Zerre
(HİDAYET-İ KUR'ÂNİYENİN ŞUÂINDAN)
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
İ'lem 1
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hakk’a nâzır ve O’na vâsıl olan yollar, kapılar, âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebâtı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehâletin en büyük bir şâhididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvî büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya te'viline başlayan adamın meseli gibidir.
İ'lem 2
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herşeyin bâtını zâhirinden daha àlî, daha kâmil, daha latîf, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi, hayatça daha kavî, şuûrca daha tamdır. Ve zâhirde görünen hayat, şuûr, kemâl ve sâire ancak bâtından zâhire süzülen zaîf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın câmid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehâba ihtimal yoktur.
Evet, karnın (miden) evinden, cildin gömleğinden ve kuvve-i hâfızan senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha garîbdir. Binâenaleyh, âlem-i melekût âlem-i şehâdetten, âlem-i gayb dünya ve âhiretten daha àlî ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmâre, hevâ-i nefis ile baktığı için, zâhiri, hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.
İ'lem 3
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile beraber geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve ta'rif eden nişan ve alâmetleri hâvî olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esâs ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda, biri tevâfuk, diğeri tehâlüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehâlüf ciheti, Sâni'in muhtar olduğuna, tevâfuk ciheti ise, Sâni'in Vâhid-i Ehad olduğuna delâlet ederler. Bu iki cihetin bir Kàsıdın kasdıyla, bir Muhtarın ihtiyarıyla, bir Mürîdin irâdesiyle, bir Alîmin ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhâlâtın en acîbidir. Fesübhânallâh! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenâhî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez. İnsan nev'inde şu tehâlüf ile beraber buğday, üzüm, arı, karınca nev'ilerindeki tevâfuk, kör tesâdüfün işi olmadığı güneş gibi âşikârdır.
Mâdem ki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahvâl ve etvârında da tesâdüfün müdâhalesine imkân yoktur. Ve tesâdüfün elinden mahfûzdur. Ve ancak bir Hakîmin kasdı ve bir Muhtarın ihtiyarı ve Semi', Basîr bir Mürîdin irâdesinin dâire-i tasarrufundadır. “Tesâdüf, şirk ve tabiat”dan teşekkül eden fesâd şebekesinin Âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına, Risale-i Nur’ca verilen karar infaz edilmiştir.
İ'lem 4
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şeytanın ilkà etmekte olduğu vesveselerden biri:
“Yâhû, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelînin nakşı, mülkü olmuş olsa idi; bu kadar miskin bîçâre olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni'in kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar câhil, yetîm, miskin olmazlardı” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî! Cenâb-ı Hak, herşeye lâyıkını veriyor. Ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in'âmı bu kaideden haric olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuûr ve iktidarından daha çok bir şuûr, bir iktidar yaratırdı. Demek herşeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir.
Kader, herşeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıp vermiştir. Feyyâz-ı Mutlaktan aldığı feyze olan kàbiliyeti, o kalıba göredir. Ma'lûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz'-ü ihtiyarî mîzanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kàbiliyetin müsâadesi ile, hâkimiyet-i esmânın nizâm ve tekàbülüyle feyz alınabilir. Maahazâ, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.
İ'lem 5
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnû'dur. Ve Sâni'in gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzûh-u delâlet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkàşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimâd etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi, öyle bir fiilin mahsulüdür ki, isti'dâdı irâde ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in'âm ve ihsânın kesifidir ki, bütün hâcâtına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersîm ettiği bir sûrettir ki, bünyesine lâzım ve münâsib şeyleri bilir, bu ma'lûmât ile herşeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl teğâfül eder; ve bütün cinayetlerini bilen, hâcâtını gören, vâveylâlarını işiten Semi', Basîr, Alîm, Mucîb olarak üstünde bir Rakìbin bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?
Ey nefs-i emmâre! Ne için kendini haric tevehhüm ediyorsun? Eğer evâmire imtisal dâiresinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine mürâat ve ihtiram etmeye mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek “Zâlim-i Ale'l-küll” olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamayacaksın, en iyisi, ecnebî olan şirki terk ile Mülkullâhın dâiresine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefîneye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.
İ'lem 6
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir insanı yaratan Hàlık’ın, âlemi müştemilâtıyla beraber yaratmasında bir bu'd, bir garâbet yoktur. Zîra, bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi, âlemin de yaratılışı müştemilâtının yaratılışından ibarettir. Ve kezâ, insan, âleme bir enmûzec ve küçük bir fihristedir. Çünkü, kavunun Hàlık’ı çekirdeğinin Hàlık’ından başkası olması mümteni'dir.
İ'lem 7
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Senin iktidarın kısa, bekàn az, hayatın mahdûd, ömrünün günleri ma'dûd ve herşeyin fânîdir. Öyle ise, şu kısa, fânî ömrünü fânî şeylere sarfetme ki, fânî olmasın. Bâkî şeylere sarfet ki, bâkî kalsın.
Evet, yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farzedelim. Bu çekirdekler iskà edilip muhâfaza edilirse, ilâ-mâşâallâh semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi te'min etmez. Kezâlik, senin o yüz senelik ömrün de, şerîat suyu ile iskà ve âhirete sarfedilirse, âlem-i bekàda ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binâenaleyh, semeredâr yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanâat ile aldanırsa, o adam, Hutameye (Cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.
İ'lem 8
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Evhâm, şübehât, dalâletin menşe' ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlâhiyenin tecelliyât dâiresinden haric addeder. Sonra tecelliyâta mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farzeder. Onda fenâ olur. Sonra başlar bazı te'viller ile, o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı hâlleri o masûma da aksettirir.
Hülâsa: Nefs-i emmâre, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya sofestâi gibi münâkaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Teâruzan, tesâkutan kabîlinden: “Hiçbirisi de hak değildir” diye hükmeder.
İ'lem 9
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Gâfil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zevâl ve fenâsının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümîdvâr olur. Âhiret için lâzım olan a'mâl külfetine gelince, gaflet veya teğâfül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak, sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desîsesi de vardır ki: “Matlûblarımın dünyada semereleri olmasa da esâsları âhiret ile muttasıl ve âhirette faydaları vardır” diye mütesellî oluyor. Meselâ: İlim gibi, “Dünyada menfaati olmasa bile âhirette fâidesi vardır” diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti –altında– yutturur.
Hülâsa: Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan sofestâi, hevâ da bektâşîdir.
İ'lem 10
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Halk-ı eşya hakkında “Mûcibe-i Külliye” sâdık olmadığı takdirde “Sâlibe-i Külliye” sâdık olur. Yani ya bütün eşyanın Hàlık’ı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin Hàlık’ı değildir. Çünkü, eşyanın arasında muntazam tesânüd ile halk ve yaratmak, tecezzîyi kabûl etmez bir külldür, ba'zıyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Herşeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde bir kıymet yok. Binâenaleyh, ednâ bir şeyde Hàlıkıyet eseri göründüğü zaman bütün eşyada tahakkuk eder.
Ve kezâ, Hàlık ya birdir veya gayr-ı mütenâhîdir, evsat yoktur. Zîra, Sâni', vâhid-i hakîki olmazsa, kesîr-i hakîki olacaktır. Kesîr-i hakîki ise, gayr-ı mütenâhîdir.
Maahazâ, nuru neşredenin nursuz, icâd edenin vücûdsuz, icâb ettirenin vücûbsuz olması muhâldir.
Ve kezâ, ilim sıfatını ihsân edenin ilimsiz, şuûru ihsân edenin şuûrsuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, irâdeyi verenin irâdesiz, kâmil şeylerin sâni'i gayr-ı kâmil olduğunu telâkki etmek muhâldir.
Ve kezâ, ‘ayn’ı tersîm, ‘basar’ı tasvir ve ‘nazar’ı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basîretten mahrum olan adamın işidir. Maahazâ, masnû'daki kemâlât, tamamen Sâni'deki kemâlden akan bir feyizdir. Fakat, kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman, “Bu kuş değildir” der. Çünkü, sinekteki şeyler onda yoktur.
İ'lem 11
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlûbu devam ve bekàdır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa, hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise, ey devamı isteyen nefis! Dâimî olan bir zâtın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. O’ndan nur al ki sönmeyesin. O’nun cevherine sadef ve zarf ol ki, kıymetli olasın. O’nun nesîm-i zikrine beden ol ki, hayatdâr olasın. Esmâ-i İlâhiyeden birisinin hayt-ı şuâıyla temessük et ki, adem deryâsına düşmeyesin.
Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhâfaza eden Zât-ı Kayyûma dayan. Senin mevcûdiyetinden dokuzyüz doksandokuz parça O’nun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da O’nun hazinesine at ki, rahat olasın.
İ'lem 12
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sen kendi vücûdunu yapmaya kàdir değilsin. Ve elin onu icâd etmekten kàsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kàsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimât denilen bir lisânı veya muhâberât ve ezvâk santralı olarak bir ağızı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyleyse Allah’a şirk yapma! ﴾ اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ ﴿
İ'lem 13
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şu görünen âlem, İlâhî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envâen türlü türlü mensûcât kumaşlar, me'külât yemekler, meşrûbât şerbetler vardır. Bir kısmı kesif, bir kısmı latîf, bir kısmı zâil, bir kısmı dâimî, bir kısmı katı bir lübb, bir kısmı mâyi ve hâkezâ, her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icâdî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyâta bir nakıştır. Felâsifenin dalâletince icâd ile nakış birdir. Ve o dükkân sâhibi de mûcib-i bizzattır.
İ'lem 14
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Enâniyetten neş'et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman esbâb şirkine inkılâb eder. Bu da devam ederse, küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta'tile, yani Hàlıksızlığa incirâr eder. El-iyâzü Billâh!..
İ'lem 15
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! İnsanın hilkatinden maksad, mahfî Hazine-i İlâhiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezeliye bir bürhân, bir delil, bir ma'kes-i nurânî olmakla Cemâl-i Ezelînin tecellîsi için şeffâf bir mir'ât, bir âyine olmaktır. Hakikaten, semâvât, arz ve cibâlin hamlinden âciz kaldıkları emâneti insan haml ettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünkü, o emânetin mazmunlarından biri de, insanın sıfât-ı İlâhiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyâsî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu hâlde kısm-ı ekserîsi, perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziyâ ve ışığı neşr iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve kezâ, nur-u îmânla Allah’a bakıp mülkü ona teslîm etmekle – i'tikàden– mükellef iken, “Ene” rasadıyla halka bakarak Allah’ın. mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ
İ'lem 16
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Ey nefis! Eğer takvâ ve amel-i sâlih ile Hàlık’ını râzı etti isen, halkın rızâsını tahsile lüzum yoktur, o kâfîdir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rızâ ve muhabbet gösterirlerse, iyidir.
Şâyet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü, onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahazâ ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızâsına mütevakkıftır.
İ'lem 17
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Vâcibü'l-Vücûd, zâtında, mâhiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef'âlinde de benzemiyor. Çünkü, Vâcibü'l-Vücûdun kudretine nisbeten yakın uzak, az çok, küçük büyük, ferd nev', cüz' küll aralarında fark yoktur. Ve kezâ, O’nun fiilinde bizzat mübâşeret yoktur. Fakat, mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcibü'l-Vücûdun, ef'âlini fiillerine benzetemiyor. Hakikatini fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
İ'lem 18
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letâfetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezâlik, insanın da isti'dâdına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubûdiyet olduğu anlaşıldığı gibi; rûhâni ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latîf bir âlemde rûhen yaratılmış da techizât almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.
Ve kezâ, insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenâb-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbât etmiştir. O çekirdek de, ancak ve ancak bütün ehl-i kemâlin ve belki nev'-i beşerin nısfının ittifakıyla efdalü'l-halk, seyyidü'l-enâm Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
İ'lem 19
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir imâme ile küre-i arzın kafasını saran semâvât ve arzın nâzım ve Hàlık’ı olan Allah’ın Ulûhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahâtını miskin bir mümkine tevdî' ve tefvîz etsin. Arşın sâhibinden mâadâ arşın altındaki şeylere bizzat tasarruf eden, imkân dâiresinde kimse var mıdır? Kellâ, çünkü o kudret kısa ve kàsır olmayıp muhît bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdâhale etsin. Maahazâ, ceberûtiyet ve istiklâliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayra müsâade etmiyor ki, arada ibâdullâhın enzârını kendine celbeden ismî bir vâsıta bulunsun. Maahazâ, küll ile cüz'de, nev' ile ferdde yapılan tasarrufât, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesânid olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir.
Meselâ: Âlemin nizâm, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufât yapılırken, başka nev'ilerin de şuûnâtına bakılır. Ve hüceyrât-ı bedeniye ile zerrât dahi yaratılıyor. Ve hâkezâ, bütün bu tasarrufât bütün safahâta aynı kudretle yapılır. Nasıl ki; şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbir şey haric kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor. Kezâlik, bütün tasarrufât, Kudret-i Ezeliyeye aittir. Başka bir şeyin müdâhalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan haric değildir.
Hülâsa: Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden Zât, senin ef'âl ve a'mâlini mühmel, başıboş, hesabsız, kitapsız bırakmayarak “İmâm-ı Mübîn”de yazar. Ona göre muhâseben olacaktır.
İ'lem 20
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Herbir masnû'da, herbir zerrede görünen tasarruf-u mutlak, kudret-i muhîta ve hikmet-i basîrenin delâlet ve şehâdetleriyle sâbittir ki, bütün eşyanın Sâni'i, vâhiddir, şerîki yoktur. Ne kudretinde inkısam var, ne iktidar ve ihtiyarında tecezzî vardır. Binâenaleyh, Sâni' ancak Vâcibü'l-Vücûd olacaktır ki, kaderin mîzanıyla yürüyen kudretine bir nihâyet yoktur.
İ'lem 21
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fîl, câmus, deve gibi büyük hayvanlardan daha zekî, hilkatçe daha güzel, san'atça daha tam oldukları hâlde, bunların ömrü kısa onlarınki uzun, bunların zâhiren menfaatleri yok, onlarınki var. İşte bu hâl, hilkat-i eşyada Sâni'in külfeti olmadığına ve herşeyin vücûda gelmesi ancak “Kün” emriyle olduğuna bâhir bir bürhândır.
يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ ❀ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ
İ'lem 22
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! ﴾ وَاللّٰهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ ﴿ Evet, Allah; ilmi, irâdesi, kudreti ve sâir sıfâtıyla muhîttir. Dâire-i ihâtasından haric bir şey yoktur. Fakat, insan cüz'î ve kısa zihniyle Allah’ın azametine ve şemsin etrafında seyyârâtı tedvîr ettiğine bakarken, meselâ arı gibi, küçük hayvanlar ile iştigâl etmesini uzak görüyor. Çünkü: Vâcibü'l-Vücûdu, mümkine kıyâs ediyor. Hâlbuki, bu kıyâsa göre küçük hayvanlara büyük bir zulüm olur. Çünkü onlar da ﴾وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴿ kaziyesince Hàlıklarını tesbih etmekle, Allah’tan mâadâ kimseyi Rab tanımıyorlar. Binâenaleyh, büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.
İ'lem 23
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Umumî olan bir in'âm ile inâyet-i şahsiye arasında münâfât yok. Meselâ: Bir ziyâfete yapılan umumî bir dâvet altında şahıslar da dâvet edilmiş olur. Yani; bu ziyâfet umumî olduğundan dâvet umumiyette kalır. Şahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binâenaleyh, Allah’ın ni'metleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umumî olup, in'âmında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umumiyette hususiyet de maksûddur. Binâenaleyh, eşhâs o umumî in'âmda kasdedilmediklerinden, o ni'metlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehâb etmek hatâdır.
İ'lem 24
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Yarın seni zillet ve rezâletlere ma'rûz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefâhetini, bugün kemâl-i izzet ve şerefle terkedersen pek azîz ve yüksek olursun. Çünkü, o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma'kûse olursa, kaziye de ma'kûse olur.
İ'lem 25
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Fısk çamuru ile mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvîs ediyor. Ezcümle: Riyâyı şân ve şeref ile iltibas etmiş, insanları da o pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyâya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi milletlere hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri; o riyâya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar “hamiyet-i câhiliye” ünvânı altında unsurî hayatlara fedâ edilmektedir.
İ'lem 26
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbât eden delillerden biri de tevhiddir. Evet, merâtibiyle tevhid bayrağını kâinâtın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzâr-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyânın mücmel bıraktıkları hakàikı tafsilâtıyla beyân eden ve açıklayan, ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Binâenaleyh, tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) hak ve hakikattir.
İ'lem 27
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlâhîde teşhîr edilen tezyînâta, kemâlâta, güzel manzaralara ve rubûbiyetin haşmetiyle ulûhiyetin azametine bir müşâhid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin; o hàrika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni'inin celâline, Mâlikinin iktidar ve kemâlâtına intikal ile O’nun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi îfâ edecek insandır. Çünkü, insan gerçi câhil, zulmetli bir şeydir amma, öyle bir isti'dâdı vardır ki, âleme bir enmûzec ve bir nümûne olmaya liyâkati vardır. Hem o insanda öyle bir emânet vedîa bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binâen küllî bir nev'i şuûr sâhibi olur ki, Sultan-ı Ezelin azamet ve haşmetinin şa'şaasını idrak ediyor.
Evet, mâşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkàş-ı Ezelînin rubûbiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsân âşıkları icâd etmesin. Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştâkları da yaratır.
Kezâlik, bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyîn eden Mâlikü'l-Mülk, elbette ve elbette o hàrika, antika, mu'cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşâhidlerden âşık ve müştâklardan, ârif dellâllardan hàlî bırakmayacaktır. İşte câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gâiye olduğu gibi, halk-ı kâinâta da semere ve netice olmuştur.
İ'lem 28
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Eşya arasındaki tevâfuk, Sâni'in Vâhid, Ehad olduğuna delâlet ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam tehâlüf de, Sâni'in Muhtar ve Hakîm olduğuna şehâdet eder. Meselâ: Hayvanların, bilhassa insanların esâs a'zâlarındaki tevâfuk, bilhassa çift a'zâlardaki temâsül, Hàlık’ın vahdetine bürhân olduğu gibi, keyfiyetler ve şekillerdeki tehâlüf de Hàlık’ın ihtiyar ve hikmetine delâlet eder.
İ'lem 29
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Mahlûkatın en zâlimi insandır. İnsan kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever, hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi hâlde ne sever ve ne kıymet verir. Ve kezâ, hayatın icâdında ille-i gâiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenâb-ı Hakk’ın icâd ettiği “hayy”larda hedef ittihàz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden haric midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı hàrika daha garîb, daha hàrika ve daha mu'cize, melekûtî, berzahî, misâlî şeylere bazı nümûne ve bazı esâslar olmasın?
İ'lem 30
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Cenâb-ı Hak kâinâtı teşkil eden zerrâtı şerîat-ı fıtriyesine musahhar ve mutî' ve evâmir-i tekvîniyesine de münkàd ve mümtesil kılmıştır. Bir arı, “Kün” emrine imtisalen matlûb bir şekle girdiği gibi, herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irâde edilen vaziyetlere girer.
İ'lem 31
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecrâmı kabzasında tutan kudret, o ecrâmı öyle bir sühûletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi, ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.
İ'lem 32
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünkü, ikisi de sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünkü, ikisinin de menşe'leri semâdır. Ve kezâ, bir küçük balık, balina balığı ile müttehiddir. Çünkü, ünvânları birdir. Kezâlik, esmâ-i İlâhiyeden bir hüceyreye veya bir mikroba tecellî eden bir isim, kâinâtı ihâta eden isim ile müttehiddir. Çünkü, müsemmâları birdir. Meselâ: Bütün kâinâta taalluk ve tecellî eden “Alîm” ismiyle bir zerreye taalluk eden “Hàlık” ismi, müsemmâda müttehiddirler. Hurma ağacına taalluk eden “Musavvir” ismiyle de, semeresine taalluk ve tecellî eden “Münşî” ismi, müsemmâ da müttehiddirler. Zâten, en büyük şeye tecellî eden isim ile en küçük bir şeye de tecellî etmemesi muhâldir.
İ'lem 33
İ'lem Eyyühe'l-Azîz! Mümkün ünvânı altındaki eşyanın vücûdunda tağayyür var. Yani keyfiyetleri, hâlleri değişir. Binâenaleyh, mümkün olan bir şeyin dâima bir hâlde tevakkuf ve sükût etmekle atâlette kalması, o şeyin ahvâl ve keyfiyetleri için bir nev'i ademdir. Çünkü, o şeyin istikbâl hâlleri ademde kalır. Yol bulup vücûda gelemez. Adem ise, büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binâenaleyh, fa'âliyette lezzet olduğu gibi, ahvâl ve şuûnâtta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş'et eden teessürât, teellümât, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir.
Evet bir şeyin şekillerinde vukû'a gelen devir ve teslîm sırasında, gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sâyede hayat tasaffî eder, temizlenir. Vücûd da teceddüd eder. ∗∗∗