Yirmialtıncı Lem'a
İhtiyarlar Lem'ası
Yirmialtı ricâ ve ziyâ ve tesellîyi câmi'dir. [1]<ft3>[^1]</ft3>
[^1]:[1] Müellif-i muhtereminin tashihinden geçen yazma bir nüshada (Ilgazlı İsmail Merhum'un defterinde) bu lem'a hakkında: "Mütebâki kalan ondörtten tâ yirmialtıya kadar olan ricâlar ma'lûm musîbet (Eskişehir Hapsi) yüzünden yazılmadı; onun mevsimi geçtiği için noksan kaldı" denilmektedir.
İHTAR: Herbir “Ricâ”nın başında, manevî derdimi gayet elîm ve sizi müteessir edecek derecede yazdığımın sebebi Kur'ân-ı Hakîmden gelen ilâcın fevkalâde te'sirini göstermek içindir. İhtiyarlara ait bu lem'a, üç-dört cihetle hüsn-ü ifâdeyi muhâfaza edememiş.
Birincisi: Sergüzeşt-i hayatıma ait olduğu için, o zamanlara hayâlen gidip o hâlette yazıldığından, ifâde, intizamını muhâfaza edemedi.
İkincisi: Sabah namazından sonra, gayet yorgunluk hissettiğim bir zamanda, hem sür'ate mecburiyet tahtında yazıldığından, ifâdede müşevveşiyet düşmüş.
Üçüncüsü: Yanımda dâim yazacak bulunmadığından, yanımda bulunan kâtibin de Risale-i Nur’a ait dört-beş vazifesi olmakla, tashihâtına tam vakit bulamadığımızdan, intizamsız kaldı.
Dördüncüsü: Te'lifin akabinde ikimiz de yorgun olarak, mânâyı dikkatle düşünmeyerek, gayet sathî bir tashihle iktifâ edildiğinden, tarz-ı ifâdede elbette kusurlar bulunacak. Âlîcenâb ihtiyarlardan, ifâdedeki kusurlarıma nazar-ı müsâmaha ile bakmak ve Rahmet-i İlâhiye boş olarak döndürmediği mübârek ihtiyarlar, ellerini Dergâh-ı İlâhiyeye açtıkları vakit bizi de duâlarında dâhil etsinler.
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ كٓهٰيٰعٓصٓ ❀ ذِكْرُ رَحْمَتِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّا ❀ اِذْ نَادٰى رَبَّهُ نِدَٓاءً خَفِيًّا ❀ قَالَ رَبِّ اِنّ۪ي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّ۪ى وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَٓائِكَ رَبِّ شَقِيًّا ﴾
Şu Lem'a Yirmialtı Ricâdır.
Birinci Ricâ
BİRİNCİ RİCÂ
Ey sinn-i kemâle gelen muhterem ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler!
Ben de sizin gibi ihtiyarım. İhtiyarlık zamanında ara sıra bulduğum ricâları ve o ricâlardaki tesellî nuruna sizi de teşrîk etmek arzusuyla başımdan geçen bazı hâlâtı yazacağım. Gördüğüm ziyâ ve rastgeldiğim ricâ kapıları, elbette benim nâkıs ve müşevveş isti'dâdıma göre görülmüş, açılmış. İnşâallâh sizlerin sâfî ve hàlis isti'datlarınız, gördüğüm ziyâyı parlattıracak, bulduğum ricâyı daha ziyâde kuvvetleştirecek.
İşte, gelecek o ricâların ve ziyâların menba'ı, mâdeni, çeşmesi, îmândır.
İkinci Ricâ
İKİNCİ RİCÂ
İhtiyarlığa girdiğim zaman, birgün güz mevsiminde, ikindi vaktinde, yüksek bir dağda dünyaya baktım. Birden, gayet rikkatli ve hazîn ve bir cihette karanlıklı bir hâlet bana geldi. Gördüm ki, ben ihtiyarlandım; gündüz de ihtiyarlanmış; sene de ihtiyarlanmış; dünya da ihtiyarlanmış. Bu ihtiyarlıklar içinde dünyadan firâk ve sevdiklerimden iftirak zamanı yakınlaştığından, ihtiyarlık beni ziyâde sarstı. Birden, Rahmet-i İlâhiye öyle bir sûrette inkişaf etti ki, o rikkatli hazîn firâkı, kuvvetli bir ricâ ve parlak bir tesellî nuruna çevirdi. Evet, ey benim gibi ihtiyarlar! Kur'ân-ı Hakîmde yüz yerde “Errahmânirrahîm” sıfatlarıyla kendini bizlere takdim eden ve dâima zeminin yüzünde merhamet isteyen zîhayatların imdâdına rahmetini gönderen ve gaybdan her sene baharı hadsiz ni'met ve hediyeleriyle doldurup rızka muhtaç bizlere yetiştiren ve za'f ve acz derecesi nisbetinde rahmetinin cilvesini ziyâde gösteren bir Hàlık-ı Rahîmimizin rahmeti, bu ihtiyarlığımızda en büyük bir ricâ ve en kuvvetli bir ziyâdır. Bu rahmeti bulmak, îmân ile o Rahmân’a intisab etmek ve ferâizi kılmakla O’na itâat etmektir.
Üçüncü Ricâ
ÜÇÜNCÜ RİCÂ
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyâzi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere,
Can yatar gâfil, binası oldu vîran bîhaber...
dediği gibi, rûhumun hânesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor; ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümîdlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfârakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O manevî ve çok derin ve devâsız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzi-i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber! (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(Hâşiye) Yani, benim kalbim bütün kuvvetiyle bekà istediği hâlde; Hikmet-i İlâhiye, cesedimin harâbiyetini iktiza ediyor. Hakîm-i Lokman da çaresini bulamadığı dermansız bir derde düştüm.
O vakit birden merhamet-i İlâhiyenin lisânı, misâli, timsâli, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuru ve şefâati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti, o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryâk oldu. Karanlıklı ye'simi, nurlu bir ricâya çevirdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyarlığını hisseden muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar; sevkiyât var. Fakat gafletten ve kısmen de ehl-i dalâletten gelen zulümât evhâmlarıyla bize firâklı ve karanlıklı görünen berzah memleketi, ahbabların mecma’ıdır. Başta şefî'imiz olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm ile bütün dostlarımıza kavuşmak âlemidir.
Evet, bin üçyüzelli senede, her sene üçyüzelli milyon insanların sultanı ve onların rûhlarının mürebbîsi ve akıllarının muallimi ve kalblerinin mahbûbu ve her günde, “Essebebü ke'l-fâil” sırrınca, bütün o ümmetinin işlediği hasenâtın bir misli, sahife-i hasenâtına ilâve edilen ve şu kâinâttaki makàsıd-ı àliye-i İlâhiyenin medârı ve mevcûdâtın kıymetlerinin teâlîsinin sebebi olan o Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyaya geldiği dakikada “ümmetî, ümmetî” rivâyet-i sahîha ile ve keşf-i sâdıkla dediği gibi, Mahşerde herkes “nefsî, nefsî” dediği zaman, yine “ümmetî, ümmetî” diyerek en kudsî ve en yüksek bir fedâkârlıkla, yine şefâatiyle ümmetinin imdâdına koşan bir zâtın gittiği âleme gidiyoruz. Ve o güneşin etrafında hadsiz asfiyâ ve evliyâ yıldızlarıyla ışıklanan öyle bir âleme gidiyoruz.
İşte o Zâtın şefâati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümât-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, Sünnet-i Seniyeye ittibâ'dır.
Dördüncü Ricâ
DÖRDÜNCÜ RİCÂ
Bir zaman ihtiyarlığa ayak bastığımdan, gafleti idâme ettiren sıhhat-i bedenim de bozulmuştu. İhtiyarlıkla hastalık, müttefikan bana hücum etti. Başıma vura vura uykumu kaçırdılar. Çoluk-çocuk, mal gibi beni dünya ile bağlayacak alâkalar da yoktu. Gençlik sersemliğiyle zâyi' ettiğim sermâye-i ömrümün meyvelerini bütün günahlar, hatîâtlar gördüm. Niyâzi-i Mısrî gibi feryâd eyleyerek dedim:
“Bir ticâret yapmadım, nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim; lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber...
Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola, tenhâ garîb;
Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran bîhaber...”
O vakit gurbette idim. Me'yûsâne bir hüzün ve nedâmetkârâne bir teessüf ve istimdâdkârâne bir hasret hissettim. Birden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân imdâda yetişti. Bana o kadar kuvvetli bir ricâ kapısını açtı ve öyle hakîki bir tesellî ziyâsını verdi ki, o vaziyetimin yüz derece fevkındeki ye'si dahi izâle eder ve o karanlıkları dağıtabilirdi.
Evet, ey benim gibi dünya ile alâkaları kesilmeye başlayan ve dünya ile bağlanan ipleri kopmaya yüz tutan muhterem ihtiyar ve ihtiyareler! Bu dünyayı en mükemmel ve muntazam bir şehir, bir saray hükmünde halkeden bir Sâni'-i Zülcelâl, mümkün müdür ki; o şehirde, o sarayda en ehemmiyetli misâfirleriyle ve dostlarıyla konuşmasın, görüşmesin. Mâdem bilerek bu sarayı yapmış ve irâde ve ihtiyar ile tanzim ve tezyîn etmiş; elbette nasıl ki “Yapan bilir”, öyle de: “Bilen konuşur.” Mâdem bu sarayı, bu şehri bize güzel bir misâfirhâne ve ticâretgâh yapmış; elbette bize karşı münâsebâtını ve bizden arzularını gösterecek bir defteri, bir kitabı bulunacaktır.
İşte o kudsî defterin en mükemmeli; kırk vecihle mu'cize ve her dakikada hiç olmazsa yüz milyonun dillerinde gezen, nur serpen ve herbir harfinde asğarî olarak on sevâb ve on hasene ve bazen on bin ve bazen Leyle-i Kadir sırrıyla bir harfine otuz bin hasene ve meyve-i Cennet ve nur-u Berzah veren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’dır. Bu makamda ona rekabet edecek kâinâtta hiçbir kitab yoktur ve hiçbir kimse gösteremez. Mâdem bu elimizdeki Kur'ân, semâvât ve arzın Hàlık-ı Zülcelâl’inin rubûbiyet-i mutlakası noktasından ve azamet-i ulûhiyeti cihetinden ve ihâta-i rahmeti cânibinden gelen kelâmıdır, fermânıdır, bir mâden-i rahmetidir; ona yapış... Her derde bir devâ, her zulmete bir ziyâ, her ye'se bir ricâ içinde vardır.
İşte bu ebedî hazinenin anahtarı îmândır ve teslîmdir ve onu dinleyip kabûl etmek ve okumaktır.
Beşinci Ricâ
BEŞİNCİ RİCÂ
Bir zaman ihtiyarlığımın mebde'inde, bir inziva arzusuyla, İstanbul’un Boğaz tarafındaki Yûşâ Tepesi’nde, yalnızlıkla rûhum bir istirahat aradı. Bir gün o yüksek tepede, dâire-i ufka, etrafa baktım. Gayet hazîn ve rikkatli bir levha-i zevâl ve firâkı, ihtiyarlığın ihtarıyla gördüm. Şecere-i ömrümün kırkbeşinci senesi olan kırkbeşinci dalındaki yüksek makamından, tâ hayatımın aşağı tabakalarına nazar gezdirdim. Gördüm ki; o aşağıda, herbir dalında, herbir senenin zarfında sevdiklerimden ve alâkadarlarımdan ve tanıştıklarımdan hadsiz cenazeler var. Ve o firâk ve iftiraktan gelen gayet rikkatli bir manevî teessürât içinde Fuzûlî-i Bağdadî gibi, müfârakat eden dostları düşünerek enîn edip;
“Vaslını yâd eyledikçe ağlarım,
Tâ nefes var ise kuru cismimde feryâd eylerim”
diyerek bir tesellî, bir nur, bir ricâ kapısını aradım. Birden, Âhiret’e îmân nuru imdâda yetişti. Hiç sönmez bir nur, hiç kırılmaz bir ricâ verdi.
Evet, ey benim gibi ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Mâdem Âhiret var ve mâdem bâkîdir ve mâdem dünyadan daha güzeldir ve mâdem bizi yaratan zât hem Hakîm, hem Rahîm’dir... İhtiyarlıktan şekvâ ve teessüf etmemeliyiz... Bil'akis ihtiyarlık, îmân ile ibâdet içinde sinn-i kemâle gelip, vazife-i hayattan terhis ve âlem-i rahmete istirahat için gitmeye bir alâmet olduğu cihetle ondan memnun olmalıyız.
Evet, nass-ı hadîs ile; nev'-i beşerin en mümtâz şahsiyetleri olan yüzyirmidört bin enbiyânın icmâ ve tevâtür ile; kısmen şühûda ve kısmen hakkalyakìne istinâden, müttefikan Âhiret’in vücûdundan ve insanların oraya sevkedileceğinden ve bu kâinâtın Hàlık’ının kat'î va'dettiği Âhiret’i getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şühûd ile ilmelyakìn sûretinde tasdik eden yüzyirmidört milyon evliyânın o Âhiret’in vücûduna şehâdetleriyle ve bu kâinâtın Sâni'-i Hakîm’inin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle, bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine Âhiret’in vücûduna delâletiyle; ve her sene baharda rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini Emr-i “kün feyekûn” ile ihyâ edip “Ba'sü Ba'de'l-Mevt”e mazhar eden...
Ve haşir ve neşrin yüzbinler nümûnesi olarak nebâtât tâifelerinden ve hayvanat milletlerinden üçyüz bin nev'ileri haşir ve neşreden hadsiz bir Kudret-i Ezeliye ve hesabsız ve isrâfsız bir hikmet-i Ebediye ve rızka muhtaç bütün zîrûhları kemâl-i şefkatle gayet hàrika bir tarzda iâşe ettiren...
Ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ'-ı zînet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye ve bir inâyet-i dâimenin bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu istilzam ile; ve şu kâinâtın en mükemmel meyvesi ve Hàlık-ı Kâinâtın en sevdiği masnû'u ve kâinâtın mevcûdâtıyla en ziyâde alâkadar olan insandaki şedîd, sarsılmaz, dâimî olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet bilbedâhe işâret ve delâletiyle, bu âlem-i fânîden sonra bir âlem-i bâkî ve bir dâr-ı Âhiret ve bir dâr-ı saâdet bulunduğunu o derece kat'î bir sûrette isbât ederler ki, dünyanın vücûdu kadar, bilbedâhe Âhiret’in vücûdunu kabûl etmeyi istilzam ederler. (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3>
[^3]:(Hâşiye) Evet, sübûtî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsîlden görünür. Şöyle ki: Biri dese, "Meyveleri süt konserveleri olan gayet hàrika bir bahçe, küre-i arz üzerinde vardır"; diğeri dese, "Yoktur." İsbât eden, yalnız onun yerini veyâhut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca da'vâsını isbât eder. İnkâr eden adam, nefyini isbât etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle da'vâsını isbât edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat'-ı nazar, iki şâhid-i sâdıkın sübûtuna şehâdetleri kâfî gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinâtı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını isbât edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, îmân-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.
Mâdem Kur'ân-ı Hakîm’in bize verdiği en mühim bir ders, “îmân-ı bil'âhiret”tir. Ve o îmân da bu derece kuvvetlidir. Ve o îmânda öyle bir ricâ ve bir tesellî var ki; yüz bin ihtiyarlık bir tek şahsa gelse, bu îmândan gelen tesellî mukâbil gelebilir.
Biz ihtiyarlar “Elhamdülillâhi alâ kemâli'l-îmân” deyip, ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.
Altıncı Ricâ
ALTINCI RİCÂ
Bir zaman elîm bir esâretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç-dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektûb’da izâh edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses; rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyâde dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki; gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de; senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâb edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecbûriye dedi:
Evet, ben vatanımdan garîb olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zevâl bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garîbâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyâde hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden müfârakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.
Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir ricâ, bir nur aradım. Birden “îmân-ı Billâh” imdâda yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki; bulunduğum muzâaf vahşet bin defa tezâuf etse idi, yine o tesellî kâfî gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem Rahîm bir Hàlık’ımız var; bizim için gurbet olamaz. Mâdem O var; bizim için herşey var. Mâdem O var; melâikeleri de var; öyle ise bu dünya boş değil; hàlî dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakk’ın ibâdıyla doludur. Zîşuûr ibâdından başka, O’nun nuruyla, O’nun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer. Lisân-ı hâl ile bizim ile konuşabilirler ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinâtın mevcûdâtı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca vücûduna şehâdet eden; ve zîrûhların medâr-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihâzâtı ve mat'ûmâtı ve ni'metleri adedince rahmetini gösteren deliller, şâhidler; bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hàlık’ımızın, Sâni'imizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbûl bir şefâatçi acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da, ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbûl bir şefâatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır...
Yedinci Ricâ
YEDİNCİ RİCÂ
Bir zaman ihtiyarlığımın başlangıcında, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılâb ettiği hengâmda, Ankara’daki ehl-i dünya, beni Eski Said zannedip oraya istediler; gittim. Güz mevsiminin âhirlerinde Ankara’nın benden çok ziyâde ihtiyarlanmış, yıpranmış, eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale, tahaccür etmiş hâdisât-ı tarihiye sûretinde bana göründü. Senenin ihtiyarlık mevsimiyle benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, beşerin ihtiyarlığı, şânlı Osmanlı Devleti’nin ihtiyarlığı ve Hilâfet saltanatının vefâtı ve dünyanın ihtiyarlığı; bana gayet hazîn ve rikkatli ve firkatli bir hâlet içinde, o yüksek kalede geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın dağlarına baktırdı ve baktım. Birbiri içinde beni ihâta eden dört-beş ihtiyarlık karanlıkları içinde, Ankara’da en kara bir hâlet-i rûhiye hissettiğimden (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> bir nur, bir tesellî, bir ricâ aradım.
[^4]:(Hâşiye) O zaman bu hâlet-i rûhiye Fârisî bir münâcât sûretinde kalbe geldi, yazdım. Ankara'da Hubâb Risalesinde tab' edilmiştir.
Sağa, yani mâzi olan geçmiş zamana bakıp tesellî ararken bana mâzi, pederimin ve ecdâdımın ve nev'imin bir mezar-ı ekberi sûretinde göründü, tesellî yerine vahşet verdi.
Sol tarafım olan istikbâle, derman ararken baktım. Gördüm ki: Benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlıklı bir kabri sûretinde göründü; ünsiyet yerine dehşet verdi.
Sağ ile soldan tevahhuş edip, hazır günüme baktım. O gafletli ve tarihvâri nazarıma o hazır gün, yarım ölmekte ve hareket-i mezbûhânedeki ızdırâb çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.
Sonra bu cihetten dahi me'yûs olunca, başımı kaldırıp ömrümün ağacının başına baktım, gördüm ki: O ağacın tek bir meyvesi var, o da benim cenazemdir; o ağaç üstünde duruyor, bana bakıyor.
O cihetten dahi tevahhuş edip başımı aşağıya eğdim. O ömür ağacının aşağısına, köküne baktım, gördüm ki: O aşağıda olan toprak, kemiklerimin toprağıyla, mebde'-i hilkatimin toprağı birbirine karışmış bir sûrette ayaklar altında çiğneniyor gördüm. O da derman değil, belki derdime dert kattı.
Sonra, mecburiyetle arkama baktım; gördüm ki: Esâssız, fânî olan dünya, hiçlik derelerinde ve yokluk zulümâtında yuvarlanıp gidiyor. Derdime merhem ararken, zehir ilâve etti. O cihette dahi hayır göremediğimden, ön tarafıma baktım, ileriye nazarımı gönderdim. Gördüm ki; kabir kapısı tam yolumun üstünde açık görünüp, ağzını açmış bana bakıyor. Onun arkasında, ebed tarafına giden cadde ve o caddede giden kafileler uzaktan uzağa nazara çarpıyor.
Ve bu altı cihetten gelen dehşetlere karşı bana nokta-i istinâd ve silâh-ı müdafaa olacak cüz'î bir cüz'-i ihtiyarîden başka bir şey elimde yok. O hadsiz a'dâ ve hesabsız muzır şeylere karşı, tek bir silâh-ı insanî olan o cüz'-i ihtiyarî: hem nâkıs, hem kısa, hem âciz, hem icâdsız olduğundan, kesbden başka bir şey elinden gelmez. Ne geçmiş zamana geçebilir.. tâ ondan bana gelen hüzünleri sustursun. Ve ne de istikbâle hulûl edebilir.. tâ ondan gelen korkuları men'etsin. Geçmiş ve geleceklere ait emellerime ve elemlerime fâidesi olmadığını gördüm.
Bu altı cihetten gelen dehşet ve vahşet ve karanlık ve me'yûsiyet içinde çırpındığım hengâmda, birden Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın semâsında parlayan îmân nurları imdâda yetişti. O altı ciheti o kadar tenvir edip ışıklandırdı ki; gördüğüm o vahşetler, o karanlıklar yüz derece tezâuf etse idi; yine o nur, onlara karşı kâfî ve vâfî idi. Bütün o dehşetleri birer birer tesellîye ve o vahşetleri birer birer ünsiyete çevirdi. Şöyle ki:
Îmân; o vahşetli geçmiş zamanın mezar-ı ekber sûretini yırtıp, ünsiyetli bir meclis-i münevver ve bir mecma'-ı ahbab olduğunu biayne'l-yakìn, bihakka'l-yakìn gösterdi.
Hem îmân; bir kabr-i ekber sûretinde nazar-ı gaflete görünen gelecek zamanı, sevimli saâdet saraylarında bir ziyâfet-i Rahmâniye meclisi sûretinde biilme'l-yakìn gösterdi.
Hem îmân; nazar-ı gaflete bir tabut vaziyetinde görünen hazır zamanı ve o hazır günün tabutiyet şeklini kırıp, o hazır gün; uhrevî bir ticâretgâh dükkânı ve şa'şaalı bir misâfirhâne-i Rahmânî sûretinde bilmüşâhede gösterdi.
Hem îmân; nazar-ı gaflete ömür ağacının başında cenaze şeklinde görünen tek meyvesi cenaze olmadığını, belki ebedî bir hayata mazhar ve ebedî bir saâdete namzed olan rûhumun eskimiş yuvasından, yıldızlarda gezmek için çıktığını, biilme'l-yakìn gösterdi.
Hem îmân; kemiklerimle mebde'-i hilkatimin toprağı, ayak altında ehemmiyetsiz mahvolmuş kemikler olmadığını; belki o toprak, rahmet kapısı ve Cennet salonunun bir perdesi olduğunu sırr-ı îmân ile gösterdi.
Hem îmân; nazar-ı gafletle arkamda hiçlikte, yokluk karanlığında yuvarlanan dünyanın vaziyetini sırr-ı Kur'ân ile gösterdi ki: O zâhirî zulümâtta yuvarlanan dünya ise; vazifesi bitmiş, mânâsını ifâde etmiş, neticelerini kendine bedel vücûdda bırakmış bir kısım Mektûbat-ı Samedâniye ve sahâif-i nukùş-u Sübhâniye olduğunu gösterdi. Dünyanın mâhiyeti ne olduğunu biilme'l-yakìn bildirdi.
Hem îmân; ileride gözünü açıp bana bakan kabri ve kabrin arkasında ebede giden caddeyi, Nur-u Kur'ân ile gösterdi ki, o kabir, kuyu kapısı değil, belki âlem-i nurun kapısıdır. Ve o yol ise, hiçliğe ve ademistana değil, belki vücûda, nuristana ve saâdet-i ebediyeye giden yol olduğunu, tam kanâat verecek bir derecede gösterdiğinden, dertlerime hem derman, hem merhem oldu.
Hem îmân; o, elinde pek cüz'î bir kesb bulunan cüz'î bir cüz'-ü ihtiyarî yerine, o hadsiz düşman ve zulmetlere karşı, gayr-ı mütenâhî bir kudrete istinâd etmek ve hadsiz bir rahmete intisab etmek için, o cüz'-i ihtiyarînin eline bir vesika veriyor... Belki de, îmân o cüz'-i ihtiyarînin elinde bir vesika oluyor. Hem o cüz'-i ihtiyarî olan silâh-ı insanî, gerçi zâtında hem kısa, hem âciz, hem noksandır. Fakat, nasıl ki bir asker, cüz'î kuvvetini devlet hesabına istimâl ettiği vakit, binler derece kuvvetinden fazla işler görür; öyle de, sırr-ı îmânla o cüz'î cüz'-ü ihtiyarî, Cenâb-ı Hak nâmına O’nun yolunda istimâl edilse, beşyüz sene genişliğinde bir Cennet’i dahi kazanabilir.
Hem îmân; geçmiş ve gelecek zamana nüfûz edemeyen o cüz'-i ihtiyarînin dizginini cismin elinden alıp, kalbe ve rûha teslîm eder. Rûh ve kalbin dâire-i hayatı ise, cisim gibi hazır zamana münhasır olmadığından, pekçok seneler mâziden, pekçok seneler istikbâlden dâire-i hayatına dâhil olduğundan; o cüz'-i ihtiyarî, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Zaman-ı mâzinin en derin derelerine kuvvet-i îmân ile girebildiği ve hüzünlerin zulmetlerini def'edebildiği gibi, nur-u îmân ile istikbâlin en uzak dağlarına kadar çıkar; korkuları izâle eder.
İşte ey benim gibi ihtiyarlık zahmetini çeken ihtiyar ve hemşire ihtiyareler! Mâdem elhamdülillâh biz ehl-i îmânız ve mâdem îmânda bu kadar nurlu, lezzetli, sevimli, şirin defineler var; ve mâdem ihtiyarlığımız bizi bu definenin içine daha ziyâde sevkediyor... Elbette îmânlı ihtiyarlıktan şekvâ değil, belki binler teşekkür etmeliyiz...
Sekizinci Ricâ
SEKİZİNCİ RİCÂ
İhtiyarlığın alâmeti olan beyaz kıllar saçıma düştüğü bir zamanda, gençliğin derin uykusunu daha ziyâde kalınlaştıran Harb-i Umumînin dağdağaları ve esâretimin keşmekeşlikleri ve sonra İstanbul’a geldiğim vakit, ehemmiyetli bir şân ve şeref vaziyeti, hattâ Halifeden, Şeyhülislâmdan, Başkumandandan tut, tâ medrese talebelerine kadar, haddimden çok ziyâde bir hüsn-ü teveccüh ve iltifat gösterdikleri cihetle, gençlik sarhoşluğu ve o vaziyetin verdiği hâlet-i rûhiye, o uykuyu o derece kalınlaştırmıştı ki, âdeta dünyayı dâimî, kendimi de lâyemûtâne dünyaya yapışmış bir vaziyet-i acîbede görüyordum.
İşte o zamanda İstanbul’un Bayezid Câmi-i mübârekine, Ramazan-ı Şerîfte, ihlâslı hâfızları dinlemeğe gittim. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, semâvî yüksek hitâbıyla beşerin fenâsını ve zîhayatın vefâtını haber veren gayet kuvvetli bir sûrette ﴾ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ﴿ fermânını hâfızların lisânıyla ilân etti. Kulağıma girip, tâ kalbimin içine yerleşip, o pek kalın gaflet ve uyku ve sarhoşluk tabakalarını parça parça etti. Câmiden çıktım. Daha çoktanberi başımda yerleşen o eski uykunun sersemliğiyle birkaç gün başımda bir fırtına, dumanlı bir ateş ve pusulasını şaşırmış gemi gibi kendimi gördüm. Aynada saçıma baktıkça, beyaz kıllar bana diyorlar; “Dikkat et!” İşte, o beyaz kılların ihtarıyla, vaziyet tavazzuh etti. Baktım ki: Çok güvendiğim ve ezvâkına meftûn olduğum gençlik elveda diyor. Ve muhabbetiyle pek çok alâkadar olduğum hayat-ı dünyeviye sönmeğe başlıyor. Ve pek çok alâkadar ve âdeta âşık olduğum dünya, bana: “Uğurlar olsun” deyip, misâfirhâneden gideceğimi ihtar ediyor. Kendisi de, “Allaha ısmarladık” deyip o da gitmeğe hazırlanıyor. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ﴾ كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ ﴿ âyetinin külliyetinde: “Nev'-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Ve küre-i arz dahi bir nefistir, bâkî bir sûrete girmek için o da ölecek. Dünya dahi bir nefistir, âhiret sûretine girmek için o da ölecek!” mânâsı, âyetin işâretinden kalbe açılıyordu..
İşte bu hâlette, vaziyetime baktım ki: Medâr-ı ezvâk olan gençlik gidiyor; menşe'-i ahzan olan ihtiyarlık yerine geliyor ve gayet parlak ve nurânî hayat gidiyor; zâhiri karanlıklı, dehşetli ölüm, yerine gelmeğe hazırlanıyor... Ve o çok sevimli ve dâimî zannedilen ve gâfillerin mâşukası olan dünya, pek sür'atle zevâle kavuşuyor gördüm.
Kendi kendimi aldatmak ve yine başımı gaflete sokmak için, İstanbul’da haddimden çok fazla gördüğüm makam-ı ictimâînin ezvâkına baktım, hiçbir fâidesi olmadı. Bütün onların teveccühü, iltifatı, tesellîleri; yakınımda olan kabir kapısına kadar gelebilir; orada söner. Ve şöhret-perestlerin bir gaye-i hayâli olan şân ve şerefin süslü perdesi altında sakîl bir riyâ, soğuk bir hodfürûşluk, muvakkat bir sersemlik sûretinde gördüğümden, anladım ki; beni şimdiye kadar aldatan bu işler, hiçbir tesellî veremez ve onlarda hiçbir nur yok...
Yine tam uyanmak için, Kur'ânın semâvî dersini işitmek üzere, yine Bayezid Câmiindeki hâfızları dinlemeğe başladım. O vakit o semâvî dersten ﴾ وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ آمَنُوا ﴿ ilâ âhir.. nev'inden kudsî fermânlarla müjdeler işittim. Kur'ân’dan aldığım feyiz ile hàriçten tesellî aramak değil, belki dehşet ve vahşet ve me'yûsiyet aldığım noktalar içinde; tesellîyi, ricâyı, nuru aradım. Cenâb-ı Hakk’a yüzbin şükür olsun ki: Aynı dert içinde, dermanı buldum. Aynı zulmet içinde, nuru buldum. Aynı dehşet içinde, tesellîyi buldum.
En evvel; herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım, Nur-u Kur'ân ile gördüm ki: Ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de; fakat mü'min için asıl sîmâsı nurânîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat'î bir sûrette isbât etmişiz. “Sekizinci Söz” ve “Yirminci Mektûb” gibi çok risalelerde izâh ettiğimiz gibi: Ölüm, i'dâm değil, firâk değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddimesidir, mebde'idir ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ.. bunlar gibi hakikatler ile ölümün hakîki güzel sîmâsını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştâkàne mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarîkatça râbıta-i mevtin bir sırrını anladım.
Sonra herkesi zevâliyle ağlatan ve herkesi kendine meftûn ve müştâk eden ve günah ve gaflet ile geçen ve geçmiş gençliğime baktım. O güzel süslü çarşafı (elbisesi) içinde, gayet çirkin, sarhoş, sersem bir yüz gördüm. Eğer mâhiyetini bilmeseydim, birkaç sene beni sarhoş edip güldürmesine bedel, yüz sene dünyada kalsam beni ağlattıracaktı. Nasıl ki öylelerden birisi ağlayarak demiş:
لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَشِيبُ Yani: “Keşke gençliğim bir gün dönse idi, ihtiyarlık benim başıma ne kadar hazîn hâller getirdiğini ona şekvâ edip söyleyecektim.”
Evet, bu zât gibi gençliğin mâhiyetini bilmeyen ihtiyarlar, gençliklerini düşünüp, teessüf ve tahassürle ağlıyorlar. Hâlbuki gençlik, eğer ehl-i kalb, ehl-i huzur ve aklı başında ve kalbi yerinde bulunan mü'minlerde olsa, ibâdete ve hayrata ve ticâret-i uhreviyeye sarf edilse, en kuvvetli bir vesile-i ticâret ve güzel ve şirin bir vâsıta-i hayrattır. Ve o gençlik, vazife-i diniyesini bilip sû-i istimâl etmeyenlere, kıymetdâr, zevkli bir ni'met-i İlâhiyedir. Eğer istikamet, iffet, takvâ beraber olmazsa, çok tehlikeleri var; taşkınlıklarıyla saâdet-i ebediyesini ve hayat-ı uhreviyesini zedeler. Belki hayat-ı dünyeviyesini de berbat eder. Belki bir-iki sene gençlik zevkine bedel, ihtiyarlıkta çok seneler gam ve keder çeker.
Mâdem ekser insanlarda gençlik zararlı düşüyor; biz ihtiyarlar Allah’a şükretmeliyiz ki, gençlik tehlikelerinden ve zararlarından kurtulduk. Herşey gibi, elbette gençliğin dahi lezzetleri gidecek. Eğer ibâdete ve hayra sarf edilmişse, o gençliğin meyveleri onun yerinde bâkî kalıp, hayat-ı ebediyede bir gençlik kazanmasına vesile olur.
Sonra; ekser nâsın âşık ve mübtelâ olduğu dünyaya baktım. Nur-u Kur'ân ile gördüm ki, birbiri içinde üç küllî dünya var:
Birisi: Esmâ-i İlâhiyeye bakar, onların âyinesidir.
İkinci yüzü: Âhirete bakar, onun mezraasıdır.
Üçüncü yüzü: Ehl-i dünyaya bakar, ehl-i gafletin mel'abegâhıdır.
Hem herkesin, bu dünyada koca bir dünyası var. Âdeta insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır; kıyâmeti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaziyetini bilmediklerinden, umumî dünya gibi dâimî zannedip perestiş eder. “Başkalarının dünyası gibi çabuk yıkılır, bozulur, benim de hususî bir dünyam var. Bu hususî dünyam, bu kısacık ömrümle ne fâidesi var?” diye düşündüm. Nur-u Kur'ân ile gördüm ki:
Hem benim, hem herkes için, şu dünya muvakkat bir ticâretgâh...
Ve her gün dolar boşalır bir misâfirhâne...
Ve gelen geçenlerin alışverişi için yol üstünde kurulmuş bir pazar...
Ve Nakkàş-ı Ezelînin teceddüd eden, hikmetle yazar bozar bir defteri...
Ve her bahar bir yaldızlı mektûbu...
Ve herbir yaz, bir manzûm kasidesi...
Ve O Sâni'-i Zülcelâl’in cilve-i Esmâsını tazelendiren, gösteren âyineleri...
Ve âhiretin fidanlık bir bahçesi...
Ve Rahmet-i İlâhiyenin bir çiçekdanlığı...
Ve âlem-i bekàda gösterilecek olan levhaları yetiştirmeğe mahsûs, muvakkat bir tezgâhı mâhiyetinde gördüm. Bu dünyayı bu sûrette yaratan Hàlık-ı Zülcelâl'e yüzbin şükrettim. Ve anladım ki: Dünyanın âhirete ve esmâ-i İlâhiyeye bakan güzel iç yüzlerine karşı nev'-i insana muhabbet verilmişken, o muhabbeti sû-i istimâl ederek; fânî, çirkin, zararlı, gafletli yüzüne karşı sarfettiğinden, حُبُّ الدُّنْيَا رَأْسُ كُلِّ خَطِيئَةٍ hadîs-i şerîfinin sırrına mazhar olmuşlar.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben, Kur'ân-ı Hakîmin nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve îmân dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm. Ve çok risalelerde kat'î bürhânlarla isbât ettim. Kendime, hakîki bir tesellî ve kuvvetli bir ricâ ve parlak bir ziyâ gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum. Ve gençliğin gitmesinden mesrûr oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Mâdem îmân var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalâlet ağlasın...
Dokuzuncu Ricâ
DOKUZUNCU RİCÂ
Harb-i Umumîde, esâretle, Rusya’nın şark-ı şimâlîsinde, çok uzak olan Kosturma vilâyetinde bulunuyordum. Orada Tatarların küçük bir câmii, meşhûr Volga Nehrinin kenarında bulunuyordu. Oradaki arkadaşlarım olan esir zâbitler içinde sıkılıyordum. Yalnızlık istedim; dışarıda izinsiz gezemiyordum. Tatar mahallesi, kefâletle beni o Volga Nehrinin kenarındaki küçük câmiye aldılar. Ben yalnız olarak câmide yatıyordum. Bahar da yakın. O şimâl kıt'asının pek çok uzun gecelerinde çok uyanık kalıyordum. O karanlık gecelerde ve karanlıklı gurbette, Volga Nehrinin hazîn şırıltıları ve yağmurun rikkatli şıpıltıları ve rüzgârın firkatli esmesi, beni derin gaflet uykusundan muvakkaten uyandırdı. Gerçi daha kendimi ihtiyar bilmiyordum; fakat Harb-i Umumîyi gören ihtiyardır. Güyâ ﴾ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًا ﴿ sırrına mazhar olarak, öyle günlerdir ki, çocukları ihtiyarlandırdığı cihette, kırk yaşında iken, kendimi seksen yaşında bir vaziyette buldum. O karanlıklı, uzun gece ve hazîn gurbet ve hazîn vaziyet içinde hayattan ve vatandan bir me'yûsiyet geldi. Aczime, yalnızlığıma baktım, ümîdim kesildi. O hâlette iken, Kur'ân-ı Hakîmden imdâd geldi, dilim ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَ نِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ dedi. Kalbim de ağlayarak dedi:
<fr3>غَرِيبَـمْ بِى كَسَـمْ ضَعِيفَمْ نَاتُوَانَـمْ اَلْاَمَانْ گُويَمْ</fr3>
<fr3>عَفُوْ جُويَـمْ مَدَدْ خَواهَـمْ زِدَرْگَاهَتْ اِلٰهِى </fr3>
Rûhum dahi vatanımdaki eski dostları düşünüp o gurbette vefâtımı tahayyül ederek, Niyâzi-i Mısrî gibi dedim:
Dünya gamından geçip, yokluğa kanat açıp,
Şevk ile her dem uçup, çağırırım, dost, dost!
diye, dostları arıyordu. Her ne ise... O hüzünlü, rikkatli, firkatli, uzun gurbet gecesinde, Dergâh-ı İlâhîde za'f ve aczim o kadar büyük bir şefâatçi ve vesile oldu ki, şimdi de hayretteyim. Çünkü birkaç gün sonra, gayet hilâf-ı me'mûl bir sûrette, yayan gidilse bir senelik mesâfede, tek başımla, Rusça bilmediğim hâlde firar ettim. Za'f ve aczime binâen gelen inâyet-i İlâhiye ile hàrika bir sûrette kurtuldum. Tâ Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim ki, bu sûrette kolaylıkla kurtulmak pek hàrika olmuştu. Rusça bilen en cesur ve en kurnaz adamların muvaffak olamadıkları çok teshîlât ve çok kolaylıkla, o uzun firarî seyahati bitirdim.
Fakat o Volga Nehri kenarındaki câmideki mezkûr gecenin vaziyeti bana bu kararı verdirmiş ki, bâkiye-i ömrümü mağaralarda geçireceğim. Bu insanların hayat-ı ictimâîsine karışmak artık yeter. Mâdem sonunda yalnız kabre gideceğim; yalnızlığa alışmak için şimdiden yalnızlığı ihtiyar edeceğim, demiştim.
Fakat, maatteessüf, İstanbul’daki ciddi ve çok ahbab ve İstanbul’un şa'şaalı hayat-ı dünyeviyesi, hususan haddimden çok fazla bana teveccüh eden şân ü şeref gibi neticesiz şeyler, o kararımı muvakkaten bana unutturdular. Güyâ o gurbet gecesi, hayatımın gözünde nurlu siyahlıktı. Ve İstanbul’un beyaz, şa'şaalı gündüzü, o hayat gözümün nursuz beyazı idi ki, ileriyi göremedi, yine yattı. Tâ iki sene sonra Gavs-ı Geylânî, Fütûhu'l-Gayb kitabıyla tekrar gözümü açtırdı.
İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Biliniz ki, ihtiyarlıktaki za'f ve acz, rahmet ve inâyet-i İlâhiyenin celbine vesiledir. Ben kendi şahsımda çok hâdiselerle müşâhede ettiğim gibi, zeminin yüzündeki rahmetin cilvesi de gayet zâhir bir tarzda bu hakikati gösteriyor. Çünkü hayvanatın en âciz ve en zaîfi, yavrulardır. Hâlbuki, rahmetin en şirin ve en güzel cilvesine mazhar, yine onlardır. Bir ağacın başındaki yuvada bir yavrunun aczi, annesini en mutî' bir nefer gibi, rahmetin cilvesi istihdam ediyor. Etrafı gezer, rızkını getirir. Ne vakit o yavru, kanatlarının kuvvetlenmesiyle aczini unutsa, vâlidesi ona “Sen git rızkını ara” der, daha onu dinlemez.
İşte bu sırr-ı rahmet yavruların hakkında cereyan ettiği gibi, za'f ve acz noktasında yavrular hükmüne geçen ihtiyarlar hakkında da cârîdir. Bana kanâat-ı kat'iyye verecek derecede tecrübeler vardır ki, nasıl çocukların aczlerine binâen, rahmet tarafından, rızıkları hàrika bir sûrette memeler musluklarından gönderiliyor ve akıttırılıyor; öyle de, masûmiyet kesb eden îmânlı ihtiyarların rızıkları da, bereket sûretinde gönderiliyor. Hem bir hânenin bereket direği, o hânedeki ihtiyarlar olduğu; hem bir hâneyi belâlardan muhâfaza edici, içindeki beli bükülmüş masûm ihtiyarlar ve ihtiyareler bulunduğu, (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3> hadîs-i şerîfin bir parçası olan لَوْ لَا الشُّيُوخُ الرُّكَّعُ لَصُبَّ عَلَيْكُمُ الْبَلَاءُ صَبًّا yani, “Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üzerinize dökülecekti” diye fermân etmekle, bu hakikati isbât ediyor.
[^5]: (Hâşiye) Hadîsin tamamı وَلَوْلاَ الْبَهَائِمُ الرُّتَّعُ وَالصُّبْيَانُ الرُّضَّعُ ilâ âhir (ev kemâkàl).
İşte, mâdem ihtiyarlıktaki za'f ve acz, bu derece Rahmet-i İlâhiyenin celbine medârdır. Ve mâdem Kur'ân-ı Hakîm,
﴿ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا ❀ وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًا ﴾
âyetiyle, beş cihetle gayet mûcizâne bir sûrette ihtiyar peder ve vâlideye karşı hürmete ve şefkate evlâdları dâvet ediyor. Ve mâdem İslâmiyet dini, ihtiyarlara hürmet ve merhameti emrediyor. Ve mâdem insaniyet fıtratı, ihtiyarlara karşı hürmet ve merhameti iktiza ediyor. Elbette biz ihtiyarlar, gençlik iştihâsıyla olan muvakkat bir zevk-i maddî yerine, manevî ve dâimî ve mühim inâyet-i İlâhiyeden ve rikkat-i cinsiyeden gelen rahmet ve hürmet; ve rahmet ve hürmetten neş'et eden ezvâk-ı rûhâniyeyi alıyoruz. O hâlde biz bu ihtiyarlığımızı yüz gençliğe değişmemeliyiz. Evet, ben kendim sizi te'min ediyorum ki, Eski Said’in on senelik gençliğini bana verseler, ben şimdi Yeni Said’in bir senelik ihtiyarlığını vermeyeceğim. Ben ihtiyarlığımdan râzıyım; siz de râzı olmalısınız.