Zeylü'l-Hubâb
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
Öyle bir Allah’a hamd, medh ve senâlar ederiz ki, şu âlem-i kebîr O’nun icâdıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de O’nun ibdâ'ıdır. Biri inşâsı, diğeri binasıdır. Biri san'atı, diğeri sıbğasıdır. Biri nakşı, diğeri zînetidir. Biri rahmeti, diğeri ni'metidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri Rubûbiyetidir. Biri mahlûku, diğeri masnû'udur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczâsıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i'câzvâri sikke ve mühürleriyle sâbittir.
اَللّٰهُمَّ يَا قَيُّومَ الْاَرْضِ وَالسَّمَاءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَجَمِيعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَجَمِيعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللهُ لااِلٰهَاِلَّااَنْتَ وَحْدَكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ وَنَسْتَغْفِرُكَ وَنَتُوبُ اِلَيْكَ وَنَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَرَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ كَمَا يُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَكَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَعَلٰى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
1. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve herşeyin ondan olduğunu ve ona rücû ettiğini bilmekle olur.
2. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûd ile vücûda lâzım olan şeyler, temlik sûretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak, o gibi ni'metlerde, Allah’ın rızâsına muvâfık tasarruf edilebilir.
Evet bir misâfir, ev sâhibinin iznine ve rızâsına muvâfık olmayacak derecede, yemeklerde ve sâir şeylerde isrâf edemez.
3. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Gözleri küsûf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukû'a gelen gayr-ı mahdûd hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri hâlde, kıyâmet-i kübrâyı ve haşr-i umumîyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene icâd edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib'âd eden sıkılmaz mı? Eğer onlar şühûdî bir yakìn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, –akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla– yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazîf, latîf kudret mu'cizeleri o mahlûkat-ı latîfe, evvelkisinin, yani ölüp giden semerâtın aynı veya misli değil midir?
Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i rûhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat, rûhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerâttaki bu vaziyeti gören haşri istib'âd edebilir mi?
Ve kezâ, manevî asansörler ile lâzım olan erzâk ve gıdâlarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdâr eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve câmid bir ağaçtan ihrac ve icâd etmekle o kuru ağacı acîb bir vaziyete ve hayatdâr antika bir şekle koyan Kudret-i Ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu latîf, nâzik masnûâtı o kuru ağaçlardan ihrac eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez Bu bedîhî bir mes'eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
4. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın herbir sûresi, bütün Kur'ân’ın münderecâtını icmâlen ihtiva ettiği gibi, sâir sûrelerde zikredilen makàsıd ve mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur'ân’ı tamamen okumaya vakti müsâid olmayan veya ancak bir kısmını veya bir sûresini okuyabilen insanlar, Kur'ân’ın hepsini okumaktan hâsıl olan sevâbdan mahrum kalmamasıdır.
Evet mükellefîn arasında bulunan ümmîler ancak bir sûreyi okuyabilirler. İ'câz-ı Kur'ân onları da tam sevâb kazanmaktan mahrum etmemek için, bu nükte-i i'câziyeyi takib ederek bir sûreyi tam Kur'ân hükmünde kılmıştır.
5. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Maddiyâttan olmayan, bilhassa mâhiyetleri mütebâyin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun herbirisiyle bizzat mübâşeret ve muâlecesi lâzım değildir.
Evet asker neferâtı arasında bir kumandanın tasarrufâtı, tanzimâtı, ancak emir ve irâdesiyle husûle gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferâta havâle edilirse, herbir neferin bizzat mübâşeret ve hizmetiyle veya herbir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücûd bulacaktır.
Binâenaleyh, Cenâb-ı Hakk’ın mahlûkatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irâde ile olur. Bizzat mübâşereti yoktur. Şemsin kâinâtı tenvir ettiği gibi.
6. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! (∗) <ft3>[^4]</ft3> İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
[^4]:(∗) Ehemmiyetli.
Evet hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da, sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor. Arz sefînesi de, sür'atle giderken ﴾ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ ﴿ âyetini okuyor. Sefîne-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşrû lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binâenaleyh, o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâkî lezzetinden ağırdır.
Ey nefs-i emmârem! Sana tâbi değilim. Sen istediğin şeye ibâdet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana musahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâl'e abd olurum...
Ve kezâ, Kader muhîtinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdud ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek ebedü'l-âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hàlık-ı Rahmânürrahîm’den medet istiyorum.
Ve kezâ, hiçbir şeyi duâlarıma, istiğâselerime ve niyâzlarıma hedef ittihàz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren, felek çarklarını durdurmağa ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye ve vücûdun şâhikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmaya kàdir olan kudreti nihâyetsiz Rabb-i Zülcelâl'e duâlarımı, niyâzlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünkü, herşeyle alâkadar âmâl ve makàsıdım vardır.
Ve kezâ, kalbime vâki olan en ince, en gizli hâtıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi; akıl ve hayâlimin de temennî ettikleri saâdet-i ebediyeyi vermeye kàdir olan zât-ı Akdes’ten mâadâ kimseye ibâdet etmiyorum. Evet, dünyayı âhirete kalbetmekle kıyâmeti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz.
Evet, onun mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâb eder. Evet, O’nun mârifeti olmazsa, ulûm evhâma tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder. Vücûd ademe inkılâb eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder.
Evet, O’nun mârifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'dâ ve düşman olurlar. Bekà belâ olur. Kemâl hebâ olur. Ömür hevâ olur. Hayat azâb olur. Akıl ikàb olur. Âmâl, âlâma inkılâb eder.
Evet, Allah’a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur... Bu da, herşey Allah’ın mülk ve malı olduğunu îmân ve iz'ân ile olur...
Evet, kudret, insanı çok dâirelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakîr bir dâirede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dâirelerde insanın vazifesi, yalnız duâdır.
Evet, ﴾ قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ ﴿ âyet-i kerîmesi, bu hakikati tenvir ve isbâta kâfîdir. Öyleyse, çocuğun, eli yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbine ilticâ eder ve Hàlık’ından ister.
7. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Eşyada görünen nev'î ve ferdî vahdetler Sâni'deki sırr-ı vahdetten neş'et etmiştir. Çünkü, kuvvet dağılmıyor... Bir kısmına çok, bir kısmına az sarfedilmekle kudrette, kuvvetin tecezzî ve inkısamı olmuyor. Eğer vahdet olmasa idi, kudretin yaptığı sarfiyatta tefâvüt olsa idi, masnûâtta da tefâvüt ve intizamsızlık olurdu. Demek, kudretin vahdetle beraber masnûâta yaptığı tasarrufu şemsin tenviri gibidir ki, bir şems-i vâhid, cüz' ve küllü bilâ-tefâvüt herşeyi ziyâlandırdığı gibi, tecellîsiyle de herşeyin yanında mevcûddur. Binâenaleyh, mümkinât dâiresi efrâdından tavzif edilen miskin, câmid, meyyit ve ism-i Nur’a mazhar şemste sırr-ı vahdet sâyesinde bu kadar intizamlı tasarruf olursa; Şems-i Ezelî, Sultan-ı Ebedî, Kayyûm-u Sermedî, Vâcibü'l-Vücûd, Vâhid-i Ehadin masnûâta tasarrufu nasıl olacaktır?
8. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sâni'in vahdetine en sâdık şâhidlerden birincisi: Cüz'î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünkü, herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sâni'de de vahdet var. Öyle ise, Sâni' Ehad’dir.
İkincisi: Herşeyde kàbiliyetinin liyâkatine göre bir kemâl-i ittikan vardır. En âdi, küçük, nebâtî ve hayvanî bir şeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san'at vardır ki, insanları hayrette bırakır.
Üçüncüsü: Herşeyin icâd ve inşâsındaki sühûlettir. Gözle görünen san'attaki sühûlet isbâta, delile muhtaç değildir.
9. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Küre-i arz mağazasından me'külât ve meşrûbât ve libâs ve sâir ihtiyaçlarınızı te'min ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlâhî hazineden almayıp birer birer esbâba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip, ne kadar pahalı alacaksınız? Çünkü o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husûle gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san'at, râyiha, tat ve koku gibi latîf şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni'in masnû'udur ki, icâdında külfet ve mübâşeret yoktur.
Mes'ele böyle olduğu hâlde, haşerâtın zevk ve heveslerini tatmin için herbir noktasında bin türlü i'câz nükteleri bulunan o küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sâni'i ya şuûrsuz, hissiz, irâdesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemâlsizdir ki, bu kadar bol zîkıymet antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbâta muhtaç olmayan bedîhî bir hakikattir. Veya o hazine sâhibi o hazineyi, âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara İlâhî ve Rahmânî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazine-i gaybda eşyanın icâdı “Kün” emri ile bağlıdır. Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcibü'l-Vücûdun yed-i kudretindedir.
Maahazâ, o İlâhî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerini tatmin için değildir. Herbir ferd-i müstehlikte zevi'l-hayata ait cüz'î fâidelerden başka esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtına ve fa'âliyetteki esrâr ve şuûnâtına ait gayr-ı mütenâhî hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyâfet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş'et etmesi ve bu eşyanın semerâtı sel gibi akıp ittifakı ve tesâdüfün eline havâlesi muhâldir. Çünkü, o eşyanın intizamlı hakîmâne teşahhusâtı ve şuûrkârâne muhkem hususiyâtı kör tesâdüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevâd-ı Mutlaktan, bir Hakîm-i Mutlaktan, bir Kadîr-i Mutlaktan geldiğini gösteren şâhidlerdir.
10. İ'lem
İ'lem ey esbâba mübtelâ insan! Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücûduna lâzım olan şeylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsâvî olan zâtın “Kün” emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha a'lâ değildir.
11. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Dünyada görülen bilhassa nebâtî ve hayvanî hayatlarda müşâhede edilen ademler, i'dâmlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsâlden ibarettir. Îmânlı olan kimselere göre zevâl ve firâkın acısı değil, yerlerine gelen emsâlleriyle visâlin lezzeti hâsıl oluyor. Öyle ise, îmâna gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslîm ol ki, selâmette kalasın.
12. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Asabiyet-i câhiliye, birbirine tesânüd edip yardım eden gaflet, dalâlet, riyâ ve zulmetten mürekkeb bir mâcundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti ma'bûd ittihàz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u îmândan in'ikâs edip dalgalanan bir ziyâdır.
13. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Ehl-i ilhâd ile ve bilhassa Avrupa mukallidleriyle münâzara ile iştigâl edenler büyük bir tehlikeye ma'rûzdurlar. Çünkü, nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedrîcen hasımlarına mağlûb olur ki, bîtarafâne muhâkeme denilen munsıfâne münâzarada nefs-i emmâreye emniyet edilemez. Çünkü, insaflı bir münâzır, hayâlî bir münâzara sahasında, arasıra hasmının libâsını giyer, ona bir da'vâ vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla dimağında bir tenkid lekesinin husûle geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hàlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur! Böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necâtı, tazarru ve istiğfardır. Bu sûretle o lekeyi izâle edebilir.
14. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bu küre-i arz misâfirhânesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misâfirhânenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyînâtında çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misâfirhânenin bir mu'cize ve hàrika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sâhib ve sâni' olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle hàrika bir masnû'un sâni'i de mu'ciz-nümâ olduğuna kat'iyyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî’nin makàsıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden mâadâ bu binadan bir şeye mâlik ve sâhib olmadıklarına tekraren hükmedecektir. Ve kezâ, o çiçeklerin zevi'l-hayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm-i Kerîm tarafından misâfirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedâyâ ve behâyâdır ki, Sâni' ile masnû' arasında bir vesile-i teârüf ve tahabbüb olsun.
Eyyühen-nefs
Eyyühen-nefs! Sen herbir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan mânâları zihnî mânâlarda arıyorsun. Esmâ-i hüsnânın herbirisinde bütün esmânın şuââtını görmek istiyorsun. Herbir latîfenin zevkiyle bütün letâifin zevklerini zevketmek istiyorsun. Herbir hisse tâbi olan işleri ve hâcetleri îfâ ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhâma ma'rûz kalıyorsun.
15. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir ni'metin umumî ve herkese şâmil olması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delâlet etmez. Ve o ni'metin bir kasd ve irâdeden gelmemesine emâre olamaz. Meselâ: Göz ni'metinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkìs etmeye de sebeb olamaz. Ve kezâ, hususî ve tek bir ni'metin tesâdüfü mümkün olsa bile, umumî bir ni'met, behemehal bir mün'imin eser-i kasd ve irâdesidir.
16. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herbir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenâhî gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâkî kalan gayeler, gayr-ı mütenâhî olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icâd eden zâta aittir. Öyle ise, büyük bir mahlûkun küçük bir mahlûka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünkü, bir hayatın bütün fâideleri, bir zîhayata ait değildir ki, abes olsun. Evet, sath-ı arzda her sene yapılan ziyâfet-i âmme-i İlâhiye nev'-i beşere, halife olduğu münâsebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.
17. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın zihnine bazen şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de âdi ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semâvât ve arzı yed-i kudretine alan Hàlık-ı Zülcelâl’e karşı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?” Bu vesveseye karşı şöyle bir hakikati düşünmek lâzım:
1– İnsan gayr-ı mütenâhî acz ve fakrıyla beraber Cenâb-ı Hakk’a îmânıyla, kudret ve gınâ ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı insan, hayvaniyetten terakkî edip halife-i zemin olmuştur.
2– Cenâb-ı Hak ihâta-i kudret ve azametiyle insanın duâsını işitir, hâcâtını görür. Ve semâvât ve arzın tedbiri o insanı da düşünmeye mâni değildir.
Suâl: Cenâb-ı Hakk’ın cüz'iyât ve hasîs emirler ile iştigâli azametine münâfîdir?
Elcevab: O iştigâl, azametine münâfî değildir. Bil'akis, adem-i iştigâli Azamet-i Rubûbiyetine bir nâkìsadır. Meselâ: Şemsin ziyâsından bazı şeylerin mahrum ve haric kalması, şemse bir nâkìsa olur. Maahazâ, bütün şeffâf şeylerde görünen şemsin timsâllerinin herbirisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir.” diyebilir. Ve zerreler ile şems arasında müzâheme yoktur. Bütün mahlûkat –bilhassa insanlarda– ferdî olsun, nev'î olsun, şerîf olsun hasîs olsun, ilim, irâde, kudret itibariyle Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsine mazhardır. Herbir şey, herbir insan, “Allah yanımdadır.” diyebilir. Bilhassa insanın zaafı, fakrı, aczi nisbetinde Cenâb-ı Hakk’ın kurbiyeti ve herbir şeyin Cenâb-ı Hakla münâsebeti olmakla beraber, o da münâsebetdârdır. Ve gayr-ı mütenâhî acz ve fakrı olan insan gayr-ı mütenâhî kudret ve gınâ ve azameti olan Cenâb-ı Hakla münâsebeti ne kadar latîftir.
Takdis ederiz o Zâtı ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek şefkati en yüksek ceberûta idhal ettiği gibi, nihâyetsiz kurbu nihâyetsiz bu'd ile cem'edip, zerreler ile şemsler arasında uhuvveti te'sis etmiştir. Birbirine zıt olan bu şeyleri cem'etmekle derece-i azametini bir derece göstermiştir.
18. İ'lem
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Îmâna ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mâl-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibâda tecâvüz etmemekle, hukukullâhı da bihakkın îfâ etmekten ibarettir. Ecnebîlerden alınan maddî bilgiler, san'at ve terakkiyâta ait ise, lâzımdır. Sefâhete dair ise muzırdır.
اَللّٰهُمَّ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ وَارْحَمْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ وَنَوِّرْ قُلُوبَ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِنُورِ الْاِيمَانِ وَالْقُرْآنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْآنِ وَعَظِّمْ شَرِيعَةَ الْاِسْلاَمِ آمِينَ ∗∗∗