Lem'alar

Dördüncü Lem'a

4. bölüm / 39

Dördüncü Lem'a

BİRİNCİ NÜKTE

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve merhametini ifâde ediyor. Evet rivâyet-i sahîha ile mahşerin dehşetinden herkes, hattâ enbiyâ dahi “nefsî, nefsî” dedikleri zaman Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, “ümmetî, ümmetî” diye re'fet ve

Birinci Nükte

Birinci Makam

“Dört Nükte” dir.

Birinci Makam

Dördüncü Lem'a

“Minhâcü's-Sünne” bu risaleye lâyık görülmüştür.

Mes'ele-i imâmet bir mes'ele-i fer'iye olduğu hâlde, ziyâde ehemmiyet verildiğinden bir mesâil-i îmâniye sırasına girip, ilm-i kelâmda ve usûlü'd-dinde medâr-ı nazar olduğu cihetle Kur'ân’a ve îmâna ait hizmet-i esâsiyemize münâsebeti bulunduğundan cüz'î bahsedildi.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُفٌ رَح۪يمٌ ❀ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴾

﴿ قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ ف۪ي الْقُرْبٰى ﴾

Şu âyet-i azîmenin çok hakàik-ı azîmesinden bir-iki hakikatine “İki makam” ile işâret edeceğiz.

İKİNCİ NÜKTE

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, küllî ve umumî vazife-i Nübüvvet içinde bazı hususî, cüz'î maddelere karşı azîm bir şefkat göstermiştir. Zâhir hâle göre o azîm şefkati o hususî, cüz'î maddelere sarf etmesi, vazife-i Nübüvvetin fevkalâde ehemmiyetine uygun gelmiyor. Fakat hakikatte o cüz'î madde, küllî, umumî bir vazife-i Nübüvvetin medârı olabilecek bir silsilenin ucu ve mümessili olduğundan, o silsile-i azîmenin hesabına, onun mümessiline fevkalâde ehemmiyet verilmiş.

Meselâ, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan ve Hüseyin’e karşı küçüklüklerinde gösterdikleri fevkalâde şefkat ve ehemmiyet-i azîme, yalnız cibillî şefkat ve hiss-i karâbetten gelen bir muhabbet değil, belki vazife-i Nübüvvetin bir hayt-ı nurânîsinin bir ucu ve veraset-i Nebeviyenin gayet ehemmiyetli bir cemâatinin menşe'i, mümessili, fihristesi cihetiyledir.

Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Hasan’ı (R.A.) kemâl-i şefkatinden kucağına alarak başını öpmesiyle, Hazret-i Hasan’dan (R.A.) teselsül eden nurânî nesl-i mübârekinden, Gavs-ı A'zam olan Şah-ı Geylânî gibi, çok mehdi-misâl verese-i Nübüvvet ve hamele-i Şerîat-ı Ahmediye (A.S.M.) olan zâtların hesabına Hazret-i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş. Ve o zâtların istikbâlde edecekleri hizmet-i kudsiyelerini nazar-ı Nübüvvetle görüp takdir ve istihsân etmiş. Ve takdir ve teşvike alâmet olarak Hazret-i Hasan’ın (R.A.) başını öpmüş.

Hem Hazret-i Hüseyin’e karşı gösterdikleri fevkalâde ehemmiyet ve şefkat, Hazret-i Hüseyin’in (R.A.) silsile-i nurâniyesinden gelen Zeynelâbidîn, Cafer-i Sâdık gibi eimme-i àlîşân ve hakîki verese-i Nebeviye gibi pek çok mehdi-misâl zevât-ı nurâniyenin nâmına ve Din-i İslâm ve vazife-i Risalet hesabına boynunu öpmüş, kemâl-i şefkat ve ehemmiyetini göstermiştir.

Evet, Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) gayb-âşinâ kalbiyle, dünyada Asr-ı Saâdetten ebed tarafında olan meydân-ı haşri temâşâ eden ve yerden

İkinci Nükte

şefkatini göstereceği gibi, yeni dünyaya geldiği zaman ehl-i keşfin tasdikiyle vâlidesi onun münâcâtından “ümmetî, ümmetî” işitmiş. Hem bütün tarih-i hayatı ve neşrettiği şefkatkârâne mekârim-i ahlâk, kemâl-i şefkat ve re'fetini gösterdiği gibi ümmetinin hadsiz salavâtına hadsiz ihtiyaç göstermekle, ümmetinin bütün saâdetleriyle kemâl-i şefkatinden alâkadar olduğunu göstermekle hadsiz bir şefkatini göstermiş. İşte bu derece şefkatli ve merhametli bir rehberin Sünnet-i Seniyesine mürâat etmemek, ne derece nankörlük ve vicdânsızlık olduğunu kıyâs eyle.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

﴾ اِلَّا الْمَوَدَّةَ ف۪ي الْقُرْبٰى ﴿ âyetinin bir kavle göre mânâsı: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vazife-i Risaletin icrasına mukâbil ücret istemez; yalnız Âl-i Beyt’ine meveddeti istiyor.

Eğer denilse: “Bu mânâya göre, karâbet-i nesliye cihetinden gelen bir fayda gözetilmiş görünüyor. Hâlbuki, ﴾ اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْ ﴿ sırrına binâen, karâbet-i nesliye değil, belki Kurbiyet-i İlâhiye noktasında vazife-i Risalet cereyan ediyor.”

Elcevab: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ nazarıyla görmüş ki, Âl-i Beyt’i, Âlem-i İslâm içinde bir şecere-i nurâniye hükmüne geçecek. Âlem-i İslâmın bütün tabakàtında, kemâlât-ı insaniye dersinde rehberlik ve mürşidlik vazifesini görecek zâtlar, ekseriyet-i mutlaka ile, Âl-i Beyt’ten çıkacak. Teşehhüddeki, ümmetin “Âl” hakkındaki duâsı ki,

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ علَى اِبْرَاهِيمَ وَعلَى آلِ اِبْرَاهِيمَ اِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

dir, makbûl olacağını keşfetmiş. Yani, nasıl ki millet-i İbrahimiyede ekseriyet-i mutlaka ile nurânî rehberler Hazret-i İbrahim’in (A.S.) âlinden, neslinden olan enbiyâ olduğu gibi; Ümmet-i Muhammediyede de, (A.S.M.) vezâif-i azîme-i İslâmiyette ve ekser turuk ve mesâlikinde, enbiyâ-i Benî İsrail gibi, Aktâb-ı Âl-i Beyt-i Muhammediyeyi (A.S.M.) görmüş. Onun için, ﴾ قُلْ لَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا اِلَّا الْمَوَدَّةَ ف۪ي الْقُرْبٰى ﴿ demesiyle emrolunarak, Âl-i Beyt’e karşı ümmetin meveddetini istemiş.

Bu hakikati te'yid eden mükerrer rivâyetlerde fermân etmiş: “Size iki şey bırakıyorum, onlara temessük etseniz necât bulursunuz; biri, Kitabullâh; biri, Âl-i Beyt’im.” Çünkü, Sünnet-i Seniyenin menba'ı ve muhâfızı ve her cihetle iltizam etmesiyle mükellef olan, Âl-i Beyt’tir.

Üçüncü Nükte

Cenneti gören ve zeminden gökteki melâikeleri müşâhede eden ve zaman-ı Âdem’den beri mâzi zulümâtının perdeleri içinde gizlenmiş hâdisâtı gören, hattâ, Zât-ı Zülcelâl’in rü'yetine mazhar olan nazar-ı nurânîsi, çeşm-i istikbâl-bînîsi, elbette Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in arkalarında teselsül eden aktâb ve eimme-i verese ve mehdileri görmüş ve onların umumu nâmına başlarını öpmüş. Evet, Hazret-i Hasan’ın (R.A.) başını öpmesinden Şah-ı Geylânî’nin hisse-i azîmesi var.

İşte bu sırra binâendir ki, Kitab ve Sünnete ittibâ' ünvânıyla bu hakikat-i hadîsiye bildirilmiştir. Demek Âl-i Beyt’ten, vazife-i Risaletçe muradı, Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyeye ittibâ'ı terk eden, hakîki Âl-i Beyt’ten olmadığı gibi, Âl-i Beyt’e hakîki dost da olamaz.

Hem ümmetini Âl-i Beyt’in etrafında toplamak arzusunun sırrı şudur ki: Zaman geçtikçe Âl-i Beyt çok tekessür edeceğini İzn-i İlâhî ile bilmiş ve İslâmiyet za'fa düşeceğini anlamış. O hâlde, gayet kuvvetli ve kesretli bir cemâat-i mütesânide lâzım ki, Âlem-i İslâmın terakkiyât-ı maneviyesinde medâr ve merkez olabilsin. İzn-i İlâhî ile düşünmüş ve ümmetini Âl-i Beyt’i etrafına toplamasını arzu etmiş.

Evet, Âl-i Beyt’in efrâdı ise, i'tikàd ve îmân hususunda sâirlerden çok ileri olmasa da, yine teslîm, iltizam ve tarafgirlikte çok ileridedirler. Çünkü İslâmiyete fıtraten, neslen ve cibilliyeten tarafdârdırlar. Cibillî tarafdârlık zaîf ve şânsız, hattâ haksız da olsa bırakılmaz. Nerede kaldı ki, gayet kuvvetli, gayet hakikatli, gayet şânlı bütün silsile-i ecdâdı bağlandığı ve şeref kazandığı ve canlarını fedâ ettikleri bir hakikate tarafdârlık, ne kadar esâslı ve fıtrî olduğunu bilbedâhe hisseden bir zât, hiç tarafdârlığı bırakır mı? Ehl-i Beyt, işte bu şiddet-i iltizam ve fıtrî İslâmiyet cihetiyle Din-i İslâm lehinde ednâ bir emâreyi kuvvetli bir bürhân gibi kabûl eder. Çünkü fıtrî tarafdârdır. Başkası ise, kuvvetli bir bürhân ile sonra iltizam eder.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE

Üçüncü Nükte münâsebetiyle, Şîalarla Ehl-i Sünnet ve Cemâatin medâr-ı nizâ'ı, hattâ akàid-i îmâniye kitaplarına ve esâsât-ı îmâniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir mes'eleye kısaca bir işâret edeceğiz. Mes'ele şudur:

Ehl-i Sünnet ve Cemâat der ki: “Hazret-i Ali Hulefâ-i Erbaanın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık daha efdaldir ve hilâfete daha müstehak idi ki, en evvel o geçti.” Şîalar derler ki: “Hak Hazret-i Ali’nin idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir.” Da'vâlarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki, Hazret-i Ali hakkında vârid ehâdîs-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin “Şah-ı Velâyet” ünvânıyla, ekseriyet-i mutlaka ile evliyânın ve tarîklerin merci'i ve ilim ve şecâat ve ibâdette hàrikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki, en efdal odur. Dâima hilâfet onun hakkı idi, ondan gasb edildi.

Elcevab: Hazret-i Ali mükerreren, kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyâde o hulefâ-i selâseye ittibâ' ederek onların şeyhülislâmlığı makamında

Dördüncü Nükte

bulunması, Şîaların bu da'vâlarını cerh ediyor. Hem hulefâ-i selâsenin zaman-ı hilâfetlerinde fütühât-ı İslâmiye ve mücâhede-i a'dâ hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin zamanındaki vâkıalar, yine hilâfet-i İslâmiye noktasında Şîaların da'vâlarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemâatin da'vâsı haktır.

Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri Şîa-i Velâyettir, diğeri Şîa-i Hilâfettir. Haydi, bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Hâlbuki Şîa-i Velâyet, Şîa-i Hilâfete iltihak etmiş. Yani, ehl-i turuktaki evliyânın bir kısmı Hazret-i Ali’yi efdal görüyorlar, siyaset cihetinde olan Şîa-i Hilâfetin da'vâlarını tasdik ediyorlar.

Elcevab: Hazret-i Ali’ye iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti şahsî kemâlât ve mertebesi noktasından, ikinci cihet Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsini temsîl ettiği noktasındandır. Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsi ise, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir nev'i mâhiyetini gösteriyor.

İşte, birinci nokta itibariyle, Hazret-i Ali başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’i takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyette ve Kurbiyet-i İlâhiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt bir Hakikat-i Muhammediyeyi (A.S.M.) temsîl ettiği cihetle, muvâzeneye gelmez. İşte, Hazret-i Ali hakkında fevkalâde senâkârâne ehâdîs-i Nebeviye bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati te'yid eden bir rivâyet-i sahîha var ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş: “Her nebînin nesli kendindendir. Benim neslim Ali’nin neslidir.”

Hazret-i Ali’nin şahsı hakkında sâir hulefâdan ziyâde senâkârâne ehâdîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler ona haksız hücum ve tenkìs ettiklerine mukâbil, Ehl-i Sünnet ve Cemâat olan ehl-i hak, onun hakkında rivâyâtı çok neşrettiler. Sâir Hulefâ-i Râşidîn ise öyle tenkid ve tenkìse çok ma'rûz kalmadıkları için, onlar hakkındaki ehâdîsin intişarına ihtiyaç görülmedi.

Hem istikbâlde Hazret-i Ali elîm hâdisâta ve dâhilî fitnelere ma'rûz kalacağını nazar-ı Nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi me'yûsiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için مَنْ كُنْتُ مَوْلَاهُ فَعَلِىٌّ مَوْلَاهُ gibi mühim hadîslerle Ali’yi tesellî ve ümmeti irşad etmiştir.

Hazret-i Ali’ye karşı Şîa-i Velâyetin ifratkârâne muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdîlleri, kendilerini Şîa-i Hilâfet derecesinde mes'ûl etmez. Çünkü, ehl-i velâyet, meslek itibariyle, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe'ni ifrattır. Mahbûbunu makamından fazla görmek arzu ediyor. Ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hâl mâzûr olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdîli, Hulefâ-i Râşidînin zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usûl-i İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mâzûr olabilirler.

Şîa-i Hilâfet ise, ağrâz-ı siyaset, içine girdiği için, garazdan, tecâvüzden kurtulamıyorlar, i'tizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ لَا لِحُبِّ عَلِىٍّ بَلْ لِبُغْضِ عُمَرَ cümlesine mâsadak olarak, Hazret-i Ömer’in (R.A.) eliyle İran milliyeti cerîha aldığı için, intikamlarını hubb-u Ali sûretinde gösterdikleri gibi, Amr İbnü'l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye karşı hurûcu ve Ömer İbn-i Sad’ın Hazret-i Hüseyin’e karşı fecî muhârebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.

Ehl-i Sünnet ve Cemâate karşı Şîa-i Velâyetin hakkı yoktur ki, Ehl-i Sünneti tenkid etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi tenkìs etmedikleri gibi, ciddi severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali’nin şîası hakkındaki senâ-yı Nebevî, Ehl-i Sünnete aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali’nin şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemâattir. Hazret-i İsâ Aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet Nasâra için tehlikeli olduğu gibi, Hazret-i Ali (R.A.) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahîhte, tehlikeli olduğu tasrîh edilmiş.

Şîa-i Velâyet eğer dese ki: “Hazret-i Ali’nin kemâlât-ı fevkalâdesi kabûl olunduktan sonra Hazret-i Sıddık’ı ona tercih etmek kàbil olmuyor.”

Elcevab: Hazret-i Sıddık-ı Ekberin ve Fâruk-u A'zamın (R.A.) şahsî kemâlâtıyla ve veraset-i Nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilâfetteki kemâlâtı ile beraber bir mîzanın kefesine; Hazret-i Ali’nin (R.A) şahsî kemâlât-ı hàrikasıyla, hilâfet zamanındaki dâhilî, bilmecbûriye girdiği elîm vâkıalardan gelen ve sû-i zanlara ma'rûz olan hilâfet mücâhedeleri beraber mîzanın diğer kefesine bırakılsa, elbette Hazret-i Sıddık’ın (R.A.) veyâhut Fâruk’un veyâhut Zinnûreyn’in kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş.

Hem, Onikinci ve Yirmidördüncü Sözlerde isbât edildiği gibi, nübüvvet, velâyete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velâyetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan, Hazret-i Sıddık-ı Ekberin ve Fâruk-u A'zamın veraset-i Nübüvvet ve te'sis-i ahkâm-ı Risalet noktasında hisseleri taraf-ı İlâhîden ziyâde verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemâate delil olmuş. Hazret-i Ali’nin kemâlât-ı şahsiyesi, o veraset-i Nübüvvetten gelen o ziyâde hisseyi hükümden iskàt edemediği için, Hazret-i Ali, Şeyheyn-i Mükerremeyn’in zaman-ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali’nin sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyni nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikati bir misâl ile izâh edelim.

Meselâ, gayet zengin bir zâtın irsiyetinden, evlâdlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyâde alıyorlar. İşte bu misâl gibi, Şeyheynin veraset-i Nübüvvet ve te'sis-i ahkâm-ı Risaletinde tecellî eden hakikat-i akrebiyet-i İlâhiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemâlât-ı şahsiye ve velâyet cevherinden neş'et eden Kurbiyet-i İlâhiyenin ve kemâlât-ı velâyetin ve kurbiyetin çoğuna gâlib gelir. Muvâzenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa, şahsî şecâati ve ilmi ve velâyeti noktasında birbiriyle muvâzene edilse, hakikatin sûreti değişir.

Hem Hazret-i Ali’nin zâtında temessül eden şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecellî eden Hakikat-i Muhammediye (A.S.M.) noktasında muvâzene edilmez. Çünkü orada Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sırr-ı azîmi var.

Amma Şîa-i Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemâate karşı mahcûbiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi fevkalâde sevmek da'vâsında oldukları hâlde tenkìs ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhebleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki, “Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer haksız oldukları hâlde Hazret-i Ali onlara mümâşât etmiş, Şîa ıstılahınca takiye etmiş, yani, onlardan korkmuş, riyâkârlık etmiş.” Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve “Esedullâh” ünvânını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir Zâtı riyâkâr ve korkaklık ile ve sevmediği zâtlara tasannu'kârâne muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyâde havf altında mümâşât etmekle, haksızlara tebaiyeti kabûl etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali teberrî eder.

İşte, ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi tenkìs etmez, sû-i ahlâk ile itham etmez. Öyle bir hàrika-i şecâate korkaklık isnâd etmez ve derler ki: “Hazret-i Ali Hulefâ-i Râşidîni hak görmeseydi, bir dakika tanımaz ve itâat etmezdi. Demek ki, onları haklı ve râcih gördüğü için, gayret ve şecâatini hak-perestlik yoluna teslîm etmiş.”

Elhâsıl: Herşeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise, hadd-i vasattır ki, Ehl-i Sünnet ve Cemâat onu ihtiyar etmiş. Fakat, maatteessüf, Ehl-i Sünnet ve Cemâat perdesi altına Vehhâbîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi, siyaset meftûnları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi tenkid ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilâfete tam liyâkat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ithamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnete karşı küsmek vaziyetini alıyorlar. Hâlbuki, Ehl-i Sünnetin düsturları ve esâs mezhebleri, bu fikirleri iktiza etmiyor. Belki aksini isbât ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyâde Hazret-i Ali’nin tarafdârıdırlar. Bütün hutbelerinde, duâlarında Hazret-i Ali’yi lâyık olduğu senâ ile zikrediyorlar. Hususan, ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemâat mezhebinde olan evliyâ ve asfiyâ, onu mürşid ve şah-ı velâyet biliyorlar. Alevîler, hem Alevîlerin, hem Ehl-i Sünnetin adâvetine istihkak kesb eden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp ehl-i hakka karşı cebhe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnetin inâdına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise, bu mes'elede fazla söyledik; çünkü ulemânın beyninde ziyâde medâr-ı bahsolmuştur.

Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemâat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihàz eden Alevîler! Çabuk bu mânâsız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâ'ı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir sûrette hükmeyleyen zındıka cereyanı birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimâl edecek. Bunu mağlûb ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i Tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihâdı emreden yüzer esâslı râbıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î mes'eleleri bırakmak elzemdir. ∗∗∗

İkinci Makam

﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴾

âyetinin ikinci hakikatine dair olacak. (∗) <ft3>[^1]</ft3>

[^1]:(∗): Bu İkinci Makam, Onbirinci Lem'a olarak te'lif edilmiştir.

∗∗∗