Katre'nin Zeyli
KATRE’NİN ZEYLİ
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَالصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
Remz 01
Remz
Arkadaş! Vaktin evvelinde, Kâbe’yi hayâlen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren dâireler gibi Beyt’in etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihâta ettikleri gibi, en uzak safların da Âlem-i İslâmı ihâta etmiş olduğunu hayâl ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemâat-i uzmâya dâhil olsun ki, o cemâatin icmâ ve tevâtürü, onun namazda söylediği her da'vâya ve herbir sözüne bir hüccet ve bir bürhân olsun.
Meselâ: Namaz kılan اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği zaman, sanki o cemâat-i uzmâyı teşkil eden bütün mü'minler “Evet, doğru söyledin” diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evhâm ve vesveselere karşı manevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri, latîfeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâbe’ye olan şu hayâlî nazarı, kasdî değil tebeî bir şuûrdan ibaret bulunmalıdır.
İhtar <ft3>[^5]</ft3>
[^5]:İhtar: Sath-ı arz mescidini mütehâlif ve muntazam harekâtıyla tezyîn eden o cemâat-i uzmânın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası, muhâfaza edilmek üzere, âlem-i misâl sahifesinde kalem-i kader ile İlâhî bir fotoğrafla tersîm ve terkîm edilmekte olduğu, ihtimal ve imkândan hàlî değildir.
Remz 02
Remz
Arkadaş! Vesvese ve evhâm zulmetleri içinde yürürken, Resûl-i Ekrem (A.S.M.)’ın sünnetleri birer yıldız, birer lamba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer'î zulmetli dalâlet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda, insan zerre miskàl o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel'ab, evhâma merkeb, ehvâl ve korkulara ma'raz ve dağlar kadar ağır yüklere matiye olacaktır.
Ve kezâ, o sünnetleri, sanki semâdan tedellî ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saâdetlere nâil olur. Muhâlefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minâre ile semâya çıkmak hamâkatinde bulunan Fir'avun gibi bir fir'avun olur.
Remz 03
Remz
Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlîd eder. Ve aleyhte olan herbir şeyi lehte zanneder. Meselâ: Güneşin eli sana yetişir, ziyâsıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır. Biri kurb, diğeri bu'd. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana te'sir edemez” ve onun sana karîb olduğu cihetle “Ona te'sir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.
Kezâlik, Hàlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu'd vardır. Kurb Hàlık’ındır, bu'd nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyet ile Hàlıka bakıp: “Bana te'sir edemez” diye bir ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve kezâ, nefis mükâfâtı gördüğü zaman: “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini tesellî eder.
Ey ahmak nokta-i sevdâ! Hàlık’ın ef'âli sana nâzır değildir. Ancak O’na bakar. Kâinâtı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şâhid tutmamıştır. İmâm-ı Rabbânî’nin (R.A.) dediği gibi: “Melikin atiyyelerini, ancak matiyeleri taşıyabilir.”
Remz 04
Remz
Arkadaş! Bilhassa muztar olanların duâlarının büyük bir te'siri vardır. Bazen o gibi duâların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye musahhar ve mutî' olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masûmun duâsı hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek duâlara cevab veren Zât, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hàlıktır.
Remz 05
Remz
Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki, küllü cüz'de, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta, güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Hâlbuki, şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzam etmez.
Ve kezâ, delâlet etmek tazammun etmeyi iktiza etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücûduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz. Ve kezâ, bir şeyi bir şeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffâf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Bal arısı Sâni'-i Hakîmi vasıflandırır, amma Sâni' olamaz...
Remz 06
Remz
Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. Îmân yolu ise, suda, havada, ziyâda yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesâfe-i baîdeden celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misâldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misâldir.
Suâl: Şirk bu kadar zahmetli olduğu hâlde ne için kâfirler kabûl ediyorlar?
Cevab: Kasden ve bizzat kimse küfrü kabûl etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. Îmân ise, kasden ve bizzat takib ve kabûl edilmekle kalbin içine bırakılır.
Remz 07
Remz
Arkadaş! Bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da –Kudret-i Ezeliyeye nisbeten– bir şey, bin şey birdir. Nev' ile ferd arasında fark yoktur.
Remz 08
Remz
Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını te'min için nâzil olan Kur'ânın hàrikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs'at ile beraber, tabakàt-ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcîh-i hitâb esnâsında yaptığı tenezzülât, Kur'ânın kemâl-i belâğatına delil ve bâhir bir bürhân olduğu hâlde, hasta olan nefislerin dalâletine sebeb olmuştur. Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehâliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur'ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur'ânın ifâdeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhâtabların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-i hâl bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifâde çeşitlerini Kur'ânın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi; muhâtabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mîzan ve mirsâdıyla, mütekellime bakan elbette dalâlete düşer.
Remz 09
Remz
Arkadaş! Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi: Âhirete bakar. Çünkü onun mezraasıdır.
İkincisi: Esmâ-i Hüsnâ’ya bakar. Çünkü onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü: Kasden ve bizzat kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesâtına, keyiflerine ve bu fânî hayatın tekâlifine medâr olur.
Nur-u îmânla dünyanın evvelki iki vechine bakmak, manevî bir Cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fenâ yüzüdür ki zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur...
Remz 10
Remz
Arkadaş! İnsanın vücûdu, bedeni, emvâl-i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve hizmetine mükellef olduğu gibi insan da o vücûdu beslemeye mükelleftir.
Azîz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münâkaşamdır. Şöyle ki:
Mehâsiniyle mağrûr olan nefsime dedim ki:
— Sen bir şeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?
Dedi ki:
— Mâdem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.
Dedim ki:
— “Yâhû bu sineğe bak! Gayet küçücük zarîf elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücûduna hizmet etmelisin” diye iknâ ettim. Takdis ederiz o Zâtı ki, bu sineğe nezâfeti ilhâmen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de, onun ile nefsimi iknâ ve ilzam ederim.
Remz 11
Remz
İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zâhir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci'lerini kaybetmek mahzurludur.
Kezâlik, kudretin levâzımı ile hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levâzımatı ötekisinden taleb etmek hatâdır.
Ve kezâ dâire-i esbâbın iktizası ile dâire-i i'tikàd ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve kezâ, kudretin taallukatı ayrı, vücûdun cilveleri veya sâir sıfâtın tecelliyâtı ayrıdır. Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücûdun tedrîcîdir. Berzahî âyinelerde ânî ve def'îdir. Çünkü, icâd ile tecellî arasında fark vardır.
Remz 12
Remz
Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinâtıyla küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâb etmiştir. O telkinâtın kâfirlerde de yaptığı in'ikâs ve te'sirât sâyesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümîdleri vardır. Bu sâyede, dünya lezzetleri ve saâdeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâb etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.
Remz 13
Remz
Arkadaş! Nefis, tenbellik sâikasıyla vazife-i ubûdiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakìbin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hàlık’ın, bir Mâlikin bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihâyet, ademini, yok olduğunu i'tikàd etmekle dinden çıkar. Hâlbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes'ûliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhâl tevbe ile vazifesine avdet eder.
Remz 14
Remz
Arkadaş! Herbir insanın bir nokta-i istinâdı bulunduğuna nazaran, istinâd noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ: Büyük bir sultana istinâdı olan bir nefer, bir şahın yapamadığı bir işi yapar. Çünkü, nokta-i istinâdı şah’tan büyüktür. Evet, kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin “Fâliku'l-habbi Ve'n-nevâ” tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir ağacın cihâzâtını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikati tenvir eden birer hakikattir.
Remz 15
Remz
Arkadaş! “Katre” nâmındaki eserimde Kur'ândan ilhâmen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:
Kur'ân’dan tavr-ı kalbe ilhâm edilen “Asâ-yı Mûsa” gibi, manevî bir asâ ihsân edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinâtın herhangi bir zerresine vurulursa, derhâl mâ-i hayat çıkar. Çünkü, müessir ancak eserde görünebilir.
Manevî asansör hükmünde olan murâkabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür.
Vesâite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesâfede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûb olup caddeden çıkmamak için, pek çok bürhânlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar.
Kur'ân ise, bize Asâ-yı Mûsa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhâfazaya muhtaç olmuyorum.
Evet, وَفِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ beytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebârüz eder (∗) <ft3>[^6]</ft3> .
[^6]:(∗) İhtar: Kur'ânın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce ta'rif etmek için, "Risale-i Nur Külliyatı" güzel bir ta'rifçidir...
Remz 16
Remz
Arkadaş! Nefsin vücûdunda bir körlük vardır. O körlük, vücûdunda zerre-miskàl kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicâb olur. Evet, müşâhedemle sâbittir ki; kat'î, yakìnî bürhânlar ile deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir za'fiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehâleti, hamâkati, bu gibi insafsızca tahribâttan anlaşılır.
Remz 17
Remz
Ey insan! Senin vücûdunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâkî kalan Mâlikü'l-Mülk’e aittir. Binâenaleyh, kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuûr ile büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikinin izni olmaksızın O’nun mülküne el uzatma. Binâenaleyh gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecâvüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa istediğin şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşîet ve emri dâiresinde olmak şartıyla... İzin ve meşîetini de Şerîatından öğrenirsin.
Remz 18
Remz
Ey şân ve şerefi, nâm ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O belâ ve musîbete düşersen ﴾ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴿ de, o belâdan kurtul... ∗∗∗