Reşhalar
BİRİNCİ REŞHA: Arkadaş! Hàlık’ımızı ta'rif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik, bürhân-ı nâtık dediğimiz: “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?” diye yapılan suâle cevaben deriz ki:
Hazret-i Muhammed (A.S.M.) öyle bir zâttır ki, azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, O zâtın Mescid-i Aksâsı’dır. Mekke-i Mükerreme O’nun mihrabı, Medine-i Münevvere O’nun minber-i fazl-ı kemâlidir. Cemâat-i mü'minîne en son ve en àlî imâm ve nev'-i beşerin hatîb-i şehîridir; saâdet düsturlarını beyân ediyor. Ve bütün enbiyânın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünkü, dini bütün
Birinci Reşha
Reşhalar
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
TENBİH
Hàlık-ı Âlem’i bize ta'rif ve ilân eden deliller ve bürhânlar, lâyuadd ve lâyuhsâdır. O delillerin en büyükleri üçtür.
Birincisi: Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu “kitab-ı kebîr-i kâinât”dır.
İkincisi: Bu kitabın âyetü'l-kübrâsı ve dîvân-ı nübüvvetin hâtemi ve künûz-u mahfiyenin miftâhı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Üçüncüsü: Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlûkata karşı Allah’ın hücceti olan Kur'ân’dır.
Şimdi, birkaç reşha zımnında ikinci bürhânı ta'riften sonra sözlerini dinleyeceğiz.
Üçüncü Reşha
dinlerin esâsâtına câmi'dir. Ve bütün evliyânın başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
O Zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, O’nun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiyâ u ahyâr, ebrâr u sâdıkîn O’nun gelmesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nurâniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyânın esâsât-ı semâviyesidir. Dal ve budakları, evliyânın maârif-i ilhâmiyesidir. Bu itibarla, herhangi bir da'vâyı iddia etmiş ise, bütün enbiyâ mu'cizelerine istinâden ve bütün evliyâ kerâmetlerine müsteniden O’na şehâdet etmişlerdir.
Evet, bütün da'vâlarının tasdiklerini iş'âr eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır. Ezcümle: O Zâtın (A.S.M.) da'vâlarından biri “Tevhid”dir. Bu da'vâyı tasrîh ve ifâde eden لااِلٰهَاِلَّااللهُ kelime-i mübârekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime-i mukaddeseyi rükn-i îmân ve vird-i zebân etmişlerdir. Demek, o da'vânın hak ve hakikat olduğuna kanâat ve itmi'nân ve iz'ânları hâsıl olmuş ki, zaman ve mekâna şâmil bir tarzda, o kelime-i mübâreke; meşrebleri, meslekleri, an'aneleri mütehâlif, mütebâyin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semâvî deverân ve cevelân ediyor.
Binâenaleyh, gayr-ı mütenâhî şâhidlerin tasdikiyle hak ve hakkâniyeti tahakkuk eden bir da'vâya, hiçbir vehmin haddi değildir ki, ona dest-i i'tirâzı uzatabilsin!
İKİNCİ REŞHA: Arkadaş! Tevhidi isbât ve nev'-i beşeri irşad eden o nurânî bürhân; biri sağında, diğeri solunda, biri mütevâtir, diğeri mecma'-ı aleyh bulunan nübüvvet ve velâyetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhâsat denilen kable'n-nübüvvet kendisinden zuhûr eden hàrika hâllerin rumûzâtıyla ve kütüb-ü semâviyenin beşârâtıyla ve hevâtif denilen –gaybdan verilen– tebşîrat-ı müteaddide ile musaddaktır.
Ve kezâ, o bürhân-ı nurânîden zuhûr eden inşikak-ı kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların O’nun dâvetine icâbetleri, duâsının akabinde yağmurun nüzûlü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan, deve, taş ve sâirenin konuşmaları gibi mu'cizelerinin delâlet ve şehâdetiyle tasdik edilmiş bir Zâttır (A.S.M.).
Ve kezâ, dünya ve âhiret saâdetlerini te'mine kâfil ve kâfî olan şerîatı, nübüvvetini tasdik ve isbâta kâfîdir. Geçen derslerde, şems-i şerîatından bazı şuâları gördük. Tatvîl-i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.
ÜÇÜNCÜ REŞHA: Arkadaş! O Zât (A.S.M.), delâil-i âfâkiye denilen haricî delillerle musaddak olduğu gibi, delâil-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sâbit delil ve işâretler ile dahi musaddaktır.
İkinci Reşha
Dördüncü Reşha
BEŞİNCİ REŞHA: Arkadaş! Şu zât-ı nurânî (A.S.M.), mürşid-i îmânî, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatin nuruyla, hakkın ziyâsıyla, nev'-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurânî bir şekle sokmuştur. Evet, O zâtın nurânî güzelliğiyle kâinâta bakılmazsa, kâinât bir mâtem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcûdât birbirine karşı ecnebî ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdât, birer cenaze sûretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytâm gibi zevâl ve firâkın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinâta, harekâtıyla, tenevvü'üyle ve tağayyürâtıyla, nukùşuyla tesâdüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelîl ve hakîr olacaklardı.
Beşinci Reşha
Çünkü, O zât şems gibidir; zâtını; zâtı ile ziyâlandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri O zâtta ictimâ' etmiş olduğuna bütün âlem şehâdet ediyor. Ve kezâ, en nezîh hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet-i maneviye sâhibi olduğuna icmâ vardır. Ve kezâ, O zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takvâ ve ubûdiyeti, şehâdetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i îmâniye ile musaddaktır. Ve kezâ, siyer-i nebeviyenin şehâdetiyle derece-i vüsûkù ve kemâl-i ciddiyet ve metâneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir. Evet, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin tarâvet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sâdık şâhiddirler.
DÖRDÜNCÜ REŞHA: Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu'd-i mekânın muhâkemât-ı akliyede te'siri çoktur. Maahazâ, لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ düsturuna ittibâen, şu zaman ve muhîtin hayâlâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile, hayâlen Cezîretü'l-Arab’a gidelim ve Medine-i Münevvere’de nurânî ve yüksek minber-i saâdetine çıkmış, nev'-i beşere hitâben irşadâtta bulunan O zât-ı muallâyı bizzat görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte hayâlen oraya gittik. Bak, hàrika bir sûrette hüsn-ü sûretle hüsn-ü sîreti cem'eden o mürşid-i umumî, o hatîb-i kudsî, cevâhir dolu bir kitab-ı mu'cizü'l-beyân eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün Benî Âdemi ve cinleri ve mevcûdâtı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acîb muammâsını açıyor. Kâinâtın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev'-i beşere: “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?” diye îrâd ettiği akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevab veriyor.
ALTINCI REŞHA: Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinâtın kemâlâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saâdet-i ebediyeyi ihbar ve tebşîr ediyor. Nihâyetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı ve esmâ-i İlâhiyenin gizli definelerinin keşşâfıdır.
Evet! O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhânı, hakikatin ziyâsı, hidayetin güneşi, saâdetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i Rahmâniyenin misâli, rahmet-i Rabbâniyenin
Altıncı Reşha
İşte, O zâtın telkin ettiği îmân nazarıyla kâinâta bakılmadığı takdirde, kâinât böyle korkunç, zulümâtlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve îmân gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyâdâr, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı dîdâr edecektir.
Evet, kâinât îmân nuruyla mâtem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcûdât, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyetli birer hayatdâr ve lisân-ı hâliyle Hàlık’ının âyâtını nâtık birer musahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekkî ve eytâm kıyafetinde görünen insan, ibâdetinde zâkir, Hàlık’ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinâtın harekât, tenevvüât, tağayyürât ve nukùşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbânî mektûblar, âyât-ı tekvîniyeye sahifeler, esmâ-i İlâhiyeye âyineler sûretine inkılâb ederler.
Hülâsa: Îmân nuruyla âlem öyle terakkî eder ki: “Hikmet-i Samedâniye Kitabı” nâmını alıyor. Ve insan, zelîl ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za'fının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle ubûdiyetinin şevketiyle, kalbinin şuâıyla, aklının haşmet-i îmâniyesiyle hilâfet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukùtuna esbâb iken, suûd ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber sûretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiyâ ve evliyânın ziyâsıyla ziyâdâr ve nurânî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbâl, Kur'ânın ziyâsıyla tenevvür eder, Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O zât-ı nurânî olmasa idi kâinât da, insan da, herşey de adem hükmünde kalır, ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.
Binâenaleyh bu kadar garîb, acîb, güzel kâinât için böyle ta'rifat ve teşrîfatçı bir mürşid-i hàrika lâzımdır. “Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinât da olmazdı” meâlinde لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلاَكَ olan hadîs-i kudsî şu hakikati tenvir ediyor.
DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münâzaralı da'vâlarda yalan söyleyemez. Çünkü, bilâhare yalanının açığa çıkıp mahcûb olmasından korkar. Ve kezâ, bir insan yalan söylediği
Dokuzuncu Reşha
SEKİZİNCİ REŞHA: Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryâkisinden ref'etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azîm ile, küçük bir kavimde i'tiyâd edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkülâta rastgelir. Hâlbuki bu zât-ı nurânî; pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezîh ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet, Hazret-i Ömer İbnü'l-Hattâb (Radıyallahu teâlâ anh)’ın İslâmiyetten evvel ve sonraki hâlleri bu mes'eleye güzel bir misâldir. Bunun gibi, icraat-ı esâsiyesinden binlerce hàrikalar vardır. O zâtın, o zamandaki icraatına hàrika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda, o vahşet-âbâd cezîreye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşîleri ıslah için çalışsalar, O zât-ı mürşid’in bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..
Sekizinci Reşha
YEDİNCİ REŞHA: Arkadaş! O zâtı harekete getirip o inkılâbları kendisine yaptıran ancak bir kuvve-i kudsiyedir. Evet, bilhassa Cezîretü'l-Arab’ta yaptığı inkılâb ve icraata bak!..
Yedinci Reşha
timsâli, hakikat-i insaniyenin şerefi, şecere-i hilkatin en kıymetdâr ve kıymetli bahâdar bir semeresidir. Tebliğ ettiği dini de hàrika bir sür'atle şark ve garbı ihâta etmiş, nev'-i beşerin beşte biri kabûl etmiştir. Acaba böyle bir zâtın da'vâlarında, nefis ve şeytanın münâkaşa ve i'tirâzlarına bir imkân var mıdır?
O sahrâlarda, o çöllerde, âdetlerini muhâfazada çok müteassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasâvet-i kalb ve merhametsizlikte emsâlsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşî kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nurânî, kısa bir zamanda, o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı haseneyle tebdil ettirdi. Hattâ, O zât-ı mürşidin (A.S.M.) telkin ettiği îmân nuru sâyesinde, o vahşî insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O Zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zâhirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün rûhları ve nefisleri teshìr etmiştir ki, kalblere mahbûb, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbî ve rûhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
Onuncu Reşha
takdirde pervâsız, lâübâlî bir tarzda söyleyemez. Ve kezâ, serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. –Velev âdi bir mes'ele, küçük bir cemâat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun–
Acaba büyük bir vazifeyle vazifedâr, pek büyük bir mes'elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sâhibi, pek büyük bir cemâat içinde, pek şedîd hasımların karşısında iddia ettiği bir da'vâda yalan ve hilâf-ı hakikat söyleyebilir mi?
İşte, O zât-ı nurânî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicâbı, ne korkusu var ne teessürü... Hem samîmî bir safâ-i kalble, hàlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkîr edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir da'vâda, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskàl bir hilenin bu mes'eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, ﴾ اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحَى ﴿ Evet, hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikati gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilâf-ı hakikat söylemez, hayâl ile hakikati temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.
ONUNCU REŞHA: Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev'-i beşeri korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşîr için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes'elelerden haber veriyor.
Yâhû! Hakàik ve garâibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garîb bir hakikati keşf yolunda canlarını, mallarını fedâ ediyorlar. Bu Zâtın (A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakàika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Hâlbuki, bütün enbiyâ ve evliyâ ve sıddıkîn gibi ehl-i şühûd ve ashâb-ı ihtisas, bil'ittifak O zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu Zât (A.S.M.), öyle bir sultanın şuûnundan bahsediyor ki, kamer O’nun mülkünde bir sinek gibidir. Acîb hàrikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılâblardan da haber veriyor. Bakınız! O hutbe-i ezeliyede: ﴾ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ﴾ ﴿ اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ﴾ ﴿ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ﴿ gibi tilâvet ettiği âyetlere dikkat ediniz! Ve beşer için öyle bir istikbâlden haber veriyor ki, dünyevî istikbâl ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saâdetten müjde veriyor ki, dünya saâdetleri ona nazaran rüyalar gibi olur.
Evet, bu kâinâtın perdesi altında çok acâib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binâenaleyh, o acâibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hàrikulâde bir insan lâzımdır ki, o hàrika garâibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
ONBİRİNCİ REŞHA: Arkadaş! Şu minber-i àlîde hutbe-i ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i maneviyesiyle bizlere meşhûd ve yüksek şuûnâtıyla âlemde meşhûr olan zât-ı nurânî (A.S.M.), vahdâniyet-i İlâhiyeye bir bürhân-ı sâdık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saâdet-i ebediyenin de vücûda gelmesine kat'î bir delil ve zâhir bir bürhândır.
Ve kezâ, O zât, insanları hidayete dâvet etmekle saâdet-i ebediyenin (husûlüne sebeb olduğu gibi), vusûlüne de sebebdir.
Evet, bak! O zât, nev'-i beşere imâmdır. Mescidi, yalnız Cezîretü'l-Arab değildir, küre-i arzdır. Cemâati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyâmete kadar herbir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları O’nun arkasında, O’nun duâsına “Âmîn” diyorlar.
Bilhassa O zât, o cemâat-i uzmâda umum zevi'l-hayata şâmil pek şedîd bir ihtiyac-ı azîm için duâ eder. Ve O’nun duâsına, yalnız o cemâat değil, belki arz ve semâ ve bütün mevcûdât “Âmîn” söyler. Yani: “Yâ Rabbenâ! O’nun duâsını kabûl eyle. Biz de o duâyı ediyoruz. Biz de O’nun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
Bilhassa, o cemâat-i uzmâ önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyâz ve duâ eder ki, kâinât bile heyecana gelir; O zâtın duâsına iştirâk eder.
Evet, öyle bir maksad için niyâz eder ki, eğer o maksad husûle gelmezse, yalnız mahlûkat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i sâfilîne düşer. Çünkü, O zâtın matlûbuyla mevcûdât yüksek kemâlâta erişir.
Acaba O zât, o matlûbu kimden istiyor? Evet, öyle bir zâttan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz'î bir ihtiyacı için lisân-ı hâliyle yaptığı duâyı işitir, kabûl eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve kezâ, en ednâ bir emeli, en ednâ bir gaye için, en ednâ bir zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder. Bu duâların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki,
On Birinci Reşha
Ve kezâ, O zât, Hàlık’ımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes'elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feyâ acaba! Ekser-i nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar?
Ve kezâ, O zât, duâsıyla, ubûdiyetiyle o saâdetin vücûduna ve icâdına vesiledir.
ONİKİNCİ REŞHA: Arkadaş! O hatîb-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfîdir. Çünkü ahvâlini tamamıyla ihâta etmek mümkün değildir. Öyleyse, ondan sonra gelen asırların O zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün bu asırlar o Asr-ı Saâdetin güneşinden Ebû Hanîfe, Şâfiî, Ebû Yezid-i Bistâmî, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylânî, İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddin-i Arabî, Ebû Hasen-i Şâzelî, Şah-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî (Radıyallahu anhüm ecmaîn) gibi binlerce nurânî ziyâdâr yıldızlar ayrılıp âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.
Meşhûdâtımızın tafsilâtını başka vakte te'hir ederek mu'cizât sâhibi O zât-ı nurânî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir salât ü selâm getirelim.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِىِّ الَّذِى اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ الْحَكِيمُ مِنَ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ اَعْنِى سَيِّدَنَا مُحَمَّدً اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَالْاِنْجِيلُ وَالزَّبُورُ وَبَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ الْاِرْهَاصَاتُ وَهَوَاتِفُ الْجِنِّ وَاَوْلِيَاءُ الْاِنْسِ وَكَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلاَنَا
On İkinci Reşha
o terbiyelerin ancak bir Semi' ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm’den olduğuna şübhe bırakmaz.
Acaba O zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı duâ ile ne istiyor ki bütün mahlûkat “Âmîn” söylüyor?
Evet, O zât, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını ve Cennette mülâkat ve rü'yetiyle saâdet-i ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icâdına rahmet, hikmet, adâlet gibi sayısız esbâb olmadığı takdirde, O zât-ı nurânînin tek duâsı ve tazarru ile niyâz etmesi, Cennetin icâdına ve i'tâsına kâfîdir. Binâenaleyh, O zâtın risaleti, imtihan ve ubûdiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, O zâtın ubûdiyetinde yaptığı duâ mükâfât ve mücâzât için dâr-ı âhiretin icâdına sebeb olur.
Evet, bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san'at ve kusursuz cemâl ile zulüm ve çirkinlik arasında tezâd vardır. İctimâ'ları mümkün değildir.
Evet, ednâ bir sesi, ednâ bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabûl etmekle; en yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabûl etmemek, emsâlsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünkü, hüsn-ü zâtî, kubh-u zâtîye inkılâb eder. İnkılâb-ı hakàik ise muhâldir.
مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ الْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِهِ عَلٰى مَنْ جَائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ، وَنَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَائِهِ الْمَطَرُ وَاَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ، وَشَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِهِ مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَنَبَعَ الْمَاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلاَثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَسَبَّحَ فِى كَفَّيْهِ الْحَصَاةُ وَالْمَدَرُ وَاَنْطَقَ اللهُ لَهُ الضَّبَّ وَالظَّبْىَ وَالذِّئْبَ وَالْجِذْعَ وَالذِّرَاعَ وَالْجَمَلَ وَالْجَبَلَ وَالْحَجَرَ وَالشَّجَرَ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَمَوْلاَنَا وَشَفِيعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلاَةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلاَمٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمنِ فِى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلَى آخِرِ الزَّمَانِ وَاغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا آمِينَ آمِينَ آمِينَ
Arkadaş! Risalet-i Ahmediye’yi isbât eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor. Ondokuzuncu Söz nâmındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O zâtın izhâr ettiği bine yakın mu'cizeleriyle Yirmibeşinci Söz nâmındaki eserimde tafsîl edilen kırk vech-i i'câza bâliğ olan Kur'ân, Risalet-i Ahmediye’ye (A.S.M.) şehâdet ettiği gibi, bu kâinât da –âyâtıyla– O zâtın nübüvvetine delâlet eder. Evet, kâinâtta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehad’in vahdâniyetine şehâdet ettikleri gibi, Risalet-i Ahmediye’ye de (A.S.M.) delâlet ve şehâdet ederler.
Ezcümle: Kâinâtta görünen hüsn-ü san'at dahi Risalet-i Ahmediye’ye (A.S.M.) delâlet ve şehâdet eden kat'î bir delildir. Zîra, şu zînetli masnûâtın cemâli, hüsn-ü san'at ve zîneti izhâr eder. San'at ve sûretin güzelliği, Sâni'de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcûd olduğuna delâlet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni'in san'atına olan muhabbetine delâlet eder. Bu muhabbet ise, masnûâtın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünkü, o muhabbetin mazhar ve medârı insandır. İnsan dahi masnûâtın en câmi' ve en garîbi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuûriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinâtın eczâsı arasında en câmi' ve baîd bir cüz'dür. İnsan zîşuûr ve câmi' olduğu cihetle, nazarı âmm, şuûru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuûru da küllî olduğundan Sâni'in makàsıdını bilir. Öyleyse, insan Sâni'in muhâtab-ı hàssıdır.
Evet, âmm ve şümûllü olan nazar ve şuûrunu Sâni'in ibâdetine ve muhabbetine sarf ve san'atını istihsân, takdir ve teşhîrine tevcîh ve ni'metlerinin şükrüne istimâl eden bir ferd, verdiği ni'metlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlûkatı ibâdete, şükre dâvet eden Sâni'in hàs muhâtab ve habîbidir.
Ey insanlar! Zikredilen ahvâl ve şuûnâtla muttasıf olan Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) Sâni'in o ferd-i ferîd dediğimiz muhâtab-ı hàssı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev'-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?
Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki dâire ve iki levha vardır:
Birinci dâire: Rubûbiyet dâiresidir.
İkinci dâire: Ubûdiyet dâiresidir.
Birinci levha: Hüsn-ü san'attır.
İkinci levha ise: Tefekkür ve istihsândır.
Bu iki dâire ile iki levha arasındaki münâsebete bakınız ki, ubûdiyet dâiresi bütün kuvvetiyle rubûbiyet dâiresi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsân levhası da bütün işâretleriyle hüsn-ü san'at ve ni'met levhasına bakıyor. Bu hakikati gözün ile gördükten sonra rubûbiyet ve ubûdiyet dâirelerinin reisleri arasında en büyük bir münâsebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni'in makàsıdına kemâl-i ihlâs ile hizmet eden ubûdiyet reisinin Sâni' ile azîm bir münâsebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki dâire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alışverişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise, bilbedâhe tahakkuk etti ki, ubûdiyet reisi, rubûbiyetin hàs mahbûb ve makbûlüdür.
Ey insan! Bu süslü masnûâtı envâ'-ı mehâsinle tezyîn eden ve bütün zîhayat olanların zevklerine, iştihâlarına göre bu kadar ni'metleri in'âm eden Sâni'in en kâmil, en cemîl ve ibâdetine kemâl-i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni'in mehâsin-i san'atına takdir ve istihsânatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve Sâni'in ihsânatına yaptığı teşekkürât ve tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahlûk ve masnû'una iltifat edip sözünü nazar-ı itibara almaması ve teşekkürâtına mukàbele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlûkata bir imâm ve mürşid yapmaması imkânı var mıdır? ∗∗∗