:(∗) Ehemmiyetlidir.

17. İ'lem

İ'lem ey hitâbet-i umumiye sıfatı ile, gazete lisânıyla konferans veren muharrir! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedâmet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat Şeâir-i İslâmiyeye zıt ve muhâlif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeye kat'iyyen hakkın yoktur.

Seni kim tevkîl etmiştir? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binâen milletin nâmına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme... Dalâletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudî memleketi değildir. Cumhûr-u mü'minînin kabûl etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete tecâvüzdür. Bir adamın hukukuna tecâvüze cevâz-ı kanunî olmadığı hâlde, koca bir milletin, belki Âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesârete binâen tecâvüz ediyorsun? Ağzını kapat!..

18. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kâfirlerin, Müslümanlara ve ehl-i Kur'ân’a düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünkü, küfür îmâna zıttır. Maahazâ Kur'ân, kâfirleri ve âbâ ve ecdâdlarını i'dâm-ı ebediyle mahkûm etmiştir.

Binâenaleyh, Müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz.

Onlardan meded beklenilemez. Ancak حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmek lâzımdır.

19. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kâfirlerin medeniyetiyle mü'minlerin medeniyeti arasındaki fark:

Birincisi, medeniyet libâsını giymiş korkunç bir vahşettir. Zâhiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs, içi pis, sûreti me'nûs, sîreti ma'kûs bir şeytandır...

İkincisi, bâtını nur, zâhiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sûreti muâvenet, sîreti şefkat, câzibedâr bir melektir.

Evet, mü'min olan kimse, îmân ve tevhid iktizasıyla, kâinâta bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlûkatı, bilhassa insanları, bilhassa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir. Çünkü, îmân bütün mü'minleri bir babanın cenâh-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.

Küfür ise, öyle bir bürûdettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır.Ve bütün eşyada bir nev'i ecnebîlik tohumunu ekiyor. Ve herşeyi herşeye düşman yapıyor. Evet, hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattir. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firâk ile muttasıl ve mahduttur.

Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehâsin ve yüksek terakkiyât-ı sanâyi, (bunlar) tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur'ân’ın irşadâtından, edyân-ı semâviyeden in'ikâs ve iktibas edildiği “Lemeât” ile “Sünûhât” eserlerimde istenildiği gibi izâh ve isbât edilmiştir...

رَاجِعْهُمَا تَرَى اَمْرًا عَظِيمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ

20. İ'lem

İ'lem! Mesâil-i diniyeden olan ictihâd kapısı, açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeye altı mâni vardır...

Birincisi: Nasıl ki, kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki, büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmaya vesiledir. Öyle de: Şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribâtı hengâmında, ictihâd nâmıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarında muharriblerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak İslâmiyete cinayettir...

İkincisi: Dinin zarûriyâtı ki ictihâd onlara giremez. Çünkü kat'î ve muayyendirler. Hem o zarûriyât, kût ve gıdâ hükmündedirler, şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyâsına sarf etmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyât kısmında ve selefin ictihâdat-ı sâfiyâne ve hàlisânesiyle bütün zamanların hâcâtına dar gelmeyen efkârları olduğu hâlde, onları bırakıp, heveskârâne yeni ictihâdlar yapmak bid'atkârâne bir hıyânettir.

Üçüncüsü: Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden câzibedâr bir metâ' merğûbdur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigâl ve dünya hayatını te'min etmektir. Selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en merğûb metâ', Hàlık-ı semâvât ve arzın marziyâtlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u Nübüvvet ve Kur'ân ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saâdet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesâilini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, rûhlar marziyât-ı İlâhiyeyi bilmek ve öğrenmeye müteveccih idi. Bunun için, isti'dat ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukû'a gelen bütün ahvâl ve vukûât ve muhâverâttan ders almakla, ictihâdlara zemin teşkil eden yüksek isti'datlar vücûda gelirdi.

Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inâyet ve himmetlerin za'fiyeti, insanların siyaset ve felsefeye iptilâ ve rağbetleri yüzünden bütün isti'datlar fünûn-u hâzıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarfedilecek müstakîm bir ictihâd yoktur.

Dördüncüsü: İctihâd kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zarûriyâta imtisal ile takvâ ve kemâle mazhariyet ise güzeldir. Amma zarûriyâtı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun ictihâda meyli, meylü't-tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.

Beşincisi: Herşeyin, her hükmün vücûda gelmesi bir illete binâen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saâdet-i dünyaya müteveccihtir. Şerîatın nazarı ise, bizzat saâdet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü, dünya âhirete vesiledir.

Umumî bir beliye olan ve nâsın ona mübtelâ olduğu çok işler vardır ki zarûriyâttan olmuştur. O gibi işler sû-i ihtiyar ile gayr-ı meşrû meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibaha eden zarûriyâttan değildir. Ve ruhsat ve müsâade-i şer'iyenin şümûlüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam sû-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hâl-i sekirde yaptığı tasarrufâtta mâzûr olamaz. Bu zamanda bu gibi ictihâdlar, semâvî değil ancak arzî ictihâdlardır. Bu gibi ictihâdlar ile Hàlık-ı semâvât ve arzın hükümlerinde yapılan tasarrufât merduttur.

Meselâ: Bazı gâfiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsân ediyorlar ki, halkın bilhassa siyâsî ahvâlden haberleri olsun. Hâlbuki bu gibi ahvâl-i siyâsiye yalandan, hileden, şeytânî fikirlerden hàlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlâhiyenin tebliği için ittihàz edilmiş bir makamdır.

Suâl: Avâm-ı nâs Arabîden haberdar değildir, fehmedemez?

Cevab: Avâm-ı nâs, zarûriyât ve müsellemât-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsîlen değilse de icmâlen avâm-ı nâsa ma'lûm ve mâruftur. Maahazâ Lisân-ı Arab’da bulunan şehâmet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisânlarda yoktur...

21. İ'lem

İ'lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbâba ibâdet eden ahmaklar! Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûd ve vahdetine, kâinâtın mürekkebâtı ve zerrâtının ellibeş vecihle yaptıkları şehâdetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:

Eşyanın icâdı, ya nefislerine veya esbâba olan isnâdı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı icâb eder. Bu dahi dalâletleri intac eder. Bu ise ızdırâbat-ı rûhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebeb olur. Bu da rûhları ve akılları firar ettirmekle Vâcibü'l-Vücûd’a ilticâ etmeye mecbur eder. Zîra, her müşkülât O’nun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler O’nun irâdesiyle açılır. Ve kalbler O’nun zikriyle mutmain olur. Bu hakikati şöyle bir muvâzene ile izâh edeceğim. Şöyle ki:

Mevcûdâtın fâili –yani eşyayı vücûda getiren– ya vâcib ve vâhiddir veyâhut da mümkün ve kesîrdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdirde, ne külfet var ne de garâbet var. Olsa bile vehmî olur. Esbâba isnâd edildiği takdirde, külfet ve garâbet vehmîlikten çıkar; kat'î ve hakîki bir şekilde tahakkuk eder. Çünkü, kusur ve za'fiyetten hàlî olmayan esbâb-ı kesîreden hiçbir sebeb, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve bir şeyin icâdında gayr-ı mütenâhî esbâbın iştirâki lâzımdır. Meselâ: Bal arısı herşeyle alâkadar olduğundan, eğer icâdı esbâba isnâd edilirse, semâvât ve arzın iştirâkleri lâzımdır.

Maahazâ, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrâd-ı kesîreye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrâd-ı kesîre, kendi başlarına büyük bir müşkülâttan sonra yapabilirler.

Maahazâ, icâdın esbâba isnâdında lâyuadd külfet, garâbet olmakla beraber pek çok muhâlâta zemin teşkil ediyor.

1– Herbir zerrede Vâcibü'l-Vücûd’un sıfatlarının farzı lâzımdır...

2– Ulûhiyette gayr-ı mütenâhî şerîklerin iştirâki lâzım gelir...

3– Herbir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.

4– Şuûr, irâde ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünkü, hüsn-ü san'at bu sıfatları iktiza eder. Şu hakikati izâh için birkaç misâl söyleyeceğiz.

Birincisi: Şems şeffâfiyet sırrına binâen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyârelerinde müsâvât üzerine tecellî eder.

İkincisi: Mukàbele sırrına binâen, merkezdeki bir lambanın dâireyi teşkil eden âyinelere nisbet-i in'ikâsı birdir.

Üçüncüsü: Nurdan veya nurânî bir şeyden tenevvür etmek ve ziyâ almak hususunda, bir ile bin birdir. Nurânînin iktizası öyledir.

Dördüncüsü: Muvâzene sırrına binâen, hassas bir terâzinin iki kefesinde iki ceviz veyâhut iki güneş bulunsa; hangi kefesine bir şey ilâve edilirse, o aşağı iner; ötekisi havaya kalkar.

Beşincisi: Büyük bir sefîne ile gayet küçük bir sefîneyi sevk ve tahrîk hususunda fark yoktur –kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun– çünkü intizam vardır.

Altıncısı: Hayvan-ı nâtık gibi bir mâhiyet-i mücerredenin küçük ve büyük efrâdına nisbeti, birdir.

Hülâsa: Kalîl ile kesîr, küçük ile büyük arasında bir şey-i vâhide isnâdlarında tefâvüt olmadığı, imkân dâiresinde olduğu şu misâller ile tavazzuh etti. Binâenaleyh, eşyada bulunan intizam, muvâzene, evâmir-i tekvîniyeye karşı imtisal, itâat, kudret-i ezeliyenin nurâniyeti, eşyanın iç yüzünün şeffâfiyeti gibi sırlardan dolayı; bir sinek ile arzın ihyâsı, bir ağaç ile semâvâtın icâdı, bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcibü'l-Vücûda nisbetle mütesâvîdir. Evet müsâvât ve adem-i tefâvütü göz ile görünür. Bak! Mâhiyeti mechûl, mu'cizâtıyla ma'lûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhassa semerât ve sebzelerdeki nakışları, san'atları, esbâba havâle edilirse, esbâb altında ezilecektir.

Elhâsıl: Hayatî, vücûdî, nurânî şeylerin icâdında üç nokta var:

Birinci nokta: Kudretin umûr-u hasîse ile zâhiren mübâşereti görünmemek için perde olmak üzere esbâb vaz' edilmiştir.

İkinci nokta: Hayat, vücûd ve nurun, dışları gibi içleri de şeffâf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbâb vaz'edilmemiştir. Yalnız pek ince, nâzik perdeleri andıran vesâit varsa da, altında dest-i kudret görünür.

Üçüncü nokta: Kudret-i Ezeliyenin te'sirinde, tasnî'inde külfet yoktur. Evet bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Şöyle mu'cizâtıyla ma'lûm olan kudret sâhibinin vücûdu, zuhûru, kâinâtın vücûdundan, zuhûrundan daha zâhirdir. Çünkü, herbir masnû', kendi nefsine birkaç vecihle aynen delâlet eder. Fakat Sâni'ine, hem aynen, hem aklen çok vecihler ile delâletleri vardır. Ve hangi bir masnû'un vücûdu esbâbdan istenilirse, bütün esbâb toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnû'un benzerini yapamazlar...

22. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın akıl ve fikir meydânı öyle bir vüs'attedir ki, ihâtası mümkün değildir; ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet, bazen zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazen de, âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinâtı misâfireten getirir, akıl odasında misâfir eder. Bazen de, o kadar haddini tecâvüz eder, yükseğe çıkar ki; Vâcibü'l-Vücûdu görmeye çalışır. Bazen de küçülür, zerreye benzer. Bazen de semâvât kadar büyür. Bazen de bir katreye girer. Bazen de fıtrat ve hilkati içine alır...

23. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği ni'metler, ister âfâkî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerâit altında insana gelip vusûl buluyor. Meselâ: Ziyâ, hava, gıdâ, savt ve sadâ gibi ni'metlerden insanın istifade edebilmesi, ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesâitin açılmasıyla olur. Bu vesâit, Allah’ın halk ve icâdıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesâiti açmaktır.

Binâenaleyh, o ni'metleri yolda bulmuş gibi sâhibsiz, hesabsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakîkinin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'âm edenin irâdesiyle bedeninde intişar eder.

24. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zâhiri ve sûreti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise, eşyanın iç yüzlerini ve nihâyetlerini sâhibsiz zannedip, tesâdüflere havâle etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nakşından aşağı değildir. Binâenaleyh, Sâni'-i Zülcelâl hem evveldir hem âhir, hem zâhirdir hem bâtın. وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

25. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân’ın i'câzı tahrifine bir seddir. Evet, mâdem Kur'ân mu'cizedir, beşer O’nun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlar ile tebdil edilmekle tahrif ve tağyîri mümkün değildir. Çünkü, müfessir, müellif, mütercim, muharref üslûblarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i'câz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemez. Öyle ise i'câz, tahrif ve tağyîri kabûl etmez.

26. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Kerîm ni'metleri, âyetleri, delilleri ta'dâd ederken ﴾ فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ﴿ âyet-i celîlesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delâlet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedîd tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlîd eden şöyle bir vaziyetleridir ki, ni'met içinde in'âmı görmüyorlar. İn'âmı görmediklerinden Mün'im-i Hakîkiden gaflet ederler. Mün'imden gafletleri sâikasıyla, o ni'metleri, esbâba veya tesâdüfe isnâd ederek, Allah’tan o ni'metlerin geldiğini tekzîb ediyorlar. Binâenaleyh, herbir ni'metin bidâyetinde, mü'min olan kimse besmeleyi okusun. Ve o ni'metin Allah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle Allah’ın hesabına aldığını bilerek, Allah’ a minnet ve şükrânla mukàbelede bulunsun.

27. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsan kalben ve fikren hakàik-ı İlâhiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhassa namaz ve ibâdet esnâsında, gerek şeytan tarafından, gerek nefsi tarafından pek fenâ, pis ve çirkin vesveseler, hâtıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevâî, vehmî ve çirkin şeylerin def'iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlûb olur. Ancak onları mağlûb edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakàik-ı İlâhiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet, pis bir menzilin deliklerinden semânın güneş ve yıldızlarına, Cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fenâ bir te'sir etmez. (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3>

[^2]:(Hâşiye) O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünkü senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytânîden geliyor. Meselâ: Sen namazda, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhîde âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedâi-yi efkâr seni tutup en uzak mâlâyaniyât-ı rezîleye sevkeder.. Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsâli ısırmaz. Ateşin misâli yakmaz. Ve necâsetin görünmesi âyineyi telvîs etmez.

28. İ'lem

İ'lem Eyyühe's-Said! Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğnâ, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şu'le kaldı. Ömrün geçti, şuûrun söndü, bir lem'a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir ân kaldı...

Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Bîçâre! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihâyetsizdir, ecelin yakındır. Evet, böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hàlî bir insanın ne olacak hâli? Hazâin-i rahmet sâhibi Hàlık-ı Rahmânürrahîm’e, böyle bir acz ile i'timâd etmek lâzımdır. O’dur herkese nokta-i istinâd. O’dur her zaîfe cihet-i istimdâd...

<fr3> دَٓائِرَهءِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَٓائِرَهءِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگ۪ى دَارَسْتْ</fr3>

<fr3> خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ ن۪يزْ رَسَدْ دَرْ دَسْتْ</fr3>

<fr3> هَرْچِه ن۪يسْتْ دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْتْ</fr3>

<fr3> دَٓائِرَهءِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَٓائِرَهءِ دَسْتِ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْتْ</fr3>

<fr3> پَسْ فَقْر و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْتْ</fr3>

<fr3> وَ سَرْمَايَهءِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لاَيَتَجَزَّا اَسْتْ</fr3>

<fr3> ا۪ينْ جُزْءْ كُدَامْ وَ ا۪ينْ كَٓائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْتْ</fr3>

<fr3> پَسْ دَرْ رَاهِ تُو َازْ ا۪ينْ جُزْءْ ن۪يزْ بَازْ م۪ى گُذَشْتَنْ چَارَهءِ مَنْ اَسْتْ</fr3>

<fr3> تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگ۪يرِ مَنْ شَوَدْ رَحْمَتِ ب۪ى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْتْ</fr3>

<fr3> آنْ كَسْ كِه بَحْرِ ب۪ى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتْ اَسْتْ</fr3>

<fr3> تَكْيَه نَه كُنَدْ بَرْ ا۪ينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْتْ</fr3>

<fr3> اَيْوَاهْ ا۪ينْ زِنْدِگَان۪ى هَمْ چُو خَابَسْتْ</fr3>

<fr3> و۪ينْ عُمْرِ ب۪ى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْتْ</fr3>

<fr3> اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْتْ آمَالْ ب۪ى بَقَا آلاَمْ بَبَقَا اَسْتْ</fr3>

<fr3> بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ فَانِى ىِ خُودْرَا فَدَا كُنْ</fr3>

<fr3> خَالِقِ خُودْرَا كِه ا۪ينْ هَسْت۪ى وَد۪يعَه هَسْتْ</fr3>

<fr3> وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ اَزْ آنْ</fr3>

<fr3> سِرّ۪ى كِه ، نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتْ اَسْتْ</fr3>

<fr3> خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو</fr3>

<fr3> بَهَاىِ ب۪ى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْتْ</fr3>

(Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> <fr2> هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ى</fr2>

[^3]:(Hâşiye) Bu Fârisî münâcât, kısalığına rağmen çok uzun hakikatleri ihtiva etmektedir. Ankara'da otuzbeş sene evvel tab'edildiği vakit, Afgan sefîri Sultan Ahmed çok beğenmiş, ve Afgan Şahına bir aded bu münâcâttan hediye göndermiştir. Türkçe tercümesi "İhtiyarlar Risalesi" nde ve "Onyedinci Söz" de olduğundan tercüme edilmedi...

<fr3> يَارَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ م۪يكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَم۪ى د۪يدَمْ</fr3>

<fr3> دَرْ رَاسْتْ م۪ى د۪يدَمْ كِه د۪ى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ</fr3>

<fr3> وَ دَرْ چَپْ د۪يدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ</fr3>

<fr3> وَ ا۪يمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْتْ</fr3>

<fr3> بَرْسَرِ عُمْرْ جَنَازَهءِ مَنْ ا۪يسْتَادَه اَسْتْ</fr3>

<fr3> دَرْ قَدَمْ آبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْتْ</fr3>

<fr3> چُونْ دَرْ پَسْ م۪ينِگَرَمْ ب۪ينَمْ ا۪ينْ دُنْيَاءِ ب۪ى بُنْيَادْ ه۪يچْ دَرْ ه۪يچَسْتْ</fr3>

<fr3> وَ دَرْ پ۪يشْ اَنْدَازَهءِ نَظَرْ م۪يكُنَمْ دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْتْ</fr3>

<fr3> وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ بَد۪يدَارَسْتْ</fr3>

<fr3> مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَار۪ى چ۪يز۪ى ن۪يسْتْ دَرْ دَسْتْ</fr3>

<fr3> كِه اُو جُزْءْ هَمْ عَاجِزْ هَمْ كُوتَاه و هَمْ كَمْ عَيَارَسْتْ</fr3>

<fr3> نَه دَرْ مَاض۪ى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذْ اَسْتْ</fr3>

<fr3> مَيْدَانِ اُو ا۪ينْ زَمَانِ حَال و يَكْ آنِ سَيَّالَسْتْ</fr3>

<fr3> بَا ا۪ينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو آشِكَارَه نُوِشْتَه اَسْتْ</fr3>

<fr3> دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ بَلْكِه هَرْ چِه هَسْتْ ، هَسْتْ</fr3>

Bin Üçyüz Otuzdokuz Tarihinde, Meclis-i Meb'ûsâna Hitâben Yazdığım Bir Hutbenin Sûretidir

(Bu kısım müellifin kendi Türkçesidir.)

BİN ÜÇYÜZ OTUZDOKUZ TARIHİNDE,

MECLİS-İ MEB'ÛSÂNA HİTÂBEN YAZDIĞIM BİR

HUTBENİN SÛRETİDİR

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اِنَّ الصَّلَوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا ﴾

Ey mücâhidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd! Bu fakirin bir mes'elede on sözünü, birkaç nasihatini dinlemenizi ricâ ediyorum.

Evvelâ: Şu muzafferiyetteki hàrikulâde ni'met-i İlâhiye bir şükrân ister ki devam etsin, ziyâde olsun. Yoksa, ni'met şükrü görmezse gider. Mâdemki Kur'ânı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur'ânın en sarîh ve en kat'î emri olan “Salât” gibi ferâizi imtisal etmeniz lâzımdır. Tâ onun feyzi, böyle hàrika sûretinde üstünüzde tevâlî ve devam etsin.

Sâniyen: Âlem-i İslâmı mesrûr ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idâmesi, Şeâir-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zîra, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.

Sâlisen: Bu âlemde evliyâullâh hükmünde olan gâzi ve şühedâlara kumandanlık ettiniz. Kur'ânın evâmir-i kat'iyyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nurânî gürûha refîk olmaya çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe'nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdâd-ı nur etmeye muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniye, şân ve şerefiyle öyle bir metâ' değil ki, sizin gibi insanları işbâ' etsin, tatmin etsin ve maksûd-u bizzat olsun.

Râbian: Bu millet-i İslâmın cemâatleri –çendan bir cemâat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine– başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ, umum Kürdistan’da, umum memurlara dair en evvel sordukları suâl bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşâirinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebeb nedir?” Dediler ki:

“Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itâat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıyâ idiler.

Hâmisen: Enbiyâ’nın ekseri şarkta ve hükemânın ağlebi garbda gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibâha getirdiniz, fıtratına muvâfık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa'yiniz ya hebâen gider veya muvakkat, sathî kalır...

Sâdisen: Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan frenkler, dindeki lâkaydlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet nâmına, bu ihmali a'mâle tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihâdçılar o kadar hàrika azm ü sebat ve fedâkarlıklarıyla, hattâ İslâm’ın şu intibâhına da bir sebeb oldukları hâlde, bir derece dinde lâübâlîlik tavrını gösterdikleri için dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hàriçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.

Sâbian: Âlem-i küfür, bütün vesâitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünûnuyla, misyonerleriyle Âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği hâlde, –Âlem-i İslâma– dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de, birer kemmiye-i kalîle-i muzırra sûretinde mahkûm kaldığı; ve İslâmiyet metânetini ve salâbetini sünnet ve cemâatle muhâfaza eylediği bir zamanda, lâübâliyâne, Avrupa medeniyet-i habîse kısmından süzülen bir cereyan-ı bid'atkârâne, sînesinde yer tutamaz. Demek, Âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvâri bir iş görmek, İslâmiyetin desâtirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş...

Sâminen: Za'f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefîhânesi yırtılmağa yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur'ânın zuhûra yakın geldiği bir ânda, lâkaydâne ve ihmalkârâne müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahribkârâne iş ise, bu kadar rahnelere ma'rûz kalan İslâm zâten muhtaç değildir.

Tâsian: Sizin bu “İstiklâl Harbi”ndeki muzafferiyetinizi ve àlî hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhûr-u mü'minîndir. Ve bilhassa tabaka-i avâmdır ki sağlam müslümanlardır. Sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnetdârdır ve fedâkârlığınızı takdir ederler ve intibâha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evâmir-i Kur'âniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinâd etmeniz maslahat-ı İslâm nâmına zarûrîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden, bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftûnu frenk mukallidleri, avâm-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münâfî olduğundan, Âlem-i İslâm, nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdâd edecek...

Âşiren: Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necât varsa; hayatından vazgeçmiş, mecnûn bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zarûriyât-ı diniyede, yüzde doksan dokuz ihtimal-i necât var. Yalnız, gaflet ve tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal, zarar-ı dünyevî olabilir. Hâlbuki ferâizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalâlete istinâd, tek bir ihtimal-i necât olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve ferâizin terkine ne bahâne bulunabilir? Hamiyet nasıl müsâade eder?

Bâhusus bu gürûh-u mücâhidîn ve bu yüksek meclisin ef'âli taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullâh, hukuk-u ibâdı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevâtür ve icmâı tazammun eden hadsiz ihbarâtı ve delâili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabûl eden adamlarla, hakîki ve ciddi iş görülmez.

Şu inkılâb-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i àlînin şahsiyet-i maneviyesi –sâhib olduğu kuvvet cihetiyle– mânâ-yı saltanatı derûhde etmiştir. Eğer, Şeâir-i İslâmiyeyi bizzat imtisal etmek ve ettirmekle mânâ-yı hilâfeti dahi vekâleten derûhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an'ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan şu fıtratı bozulmayan ve lehviyât-ı medeniye ile ihtiyacât-ı rûhiyesini unutmayan bu milletin hâcât-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse, bilmecbûriye mânâ-yı Hilâfeti, tamamen kabûl ettiğiniz isme ve lafza verecek. O mânâyı idâme etmek için kuvveti dahi verecek. Hâlbuki, meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkiyle olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise,

﴾ وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَمِيعًا ﴿ âyetine zıttır. Zaman cemâat zamanıdır. Cemâatin rûhu olan şahs-ı manevî daha metîndir. Ve tenfîz-i ahkâm-ı şer'iyeye daha ziyâde muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinâd ile vezâifi derûhde edebilir. Cemâatin rûhu olan şahs-ı manevî eğer müstakîm olsa, ziyâde parlak ve kâmil olur. Eğer fenâ olsa pek çok fenâ olur. Ferdin, iyiliği de fenâlığı da mahduttur. Cemâatin ise gayr-ı mahduttur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenâlıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki, ebedî düşmanlarınız ve zıtlarınız ve hasımlarınız İslâmın şeâirini tahrib ediyorlar. Öyle ise, zarûrî vazifeniz, şeâiri ihyâ ve muhâfaza etmektir. Yoksa, şuûrsuz olarak şuûrlu düşmana yardımdır. Şeâirde tehâvün, za'f-ı milliyeti gösterir. Za'f ise, düşmanı tevkìf etmez, teşci' eder...

حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ❀ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ

29. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz!

(Ey azîz kardeşim bil ki!)

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hakàik-ı îmâniyeyi isbât için îrâd edilen bürhân ve delilleri tedkik ederken, şu kocaman neticeyi bu zaîf, nahîf delil intac edemez diye tenkidâtta bulunma. Zîra za'fiyetiyle ittiham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt'aları pek çoktur. Evet, İslâmiyetin sıdkına delâlet eden şâhidlerden, şehîdlerden, bürhânlardan, delillerden, emârelerden herbirisi, o müdafaa meydânında arkadaşını himâye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da, onun ilim ve haberine ehl-i vukûf olur. Çünkü, hakàik-ı îmâniyede hedef sübûttur; nefy değildir. Sâbit olan bir şeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zîra, sübûtta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvâfık olduğundan, herbirisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur. Nefy cihetinde, nefy edenlerin şehâdetlerinde tevâfuk yoktur. Nefylerine mütehâlif esbâb gösterirler. Bunun için, şehâdetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünkü tevâfuk yok.

30. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bazen bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebeb olur. Ve kezâ, şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihâtasızlığı da inkâra sebeb olur.

31. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemic ve dâhil olduğu gibi Cehennemin de küfür ve dalâlet tohumunda müstetir bulunduğunu, şühûdî bir yakìn ile müşâhede ettim. Ve kezâ, nasıl ki hurmanın çekirdeği hurma ağacına hâmiledir. Aynen öyle de, îmân habbesinde de Cennetin mevcûd olduğunu hads-i kat'î ile gördüm. Çünkü, o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve inkılâbları garîb olmadığı gibi, küfür ve dalâlet mânâsı da tâzib edici bir Cehennemi; îmân ve hidayet de bir Cenneti intac edeceğinde istib'âd yoktur.

32. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nemâ bulamaz; ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve harâretiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle fir'avunlaşamaz. Ve Hàlık-ı semâvât ve arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur.

İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihàz ettikleri zikr-i hafî sâyesinde kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır.

Kezâlik, Kàdirîler de, zikr-i cehrî sâyesinde tabiat tâğutlarını târ ü mâr etmişlerdir.

33. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Âlemde herşeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet, kesret ve tekessürün müntehâsı ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Ma'lûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, rûh-u insanîde bulunan mânâlara, maneviyatlara delâlet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektûblara da işâretleri vardır. Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı hâşiye, tesâdüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır.

34. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şu dünya hayatına muhabbetle mübtelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücûda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekàsı olup, başka bir faydası olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîm’in zevi'l-hayatta ve cevher-i insaniyette vedîa olarak koyduğu bütün cihâzât-ı acîbe ve techizât-ı hàrikanın, serîü'z-zevâl olan şu hayatın hıfzı ile bekàsı için verildiğini zannediyorlar. Hâlbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinâttaki gayr-ı mütenâhî nizâmların şehâdetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inâyet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhânların, ma'kûse olarak, abesiyete, isrâfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve bürhân olmaları lâzım gelecektir.

Arkadaş! Şu dünyevî hayatın fâideleri pek çoktur. O fâidelerinden, hayat sâhibine –tasarruf ve hizmeti nisbetinde– bir hisse ayrıldıktan sonra, bâkî kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm’e râci'dir. Evet, insan ve insanın hayatı, esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına bir tarladır. Ve Cennette Rahmet-i İlâhiyenin envâ'ının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin hàrika ve gayr-ı mütenâhî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir. Demek, insan bir sefîne kaptanı gibidir. Sefînenin gayr-ı mahdûd fâidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâkî kalan kısmı sultana râci'dir. İnsan da, sefîne-i vücûduyla alâkası derecesinde o vücûdun hayatdâr semerâtından hissesini alır. Mütebâkisi Sultan-ı ezelî’ye aittir...

35. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hàlık’ımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek “Mârifetullâh”dan başka bir şey var mıdır? Evet, mârifetullâh olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştihâ olmadığı gibi Cennete bile iştiyak geri kalır.

36. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Dünyada cereyan eden ve husûle gelen herbir şeyin iki vechi vardır. Biri, âhirete bakar ki, nefsü'l-emirde en sâbit, en ağır bu vecihtir. İkincisi, dünyaya, nefsine ve hevâya bakar. Bu vecih, hakaret, hìffet ve zevâlden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırâbına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir.

37. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffâf bir zerrede şemsin timsâlini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellîsini görse; şemsin o timsâl ve tecellîsinden, hakîki şemsin bütün levâzımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyârâta olan cezbini taleb edip isterler. Maahazâ, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsâl ve tecellînin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basîretinin körlüğü dolayısıyla hakîki şemsin inkârına zehâb ederler. Ve kezâ, o eblehler tecellî ile husûle gelen vücûd-u zıllîyi, vücûd-u hakîki ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde şemsin timsâlini, gölgesini gördükleri zaman, şemsin harâretini, ziyâsını ve sâir hususiyâtını da istemeye başlarlar.

Ve kezâ, o eblehler sinek, böcek ve sâir küçük ve hasîs şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san'at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni' bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”

Arkadaş! Bu gibi eblehleri iknâ ve işkâllerini def' için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır.

Birincisi: Cenâb-ı Hakk’ın rubûbiyetinin kemâliyle alâkadar olan her şey O’nu tavsif eder. Fakat, o şeyin, rubûbiyetine mazhar olduğu münâsebetiyle, kemâlinin de mahall-i tecellîsi olur. Fakat, o kemâl ile muttasıf olamaz.

İkincisi: Herşeyden Cenâb-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenâhî sâir kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftâh ile açılması mümkündür.

Üçüncüsü: İlm-i muhîtten in'ikâs eden kader, herşeyde esmâ-i nuriyeden bir hisse tersîm etmiştir.

Dördüncüsü:

﴿ اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ﴾

﴿ مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴾

Bu âyetlerin sarâhatine göre, herşeyin vücûdu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icâd ve sonradan ihyâları, bir nefs-i vâhidenin icâd ve ihyâsı gibidir. Demek icâd Cenâb-ı Hakk’a isnâd edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbâba veya eşyanın kendilerine isnâd edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş'et eden muhâlâtı kabûl etmeleri lâzım gelir...

38. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hakikatleri durûb-u emsâl ile beyân ediyor. Çünkü dâire-i ulûhiyete ait hakàik-ı mücerrede, dâire-i mümkinâtta, ancak misâller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, dâire-i imkânda misâllere bakarak, fevkınde bulunan dâire-i vücûbun şuûnâtını, ahvâlini düşünür.

39. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herşeyin, içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf, hem mazruf olur. İnsan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.

Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş, Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halîta ve karışığıdır. Bu halîtada dâhil olan ism-i Zâhir itibariyle; arş mülk, kevn melekût olur. İsm-i Bâtın itibariyle; arş melekût, kevn mülk olur. Demek arşa ism-i Zâhir nazarıyla bakılırsa, kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözüyle bakılırsa, kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve kezâ, ism-i Evvel itibariyle, ﴾ وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَاءِ ﴿ âyetinin işâret ettiği kevnin bidâyetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibariyle, سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ Hadîs-i Şerîfinin îmâ ettiği kevnin nihâyetini içine alıyor.

Demek, arş öyle bir halîtadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücûdun sağını solunu, üstünü ve altını ihâta etmiş olur.

40. İ'lem

İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duânın menba'ıdır.

Feyâ Rabbî, yâ Hàlıkî, yâ Mâlikî!

Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir.

Sana yaptığım duâlarda uddetim fâkatimdir.

Vesilem, fıkdân-ı hile ve fakrımdır.

Hazinem aczimdir.

Re'sülmalım, emellerimdir.

Şefî'im, Habîbin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Âmîn! ∗∗∗