Lem'alar

Birincisi

16. bölüm / 39

Onaltıncı Lem'a

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddık kardeşlerim Hoca Sabri, Hâfız Ali, Mes'ûd, Mustafalar, Husrev, Re'fet, Bekir Bey, Rüştü, Lütfiler, Hâfız Ahmed, Şeyh Mustafa ve sâire... Sizlere meraklı ve medâr-ı suâl olmuş dört küçük mes'eleyi ma'lûmât kabîlinden muhtasar bir sûrette beyân etmekliğe, kalbimde bir hâtıra hissettim.

Birincisi

BİRİNCİSİ

Kardeşlerimizden Çaprazzâde Abdullâh Efendi gibi bazı adamlar, ehl-i keşiften rivâyeten, bu geçen Ramazan’da Ehl-i Sünnet ve Cemâat için bir ferec, bir fütûhât olacağını haber verdikleri hâlde, zuhûr etmedi. Böyle ehl-i velâyet ve keşif neden hilâf-ı vâki haber veriyorlar? Benden sordular. Ben de, birden, sünûhât kabîlinden olarak verdiğim cevabın muhtasarı şudur:

Hadîs-i şerîfte vârid olmuştur ki, “Bazen belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.” Şu hadîsin sırrı gösteriyor ki, mukadderât, bazı şerâitle vukû'a gelirken geri kalır. Demek ehl-i keşfin muttali' olduğu mukadderât mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyed bulunduğunu ve o şerâitin vukû' bulmamasıyla o hâdise de vukû'a gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallak gibi, Levh-i Ezelînin bir nev'i defteri hükmünde olan Levh-i Mahv, İsbât’ta mukadder olarak yazılmıştır. Gayet nâdir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekserî oraya çıkamıyor.

İşte bu sırra binâen, geçen Ramazan-ı Şerîfte ve Kurban bayramında ve daha başka vakitlerde, istihrâca binâen veya keşfiyât nev'inden verilen haberler muallak oldukları, şerâiti bulamadıkları için, vukû'a gelmemişler ve

Onaltıncı Lem'a

haber verenleri tekzîb etmiyorlar. Çünkü mukadder imiş, fakat şartı gelmeden o da vukû'a gelmemiş.

ÜÇÜNCÜ MERAKLI SUÂL

Bu yakında İngiliz ve İtalya gibi ecnebîlerin bu hükûmete ilişmesiyle, eskiden beri bu vatandaki hükûmetin hakîki nokta-i istinâdı ve kuvve-i maneviyesinin menba'ı olan hamiyet-i İslâmiyeyi tehyîc etmekle Şeâir-i İslâmiyenin bir derece ihyâsına ve bid'aların bir derece ref'ine medâr olacağı hâlde, neden şiddetle harb aleyhinde çıktın ve bu mes'elenin âsâyişle halledilmesini duâ ettin ve şiddetli bir sûrette mübtedi'lerin hükûmetleri lehinde tarafdâr çıktın? Bu ise, dolayısıyla bid'alara tarafgirliktir?

Üçüncü Meraklı Sual

İKİNCİ MERAKLI SUÂL

Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyâsiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimal ile ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bil'akis, beni tazyîk eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum. Bazı zâtlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi' ve kısmen münâfık baştaki insanların takib ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:

Bu zamanda Ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve îmânın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, îmânlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse galebe çalınsa, o kâfirler münâfık derecesine iner. Münâfık, kâfirden daha fenâdır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifâka inkılâb eder. Hem nur, hem topuz; ikisini bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmağa mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor. Amma maddî cihadın muktezâsı ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet, ehline göre kâfirin veya mürtedin tecâvüzâtına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfî gelir. Topuzu tutacak elimiz yok!

İkinci Meraklı Sual

Evet, Ramazan-ı Şerîfte bid'aların ref'ine Ehl-i Sünnet ve Cemâatin ekseriyetle hàlis duâsı bir şart ve bir sebeb-i mühim idi. Maalesef câmilere Ramazan-ı Şerîfte bid'alar girdiğinden, duâların kabûlüne sed çekip ferec gelmedi. Nasıl ki, sâbık hadîsin sırrıyla, sadaka belâyı ref' eder; ekseriyetin hàlis duâsı dahi ferec-i umumîyi cezb eder. Kuvve-i câzibe vücûda gelmediğinden fütûhât da verilmedi.

DÖRDÜNCÜ MERAKLI SUÂL

Diyorlar ki: “Mâdem sizin elinizdeki nurdur, topuz değildir. Nura karşı muâraza edilmez ve nurdan kaçılmaz ve nurun izhârından zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyatı tavsiye ediyorsunuz? Çok nurlu risaleleri halklara gösterilmesini men' ediyorsunuz?”

Bu suâle karşı cevabın muhtasar meâli şudur ki: Başlardaki başların çoğu sarhoş, okumaz. Okusa da anlamaz. Yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemesi için, aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzım geliyor. Hem çok vicdânsız insanlar var ki, garaz veya tama' veya havf cihetiyle nuru inkâr eder veya gözünü kapar. Onun için, kardeşlerime de tavsiye ediyorum ki, ihtiyat etsinler, nâehillerin eline hakikatleri vermesinler. Hem ehl-i dünyanın evhâmını tahrîk edecek işlerde bulunmasınlar. (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3>

[^1]:(Hâşiye) Ciddi bir mes'eleye vesile olabilecek bir latîfe: Dünkü gün sabahleyin bir dostumun dâmadı Mehmed yanıma geldi. Mesrûrâne, beşâretkârâne dedi ki: "Senin bir kitabını Isparta'da tab' etmişler, çoklar okuyorlar." Ben dedim: "O, yasak olan tab' değil, belki müstensihle bazı nüshalar alınmış ki, hükûmet ona bir şey demez." Hem dedim: "Sakın bunu senin dostun olan iki münâfığa söyleme. Onlar böyle bir şey arıyorlar ki bahâne etsinler." İşte kardeşlerim, bu adam çendan bir dostumun dâmadıdır; o münâsebetle benim de ahbabım sayılır. Fakat berberlik münâsebetiyle vicdânsız muallim ve münâfık müdürün dostudur. Orada kardeşlerimizden birisi bilmeyerek öyle söylemiş; iyi oldu ki, en evvel geldi, bana haber verdi. Ben de tenbih ettim, fenâlığın önü alındı ve teksir makinesi binler nüshaları bu perde altında neşretti.

Dördüncü Meraklı Sual

Elcevab: Biz ferec ve ferâh ve sürûr ve fütûhât isteriz; fakat kâfirlerin kılıncıyla değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebîlerdir ki, münâfıkları ehl-i îmâna musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.

Hem harb belâsı ise, Hizmet-i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Bizim en fedâkâr ve en kıymetdâr kardeşlerimizin ekserîsi kırk beşten aşağı olduğundan, harb vâsıtasıyla vazife-i kudsiye-i Kur'âniyeyi bırakıp askere gitmeye mecbur olacaktılar. Benim param olsa, hüsn-ü rızâm ile, böyle kıymetdâr kardeşlerimin herbirisini askerlikten kurtarmak için, bedel-i nakdiye bin lira kadar da olsa verirdim. Böyle yüzer kıymetdâr kardeşlerimizin Hizmet-i Kur'âniye-i Nuriyeyi bırakıp maddî cihad topuzuna el atmakta, yüz bin lira kendi zararımızı hissediyordum. Hattâ Zekâi'nin bu iki sene askerliği, belki bin lira kadar manevî fâidesini kaybettirdi. Her ne ise... Kàdir-i Külli Şey bir dakikada, bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları da izâle edip hakàik-ı şerîatı güneş gibi gösterir ve ucuz ve dağdağasız verebilir. Onun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, yeter. O vakit kendi kendine iş düzelir.

Hâtime

Bugün Re'fet Beyin bir mektûbunu aldım. Lihye-i Şerîfe hakkındaki suâli münâsebetiyle diyorum ki:

Hadîsçe sâbittir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Lihye-i Saâdetinden düşen saçların taneleri mahduttur. Otuz kırk tane veya elli altmış tane gibi az bir mikdarda iken, binler yerde Lihye-i Saâdetin saçları bulunması, beni bir zaman çok düşündürdü. O vakit hâtırıma gelmiş ki, Lihye-i Saâdet, yalnız Lihye-i Şerîfin saçlarından ibaret değil. Belki re's-i mübârekinin tıraş oldukça hiçbir şeyini kaybetmeyen Sahâbeler, o nurlu ve mübârek ve dâimî yaşayacak saçları muhâfaza etmişler. Onlar, binlerdir; şimdiki mevcûda müsâvî gelebilirler.

Yine o vakit hâtırıma geldi ki: Acaba her câmide bulunan, sened-i sahîh ile bu saç Hazret-i Risaletin saçı olduğu sâbit midir ki, ona karşı ziyaret makbûl olabilsin? Birden hâtıra geldi ki, o saçların ziyareti vesiledir. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a karşı salavât getirmeye sebeb ve bir hürmet ve muhabbete medârdır. Vesilelik ciheti o şeyin zâtına bakmaz, vesilelik cihetine bakar. Onun için, eğer bir saç hakîki olarak Lihye-i Saâdetten olmazsa, mâdem zâhir hâle göre öyle telâkki edilmiş ve o vesilelik vazifesini yapıyor ve hürmete ve teveccühe ve salavâta vesile oluyor; kat'î sened ile o saçın zâtını teşhîs ve ta'yin lâzım değildir. Yalnız, aksine kat'î delil olmasın, yeter. Çünkü telâkkiyât-ı âmme ve kabûl-ü ümmet, bir nev'i hüccet hükmüne geçer.

Bazı ehl-i takvâ, böyle işlerde, ya takvâ veya ihtiyat veya azîmet noktasında ilişseler de, hususî ilişirler. Bid'a da deseler, bid'a-i hasene nev'inde dâhildir. Çünkü vesile-i salavâttır. Re'fet Bey mektûbunda diyor: “Bu mes'ele ihvânlar beyninde medâr-ı münâkaşa olmuş.” Kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, inşikaka ve iftiraka sebebiyet veren münâkaşa etmesinler. Yalnız müdâvele-i efkâr sûretinde, nizâ'sız mübâhaseye alışsınlar. ∗∗∗

Hâtime

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

BİRİNCİSİ:

﴾ حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ﴿ Âyetin ifâde ettiği zâhir mânâsına göre, “Güneşin, harâretli ve çamurlu bir çeşme suyunda gurûb ettiğini görmüş” diyor.

İKİNCİSİ: Sedd-i Zülkarneyn nerededir?

ÜÇÜNCÜSÜ: Âhir zamanda Hazret-i İsâ’nın (A.S.) geleceğine ve Deccâlı öldüreceğine dairdir.

Bu suâllerin cevabları uzundur. Yalnız muhtasar bir işâretle deriz ki: Âyât-ı Kur'âniye, üslûb-u Arabiye üzerine ve zâhir nazara göre umumun anlayacağı bir tarzda ifâde ettiği için, çok defa teşbih ve temsîl sûretinde beyân ediyor.

İşte, ﴾ تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ﴿ yani, güneşin harâretli ve çamurlu bir çeşme gibi görünen Bahr-i Muhît-i Garbînin sâhilinde veya volkanlı, alevli, dumanlı dağın gözünde gurûb ettiğini Zülkarneyn görmüş. Yani, zâhir nazarda, Bahr-i Muhît-i Garbînin sevâhilinde, yazın şiddet-i harâretiyle etrafındakı bataklık harâretlenmiş, tebahhur ettiği bir zamanda, o buhar arkasında büyük bir çeşme havzası sûretinde uzaktan Zülkarneyn’e görünen Bahr-i Muhîtin bir kısmında, güneşin zâhirî gurûbunu görmüş. Veya volkanlı, taş ve toprak ve mâden sularını karıştırarak fışkıran bir dağın başında, yeni açılmış ateşli gözünde, semâvâtın gözü olan güneşin gizlendiğini görmüş.

Birincisi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

Azîz, Sıddık Senirkentli Kardeşlerim İbrahim, Şükrü, Hâfız Bekir, Hâfız Hüseyin, Hâfız Receb Efendiler,

Hâfız Tevfik ile gönderdiğiniz üç mes'eleye mülhidler eskiden beri ilişiyorlar.

Evet, Kur'ân-ı Hakîmin mu'cizâne belâğat-i ifâdesi bu cümle ile çok mesâili ders veriyor. Evvelâ: Zülkarneyn’in mağrib tarafına seyahati, şiddet-i harâret zamanında ve bataklık tarafına ve güneşin gurûb âvânına ve volkanlı bir dağın fışkırması vaktine tesâdüf ettiğini beyân etmekle, Afrika’nın tamam istilâsı gibi çok ibretli mes'elelere işâret eder.

Ma'lûmdur ki, görünen hareket-i şems zâhirîdir ve küre-i arzın mahfî hareketine delildir, onu haber veriyor. Hakikat-i gurûb murad değildir. Hem çeşme, teşbihtir. Uzaktan, büyük bir deniz küçük bir havuz gibi görünür. Harâretten çıkan sis ve buharlar ve bataklıklar arkasında görünen bir denizi, çamur içinde bir çeşmeye teşbihi ve Arapça hem çeşme, hem güneş, hem göz mânâsında olan ﴾عَيْنٍ﴿ kelimesi, esrâr-ı belâğatça gayet mânidâr ve münâsibdir. (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> Zülkarneyn’in nazarında uzaklık cihetiyle öyle göründüğü gibi, Arş-ı A'zamdan gelen ve ecrâm-ı semâviyeye kumanda eden semâvî hitâb-ı Kur'ânî bir misâfirhâne-i Rahmâniyede sirâc vazifesini gören musahhar güneşi Bahr-i Muhît-i Garbî gibi bir çeşme-i Rabbânîde gizleniyor demesi, azametine ve ulviyetine yakışıyor ve mu'cizâne üslûbu ile, denizi harâretli bir çeşme ve dumanlı bir göz gösterir. Ve semâvî gözlere öyle görünür.

[^2]: (Hâşiye) ﴾ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ ﴿ deki ﴾ عَيْنٍ ﴿ tâbiri, esrâr-ı belâğatça latîf bir mânâyı remzen ihtar ediyor. Şöyle ki: "Semâ yüzü, güneş gözüyle zeminin yüzündeki cemâl-i rahmeti seyirden sonra, zemin dahi deniz gözüyle yukarıdaki azamet-i İlâhiyeyi temâşâyı müteâkib o iki göz birbiri içine kapanırken, rû-yi zemindeki gözleri kapıyor" diye, mu'cizâne bir kelime ile hatırlatıyor ve gözler vazifesine paydos işâretine işâret ediyor.

Elhâsıl: Bahr-i Muhît-i Garbîyi “çamurlu bir çeşme” tâbiri, Zülkarneyn’e nisbeten uzaklık noktasında o büyük denizi bir çeşme gibi görmüş. Kur'ân’ın nazarı ise herşeye yakın olduğu cihetle, Zülkarneyn’in galat-ı his nev'indeki nazarına göre bakamaz. Belki Kur'ân semâvâta bakarak geldiğinden, küre-i arzı kâh bir meydân, kâh bir saray, bazen bir beşik, bazen bir sahife gibi gördüğünden; sisli, buharlı, koca Bahr-i Muhît-i Atlas-ı Garbîyi bir çeşme tâbir etmesi, azamet-i ulviyetini gösteriyor. ∗∗∗

İkinci Sualiniz

İKİNCİ SUÂLİNİZ:

Sedd-i Zülkarneyn nerededir? Ye'cüc ve Me'cüc kimlerdir?

ELCEVAB: Eskiden bu mes'eleye dair bir risale yazmıştım. O vaktin mülhidleri onunla mülzem olmuşlardı. Şimdilik hem o risale yanımda yoktur, hem kuvve-i hâfızam ta'til-i eşgâl etmiş, yardım etmiyor. Hem Yirmidördüncü Sözün Üçüncü Dalında bir nebze bu mes'eleden bahsedilmiş. Onun için, bu mes'elenin yalnız iki üç nüktesine gayet muhtasar bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:

Ehl-i tahkîkin beyânına göre, hem Zülkarneyn ünvânının işâretiyle, Yemen pâdişahlarından, Zülyezen gibi “Zü” kelimesiyle başlayan isimleri bulunduğundan, bu Zülkarneyn, İskender-i Rûmî değildir. Belki, Yemen pâdişahlarından birisidir ki, Hazret-i İbrahim’in zamanında bulunmuş ve Hazret-i Hızır’dan ders almış. İskender-i Rûmî ise, Milâttan takriben üç yüz sene evvel gelmiş, Aristo’dan ders almış.

Tarih-i beşerî, muntazam sûrette üç bin seneye kadar gidiyor. Bu nâkıs ve kısa tarih nazarı, Hazret-i İbrahim’in zamanından evvel doğru olarak hükmedemiyor. Ya hurâfevâri, ya münkirâne, ya gayet muhtasar gidiyor. Bu Yemenî Zülkarneyn, tefsirlerde eskiden beri İskender nâmıyla iştihârının sebebi, ya o Zülkarneyn’in bir ismi İskender’dir ki, İskender-i Kebîr ve Eski İskender’dir.

Veyâhut, Âyât-ı Kur'âniyenin zikrettiği hâdisât-ı cüz'iyeler, küllî hâdisâtın uçları olduğu cihetle, Zülkarneyn olan İskender-i Kebîrin nübüvvetkârâne irşadâtıyla akvâm-i zâlime ile milel-i mazlume ortasında hâil ve gaddârların gâretlerine mâni olacak meşhûr Sedd-i Çin’in binasını kurduğu gibi; İskender-i Rûmî misillû müteaddid cihangirler ve kuvvetli pâdişahlar maddî cihetinde ve manevî âlem-i insaniyetin pâdişahları olan bir kısım enbiyâ ve bazı aktâb dahi manevî ve irşadî cihetinde, o Zülkarneyn’in arkasında gidip, iktidâ edip mazlumları zâlimlerden kurtaracak çarelerin mühimlerinden olan dağlar ortalarında sedleri, (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> sonra dağlar başlarında kaleleri kurmuşlar. Ya bizzat maddî kuvvetleriyle veyâhut irşad ve tedbirleriyle te'sis etmişler. Sonra, şehirlerin etrafında sûrları ve ortalarında kaleleri, tâ son çare olan kırkikilik topları ve kal'a-i seyyâr gibi diritnavtları yapmışlar. Hattâ rû-yi zeminin en meşhûr seddi ve kaç günlük uzak bir mesâfe tutan Sedd-i Çin’i, Kur'ân lisânıyla Ye'cüc ve Me'cücün ve tâbir-i diğerle tarih lisânında Mançur ve Moğol denilen ve âlem-i beşeriyeti kaç defa zîr ü zeber eden ve Himalaya Dağlarının

[^3]:(Hâşiye) Rû-yi zeminde mürûr-u zamanla dağ şeklini almış, tanınmayacak bir sûrete gelmiş çok sun'î sedler vardır.

arkasından çıkan ve şarktan garba kadar harâb eden akvâm-ı vahşiye ve gâretkâr milletlerin Hind ve Çin’deki akvâm-ı mazlumeye tecâvüzlerini durdurmak için, o Himalaya silsilelerine yakın iki dağ ortasında uzun bir sed yaptığı ve o akvâm-ı vahşiyenin kesretle hücumlarına çok zaman mâni olduğu gibi, Kafkas Dağlarında, Derbent cihetinde yine çapulcu, gâretgîr akvâm-ı Tatariyenin hücumunu durdurmak için, Zülkarneyn-misâl eski İran pâdişahlarının himmetiyle sedler yapılmıştır. Bu nev'iden çok sedler var. Kur'ân-ı Hakîm, umum nev'-i beşerle konuştuğu için, zâhiren bir hâdise-i cüz'iyeyi zikredip, umum o hâdiseye benzer hâdisâtı ihtar ederek konuşuyor. İşte bu nokta-i nazardandır ki, Sedde ve Ye'cüc ve Me'cüce dair rivâyetler ve akvâl-i müfessirîn ayrı ayrı gidiyor.

ÜÇÜNCÜ SUÂLİNİZ: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın Deccâlı öldürmesi, hem Birinci Mektûb ve hem Onbeşinci Mektûb’da gayet muhtasar ve size kâfî bir cevab vardır. ∗∗∗

Üçüncü Sualiniz

Hem Kur'ân-ı Hakîm, münâsebât-ı kelâmiye cihetinde bir hâdiseden uzak bir hâdiseye intikal eder. Bu münâsebâtı düşünmeyen zanneder ki, iki hâdisenin zamanları birbirine yakındır. İşte, Seddin harâbiyetinden kıyâmetin kopmasını Kur'ân’ın haber vermesi, kurbiyet-i zaman cihetiyle değil, belki münâsebât-ı kelâmiye cihetinde iki nükte içindir. Yani, bu sed nasıl harâb olacak, öyle de dünya harâb olacaktır. Hem nasıl ki fıtrî ve İlâhî sedler olan dağlar metîndir, ancak kıyâmetin kopmasıyla harâb olurlar, öyle de; bu sed dahi dağ gibi metîndir, ancak dünyanın harâb olmasıyla hâk ile yeksân olabilir, inkılâbât-ı zaman tahribât yapsa da çoğu sağlam kalır demektir. Evet, Sedd-i Zülkarneyn’in külliyetinden bir ferdi olan Sedd-i Çinî binler sene yaşadığı hâlde daha meydânda duruyor. İnsanın eliyle zemin sahifesinde yazılan mücessem, mütehaccir, mânidâr, tarih-i kadîmden uzun bir satır olarak okunuyor.

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, fedâkâr, sıddık, vefâdâr kardeşlerim

Muğayyebât-ı Hamse’ ye dair Sûre-i Lokman’ın âhirindeki âyetin hakkında mühim suâliniz gayet mühim bir cevab isterken, maatteessüf, şimdiki hâlet-i rûhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsâid değildir. Yalnız, suâlinizin temâs ettiği bir-iki noktaya gayet mücmel işâret edeceğiz.

Şu suâlinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhâd tarafından tenkid sûretinde Muğayyebât-ı Hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-ı mâderdeki cenînin keyfiyetine i'tirâz edilmiş. Demişler ki: “Rasathânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzûlü keşfediliyor. Onu da, Allah’tan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâıyla rahm-ı mâderdeki cenînin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek Muğayyebât-ı Hamseye ıttılâ' kàbildir.”

Elcevab: Yağmurun vakt-i nüzûlü bir kaideye merbût olmadığı için, doğrudan doğruya meşîet-i hàssa-i İlâhiye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususî irâdeye tâbi olduğunun bir sırr-ı hikmeti şudur ki:

Kâinâtta en mühim hakikat ve en kıymetdâr mâhiyet; nur, vücûd ve hayat ve rahmettir ki, bu dört şey perdesiz, vâsıtasız, doğrudan doğruya kudret-i İlâhiye ve meşîet-i hàssa-i İlâhiyeye bakar. Sâir masnûâtta zâhirî esbâb kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irâde ve meşîete hicâb oluyor. Fakat vücûd, hayat, nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünkü perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor.

Mâdem vücûdda en mühim hakikat rahmet ve hayattır. Yağmur, hayata menşe' ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesâit perde olmayacak, kaide ve yeknesaklık dahi meşîet-i hàssa-i İlâhiyeyi setretmeyecek; tâ ki her vakit, herkes, herşeyde şükür ve ubûdiyete ve suâl ve duâya mecbur olsun. Eğer bir kaide dâhilinde olsaydı, o kaideye güvenip, şükür ve ricâ kapısı kapanırdı.

Güneşin tulû'unda ne kadar menfaatler olduğu ma'lûmdur. Hâlbuki muttarid bir kaideye tâbi olduğundan, güneşin çıkması için duâ edilmiyor

Muğayyebât-ı Hamse’ye Dair Bir Sual

Hoca Sabri (R.H.) ve Hâfız Ali (R.H.)

KALDI İKİNCİ MES'ELE:

Röntgen şuâıyla rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile ﴾ وَيَعْلَمُ مَا ف۪ي الْاَرْحَامِ ﴿ âyetinin meâl-i gaybîsine münâfî olamaz.

Çünkü, âyet yalnız zükûret ve ünûset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acîb isti'dâd-ı hususîsi ve istikbâlde kesb edeceği vaziyetine medâr olan mukadderât-ı hayatiyesinin mebâdîleri, hattâ sîmâsındaki gayet acîb olan sikke-i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâmü'l-Guyûba mahsûstur. Yüz bin röntgen-misâl fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan yalnız hakîki sîmâ-yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki, sîmâyı vechîsinden yüz defa daha hàrika olan, isti'dâdındaki sîmâ-yı manevîyi keşfedebilsin!

İkinci Mesele

ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın güneşin çıkacağını bildiği için, gâibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz'iyâtı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar ricâ ve duâ ile Dergâh-ı İlâhiyeye ilticâya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzûlünü ta'yin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir ni'met-i hàssa telâkki edip hakîki şükrediyorlar.

İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzûlünü Muğayyebât-ı Hamseye idhal ediyor. Rasathânelerdeki âletle bir yağmurun mukaddemâtını hissedip vaktini ta'yin etmek gâibi bilmek değil, belki gâibden çıkıp âlem-i şehâdete takarrübü vaktinde bazı mukaddemâtına ıttılâ' sûretinde bilmektir.

Nasıl en hafî umûr-u gaybiye vukû'a geldikte, veyâhut vukû'a yakın olduktan sonra, hiss-i kable'l-vukû'un bir nev'iyle bilinir. O gaybı bilmek değil, belki o, mevcûdu veya mukarrebü'l-vücûdu bilmektir. Hattâ ben, kendi a'sâbımda bir hassâsiyet cihetiyle, yirmidört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddemâtı, mebâdîleri var. O mebâdîler, rutûbet nev'inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hâl, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gâibden çıkıp daha şehâdete girmeyen umûra vusûle bir vesile olur. Fakat daha âlem-i şehâdete ayak basmayan ve meşîet-i hàssa ile rahmet-i hàssadan çıkmayan yağmurun vakt-i nüzûlünü bilmek, ilm-i Allâmü'l-Guyûba mahsûstur. ∗∗∗

Başta dedik ki: Vücûd ve hayat ve rahmet, bu kâinâtta en mühim hakikatlerdir ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için, o câmi' hakikat-i hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekàikiyle irâde-i hàssaya ve rahmet-i hàssaya ve meşîet-i hàssaya bakmalarının bir sırrı şudur ki:

Hayat, bütün cihâzâtıyla ve cihâtıyla şükür ve ubûdiyet ve tesbihin menşe' ve medârı olduğundandır ki, irâde-i hàssaya hicâb olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hàssaya perde olan vesâit-i zâhiriye konulmamıştır. Cenâb-ı Hakk’ın, rahm-ı mâderdeki çocukların sîmâ-yı maddî ve manevîlerinde iki cilvesi var:

Birisi: Vahdetini ve Ehadiyetini ve Samediyetini gösterir ki, o çocuk a'zâ-yı esâsîde ve cihâzât-ı insaniyenin envâ'ında sâir insanlarla muvâfık ve mutâbık olduğu cihetle, Hàlık ve Sâni'inin vahdetine şehâdet ediyor. O cenîn bu lisân ile bağırıyor ki: “Bana bu sîmâ ve a'zâyı veren kim ise, bütün esâsât-ı a'zâda bana benzeyen bütün insanların sâni'i dahi O’dur. Ve hem bütün zîhayatın sâni'i O’dur.”

İşte, rahm-ı mâderdeki cenînin bu lisânı, gaybî değil, kaideye ve ıttırâda ve nev'ine tâbi olduğu için ma'lûmdur, bilinebilir. Âlem-i şehâdetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.

İkinci Cihet: Sîmâ-yı isti'dâdiye-i hususiyesi ve sîmâ-yı vechiye-i şahsiyesi lisânıyla Sâni'inin ihtiyarını, irâdesini ve meşîetini ve rahmet-i hàssasını ve hiçbir kayıt altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisân gaybü'l-gaybdan geliyor. İlm-i ezelîden başkası, kable'l-vücûd bunu göremiyor ve ihâta edemiyor. Rahm-ı mâderde iken bu sîmânın binde bir cihâzâtı görünmekle bilinmiyor!

Elhâsıl: Cenînin sîmâ-yı isti'dâdîsinde ve sîmâ-yı vechiyesinde hem delil-i Vahdâniyet var, hem ihtiyar ve irâde-i İlâhiyenin ciheti vardır. Eğer Cenâb-ı Hak muvaffak etse, Muğayyebât-ı Hamseye dair bazı nükteler yazılacaktır. Şimdilik bundan fazla vaktim ve hâlim müsâade etmedi; hâtime veriyorum.

اَلْبَاقِي هُوَ الْبَاقِي

Said Nursî ∗∗∗