Yirmibirinci Lem'a
İhlâs Hakkında
Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Yedi Mes'elesinden Dördüncü Mes'elesi iken, ihlâs münâsebetiyle Yirminci Lem'anın İkinci Noktası oldu. Nurâniyetine binâen Yirmibirinci Lem'a olarak Lemeâta girdi.
(Bu Lem'a lâakal her onbeş günde bir defa okunmalı.)
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ ﴾ ﴿ وَقُومُوا لِلّٰهِ قَانِت۪ينَ ﴾
﴿ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا ❀ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا ﴾ ﴿ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتى۪ ثَمَنًا قَل۪يلًا ﴾
Ey âhiret kardeşlerim ve ey Hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde; en mühim bir esâs, en büyük bir kuvvet, en makbûl bir şefâatçi, en metîn bir nokta-i istinâd, en kısa bir tarîk-ı hakikat, en makbûl bir duâ-yı manevî, en kerâmetli bir vesile-i makàsıd, en yüksek bir haslet, en sâfî bir ubûdiyet, ihlâstır.
Mâdem ihlâsta mezkûr hàssalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve mâdem bu müdhiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukâbilinde ve şiddetli tazyîkat karşısında ve savletli bid'alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz hâlde; gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i îmâniye ve Hizmet-i Kur'âniye omuzumuza ihsân-ı İlâhî tarafından konulmuş.
İkinci Düsturunuz
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rızâ-yı İlâhî olmalı.
Eğer O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabûl etse, bütün halk reddetse te'siri yok. O râzı olduktan ve kabûl ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız hâlde, halklara da kabûl ettirir. Onları da râzı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını esâs maksad yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu Hizmet-i Kur'âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde fazilet-fürûşluk nev'inden gıbta damarını tahrîk etmemektir.
Çünkü, nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına i'tirâz etmez, kalb rûhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muâvenet eder. Yoksa o vücûd-u insanın hayatı söner, rûhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu
Birinci Düsturunuz
Elbette herkesten ziyâde bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmağa mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zâyi' olur, devam etmez; hem şiddetli mes'ûl oluruz.
﴾ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتى۪ ثَمَنًا قَل۪يلًا ﴿ âyetindeki şiddetli tehdidkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saâdet-i ebediye zararına; mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfürûşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi'-i cüz'iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecâvüz, hem Hizmet-i Kur'âniyenin hizmetine taarruz, hem hakàik-ı îmâniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umûr-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hàdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbâbdan, yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm ﴾ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ى ﴿ demesiyle, nefs-i emmâreye i'timâd edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhâfaza etmek ve mânileri def'etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Üçüncü Düsturunuz
görerek tenkid edip, sa'ye şevkini kırıp, atâlete uğratmaz. Belki bütün isti'datlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcîh etmek için yardım ederler; hakîki bir tesânüd, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre mikdar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sâhibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale-i Nur şâkirdleri ve Kur'ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin a'zâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saâdet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârü's-Selâm’a Ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir sefîne-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört ferdden bin yüz onbir kuvvet-i maneviyeyi te'min eden sırr-ı ihlâsı kazanmak ile tesânüd ve ittihâd-ı hakîkiye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihâd etse, yüzonbir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, onaltı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihâd-ı maksad ve ittifak-ı vazife ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dörtbin dörtyüz kırkdört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakîki sırr-ı ihlâs ile, on altı fedâkâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i maneviyesi dörtbinden geçtiğine, pek çok vukûât-ı tarihiye şehâdet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakîki, samîmî bir ittifakta herbir ferd, sâir kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güyâ on hakîki müttehid adamın herbiri; yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3>
[^1]: (Hâşiye) Evet, sırr-ı ihlâs ile samîmî tesânüd ve ittihâd, hadsiz menfaate medâr olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinâddır. Çünkü ölüm gelse, bir rûhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakîkiye ile, rızâ-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince rûhları olduğundan, biri ölse, "Diğer rûhlarım sağlam kalsınlar. Zîra o rûhlar her vakit sevâbları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idâme ettiklerinden, ben ölmüyorum" diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve "O rûhlar vâsıtasıyla sevâb cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum" der, rahatla yatar.
Hattâ, en latîf ve güzel bir. hakikat-i îmâniyeyi muhtaç bir mü'mine bildirmek ki, en masûmâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevâb kazanayım, bu güzel mes'eleyi ben söyleyeyim.” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur, fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde “fenâ fişşeyh, fenâ firresûl” ıstılahâtı var. Ben sofî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte “fenâfil'ihvân” sûretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna “tefânî” denilir. Yani, birbirinde fânî olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsâniyesini unutup, kardeşlerinin meziyât ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin esâsı uhuvvettir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürîd
Dördüncü Düsturunuz
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu da'vâyı isbât eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukâbil, burada sizinle, yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi. Hâlbuki, kendi memleketimde ve İstanbulda, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben; yalnız, kimsesiz, garîb, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudât ve tazyîkatları altında, yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat'iyyen şübhem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samîmî ihlâsınızla, şân ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşâallâh tam ihlâsa muvaffak olursunuz; beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (R.A.) o mu'cizevâri kerâmetiyle ve Hazret-i Gavs-ı A'zam (K.S.) o hàrika kerâmet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binâen iltifat ediyorlar. Ve himâyetkârâne tesellî verip hizmetinizi ma'nen alkışlıyorlar. Evet, hiç şübhe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binâen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle manevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, ﴾ وَيُؤْثِرُونَ علٰٓى اَنْفُسِهِمْ ﴿ sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize –şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde– tercih ediniz.
mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki hakîki kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer.
Mesleğimiz “Halîliye” olduğu için, meşrebimiz “hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedâkâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü'l-esâsı, samîmî ihlâstır. Samîmî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukùt eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i Kübrâ-yı Kur'âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallâh, Risale-i Nur yoluyla Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın dâire-i kudsiyesine girenler, dâima nura, ihlâsa, îmâna kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukùt etmeyeceklerdir.
Ey Hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhâfaza etmenin en müessir bir sebebi, “râbıta-i mevt”tir.
Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, râbıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fânî olduğunu mülâhaza edip, nefsin desîselerinden kurtulmaktır.
Evet, ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat, Kur'ân-ı Hakîmin,
﴾ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ﴾ ﴿ اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّـهُمْ مَيِّتُونَ ﴿ gibi âyetlerinden aldığı dersle râbıta-i mevti sülûklerinde esâs tutmuşlar, tûl-i emelin menşe'i olan tevehhüm-ü ebediyeti o râbıta ile izâle etmişler. Onlar farazî ve hayâlî bir sûrette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu râbıtanın fevâidi pek çoktur. Hadîste اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ (ev kemâ kàl) yani: “Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!” diye bu râbıtayı ders veriyor.
Fakat mesleğimiz tarîkat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu râbıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayâlî sûretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek sûretinde müstakbeli zaman-ı hâzıra getirmek değil; belki hakikat noktasında, zaman-ı hâzırdan istikbâle fikren gitmek, nazaran bakmaktır.
Evet, hiç hayâle, farazâ lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi
Râbıta-i Mevt
Birincisi: Menfaat-i maddiye cihetinden gelen rekabet, yavaş yavaş ihlâsı kırar. Hem, netice-i hizmeti de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır.
Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet, bir hürmet ve bir muâvenet fikrini dâima beslemiş. Ve bilfiil onların hakikat-i ihlâslarına ve sâdıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirâk etmek niyetiyle, onların hâcât-ı maddiyelerinin tedârikiyle meşgul olup vakitlerini zâyi' etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip hürmet etmişler. Fakat bu muâvenet ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip muntazır kalmakla, lisân-ı hâl ile dahi istenilmez. Belki ummadığı bir hâlde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem ﴾ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتى۪ ثَمَنًا قَل۪يلًا ﴿ âyetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar.
İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmâre, hodgâmlık cihetiyle o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakîki bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kudsiyeti kaybeder, ehl-i hakikat nazarında sakîl bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise, bu hamur çok su götürür. Kısa kesip, yalnız, hakîki kardeşlerimin içinde sırr-ı ihlâsı ve samîmî ittifakı kuvvetleştirecek iki misâl söyleyeceğim.
Birinci misâl: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hattâ bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı ictimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk-i emvâl düsturunu kendilerine
Birincisi
İkinci sebeb, îmân-ı tahkîkînin kuvvetiyle ve mârifet-i Sâni'i netice veren masnûâttaki tefekkür-ü îmânîden gelen lemeât ile bir nev'i huzur kazanıp, Hàlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, meded aramak o huzurun edebine muhâlif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise, bunda çok derecât, merâtib var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır. Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakàik zikredildiğinden, ona havâle edip burada kısa kesiyoruz.
İhlâsı kıran ve riyâya sevk eden pek çok esbâbdan iki-üçünü muhtasaran beyân edeceğiz.
İmân-ı Tahkîkînin Kuvveti
şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşâhede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.
rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, hàrika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Hâlbuki, iştirâk-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirâkle mâhiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezârette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez. Her ne ise... Bu iştirâk-i emvâl düsturu a'mâl-i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medârdır. Çünkü bütün emvâl, o iştirâk eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor.
Çünkü, nasıl ki dört-beş adamdan –iştirâk niyetiyle– biri gazyağı, biri fitil, biri lamba, biri şişe, biri kibrit getirip lambayı yaktılar. Herbiri tam bir lambaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lamba, oda ile beraber aynasına girer.
Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvet ile tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü'l-mesâî, o iştirâk-i a'mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur; herbirinin defter-i a'mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhûd ve vâkidir. Ve vüs'at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezâsıdır.
İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşâallâh menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarîkat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz'î bir sevâb nerede, mezkûr misâl hükmündeki iştirâk-i a'mâl noktasında tezâhür eden sevâb ve nur nerede?
İkinci misâl: Ehl-i san'at, netice-i san'atı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i san'at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmağa çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san'atın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü'l-mesâî düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ... Herbirisi iğne yapmak san'atında yalnız cüz'î bir işle meşgul olup, iştigâl ettiği hizmet basit olduğundan vakit zâyi' olmayıp, o hizmette meleke kazanarak gayet sür'atle işini görmüş. Sonra, o teşrîk-i mesâî ve taksim-i a'mâl düsturuyla olan san'atın semeresini taksim etmişler. Herbirisine –bir günde üç iğneye bedel– üçyüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyanın san'atkârları arasında, onları teşrîk-i mesâîye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.
İşte, ey kardeşlerim! Mâdem umûr-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihâd, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nurânî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî
İhlâsı Kıran İkinci Mani
ile herbirisinin âyinesine umum nur in'ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevâba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyâs edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz.
İhlâsı kıran ikinci mâni: Hubb-u câhtan gelen şöhret-perestlik sâikasıyla ve şân ü şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı rûhî olduğu gibi, şirk-i hafî tâbir edilen riyâkârlığa, hodfürûşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur'ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fânî edip (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan mâbeynimizde bu nev'i hubb-u câhtan gelen rekabet te'sir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfîdir. Mâdem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i manevîyi şahsî, hodfürûşâne, rekabetkârâne, cüz'î bir şerefe ve şöhrete fedâ etmek, Risale-i Nur şâkirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümîdindeyim.
[^2]:(Hâşiye) Evet, bahtiyar (odur ki), kevser-i Kur'ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.
Evet, Risale-i Nur şâkirdlerinin kalbi, aklı, rûhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir; bir derece hükmünü kalb, akıl ve rûhun rağmına olarak icra eder. Sizlerin kalb ve rûh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği te'sire binâen i'timâd ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazen aldatıyorlar. Onun için, bazen şiddetli îkaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.
Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyâhut mahdûd makamlar bulunurdu. O makama müteaddid isti'datlar namzed olurdu. Gıbtakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıbtakârâne müzâhemeye medâr olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muâvin ve zahîr olur, hizmetini tekmîl eder. Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıbtakârâne hırs-ı sevâb ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücûda geldiğine delil, ehl-i tarîkatın o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid'a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.
Üçüncü Mani
Üçüncü mâni: Korku ve tama'dır. Bu mâni diğer bir kısım mânilerle beraber “Hücumât-ı Sitte”de tamamıyla izâh edildiğinden, ona havâle edip, Cenâb-ı Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefâatçi yapıp niyâz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmme muvaffak eylesin. Âmîn!
اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ الْاِخْلَاصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ
آمِينَ آمِينَ
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗
BİR KISIM KARDEŞLERİME HUSUSÎ
BİR MEKTÛBDUR
Yazıda usanan ve ibâdet ayları olan Şühûr-u Selâsede sâir evrâdı, beş cihetle ibâdet sayılan (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadîs-i şerîfin bir nüktesini söyleyeceğim.
[^3]:(Hâşiye) Bu kıymetli mektûbda Üstadımızın işâret ettiği beş nev'i ibâdetin kendilerinden izâhını taleb ettik. Aldığımız izâh aşağıya yazılmıştır. 1. En mühim bir mücâhede olan ehl-i dalâlete karşı ma'nen mücâhede etmektir. 2. Üstad'ına neşr-i hakikat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir. 3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmektir. 4. Kalemle ilmi tahsil etmektir. 5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî olan ibâdeti yapmaktır. Rüştü - Husrev - Re'fet
BİRİNCİSİ: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ
(ev kemâ kàl). Yani, “Mahşerde, ulemâ-i hakikatin sarf ettikleri mürekkeb şehîdlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.”
İKİNCİSİ: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِي عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِي فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهِيدٍ (ev kemâ kàl). Yani, “Bid'aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyeye ve hakikat-i Kur'âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehîd sevâbını kazanabilir.”
Ey tenbellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofî-meşreb kardeşler! Bu iki hadîsin mecmûu gösterir ki, böyle zamanda hakàik-ı îmâniyeye ve esrâr-ı Şerîat ve Sünnet-i Seniyeye hizmet eden mübârek, hàlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeblerin bir dirhemi, şühedânın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyle ise, onu kazanmaya çalışınız.
Eğer deseniz: Hadîste “âlim” tâbiri var; bir kısmımız yalnız kâtibiz.
Elcevab: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risale-i Nur şâkirdlerinin bir şahs-ı manevîsi var; şübhesiz o şahs-ı manevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı manevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyâkatsiz olduğum hâlde, haydi hüsn-ü zannınıza binâen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadîste gösterilen ecri alırsınız.
Said Nursî