Lem'alar

Ondördüncü Lem'a

14. bölüm / 39

Ondördüncü Lem'a

İki Makamdır. Birinci Makamı iki suâlin cevabıdır.

Birinci Makam

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ

Azîz, sıddık kardeşim Re'fet Bey,

Sevr ve hûta dair sorduğun suâlin bazı risalelerde cevabı vardır. O nev'i suâllere göre cevab, Yirmidördüncü Sözün Üçüncü Dalında “Oniki Asıl” nâmıyla oniki kaide-i mühimme beyân edilmiştir. O kaideler ehâdîs-i Nebeviyeye dair muhtelif te'vilâta dair birer mehenktirler ve ehâdîse gelen evhâmı def' edecek mühim esâslardır. Maatteessüf şimdilik sünûhâttan başka ilmî mesâil ile iştigâlime mâni bazı hâller var. Onun için suâlinize göre cevab veremiyorum. Eğer sünûhât-ı kalbiye olsa, bilmecbûriye meşgul oluyorum. Bazen suâllere, sünûhâta tevâfuk ettiği için cevab verilir, gücenmeyiniz. Onun için herbir suâlinize lâyıkınca cevab veremiyorum. Haydi bu defaki suâlinize kısa bir cevab vereyim.

Birinci Sual

Bu defaki suâlinizde diyorsunuz ki: “Hocalar diyorlar: Arz öküz ve balık üstünde duruyor. Hâlbuki, arz muallakta bir yıldız gibi gezdiğini coğrafya görüyor. Ne öküz var, ne de balık?”

Elcevab: İbn-i Abbâs (R.A.) gibi zâtlara isnâd edilen sahîh bir rivâyet var ki, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Fermân etmiş: علَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ

Bir rivâyette, bir defa علَى الثَّوْرِ demiş, diğer defada علَى الْحُوتِ demiştir. Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyâttan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadîsi tatbik etmişler. Hususan Benî İsrail âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-ü sâbıkada “sevr ve hût” hakkında gördükleri hikâyeleri hadîse tatbik edip, hadîsin mânâsını acîb bir tarza çevirmişler. Şimdilik bu suâlinize dair gayet mücmel Üç Esâs ve Üç Vecih söylenecek.

Birinci Esas

BİRİNCİ ESÂS: Benî İsrail ulemâsının bir kısmı Müslüman olduktan sonra, eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman olmuş, İslâmiyete mal olmuş. Hâlbuki o eski ma'lûmâtlarında yanlışlar var. O yanlışlar elbette onlara aittir, İslâmiyete ait değildir.

İkinci Esas

İKİNCİ ESÂS: Teşbih ve temsîller, hàvâstan avâma geçtikçe, yani, ilmin elinden cehlin eline düştükçe, mürûr-u zamanla hakikat telâkki edilir. Meselâ, küçüklüğümde kamer tutuldu. Ben vâlideme dedim: “Neden ay böyle oldu?” Dedi: “Yılan yutmuş.” Dedim: “Daha görünüyor?” Dedi: “Yukarıda yılanlar cam gibi olup içlerinde bulunan şeyi gösterirler.”

Bu çocukluk hâtırasını çok zaman tahattur ediyordum. Ve der idim ki: “Bu kadar hakikatsiz bir hurâfe, vâlidem gibi ciddi zâtların lisânında nasıl geziyor?” diye düşünürdüm. Tâ, felekiyât fennini mütâlaa ettiğim vakit gördüm ki, vâlidem gibi öyle diyenler bir teşbihi hakikat telâkki etmişler. Çünkü, derecât-ı şemsiyenin medârı olan “mıntıkatü'l-bürûc” tâbir ettikleri dâire-i azîme, menâzil-i kameriyenin medârı bulunan mâil-i kamer dâiresi birbiri üstüne geçmekle, o iki dâire, herbiri iki kavis şeklini vermiş. O iki kavise felekiyûn ulemâsı, latîf bir teşbih ile büyük iki yılan nâmı olan “tinnîneyn” nâmını vermişler. İşte, o iki dâirenin tekàtu' noktasına, “baş” mânâsına “re's”, diğerine “kuyruk” mânâsına “zeneb” demişler. Kamer re'se ve şems zenebe geldiği vakit, felekiyûn ıstılahınca “haylûlet-i arz” vukû' bulur. Yani, küre-i arz, tam ikisinin ortasına düşer. O vakit kamer hasfolur. Sâbık teşbih ile, “Kamer tinnînin ağzına girdi” denilir. İşte bu ulvî ve ilmî teşbih, avâmın lisânına girdikçe, mürûr-u zamanla, kameri yutacak koca bir yılan seklini almış.

İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve mânidâr bir işâretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler. Kudsî, ulvî lisân-ı Nübüvvetten umumun lisânına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâb etmiş, âdeta gayet büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar.

Üçüncü Esas

ÜÇÜNCÜ ESÂS: Nasıl ki Kur'ân’ın müteşâbihâtı var; gayet derin mes'eleleri temsîlât ile ve teşbihâtla avâma ders veriyor. Öyle de, hadîsin müteşâbihâtı var; gayet derin hakikatleri me'nûs teşbihâtla ifâde eder. Meselâ, bir-iki risalede beyân ettiğimiz gibi, bir vakit huzur-u Nebevîde gayet derin bir gürültü işitildi. Fermân etti ki: “Yetmiş senedir yuvarlanıp, bu dakikada Cehennemin dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” Birkaç dakika sonra birisi geldi, dedi: “Yetmiş yaşındaki meşhûr münâfık öldü.” Resûl-i Ekrem Aleyhisalâtü Vesselâm’ın gayet belîğ temsîlinin hakikatini ilân etti.

Senin suâlin cevabına şimdilik Üç Vecih söylenecek.

Birinci Vecih

BİRİNCİSİ: Hamele-i Arş ve Semâvât denilen melâikenin birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak arş ve semâvâta, saltanat-ı rubûbiyetine nezâret etmek için ta'yin ettiği gibi, semâvâtın bir küçük kardeşi ve seyyârelerin bir arkadaşı olan küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak ta'yin etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur ki:

Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren, insanların medâr-ı hayatı olan zirâat, öküz iledir ve öküzün omuzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek, hem kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev'ine bir cihet-i münâsebetleri bulunmak lâzımdır. Belki, وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misâlde sevr ve hût sûretinde temessülleri var. (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> İşte bu münâsebete ve o nezârete işâreten ve küre-i arzın o iki mühim nev'i mahlûkatına îmâen, lisân-ı mu'cizü'l-beyân-ı Nebevî, اَلْاَرْضُ علَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş, gayet derin ve geniş bir sahife kadar mes'eleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümle ile ifâde etmiş.

[^1]:(Hâşiye) Evet, küre-i arz, bahr-i muhît-i havâîde bir sefîne-i Rabbâniye ve -nass-ı hadîsle- âhiretin bir mezraası, yani, fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuûrsuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizam ile, hikmet ile yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hût" nâmı ve o tarlaya İzn-i İlâhî ile nezâret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zâhirdir.

İkinci Vecih

İKİNCİ VECİH: Meselâ, nasıl ki denilse: “Bu devlet ve saltanat hangi şey üzerinde duruyor?” Cevabında عَلَى السَّيْفِ وَالْقَلَمِ denilir. Yani, “Asker kılıncının şecâatine, kuvvetine ve memur kaleminin dirayetine ve adâletine istinâd eder.” Öyle de, küre-i arz mâdem zîhayatın meskenidir ve zîhayatın kumandanları da insandır ve insanın ehl-i sevâhil kısmının kısm-ı a'zamının medâr-ı taayyüşleri balıktır ve ehl-i sevâhil olmayan kısmının medâr-ı taayyüşleri, zirâatle, öküzün omuzundadır ve mühim bir medâr-ı ticâreti de balıktır. Elbette, devlet seyf ve kalem üstünde durduğu gibi, küre-i arz da öküz ve balık üstünde duruyor, denilir. Zîra, ne vakit öküz çalışmazsa ve balık milyon yumurtayı birden doğurmazsa, o vakit insan yaşayamaz, hayat sukùt eder, Hàlık-ı Hakîm de arzı harâb eder.

İşte, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayet mu'cizâne ve gayet ulvî ve gayet hikmetli bir cevab ile, اَلْاَرْضُ علَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiş. Nev'-i insanînin hayatı, ne kadar cins-i hayvanînin hayatıyla alâkadar olduğuna dair geniş bir hakikati iki kelimeyle ders vermiş.

Üçüncü Vecih

ÜÇÜNCÜ VECİH: Eski kozmoğrafya nazarında güneş gezer. Güneşin her otuz derecesini bir burç tâbir etmişler. O burçlardaki yıldızların aralarında birbirine rabtedecek farazî hatlar çekilse, bir tek vaziyet hâsıl olduğu vakit, bazı esed (yani arslan) sûretini, bazı terâzi mânâsına olarak mîzan sûretini, bazı öküz mânâsına sevr sûretini, bazı balık mânâsına hût sûretini göstermişler. O münâsebete binâen o burçlara o isimler verilmiş. Şu asrın kozmoğrafyası nazarında ise, güneş gezmiyor. O burçlar boş ve muattal ve işsiz kalmışlar. Güneşin bedeline küre-i arz geziyor. Öyle ise, o boş, işsiz burçlar ve yukarıdaki muattal dâireler yerine, yerde arzın medâr-ı senevîsinde, küçük mikyâsta o dâireleri teşkil etmek gerektir. Şu hâlde, burûc-u semâviye, arzın medâr-ı senevîsinden temessül edecek. Ve o hâlde küre-i arz her ayda burûc-u semâviyenin birinin gölgesinde ve misâlindedir. Güyâ arzın medâr-ı senevîsi bir âyine hükmünde olarak, semâvî burçlar onda temessül ediyor.

İşte bu vecihle Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir defa علَى الثَّوْرِ bir defa علَى الْحُوتِ demiş. Evet, mu'cizü'l-beyân olan lisân-ı Nübüvvete yakışır bir tarzda, gayet derin ve çok asır sonra anlaşılacak bir hakikate işâreten bir defa علَى الثَّوْرِ demiş. Çünkü, küre-i arz, o suâlin zamanında Sevr Burcu’nun misâlinde idi. Bir ay sonra yine sorulmuş, علَى الْحُوتِ demiş. Çünkü, o vakit küre-i arz Hût Burcunun gölgesinde imiş.

İşte, istikbâlde anlaşılacak bu ulvî hakikate işâreten ve küre-i arzın vazifesindeki hareketine ve seyahatine îmâen ve semâvî burçlar, güneş itibariyle muattal ve misâfirsiz olduklarına ve hakîki işleyen burçlar ise küre-i arzın medâr-ı senevîsinde bulunduğuna ve o burçlarda vazife gören ve seyahat eden küre-i arz olduğuna remzen, علَى الثَّوْرِ وَالْحُوتِ demiştir.

وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ

Bazı Kütüb-ü İslâmiyede sevr ve hûta dair acîb ve haric-i akıl hikâyeler, ya İsrailiyâttır veya temsîlâttır veya bazı muhaddislerin te'vilâtıdır ki, bazı dikkatsizler tarafından hadîs zannedilerek Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a isnâd edilmiş.

﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾

İkinci Sual

İKİNCİ SUÂL: ÂL-İ ABÂ HAKKINDADIR

Kardeşim, Âl-i Abâ hakkındaki cevabsız kalan suâlinizin çok hikmetlerinden yalnız bir tek hikmeti söylenecek. Şöyle ki:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, giydiği mübârek abâsını, Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in üstlerine örtmesi ve onlara bu sûretle ﴾ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا ﴿ âyetiyle duâ etmesinin esrârı ve hikmetleri var. Sırlarından bahsetmeyeceğiz. Yalnız, vazife-i Risalete taalluk eden bir hikmeti şudur ki:

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, gayb-âşinâ ve istikbâl-bîn nazar-ı Nübüvvetle, otuz kırk sene sonra Sahâbeler ve Tâbiînler içinde mühim fitneler olup kan döküleceğini görmüş. İçinde en mümtâz şahsiyetler, abâsı altında olan o üç şahsiyet olduğunu müşâhede etmiş. Hazret-i Ali'yi ümmet nazarında tathîr ve tebrie etmek ve Hazret-i Hüseyin’i tâziye ve tesellî etmek ve Hazret-i Hasan’ı tebrik etmek ve musâlaha ile mühim bir fitneyi kaldırmakla şerefini ve ümmete azîm faîdesini ilân etmek ve Hazret-i Fâtıma’nın zürriyetinin tâhir ve müşerref olacağını ve Ehl-i Beyt ünvân-ı àlîsine lâyık olacaklarını ilân etmek için, o dört şahsa, kendiyle beraber “Hamse-i Âl-i Abâ” ünvânını bahşeden o abâyı örtmüştür.

Evet, çendan Hazret-i Ali halife-i bilhak idi. Fakat dökülen kanlar çok ehemmiyetli olduğundan, ümmet nazarında tebriesi ve berâeti vazife-i Risalet hasebiyle ehemmiyetli olduğundan, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o sûretle onu tebrie ediyor. Onu tenkid ve tahtie ve tadlîl eden Haricîleri ve Emevîlerin mütecâviz tarafdârlarını sükûta dâvet ediyor. Evet, Haricîler ve Emevîlerin müfrit tarafdârları Hazret-i Ali hakkındaki tefritleri ve tadlîlleri ve Hazret-i Hüseyin’in gayet fecî, ciğer-sûz hâdisesiyle Şîaların ifratları ve bid'aları ve Şeyheynden teberrîleri, ehl-i İslâma çok zararlı düşmüştür.

İşte bu abâ ve duâ ile, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali (R.A.) ve Hazret-i Hüseyin’i mes'ûliyetten ve ittihamdan ve ümmetini onlar hakkında sû-i zandan kurtardığı gibi, Hazret-i Hasan’ı (R.A.), yaptığı musâlaha ile ümmete ettiği iyiliğini vazife-i Risalet noktasında tebrik ediyor ve Hazret-i Fâtıma’nın zürriyetinin nesl-i mübâreki, Âlem-i İslâmda Ehl-i Beyt ünvânını alarak àlî bir şeref kazanacaklarını ve Hazret-i Fâtıma ﴾ وَاِنّ۪ي اُع۪يذُهَا بِكَ وَذُرِّيَّتَهَا مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ ﴿ diyen Hazret-i Meryem’in vâlidesi gibi zürriyetçe çok müşerref olacağını ilân ediyor.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى آلِهِ الطَّيِّبِينَ الطَّاهِرِينَ الْاَبْرَارِ وَعَلٰى اَصْحَابِهِ الْمُجَاهِدِينَ الْمُكْرَمِينَ الْاَخْيَارِ آمِينَ

İkinci Makam

﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ in binler esrârından altı sırrına dairdir.

İHTAR: Besmelenin rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için, nota sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir dâire çevirmek ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat, maatteessüf, şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi otuzdan beş-altıya indi.

“Ey insan!” dediğim vakit nefsimi murad ediyorum. Bu ders kendi nefsime hàs iken, rûhen benimle münâsebetdâr ve nefsi nefsimden daha hüşyâr zâtlara, belki medâr-ı istifade olur niyetiyle, Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı olarak, müdakkik kardeşlerimin tasvîblerine havâle ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar; delilden ziyâde zevke nâzırdır.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُا اِنّ۪يٓ اُلْقِىَ اِلَىَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ ❀ اِنَّـهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّـهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴾

Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

Birinci Sır

BİRİNCİ SIR

“Bismillâhirrahmânirrahîm”in bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinât sîmâsında, arz sîmâsında ve insan sîmâsında birbiri içinde, birbirinin nümûnesini gösteren üç sikke-i Rubûbiyet var.

Biri: Kâinâtın hey'et-i mecmuasındaki teâvün, tesânüd, teânuk, tecâvübden tezâhür eden Sikke-i Kübrâ-yı Ulûhiyettir ki, “Bismillâh” ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz sîmâsında, nebâtât ve hayvanatın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşâbüh, tenâsüb, intizam, insicam, lütûf ve merhametten tezâhür eden Sikke-i Kübrâ-yı Rahmâniyettir ki, “Bismillâhirrahmân” ona bakıyor.

Sonra, insanın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re'fet ve dekàik-ı şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyeden tezâhür eden Sikke-i Ulyâ-i Rahîmiyettir ki, Bismillâhirrahmânirrahîm’deki “er-Rahîm” ona bakıyor.

Demek, Bismillâhirrahmânirrahîm, sahife-i âlemde bir satır-ı nurânî teşkil eden üç Sikke-i Ehadiyetin kudsî ünvânıdır ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yani, Bismillâhirrahmânirrahîm, yukarıdan nüzûl ile, semere-i kâinât ve âlemin nüsha-i musağğarası olan insana ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar, insanî arşa çıkmağa bir yol olur.

İkinci Sır

İKİNCİ SIR

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezâhür eden Vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak için, dâima o Vâhidiyet içinde Ehadiyet cilvesini gösteriyor. Yani, meselâ, nasıl ki güneş ziyâsıyla hadsiz eşyayı ihâta ediyor. Mecmû-u ziyâsındaki güneşin zâtını mülâhaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan, güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde güneşin zâtını, aksi vâsıtasıyla gösteriyor. Ve her parlak şey kendi kàbiliyetince güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hàssalarını gösteriyor. Ve her parlak şey, güneşi bütün sıfâtıyla, kàbiliyetine göre gösterdiği gibi, güneşin ziyâ ve harâret ve ziyâdaki elvân-ı seb'a gibi keyfiyâtlarının herbirisi dahi umum mukâbilindeki şeyleri ihâta ediyor. Öyle de, ﴾ وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ﴿ temsîlde hatâ olmasın, Ehadiyet ve Samediyet-i İlâhiye, herbir şeyde, hususan zîhayatta, hususan insanın mâhiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi, Vahdet ve Vâhidiyet cihetiyle dahi, mevcûdât ile alâkadar herbir ismi, bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte, Vâhidiyet içinde ukùlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdesi unutmamak için, dâima Vâhidiyetteki Sikke-i Ehadiyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden, “Bismillâhirrahmânirrahîm”dir.

Üçüncü Sır

ÜÇÜNCÜ SIR

Şu hadsiz kâinâtı şenlendiren, bilmüşâhede, rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyacât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe, yine rahmettir. Ve bir ağacın bütün hey'etiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinâtı insana müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe, rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hàlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede, rahmettir. Ve bu fânî insanı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhâtab ve dost yapan, bilbedâhe, rahmettir.

Ey insan! Mâdem rahmet böyle kuvvetli ve câzibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-i mahbûbedir; “Bismillâhirrahmânirrahîm” de, o hakikate yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyacâtın elemlerinden kurtul. Ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin tahtına yanaş ve o rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla o Sultana muhâtab ve halîl ve dost ol. Evet, kâinâtın envâ'ını hikmet dâiresinde insanın etrafında toplayıp, bütün hâcâtına kemâl-i intizam ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe, iki hâletten birisidir:

Ya kâinâtın herbir nev'i, kendi kendine insanı tanıyor, ona itâat ediyor, muâvenetine koşuyor –bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intac ediyor– insan gibi bir âciz-i mutlakta en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlakın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyâhut bu kâinâtın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlakın ilmi ile bu muâvenet oluyor. Demek, kâinâtın envâ'ı insanı tanıyor değil; belki insanı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insan! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki, bütün envâ'-ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine “Lebbeyk” dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin?

Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir. Ve kat'iyyen anla ki, senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakir-i mutlak, fânî, küçük bir mahlûka bu koca kâinâtı musahhar etmek ve onun imdâdına göndermek, elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-i rahmettir.

Elbette böyle bir rahmet, senden küllî ve hàlis bir şükür ve ciddi ve sâfî bir hürmet ister. İşte, o hàlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümânı ve ünvânı olan Bismillâhirrahmânirrahîm’i de. O rahmetin vusûlüne vesile ve o Rahmân’ın dergâhında şefâatçi yap.

Evet, rahmetin vücûdu ve tahakkuku, güneş kadar zâhirdir. Çünkü, nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizamından ve vaziyetlerinden hâsıl oluyor; öyle de, bu kâinâtın dâire-i kübrâsında bin bir ism-i İlâhînin cilvesinden uzanan nurânî atkılar, kâinât sîmâsında öyle bir sikke-i rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyeti bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nescediyor ki, güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, şems ve kameri, anâsır ve meâdini, nebâtât ve hayvanatı, bir nakş-ı a'zamın atkı ipleri gibi o bin bir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hàdim eden ve nebâtî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedâkârâne şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevi'l-hayatı hayat-ı insaniyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyet-i İlâhiyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı a'zamını ve insanın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhâr eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette Kendi istiğnâ-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyac-ı mutlak içindeki zîhayata ve insana makbûl bir şefâatçi yapmış. Ey insan! Eğer insan isen, “Bismillâhirrahmânirrahîm” de, o şefâatçiyi bul.

Evet, rû-yi zeminde dört yüz bin muhtelif ayrı ayrı nebâtâtın ve hayvanatın tâifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine, kemâl-i intizam ile, hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i Ehadiyeti vaz' eden, bilbedâhe, belki bilmüşâhede, rahmettir. Ve o rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var.

Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i rahmet ve Sikke-i Ehadiyet bulunduğu gibi, insanın mâhiyet-i maneviyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i merhamet ve kâinât sîmâsındaki Sikke-i Uzmâ-yı Rahmetten daha aşağı değil. Âdeta bin bir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyeti var.

Ey insan! Hiç mümkün müdür ki, sana bu sîmâyı veren ve o sîmâda böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i Ehadiyeti vaz' eden zât, seni başıboş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinâtı abes yapsın; hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın? Hem hiçbir cihetle şübhe kabûl etmeyen ve hiçbir vecihle noksaniyeti olmayan, güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin? Hâşâ!

Ey insan! Bil ki, o rahmetin arşına yetişmek için bir mi'râc var. O mi'râc ise, Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve bu mi'râc ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın yüz on dört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitapların ibtidâlarına ve umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmele’nin azamet-i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki, İmâm-ı Şâfiî gibi çok büyük müçtehidler demişler: “Besmele tek bir âyet olduğu hâlde Kur'ân’da yüz ondört defa nâzil olmuştur.”

Dördüncü Sır

DÖRDÜNCÜ SIR

Hadsiz kesret içinde Vâhidiyet tecellîsi, hitâb-ı ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ ﴿ demekle herkese kâfî gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmûundaki vahdet arkasında

Zât-ı Ehadiyeti mülâhaza edip, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ demeye, küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen, cüz'iyâtta zâhir bir sûrette Sikke-i Ehadiyeti gösterdiği gibi, herbir nev'ide Sikke-i Ehadiyeti göstermek ve Zât-ı Ehadi mülâhaza ettirmek için, hâtem-i Rahmâniyet içinde bir Sikke-i Ehadiyeti gösteriyor. Tâ, külfetsiz, herkes her mertebede ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ﴿ deyip, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese hitâb ederek müteveccih olsun.

İşte, Kur'ân-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifâde içindir ki, kâinâtın dâire-i a'zamından, meselâ semâvât ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit, birden, en küçük bir dâireden ve en dakîk bir cüz'îden bahseder; tâ ki zâhir bir sûrette hâtem-i Ehadiyeti göstersin. Meselâ, hilkat-i semâvât ve arzdan bahsi içinde, hilkat-i insandan ve insanın sesinden ve sîmâsındaki dekàik-ı ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, rûh Ma'bûd’unu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ,

﴿ وَمِنْ آيَاتِـه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ ﴾

âyeti, mezkûr hakikati mu'cizâne bir sûrette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihâyetsiz bir kesrette Vahdet sikkeleri, mütedâhil dâireler gibi, en büyüğünden en küçük sikkeye kadar envâ'ı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet, ne kadar olsa, yine kesret içinde bir vahdettir. Hakîki hitâbı tam te'min edemiyor. Onun için, Vahdet arkasında Ehadiyet sikkesi bulunmak lâzımdır, tâ ki kesreti hâtıra getirmesin, doğrudan doğruya Zât-ı Akdese karşı kalbe yol açsın.

Hem, Sikke-i Ehadiyete nazarları çevirmek ve kalbleri celb etmek için, o Sikke-i Ehadiyet üstünde gayet câzibedâr bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan rahmet sikkesini ve Rahîmiyet hâtemini koymuştur. Evet, o rahmetin kuvvetidir ki, zîşuûrun nazarlarını celb eder, kendine çeker ve Ehadiyet sikkesine îsâl eder. Ve Zât-ı Ehadiyeyi mülâhaza ettirir ve ondan, ﴾ اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينَ ﴿ deki hakîki hitâba mazhar eder.

İşte, Bismillâhirrahmânirrahîm, Fâtiha’nın fihristesi ve Kur'ân’ın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle, bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvânı ve tercümânı olmuş. Bu ünvânı eline alan, rahmetin tabakàtında gezebilir. Ve bu tercümânı konuşturan, esrâr-ı rahmeti öğrenir ve envâr-ı Rahîmiyeti ve şefkati görür.

Beşinci Sır

BEŞİNCİ SIR

Bir Hadîs-i şerîfte vârid olmuş ki:

اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ (Ev kemâ kàl.) Bu hadîs-i şerîfi, bir kısım ehl-i tarîkat, akàid-i îmâniyeye münâsib düşmeyen acîb bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insanın sîmâ-yı manevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde sekir ve ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikate muhâlif telâkkilerinde belki mâzûrdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren, onların esâs-ı akàide münâfî olan mânâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.

Evet, bütün kâinâtı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi, ﴾ لَيْسَ كَمِثْلِـه۪ شَىْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ ﴿ sırrıyla, sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat,

﴿ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى ف۪ي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ﴾

sırrıyla, mesel ve temsîl ile şuûnâtına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek, mesel ve temsîl, şuûnât nokta-i nazarında vardır.

Şu mezkûr hadîs-i şerîfin çok makàsıdından birisi şudur ki, insan, ism-i Rahmân’ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinâtın sîmâsında binbir ismin şuâlarından tezâhür eden ism-i Rahmân göründüğü gibi ve zemin yüzünün sîmâsında Rubûbiyet-i Mutlaka-i İlâhiyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden ism-i Rahmân gösterildiği gibi, insanın sûret-i câmiasında, küçük bir mikyâsta, zeminin sîmâsı ve kâinâtın sîmâsı gibi yine o ism-i Rahmân’ın cilve-i etemmini gösterir demektir.

Hem işârettir ki, Zât-ı Rahmânürrahîmin delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insan gibi mazharlar o kadar o Zât-ı Vâcibü'l-Vücûda delâletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, güneşin timsâlini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzûhuna işâreten, “O âyine güneştir” denildiği gibi, “İnsanda sûret-i Rahmân var” vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işâreten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i vahdetü'l-vücûdun mu'tedil kısmı “Lâ mevcûde illâ Hû” bu sırra binâen, bu delâletin vuzûhuna ve bu münâsebetin kemâline bir ünvân olarak demişler.

اَللّٰهُمَّ يَا رَحْمٰنُ يَا رَحِيمُ بِحَقِّ " بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ " اِرْحَمْنَا كَمَا يَلِيقُ بِرَحِيمِيَّتِكَ وَفَهِّمْنَا اَسْرَارَ "بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ" كَمَا يَلِيقُ ِرَحْمَانِيَّتِكَ آمِينَ

Altıncı Sır

ALTINCI SIR

Ey hadsiz acz ve nihâyetsiz fakr içinde yuvarlanan bîçâre insan! Rahmet ne kadar kıymetdâr bir vesile ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki; O Rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâl'e vesiledir ki, yıldızlarla zerrât beraber olarak, kemâl-i intizam ve itâatle beraber ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâl’in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-i zâtîsi var. Ve istiğnâ-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinâta ve mevcûdâta ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i ale'l-Itlâk’tır. Ve bütün kâinât taht-ı emir ve irâdesinde ve heybet ve azameti altında nihâyet itâatte celâline karşı tezellüldedir.

İşte Rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-i Ale'l-ıtlâk’ın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır. Ve Ona dost yapar. Ve Ona muhâtab eder. Ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat, nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyâsı, güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vâsıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihâyetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat Onun ziyâ-i rahmeti Onu bize yakın ediyor.

İşte, ey insan! Bu Rahmeti bulan, ebedî, tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi, rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve “Rahmeten li'l-âlemîn” ünvânıyla Kur'ânda tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li'l-âlemîn olan Rahmet-i mücessemeye vesile ise, salavâttır.

Evet, salavâtın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duâsı olan salavât ise, o Rahmeten li'l-âlemînin vusûlüne vesiledir. Öyle ise, sen salavâtı kendine, o Rahmeten li'l-âlemîne ulaşmak için vesile yap ve O zâtı da Rahmet-i Rahmân’a vesile ittihàz et. Umum ümmetin, Rahmeten li'l-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet mânâsıyla salavât getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdâr bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dâiresi olduğunu parlak bir sûrette isbât eder.

Elhâsıl: Hazine-i rahmetin en kıymetdâr pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavâttır.

اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ اَسْرَارِ « بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ » صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ كَمَا يَلِيقُ بِرَحْمَتِكَ وَبِحُرْمَتِهِ وَعلَى آلِهِ وَ اَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ وَارْحَمْنَا رَحْمَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ رَحْمَةِ مَنْ سِوَاكَ مِنْ خَلْقِكَ آمِينَ

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا ۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗

Onbeşinci Lem'a

Risale-i Nur Külliyatının Sözler, Mektûbat ve Ondördüncü Lem'aya kadar olan kısmının fihristesidir.

Her kısmın fihristesi, yani, Sözler kısmının fihristesi Sözler Mecmuasında bulunduğundan, Mektûbat ve Lem'alar’ın da kendilerine ait fihristeleri o mecmuaların âhirlerine ilhâk edildiğinden burada yazılmadı.