Lem'alar

Yirmidördüncü Lem'a

24. bölüm / 39

Yirmidördüncü Lem'a

(Tesettür hakkındadır)

Onbeşinci Notanın İkinci ve Üçüncü Mes'eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmidördüncü Lem'a olmuştur.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ ﴾

ilâ âhir.. âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur'ânın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, “Bir esârettir.” diyor. (∗) <ft3>[^1]</ft3>

[^1]:(∗): Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyizin müdafaâtından bir parça: "Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüz elli-milyon insanların hayat-ı ictimâiyesinde en kudsî ve hakîki ve hakikatli bir düstur-u İlâhîyi, üçyüz ellibin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette, rû-yi zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!"

Elcevab: Kur'ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi, gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız “Dört Hikmet”ini beyân ederiz.

Yirmidördüncü Lem'a

BİRİNCİ HİKMET: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü, kadınlar hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskàle ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli var.

Hem kadınların on adedden altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma'rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adedden, ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.

Ma'lûmdur ki insan sevmediği ve istiskàl ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoslandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa; yedi-sekizinden istiskàl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîü't-teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır.

Hattâ işitiyoruz; açık saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekvâ ediyorlar.

Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymetdâr birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukùttan, zilletten ve manevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.

Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü, sekiz-dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz-dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz-dokuz sene, o sekiz-dokuz dakika gayr-ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydân vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor.

Mesmuâtıma göre; merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!

Birinci Hikmet

Ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyânetine bakıp taklid eder, refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

ÜÇÜNCÜ HİKMET: Bir ailenin saâdet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekàbile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık saçıklık o emniyeti bozar. O mütekàbil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekàbile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:

Üçüncü Hikmet

İKİNCİ HİKMET: Kadın ve erkek ortasında gayet esâslı ve şiddetli münâsebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Mâdem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Mâdem mü'min olan kocası, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsûs muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esâslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukâbil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyânet noktasındadır.

Bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.” diye takvâya girer.

Veyl o erkeğe ki, sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer.

Ne bedbahttır o kadın ki, müttakì kocasını taklid etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder.

Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefâhetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..

İkinci Hikmet

Dördüncü Hikmet

İnsan, hemşire misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü, mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.

Çünkü, mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukùt-u insaniyettir!..

DÖRDÜNCÜ HİKMET: Ma'lûmdur ki; kesret-i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hattâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنيِّ اُبَاهِى بِكُمُ الْاُمَمَ (ev kemâ kàl) Yani: “İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.” Hâlbuki tesettürün ref'i, izdivâcı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka-i hayatını nâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder.

Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının –aile hayatında müdür-ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza memuru olduğundan– en esâslı hasleti; sadâkattir, emniyettir. Açık saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdân azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesâret ve sehàvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi ona hazinedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.

Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla açık saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet-i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupadaki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik-i hârredir.

Ma'lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvaniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık saçıklık, belki çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta medâr olmaz. Fakat serîü't-teessür ve hassas olan memâlik-i hârredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık saçıklık, elbette çok sû-i istimâlâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukùt-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukâbil, her birkaç günde kendini bir isrâfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyâta da meyleder.

Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd-i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları hevesât-ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyâs edilmez. ∗∗∗

Mâdem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle “Gençlik Rehberi”ni onlar için yazdım ve pek çok istifade edildi. Hâlbuki, hanımlar tâifesi, gençlerden daha ziyâde bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar.

Ben de bu ihtara karşı, gayet perîşan ve za'f ve aczimle beraber “Üç Nükte” ile gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübârek hemşirelerime ve manevî genç evlâdlarıma beyân ediyorum:

Birinci Nükte

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

EHL-İ ÎMÂN ÂHİRET HEMŞİRELERİM OLAN

KADINLAR TÂİFESİ İLE BİR MUHÂVEREDİR

BİRİNCİ NÜKTE: Risale-i Nur’un en mühim bir esâsı şefkat olmasından, nisâ tâifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyâde Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve Lillâhi'l-Hamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedâkârlık, hakîki bir ihlâsı ve mukàbelesiz bir fedâkârlık mânâsını ifâde ettiğinden şimdi bu zamanda pekçok ehemmiyeti var.

Evet, bir vâlide, veledini tehlikeden kurtarmak için, hiçbir ücret istemeden rûhunu fedâ etmesi ve hakîki bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki: Hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fenâ cereyanlarla o kuvvetli ve kıymetdâr seciye inkişaf etmez. Veyâhut sû-i istimâl edilir. Yüzer nümûnelerinden bir küçük nümûnesi şudur:

Bir Muhavere

Bazı vilâyetlerde tâife-i nisâdan samîmî ve harâretli bir sûrette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyâde, onların Nurlara ait derslerime i'timâdlarını bildiğim sıralarda, mübârek Isparta’ya ve manevî Medresetü'z-Zehrâ’ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki, o mübârek Âhiret hemşirelerim olan tâife-i nisâ benden bir ders bekliyorlarmış. Güyâ va'z sûretinde câmilerde onlara bir dersim olacak. Hâlbuki, ben dört-beş vecihle hastayım. Ve hem perîşan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum hâlde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki:

O şefkatli vâlide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedâkârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun.” diye bütün malını verir; Hâfız Mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masûm çocuğunu, âhirette şefâatçi olmak lâzım gelirken da'vâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim îmânımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için; vâlidesinin hàrika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukàbele edemez, belki de çok kusur eder.

Eğer hakîki şefkat sû-i istimâl edilmeyerek bîçâre veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve i'dâm-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli vâlidesinin defter-i âmâline geçeceğinden, vâlidesinin vefâtından sonra her vakit hasenâtları ile rûhuna nurlar yetiştirdiği gibi, Âhirette de değil da'vâcı olmak, bütün rûh u canı ile şefâatçi olup, ebedî hayatta ona mübârek bir evlâd olur.

Evet insanın en birinci üstadı ve te'sirli muallimi onun vâlidesidir. Bu münâsebetle ben kendi şahsımda kat'î ve dâima hissettiğim bu mânâyı beyân ediyorum:

Ben bu seksen sene ömrümde seksen bin zâtlardan ders aldığım hâlde kasem ediyorum ki: En esâslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinât ve manevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücûdumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sâir derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve rûhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinâtını şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esâsiye müşâhede ediyorum.

Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esâsından en mühimmi olan “şefkat etmek” ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan “acımak” ve “merhamet” etmeyi, o vâlidemin şefkatli fiil ve hâlinden ve o manevî derslerinden aldığımı yakìnen görüyorum. Evet, bu hakîki ihlâs ile hakîki bir fedâkârlık taşıyan vâlidelik şefkati sû-i istimâl edilip, masûm çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat, fânî şişeler hükmünde olan dünyaya, o çocuğun masûm yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimâl etmektir.

İKİNCİ NÜKTE: Bu sene inzivada iken ve hayat-ı ictimâiyeden çekildiğim hâlde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvâh!” dedim. “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nev'i Cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış.” dedim. Sebebini aradım, bildim ki: Nasıl İslâmiyet’in hayat-ı ictimâiyesine ve dolayısıyla Din-i İslâm’a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefâhete sevketmek için bir-iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçâre nisâ tâifesinin gâfil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için, bir-iki komitenin te'sirli bir sûrette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki: Bu Millet-i İslâm’a bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.

Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan manevî evlâdlarıma kat'iyyen beyân ediyorum ki: Kadınların saâdet-i uhreviyesi gibi, saâdet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, dâire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. Rusya’da o bîçâre tâifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz.

Risale-i Nurun bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam refîkasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fânî ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve dâimîsi onun şefkatine ve kadınlığa mahsûs hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçâre ihtiyarlandıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü, onun refîkası yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refîka değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refîka-i hayat

İkinci Nükte

Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukàbele istemeyerek, hiçbir fâide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak rûhunu fedâ ettiklerine, o şefkatin küçücük bir nümûnesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve rûhunu fedâ etmesi isbât ediyor.

Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a'mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esâs, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakîki ihlâs bulunuyor.

Eğer bu iki nokta o mübârek tâifede inkişafa başlasa, dâire-i İslâmiyede pek büyük bir saâdete medâr olur. Hâlbuki erkeklerin kahramanlıkları mukàbelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukàbele istiyorlar. Hiç olmazsa şân ve şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçâre mübârek tâife-i nisâiye, zâlim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için başka bir tarzda, za'fiyetten ve aczden gelen başka bir nev'ide riyâkârlığa giriyorlar.

olduğundan ihtiyarlandıkça daha ziyâde hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refâkatten sonra ebedî bir müfârakata ma'rûz kalan o aile hayatı, esâsıyla bozuluyor.

Hem Risale-i Nurun bir cüz'ünde denilmiş ki:

Bahtiyardır o adam ki, refîka-i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saâdet-i dünyeviyesi içinde saâdet-i uhreviyesini kazanır.

Bedbahttır o adam ki; sefâhete girmiş zevcesine ittibâ' eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirâk eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir sûrette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

İşte, Risale-i Nur’un bu meâldeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saâdetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız dâire-i Şerîattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir.

Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın kocasında fenâlık ve sadâkatsizlik görse, o da kocasının inâdına kadının vazife-i ailevîsi olan sadâkat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itâatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakîki sadâkati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü, nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekinir. Nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskàl eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskàl eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azâb çektiği gibi, sadâkatsizlik ittihamı altına girer; zaafiyetiyle beraber, hukukunu muhâfaza edemez.

Elhâsıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de, o masûm hanımlar dahi, sefâhette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zaîf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Azîz hemşirelerim kat'iyyen biliniz ki; dâire-i meşrûanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde on derece onlardan ziyâde elemler ve zahmetler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisâtlarla isbât etmiştir. Uzun tafsilâtı Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.

Ezcümle: “Küçük Sözler” den Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve “Gençlik Rehberi” benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için dâire-i meşrûadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanâat getiriniz. Sizin hânenizdeki masûm evlâdlarınızla masûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyâde zevklidir.

Hem kat'iyyen biliniz ki; bu hayat-ı dünyeviyede hakîki lezzet, îmân dâiresindedir ve îmândadır. Ve âmâl-i sâlihanın herbirisinde bir manevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefâhette, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat'î delillerle isbât etmiştir. Âdeta îmânda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefâhette bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle aynelyakìn görmüşüm ve Risale-i Nurda bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedîd muannid ve mu'terizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukûflar ve mahkemeler o hakikati cerhedememişler.

Üçüncü Nükte

Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefâhete girse, ancak sekiz lira kadar bir şey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefâhetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmîsiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefâhette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.

Az olmayan bu nev'i vukûât da gösteriyor ki; mübârek tâife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe' olduğu gibi, fısk ve sefâhette dünya zevki için kàbiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar, dâire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes'ûd bir aile hayatını geçirmeğe mahsûs bir nev'i mübârek mahlûkturlar. Bu mübârekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhâfaza eylesin, âmîn...

Hemşirelerim; mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maîşet derdi için serseri, ahlâksız, frenk-meşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanâatle, köylü masûm kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev'inden kendinizi idareye çalışınız; satmağa çalışmayınız. Şâyet size münâsib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize râzı olunuz ve kanâat ediniz. İnşâallâh rızânız ve kanâatinizle o da ıslah olur. Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz!..

Şimdi sizin gibi mübârek ve masûm hemşirelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta “Tesettür Risalesi” ve “Gençlik Rehberi” ve “Küçük Sözler” benim bedelime sizlere ders versin. Ben işittim ki; benim size câmide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perîşaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbâb bu vaziyete müsâade etmiyor.

Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabûl eden bütün hemşirelerimi, bütün manevî kazançlarıma ve duâlarıma Nur Şâkirdleri gibi dâhil etmeğe karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz o vakit kaidemiz mûcibince; bütün kardeşleriniz olan Nur Şâkirdlerinin manevî kazançlarına ve duâlarına da hissedar oluyorsunuz.

Ben şimdi daha ziyâde yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zaîf ve çok ihtiyar ve tashihât gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.

اَلْبَاقِي هُوَ الْبَاقِي

Duânıza muhtaç kardeşiniz

Said Nursî ∗∗∗