On Beşinci Ricâ
ONBEŞİNCİ RİCÂ (Hâşiye) <ft3>[^12]</ft3>
[^12]:(Hâşiye) Nur'un te'lif zamanı üç sene evvel bitmiş olmasından, bu Onbeşinci Ricâ, ileride bir Nurcu tarafından İhtiyarlar Lem'asının tekmîline, te'lifine me'haz olmak üzere yazıldı.
Bir zaman Emirdağı’nda ikamete memur ve tek başıma, menzilde âdeta bir haps-i münferid ve bana çok ağır gelen tarassudlar ve tahakkümler ile bana işkence vermelerinden, hayattan usandım, hapisten çıktığıma teessüf ettim. Rûh u canımla Denizli hapsini arzuladım ve kabre girmeyi istedim. Ve “Hapis ve kabir bu tarz-ı hayata müreccahtır” diye, ya hapse veya kabre girmeye karar verirken, inâyet-i İlâhiye imdâda yetişti; kalemleri teksir makinesi olan Medresetü'z-Zehrâ şâkirdlerinin ellerine, yeni çıkan teksir makinesini verdi. Birden, Nur’un kıymetdâr mecmualarından her tanesi, bir kalem ile beş yüz nüsha meydâna geldi. Fütûhâta başlamaları, o sıkıntılı hayatı bana sevdirdi, “Hadsiz şükür olsun” dedirtti.
Bir mikdar sonra, Risale-i Nur’un gizli düşmanları, fütûhât-ı Nuriyeyi çekemediler, hükûmeti aleyhimize sevk ettiler. Yine hayat bana ağır gelmeye başladı. Birden inâyet-i Rabbâniye tecellî etti. En ziyâde Nurlara muhtaç olan alâkadar memurlar, vazifeleri itibariyle, müsâdere edilen Nur Risalelerini kemâl-i merak ve dikkatle mütâlaa ettiler. Fakat Nurlar onların kalblerini kendine tarafdâr eyledi. Tenkid yerine takdire başlamalarıyla Nur Dershânesi çok genişlendi; maddî zararımızdan yüz derece ziyâde menfaat verdi; sıkıntılı telâşlarımızı hiçe indirdi.
Sonra gizli düşman münâfıklar, hükûmetin nazar-ı dikkatini benim şahsıma çevirdiler. Eski siyâsî hayatımı hatırlattırdılar. Hem adliyeyi, hem maârif dâiresini, hem zâbıtayı, hem Dâhiliye vekâletini evhâmlandırdılar. Partilerin cereyanları ve komünistlerin perdesinde anarşistlerin tahrîkâtıyla o evhâm genişlendi. Bizi tazyîk ve tevkìf ve ellerine geçen risaleleri müsâdereye başladılar. Nur şâkirdlerinin fa'âliyetine tevakkuf geldi. Benim şahsımı çürütmek fikriyle, bir kısım resmî memurlar, hiç kimsenin inanmayacağı isnâdlarda bulundular. Pek acîb iftiraları işâaya çalıştılar. Fakat kimseyi inandıramadılar.
Sonra, pek âdi bahânelerle, zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkìf ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta, tecrid-i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve dâima mangalımda ateş varken, za'fiyet ve hastalığımdan, zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette, hem soğuktan bir sıtma, hem dehşetli bir sıkıntı ve hiddet içinde çırpınırken, bir inâyet-i İlâhiye ile bir hakikat kalbimde inkişaf etti. Ma'nen:
“Sen hapse Medrese-i Yûsufiye nâmı vermişsin. Hem Denizli’de, sıkıntınızdan bin derece ziyâde hem ferâh, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dâirelerde Nurların fütûhâtı gibi neticeler, size şekvâ yerinde binler şükrettirdi. Herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı on saat ibâdet hükmüne getirdi, o fânî saatleri bâkîleştirdi. İnşâallâh, bu üçüncü Medrese-i Yûsufiyedeki musîbet-zedelerin Nurlardan istifadeleri ve tesellî bulmaları, senin bu soğuk ve ağır sıkıntını harâretlendirip sevinçlere çevirecek. Ve hiddet ettiğin adamlar, eğer aldanmışlarsa, bilmeyerek sana zulmediyorlar; onlar hiddete lâyık değiller. Eğer bilerek ve garazla ve dalâlet hesabına seni incitiyorlar ve işkence yapıyorlarsa, onlar pek yakın bir zamanda ölümün i'dâm-ı ebedîsiyle kabrin haps-i münferidine girip dâimî sıkıntılı azâb çekecekler. Sen onların zulmü yüzünden hem sevâb, hem fânî saatlerini bâkîleştirmeyi, hem manevî lezzetleri, hem vazife-i ilmiye ve diniyeyi ihlâs ile yapmasını kazanıyorsun” diye rûhuma ihtar edildi.
Ben de bütün kuvvetimle “Elhamdülillâh” dedim. İnsaniyet damarıyla o zâlimlere acıdım, “Yâ Rabbi, onları ıslah eyle” diye duâ ettim. Bu yeni hâdisede, ifâdemde Dâhiliye Vekâletine yazdığım gibi on vecihle kanunsuz olduğu ve kanun nâmına kanunsuzluk eden o zâlimler, asıl suçlu onlar olması gibi, öyle bahâneleri aradılar; işitenleri güldürecek ve hak-perestleri ağlattıracak iftiraları ve uydurmalarıyla ehl-i insafa gösterdiler ki, Risale-i Nur’a ve şâkirdlerine ilişmeye, kanun ve hak cihetinde imkân bulamıyorlar, divâneliğe sapıyorlar.
Ezcümle, bir ay bizi tecessüs eden memurlar, bir şey bahâne bulamadıklarından, bir pusula yazıp ki, “Said’in hizmetkârı bir dükkândan rakı almış, ona götürmüş”; o pusulayı imza ettirmek için hiç kimseyi bulamayıp, sonra yabânî ve sarhoş bir adamı yakalamışlar, tehdidkârâne “Gel bunu imza et” demişler. O da demiş: “Tövbeler tövbesi olsun, bu acîb yalanı kim imza edebilir?” Onları, pusulayı yırtmağa mecbur etmiş.
İkinci bir nümûne: Bilmediğim ve şimdi dahi tanımadığım bir zât, atını, beni gezdirmek için vermiş. Ben de rahatsızlığım için, teneffüs kasdı ile, ekser günlerde, yazda bir-iki saat gezerdim. O at ve araba sâhibine elli liralık kitab vermeğe söz vermiştim, tâ kaidem bozulmasın ve minnet altına girmeyeyim. Acaba bu işte hiçbir zarar ihtimali var mı? Hâlbuki, “O at kimindir?” diye, elli defa bizlerden hem vâli, hem adliyeciler, hem zâbıta ve polisler sordular. Güyâ büyük bir hâdise-i siyâsiye ve âsâyişe temâs eden bir vâkıadır! Hattâ, bu mânâsız soruşların kesilmesi için, iki zât hamiyeten, biri “At benimdir”, diğeri “Araba benimdir” dedikleri için, ikisini de benimle beraber tevkìf ettiler. Bu nümûnelere kıyâsen, çok çocuk oyuncaklarına seyirci olup, gülerek ağladık ve anladık ki, Risale-i Nur’a ve şâkirdlerine ilişenler maskara olurlar!
O nümûnelerden latîf bir muhâvere: Benim tevkìf kağıdımda sebeb “emniyeti ihlâl” suçu yazıldığından ben daha o pusulayı görmeden müddeiumuma dedim: “Seni geçen gece gıybet ettim. Emniyet müdürü hesabına beni konuşturan bir polise, ‘Eğer bin müddeiumumî ve bin emniyet müdürü kadar bu memlekette emniyet-i umumiyeye hizmet etmemiş isem –üç defa– Allah beni kahretsin’ dedim.”
Sonra, bu sırada, bu soğukta, en ziyâde istirahate ve üşümemeğe ve dünyayı düşünmemeğe muhtaç olduğum bir hengâmda, garazı ve kasdı ihsâs eder bir tarzda, beni bu tahammülün fevkınde bu tehcir ve tecrid ve tevkìf ve tazyîke sevk edenlere, fevkalâde iğbirar ve kızmak geldi. Bir inâyet, imdâda yetişti. Ma'nen kalbe ihtar edildi ki:
“İnsanların sana ettikleri ayn-ı zulümlerinde, ayn-ı adâlet olan kader-i İlâhînin büyük bir hissesi var. Ve bu hapiste, yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rızâ ve teslîm ile mukàbele lâzım. Hikmet ve rahmet-i Rabbâniyenin dahi büyük bir hissesi var ki, bu hapistekileri nurlandırmak ve tesellî vermek ve size sevâb kazandırmaktır. Bu hisseye karşı, sabır içinde binler şükretmek lâzımdır. Hem senin nefsinin bilmediğin kusurlarıyla onda bir hissesi var. O hisseye karşı istiğfar ve tevbe ile, nefsine “Bu tokada müstehak oldun” demelisin. Hem gizli düşmanların desîseleriyle bazı sâfdil ve vehham memurları iğfal ile o zulme sevk etmek cihetiyle, onların da bir hissesi var. Ona karşı Risale-i Nur’un o münâfıklara vurduğu dehşetli manevî tokatlar, senin intikamını tamamen onlardan almış. O, onlara yeter. En son hisse bilfiil vâsıta olan resmî memurlardır. Bu hisseye karşı, onların Nurlara tenkid niyetiyle bakmalarında, ister istemez, şübhesiz, îmân cihetinde istifadelerinin hatırı için ﴾ وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ ﴿ düsturuyla onları affetmek, bir ulüvv-ü cenâblıktır.”
Ben de bu hakikatli ihtardan kemâl-i ferâh ve şükür ile, bu yeni Medrese-i Yûsufiyede durmağa, hattâ aleyhimde olanlara yardım etmek için, kendime mûcib-i ceza, zararsız bir suç yapmağa karar verdim. Hem benim gibi yetmişbeş yaşında ve alâkasız ve dünyada sevdiği dostlarından, yetmişten ancak hayatta beşi kalmış ve onun vazife-i nuriyesini görecek yetmiş bin Nur nüshaları bâkî kalıp serbest geziyorlar ve bir dile bedel binler dil ile hizmet-i îmâniyeyi yapacak kardeşleri, vârisleri bulunan benim gibi bir adama, kabir bu hapisten yüz derece ziyâde hayırlıdır. Ve bu hapis dahi, haricinde hürriyetsiz tahakkümler altındaki serbestiyetten yüz derece daha rahat, daha fâidelidir. Çünkü, haricinde, tek başıyla yüzer alâkadar memurların tahakkümlerini çekmeğe mukâbil, hapiste yüzer mahpuslarla beraber, yalnız müdür ve başgardiyan gibi bir-iki zâtın, maslahata binâen hafif tahakkümlerini çekmeğe mecbur olur. Ona mukâbil, hapiste çok dostlardan kardeşâne taltifler, tesellîler görür. Hem İslâmiyet şefkati ve insaniyet fıtratı bu vaziyette ihtiyarlara merhamete gelmesi, hapis zahmetini rahmete çeviriyor diye, hapse râzı oldum.
Bu üçüncü mahkemeye geldiğim sırada, za'fiyet ve ihtiyarlık ve rahatsızlıktan ayakta durmağa sıkıldığımdan, mahkeme kapısının haricinde, bir iskemlede oturdum. Birden bir hâkim geldi, hiddet etti, “Neden ayakta beklemiyor?” ihanetkârâne dedi. Ben de ihtiyarlık cihetinden bu merhametsizliğe kızdım. Birden baktım, pek çok Müslümanlar, kemâl-i şefkat ve uhuvvetle, merhametkârâne bakıp etrafımızda toplanmışlar, dağıtılmıyorlar. Birden iki hakikat ihtar edildi:
BİRİNCİSİ: Benim ve Nurların gizli düşmanlarımız, benim istemediğim hâlde hakkımda teveccüh-ü âmmeyi kırmak ile Nur’un fütûhâtına sed çekilir diye, bazı sâfdil resmî memurları kandırıp, şahsımı millet nazarında çürütmek fikriyle, ihanetkârâne böyle muâmeleye sevketmişler. Buna karşı inâyet-i İlâhiye, Nurların îmân hizmetine mukâbil, bir ikram olarak, o bir tek adamın ihanetine bedel, bu yüz adama bak! Hizmetinizi takdir ile şefkatkârâne acıyarak, alâkadarâne sizi istikbâl ve teşyî' ediyorlar. Hattâ ikinci gün, ben, müstantık dâiresinde müddeiumumun suâllerine cevab verirken hükûmet avlusunda mahkeme pencerelerine karşı bin kadar ahâli kemâl-i alâka ile toplanıp lisân-ı hâl ile, “Bunları sıkmayınız!”
dediklerini, vaziyetleriyle ifâde ediyorlar gibi göründüler. Polisler onları dağıtamıyordular. Kalbime ihtar edildi ki: Bu ahâli, bu tehlikeli asırda tam bir tesellî ve söndürülmez bir nur ve kuvvetli bir îmân ve saâdet-i bâkiyeye bir doğru müjde istiyorlar ve fıtraten arıyorlar ve Nur Risalelerinde aradıkları bulunuyor diye işitmişler ki, benim ehemmiyetsiz şahsıma, îmâna bir parça hizmetkârlığım için, haddimden çok ziyâde iltifat gösteriyorlar.
İKİNCİ HAKİKAT: Emniyeti ihlâl vehmiyle bize ihanet etmek ve teveccüh-ü âmmeyi kırmak kasdıyla tahkîrkârâne, aldanmış mahdûd adamların bed muâmelelerine mukâbil, hadsiz ehl-i hakikatin ve nesl-i âtînin takdirkârâne alkışlamaları var diye ihtar edildi.
Evet, komünist perdesi altında anarşistliğin emniyet-i umumiyeyi bozmağa dehşetli çalışmasına karşı, Risale-i Nur ve şâkirdleri, îmân-ı tahkîki kuvvetiyle bu vatanın her tarafında o müdhiş ifsadı durduruyor ve kırıyor, emniyeti ve âsâyişi te'mine çalışıyor ki, pek çok bir kesrette ve memleketin her tarafında bulunan Nur talebelerinden, bu yirmi senede alâkadar üç-dört mahkeme ve on vilâyetin zâbıtaları, emniyeti ihlâle dair bir vukûâtlarını bulmamış ve kaydetmemiş. Ve üç vilâyetin insaflı bir kısım zâbıtaları demişler: “Nur talebeleri manevî bir zâbıtadır. Âsâyişi muhâfazada bize yardım ediyorlar. Îmân-ı tahkîkî ile, Nur’u okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar. Emniyeti te'mine çalışıyorlar.”
Bunun bir nümûnesi Denizli Hapishânesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç-dört ay zarfında iki yüzden ziyâde o mahpuslar öyle fevkalâde itâatli, dindarâne bir salâh-ı hâl aldılar ki, üç-dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi' bir uzuv olmaya başladı. Hattâ resmî memurlar, bu hâle hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: “Nurcular hapiste kalsalar biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız; tâ onlardan ders alıp onlar gibi olacağız. Onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz.”
İşte bu mâhiyette bulunan Nur talebelerini emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde ve gayet fenâ bir sûrette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar. Biz bunlara karşı deriz:
“Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misâfirhânesinde yolcular gayet sür'at ve telâşla, kafile kafile arkasında, toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir sûrette göreceksiniz.
Hiç olmazsa mazlum ehl-i îmân hakkında terhis tezkeresi olan ölümün, i'dâm-ı ebedî darağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm-ü ebediyetle aldığınız fânî zevkler bâkî ve elîm elemlere dönecek.”
Maatteessüf gizli münâfık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon velî makamında olan şehîdlerinin, kahraman gâzilerinin kanıyla ve kılıncıyla kazanılan ve muhâfaza edilen Hakikat-i İslâmiyete bazen “tarîkat” nâmını takıp ve o güneşin tek bir şuâı olan tarîkat meşrebini o güneşin aynı gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat-i Kur'âniyeye ve hakàik-ı îmâniyeye te'sirli bir sûrette çalışan Nur talebelerine “tarîkatçı” ve “siyâsî cem'iyetçi” nâmını vererek, aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz, hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli Mahkeme-i Âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
“Yüzer milyon başların fedâ oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi fedâ olsun! Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-i Kur'âniyeye fedâ olan başlar, zındıkaya teslîm-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşâallâh!”
İşte, ihtiyarlığımın sergüzeştliğinden gelen ağrılara ve me'yûsiyetlere, îmândan ve Kur'ândan imdâda yetişen kudsî tesellîler ile bu ihtiyarlığımın en sıkıntılı bir senesini, gençliğimin en ferâhlı on senesine değiştirmem. Hususan hapiste farz namazını kılan ve tevbe edenin herbir saati on saat ibâdet hükmüne geçmesiyle ve hastalıkta ve mazlumiyette dahi herbir fânî gün, sevâb cihetinde on gün bâkî bir ömrü kazandırmasıyla, benim gibi kabir kapısında nöbetini bekleyen bir adama ne kadar medâr-ı şükrândır, o manevî ihtardan bildim, “Hadsiz şükür Rabbime” dedim, ihtiyarlığıma sevindim ve hapsime râzı oldum. Çünkü ömür durmuyor, çabuk gidiyor. Lezzetle, ferâhla gitse, lezzetin zevâli elem olmasından, hem teessüf, hem şükürsüzlükle, gafletle, bazı günahları yerinde bırakır, fânî olur, gider. Eğer hapis ve zahmetli gitse, zevâl-i elem bir manevî lezzet olmasından, hem bir nev'i ibâdet sayıldığından, bir cihette bâkî kalır ve hayırlı meyveleriyle bâkî bir ömrü kazandırır. Geçmiş günahlara ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâret olur, onları temizler. Bu nokta-i nazardan, mahpuslardan farzı kılanlar, sabır içinde şükretmelidirler.
On Altıncı Ricâ
ONALTINCI RİCÂ
Bir zaman, ihtiyarlık vaktinde, Eskişehir hapsinden –bir sene cezayı çekip– çıktım. Beni Kastamonu’ya nefyettiler. Polis karakolunda iki üç ay misâfir ettiler. Benim gibi, sâdık dostlarıyla görüşmekten sıkılan bir münzevî ve kıyafetinin tebdiline tahammül etmeyen bir adam, böyle yerlerde ne kadar azâb çeker, anlaşılır. İşte ben bu me'yûsiyette iken, birden, inâyet-i İlâhiye ihtiyarlığımın imdâdına geldi. O karakoldaki komiser, polislerle beraber, sâdık dost hükmüne geçtiler. Hiçbir vakit şapkayı başıma koymayı ihtar etmedikleri gibi, benim hizmetçilerim misillû, istediğim zaman beni şehrin etrafında gezdiriyordular.
Sonra, o karakolun karşısında, Kastamonu’nun Medrese-i Nuriyesine girdim, Nurların te'lifine başladım. Feyzi, Emin, Hilmi, Sâdık, Nazîf, Salâhaddin gibi Nur’un kahraman şâkirdleri, Nurların neşri, teksiri için o medreseye devam ettiler. Gençlikte eski talebelerimle geçirdiğim kıymetdâr müzâkere-i ilmiyeyi daha parlak bir sûrette gösterdiler.
Sonra gizli düşmanlarımız bazı memurları ve bir kısım enâniyetli hocalar ve şeyhleri aleyhimize evhâmlandırdılar. Bizi, Denizli hapsine, beş-altı vilâyetlerden gelen Nur talebelerini, o Medrese-i Yûsufiyede toplanmağa vesile oldular. Bu Onaltıncı Ricânın tafsilâtı, Kastamonu’dan gönderip lâhikaya geçen ve Denizli hapsinde, oradaki kardeşlerime gizli gönderdiğim küçük mektûblar ve mahkemesindeki Müdafaa Risalesidir ki, bu Ricânın hakikatini parlak gösteriyorlar. Tafsilâtını lâhikaya, müdafaama havâle edip, gayet kısa işâret edeceğiz.
Ben, mahrem ve mühim mecmuaları, hususan Süfyân’a ve Nur’un kerâmetlerine dair risaleleri kömür ve odunlar altında sakladım; tâ, benim vefâtımdan veya baştaki başlar hakikati dinleyip akıllarını başlarına aldıktan sonra neşredilsinler diye müsterihâne dururken, birden taharrî memurları ve müddeiumumun muâvini, menzilimi bastılar. O gizli ve ehemmiyetli risaleleri odunların altından çıkardılar. Hem beni tevkìf edip Isparta Hapishânesine, sıhhatim muhtel bir hâlde gönderdiler. Ben pek çok müteellim ve Nurlara gelen o zarardan dehşetli müteessir iken, bir inâyet-i İlâhiye imdâdımıza yetişti. O gizlenmiş ve ehl-i hükûmet onları okumağa çok muhtaç olan o ehemmiyetli risaleleri kemâl-i merak ve dikkatle okumağa başlayıp, büyük resmî dâireler âdeta bir Dershâne-i Nuriye hükmüne geçti. Tenkid fikriyle takdire başladılar. Hattâ Denizli’de, hiç haberimiz yokken, fevkalâde perde altında, matbu' Âyetü'l-Kübrâ’yı resmî ve gayr-ı resmî pek çok adamlar okudular, îmânlarını kuvvetlendirdiler. Bizim hapis musîbetimizi hiçe indirdiler.
Sonra bizi Denizli hapsine aldılar. Beni tecrid-i mutlak içinde ufûnetli, rutûbetli, soğuk bir koğuşa soktular. İhtiyarlık, hastalık ve benim yüzümden masûm arkadaşlarımın zahmetlerinden bana gelen çok teellüm ve Nurların ta'til ve müsâderesinden gelen çok teessüf ve sıkıntı içinde çırpınırken, birden inâyet-i Rabbâniye imdâda yetişti. Birden o koca hapishâneyi bir Dershâne-i Nuriyeye çevirip bir Medrese-i Yûsufiye olduğunu isbât ederek, Medresetü'z-Zehrâ kahramanlarının elmas kalemleriyle Nurlar intişara başladı. Hattâ o ağır şerâit içinde Nur’un kahramanı, üç-dört ay zarfında yirmiden ziyâde Meyve ve Müdafaât Risalesinden yazdı. Hem hapiste, hem hàriçte fütûhâta başladılar. O musîbetteki zararımızı büyük menfaatlere ve sıkıntılarımızı sevinçlere çevirdi. ﴾ عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ﴿ sırrını tekrar gösterdi.
Sonra birinci ehl-i vukûfun yanlış ve sathî zabıtlara binâen aleyhimizde şiddetli tenkidleri ve Maârif Vekilinin dehşetli hücumuyla beraber, aleyhimizde bir beyânnâme neşretmesiyle hattâ bazı haberlerle bir kısmımızın i'dâmına çalışıldığı hengâmda, bir inâyet-i Rabbâniye imdâdımıza yetişti. Başta Ankara ehl-i vukûfunun şiddetli tenkidlerini beklerken, takdirkârâne raporları, hattâ beş sandık Nur Risalelerinde beş on sehiv buldukları hâlde, mahkemede onların sehiv ve yanlış gösterdikleri noktalar ayn-ı hakikat olduğunu ve onların sehiv ve yanlış dedikleri maddelerde kendileri sehiv ettiklerini isbât ettiğimiz gibi, beş yaprak raporlarında beş on sehiv ve yanlışlarını gösterdik. Ve yedi makàmâta gönderdiğimiz Meyve ve Müdafaanâme Risaleleri ve Adliye Vekâletine gönderilen Nur’un umum risaleleri, hususan mahremlerin dokunaklı ve şiddetli tokatlarına mukâbil tehdidkârâne şiddetli emirler beklerken, gayet mülâyimâne, hattâ tesellîkârâne Başvekilin bize gönderdiği mektûbu gibi, musâlaha tarzında ilişmemeleri kat'î isbât etti ki: Risale-i Nur’un hakikatleri, inâyet-i İlâhiye kerâmetiyle onları mağlûb edip kendini onlara irşadkârâne okutturmuş, o geniş dâireleri bir nev'i dershâne yapmış, çok mütereddid ve mütehhayyirlerin îmânlarını kurtarmış ve bizim sıkıntılarımızdan yüz derece ziyâde manevî ferâh ve fayda verdi.
Sonra gizli düşmanlar beni zehirlediler. Ve Nur’un şehîd kahramanı merhum Hâfız Ali benim bedelime hastahâneye gitti ve benim yerimde berzah âlemine seyahat eyledi, bizi me'yûsâne ağlattırdı. Ben bu musîbetten evvel Kastamonu’nun dağında bağırarak mükerrer defa dedim: “Kardeşlerim, ata et, arslana ot atmayınız.” Yani, “Her risaleyi herkese vermeyiniz; tâ, bize taarruz edilmesin.” Yaya gidilse yedi gün uzakta Hâfız Ali (Rahmetullâhi Aleyh), manevî telefonuyla işitiyor gibi, aynı vakit bana yazıyor ki: “Evet, Üstadım, Risale-i Nur’un bir kerâmetidir ki, ata et, arslana ot atmaz. Belki ata ot, arslana et atar ki, o arslan hocaya İhlâs Risalesini verdi.” Yedi gün sonra mektûbunu aldık. Hesab ettik; aynı zamanda, ben dağda bağırırken, o da garîb sözleri mektûbunda yazıyormuş.
İşte, Nur’un böyle bir manevî kahramanının vefâtı ve gizli münâfıkların aleyhimizde desîselerle bizi cezalandırmaya çalışmaları ve benim zehirli hastalığımdan dolayı beni de hastahâneye resmî emirle mecbur etmek endişesi bizi sıkarken, birden inâyet-i İlâhiye imdâda geldi.
Mübârek kardeşlerimin hàlis duâlarıyla zehirin tehlikesi geçmiş ve o merhum şehîdin, kuvvetli emârelerle, kabrinde Nurlarla meşgul olması ve suâl meleklerine Nurlar ile cevab vermesi; ve onun bedeline ve onun sisteminde Nurlara çalışacak Denizli kahramanı Hasan Feyzi (Rahmetullâhi Aleyh) ve arkadaşları perde altında te'sirli bir sûrette hizmetleri; ve düşmanlarımızın dahi, mahpusların birden Nurlarla ıslah olmaları cihetinde, hapisten çıkmamıza tarafdâr olması; ve Ashâb-ı Kehf misillû Nur şâkirdleri o sıkıntılı çilehâneyi Ashâb-ı Kehf ve eski zaman ehl-i riyâzâtının mağaralarına çevirmesi; ve istirahat-i kalble Nurların neşrine ve yazmasına sa'yleriyle inâyet-i Rabbâniyenin imdâdımıza yetiştiğini isbât etti.
Hem kalbime geldi ki, mâdem İmâm-ı A'zam gibi eâzım-ı müçtehidîn hapis çekmiş ve İmâm-ı Ahmed İbn-i Hanbel gibi bir mücâhid-i ekbere, Kur'ânın bir tek mes'elesi için hapiste pek çok azâb verilmiş ve şekvâ etmeyerek, kemâl-i sabır ile sebat edip o mes'elelerde sükût etmemiş. Ve pek çok imâmlar ve allâmeler, sizlerden pek çok ziyâde azâb verildiği hâlde, kemâl-i sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kur'ânın müteaddid hakikatleri için pek büyük sevâb ve kazanç aldığınız hâlde pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur. Evet, zulm-ü beşer içinde bir cilve-i inâyet-i Rabbâniyeyi kısaca beyân edeceğim:
Ben yirmi yaşında iken tekrar ile derdim: “Eski zamanda mağaralara çekilen târikü'd-dünyalar gibi, âhir ömrümde ben de bir mağaraya, bir dağa çekilip insanların hayat-ı ictimâiyesinden çıkacağım.” Hem eski Harb-i Umumîde şark-ı şimâlîdeki esâretimde karar vermiştim ki, “Bundan sonra ömrümü mağaralarda geçireceğim. Hayat-ı siyâsiyeden ve ictimâiyeden sıyrılacağım. Artık karışmak yeter” derken, inâyet-i Rabbâniye, hem adâlet-i kaderiye tecellî ettiler. Kararımdan ve arzumdan çok ziyâde hayırlı bir sûrette, ihtiyarlığıma merhameten, o mutasavver mağaralarımı hapishânelere ve inzivalara ve yalnızlık içinde çilehânelere ve tecrid-i mutlak menzillerine çevirdi. Ehl-i riyâzet ve münzevîlerin dağlardaki mağaralarının çok fevkınde Yûsufiye medreseleri ve vaktimizi zâyi' etmemek için tecridhâneleri verdi. Hem mağara fâide-i uhreviyesini, hem hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyenin mücâhidâne hizmetini verdi. Hattâ ben azmetmiştim ki, arkadaşlarımın berâetlerinden sonra bir suç gösterip hapiste kalacağım. Husrev ve Feyzi gibi mücerredler benim yanımda kalsın ve bir bahâne ile, insanlarla görüşmemek ve vaktimi lüzumsuz sohbetlerle ve tasannu' ve hodfürûşluk ile geçirmemek için tecrid koğuşunda bulunacağım. Fakat kader-i İlâhî ve kısmetimiz, bizi başka çilehâneye sevk ettiler.
اَلْخَيْرُ فِيمَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ ﴿ عَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ﴾
sırrıyla ihtiyarlığıma merhameten ve hizmet-i îmâniyede daha ziyâde çalıştırmak için, ihtiyar ve kudretimizin haricinde bu üçüncü Medrese-i Yûsufiyede vazife verildi.
Evet, inâyet-i İlâhiye, ihtiyarlığıma merhameten, kuvvetli ve gizli düşmanı bulunmayan gençliğime mahsûs olan mağaralarımı, hapishânenin tecrid-i münferid menzillerine çevirmesinde üç hikmet ve Hizmet-i Nuriyeye üç ehemmiyetli faydası var:
Birinci Hikmet ve Faide
BİRİNCİ HİKMET VE FÂİDE: Nur talebelerinin bu zamanda toplanmaları, zararsız olarak, Medrese-i Yûsufiyede olur. Ve birbirini görüp sohbet etmek, hàriçte masraflı ve şübheli olur. Hattâ benimle görüşmek için bazıları kırk elli lirayı sarf ederek gelip, ya yirmi dakika veya hiç görüşmeden döner, giderdi. Ben bazı kardeşlerimi yakından görmek için hapsin zahmetini severek kabûl ederdim. Demek hapis bizim için bir ni'mettir, bir rahmettir.
İkinci Hikmet ve Faide
İKİNCİ HİKMET VE FÂİDE: Bu zamanda Nurlarla hizmet-i îmâniye her tarafta ilânatla ve muhtaç olanların nazar-ı dikkatlerini celb etmekle olur. İşte, hapsimizle, Nurlara nazar-ı dikkat celb olunur, bir ilânat hükmüne geçer. En ziyâde muannid veya muhtaç olanlar onu bulur, îmânını kurtarır ve inâdı kırılır, tehlikeden kurtulur ve Nur’un dershânesi genişlenir.
Üçüncü Hikmet ve Faide
ÜÇÜNCÜ HİKMET VE FÂİDE: Hapse giren Nur talebeleri birbirinin hâllerinden, seciyelerinden, ihlâs ve fedâkârlıklarından ders almalarıyla beraber, Nurlar hizmetinde dünyevî menfaatleri daha aramazlar.
Evet, Medrese-i Yûsufiyede, çok emârelerle, her sıkıntı ve zahmetin on, belki yüz misli maddî ve manevî fâideler ve güzel neticeler ve îmâna geniş ve hàlis hizmetler, gözleriyle gördüklerinden, tam ihlâsa muvaffak olurlar, daha cüz'i ve hususî menfaatlere tenezzül etmezler.
Bu çilehânelerin bana mahsûs bir letâfeti ve hazîn, fakat tatlı bir vaziyeti var. Şöyle ki:
Ben gençlik zamanında bizim memlekette gördüğüm eski medresenin aynı vaziyetini görüyorum. Çünkü, vilâyât-ı şarkıyede eski âdet medrese talebelerinin bir kısmının ta'yinâtları dışarıdan geliyordu. Ve bazı medreseler, içinde pişiriyorlardı. Ve daha kaç cihette bu çilehâneye benziyorlardı. Ben de lezzetli bir tahassür içinde buraya baktıkça, o eski gençlik ve şirin zamana hayâlen gidiyorum ve ihtiyarlık vaziyetlerini unutuyorum. ∗∗∗
Yirmialtıncı Lem'anın Zeyli
Yirmibirinci Mektûb olup, Mektûbat Mecmuasına idhal edildiğinden buraya dercedilmedi.
Yirmiyedinci Lem'a
Eskişehir mahkeme müdafaası olup, teksir Lem'alar Mecmuasında ve kısmen Tarihçe-i Hayat’ta neşredilmiştir.