Lem'alar

Sekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

38. bölüm / 39

SEKİZİNCİ LEM'ANIN

FİHRİSTESİNDEN BİR PARÇA

İşârât-ı gaybiye hakkında bir yazı ve bir takriz

﴾ فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ ﴿ ve ﴾ فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَع۪يدٌ ﴿

âyetlerinin bir nükte-i gaybiyesini, Gavs-ı A'zam Seyyid Abdülkadir-i Geylânî’nin bir kerâmet-i gaybiyesiyle tefsir ediyor. Mütevâtir kerâmât-ı hàrikaya mazhar olan o Sultanü'l-Evliyâ, memâtında, aynı hayatında olduğu gibi, mürîdleriyle alâkadar olduğu, ehl-i keşf ve ehl-i velâyetçe kabûl edilmiş. İşte o Zât, sekizyüz sene mukaddem, İzn-i İlâhî ile, kerâmetkârâne bu zamanımızı görmüş, yani ona gösterilmiş. Bu dağdağalı ve fitneli zamanda, ona mensûb bir kısım Kur'ân hizmetkârlarına tesellî verip teşci' ve teşvik etmek sûretinde, bir meşhûr kasidesinin âhirinde beş satır içinde onbeş cihetle aynı haberi veriyor. Hem ilm-i cifrin üç-dört vechiyle o beş satırın mânâsı, hem kelimâtı, hem hurûfun adedi birbirini te'yid ederek aynı hâdiseyi haber verdiğinden, kat'iyyet derecesinde, dikkat edenlere kanâat vermiş.

Ma'lûmdur ki, istikbâlden haber veren enbiyâ ve evliyâ, لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ yasağına karşı hürmet ve teeddüb için, işâretler ve rumûzlarla iktifâ etmişler. Bazı bir işâret, bazı iki işâret, en kuvvetlisi beş-altı işâretle aynı hâdiseyi göstermişler.

Hâlbuki Gavs-ı a'zam, bu zamandaki Hizmet-i Kur'âniyenin hey'etini işâret edip, içinde bir hàdimini sarâhat derecesinde gösteriyor. Şu risale içindeki imzalar ile gösterildiği gibi, Hizmet-i Kur'âniyedeki arkadaşlarıma iştirâkim var. Bir kısmı benim imzam iledir. Bir kısmı onların tasvîb ve istihrâclarıyla ve tasdikleriyle olduğundan, bana ait haddimden fazla hisseyi, onların hatırları için kabûl ettim. Yoksa, o risalenin başında söylediğim gibi, bunda, öyle bir hisse-i şerefe hakkım yoktur.

On sene mukaddem o kaside-i gaybiyeyi görmüştüm ve bana manevî bir ihtar gibi, “Dikkat et” diye kalbime geliyordu. O hâtırayı iki cihetle dinlemiyordum.

Sekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

Birincisi: Benim ehemmiyetli bir kısım ömrüm, şân ü şeref perdesi altında hubb-u câh zehiriyle zehirlenip öldüğü için, yeniden bu sûretle nefs-i emmâreye diğer bir şeref kapısı açmak istememekti.

İkinci Cihet: Bu muannid zamanda bedîhî da'vâları ve zâhir hüccetleri kabûl etmeyenlere karşı böyle işâret-i gaybiye nev'inden hodfürûşâne bir tarzda izhâr etmek hoşuma gitmiyordu. En nihâyet, esâretimin sekizinci senesinde ve en işkenceli ve en sıkıntılı bir zamanda gayet kuvvetli bir teşvike muhtaç olduğumuzdan, bana ihtar edildi ki: “Bunu, tahdîs-i ni'met ve bir şükr-ü manevî nev'inden izhâr et. Hem korkma, kanâat verecek derecede kuvvetlidir.”

O risalenin başında dediğim gibi, bunu izhârda en mühim maksadım, esrâr-ı Kur'âniyeye ait olan risalelerin makbûliyetine Gavs-ı A'zam imza basması nev'inden olduğudur.

İkinci maksadım: O kudsî üstadımın kerâmetini izhâr etmekle, kerâmât-ı evliyâyı inkâr eden mülhidleri iskât edip, Hizmet-i Kur'âniyeye fütûrlar verecek çok esbâba ma'rûz ve çok avâika hedef olan arkadaşlarımın kuvve-i maneviyesini takviye ve şevklerini tezyîd ve fütûrlarını izâle etmek idi. Benim için bir nev'i hodfürûşluk nev'inden olduğu için, ehemmiyetli zarardır. Fakat o zararımı, üstadımın ve arkadaşlarımın hatırı için kabûl ettim.

Bu kerâmet-i Gavsiye risalesi tedrîcen istihrâc edildiği için birkaç parça oldu ve tetimmelere inkısam etti. Gittikçe birbirini tenvir ve te'yid ettikçe vuzûh peydâ ediyor. İşârâtın bazısında za'fiyet varsa da, sâir arkadaşlarının ittifakından aldığı kuvvet, o zaafı izâle eder. Hattâ, cây-i hayrettir ki, o beş satırın âhirinde, herbirinin mertebesini ve hàs bir sıfatını îmâ etmek sûretinde, onbeşten fazla Hizmet-i Kur'âniyedeki mühim kardeşlerimi gösteriyor. Bu risalede, kerâmet-i Gavsiye münâsebetiyle birkaç ehemmiyetli mes'eleler ve birkaç mühim hakikatler beyân edilmiştir.

Bu risaleyi herkese tavsiye etmiyorum ve izin vermiyorum. Belki safvet ve insaf ve ihlâs ve hususiyeti bulunan kardeşlerime müsâade ediyorum. Hem, başında olan maksadlarımı düşünerek öyle baksın; beni, bir kerâmet-fürûşluk vaziyetinde tasavvur etmesin.

Yirmi Sekizinci Lem'anın Fihristesinden Bir Parça

YİRMİSEKİZİNCİ LEM'ANIN FİHRİSTESİNDEN BİR PARÇA

BİRİNCİ NÜKTE: Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhu, Kaside-i Ercûzesinde, اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا deyip, bu zamanda ta'mîm edilen ecnebî harflerine bakıp, bu cümledeki harflerin cifrî ve ebcedî rakamlarının bu zamana parmak basmalarıyla, vâki cereyan-ı küfriyâneye işâret ettiği gibi; hem Ercûzesinde, hem Ercûzeyi te'yid ve takviye eden Kaside-i Celcelûtiye’sinde, sarâhete yakın,

تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ∗ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ

fıkrasıyla, o cereyanın karşısında, vücûdu ziyâsıyla anlaşılan ve zulmetin pek şiddetli ve sisli, yakıcı dehşetine karşı sönmeyen ve gittikçe zulmeti yararak dünyayı ziyâlandırmaya çalışan Risale-i Nur’a ve müellifine hususî iltifatını,

اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ∗ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ

deyip, âhirzamana kadar Risale-i Nur’un bedî' bir sûrette ışık vermesini ve yanmasını duâ ve niyâz eden ve Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın en mühim bir şâkirdi ve ulûmunun birinci nâşiri olan Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anhu, bidâyet-i İslâmda, Kur'ânın aleyhine açılan çok kapılara karşı mübârek İsm-i A'zamı şefî' tutup, kahramanâne ve merdâne hakàik-ı şerîatı ve esâs-ı İslâmiyeti muhâfazaya çalıştığı gibi; âhirzamanda bütün bütün Kur'âna muhâlefet eden zındıka cereyanına karşı, aynı İsm-i A'zamı şefî' ve melce' ve tahassungâh ittihàz edip, cerhedilmez, Kur'ânın i'câzından gelen ve hâtem-i mu'cizeyi gösteren Risale-i Nur’un sönmez nuruyla ve susmaz lisânıyla şecâatkârâne mukàbele ve mukâvemet edip, yerin yüzünü yakıp çok çiçekleri kurutan zındıka nârını, İsm-i A'zamın kibriyâlı, azametli nuruyla ve ism-i Rahmân ve Rahîmin şefkatli ve re'fetli tecellîsinden nebeân eden âb-ı hayat ile söndüren; ve yanan yerlerde kuruyan nehir ve bağ çiçeklerine mukâbil, dağlarda ve kırlarda semâ yağmuru ve rahmetiyle harârete mütehammil ve şiddet-i bürûdete dayanıklı çiçekleri yetiştiren Risale-i Nur’u görmesi ve şefkatkârâne ve tesellîdârâne ve kerâmetkârâne bakması, Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın makam-ı velâyetinin iktiza ettiğini hakkalyakìn gösterir.

Hem Kaside-i Celcelûtiye’nin bir kerâmeti olan فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِي جَلَّ قَدْرُهُ dan başlayan üç-dört satırda kuvvetli emâre ve delilden,

Birinci Emâre: فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِي جَلَّ قَدْرُهُ cifir ve ebcedî hesabıyla bin üçyüz elliüç senesi ki, Risale-i Nur şâkirdlerinin en sıkıntılı bir zamanına ve o zamanda, “Sekîne” tâbir edilen, İsm-i A'zamı yetmişbir âyet ile yüz yetmişbir defa dâimî vird eden Risale-i Nur müellifinin isimlerine tevâfuk sırrıyla parmak basması, o zamanda İsm-i A'zamı hâmil Risale-i Nur müellifinin hususiyetini ve selâmetle kurtulacaklarını tebşîr etmekle işâret ettiğini, Lillâhi'l-Hamd, selâmetle kurtulmaları, kerâmet-i Aleviyeyi tasdik ettiğini;

İkinci Emâre: فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrasıyla, eski Harb-i Umumiye iştirâk ile, yara, bereye ve nihâyetsiz korkulara ma'rûz kalıp, nihâyet Rusya’ya esir giden hem dehşetli bir harb-i âhirzamanda mühim bir vazife ile mükellef edilip, yılandan daha zehirli akreplerin bulunduğu bir memlekete düşen ve gece gündüz yılanlarla harb eden Risale-i Nur müellifine فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ile iltifatını ve manevî sıyânet ve muhâfaza ve imdâdını haber veriyor.

Üçüncü Emâre: Üç güz mevsiminde medâr-ı tesellî üç kerâmettir.

Birincisi, Gavs-ı A'zam Radıyallahu Anh, يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا tâbiriyle, onbeş emâre-i kaviye ile;

İkinci güzde, aynı mevsimde, Hazret-i Ali Radıyallahu Anh, وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tâbiriyle kuvvetli delillerle;

Üçüncü güzde, فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى (ilâ âhir) diye yine Hazret-i Ali Radıyallahu Anh, kerâmetkârâne, Risale-i Nur müellifine bakıp, Sekiz, Onsekiz, Yirmisekizinci Lem'alar olan risalelerin kuvvetli ve i'câzlı te'lifleriyle havfe düşen ve tesellîye muhtaç olan Risale-i Nur şâkirdlerinin altı yedi defa لَا تَخْشَ kelimeleriyle korkularını izâle edip teşci' etmeleri, Kur'ân hizmetkârlarına bir ikram-ı İlâhî olduğunu gösterir. Hem وَاَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْ fıkrasının yine evvelki fıkralar gibi muhâtabı Said en-Nursî olduğundan, “Yâ Said en-Nursî! Karşıla, kaçma!” deyip teşci' ediyor.

NETİCE: Dokuz “hem hem”lerin gösterdiği dokuz hakikatin, Risale-i Nur’da ve müellifinde bilfiil icrası ve bilmüşâhede görünmesi, hattâ düşmanların tasdikiyle de sâbittir ki, Hazret-i Ali Radıyallahu Anh’ın Kaside-i Ercûze ve Celcelûtiye’sindeki şiddetli alâkadarlığını murad ettiği bir vâris-i Nebî ve mukavvî-i din ve hâmil-i İsm-i A'zam olan Risale-i Nur ve müellifi olduğu –çünkü bütün dünya meydândadır ve bütün nidâları işitiyoruz, ekseriyâ hareketleri görüyoruz ki– hak ve hakikatte yanılmayan ve Kur'ân’ın hukukunu, emrolunduğu gibi, te'vilsiz muhâfazaya çalışan Risale-i Nur’dur diye, şek ve şübhesiz olarak, Hazret-i Ali Radıyallahu Anh’ın muhâtabı o olduğunu kat'î isbât eder.

Hâfız Ali (Rahmetullâhi Aleyh)