Lem'alar

Yedinci Lem'a

7. bölüm / 39

Yedinci Lem'a

Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin yedi nev'i ihbar-ı gaybîsine dairdir.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ آمِن۪ينَ مُحَلِّق۪ينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّر۪ينَ لَاتَخَافُونَ فَعَلِمَ مَا لَمْ تَعْلَمُوا فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ❀ هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰي وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ علٰى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا ❀ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ علٰى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ ف۪ي التَّوْرٰيةِ وَمَثلُهُمْ ف۪ي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰي عَلٰى سُوقِـه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ مِنْهُمْ مَغْفِرةً وَاَجْرًا عَظ۪يمًا ﴾

Sûre-i Feth’in bu üç âyetinin çok vücûh-u i'câzı vardır. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın on vücûh-u külliye-i i'câziyesinden ihbar-ı bilgayb vechi, şu üç âyette, yedi-sekiz vecihle görünüyor.

Birincisi

BİRİNCİSİ: ﴾ لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا ﴿ ilâ âhir... Feth-i Mekke’yi vukû'undan evvel kat'iyyetle haber veriyor. İki sene sonra, haber verdiği tarzda vukû' bulmuştur.

İkincisi

İKİNCİSİ: ﴾ فَجَعَلَ مِنْ دُونِ ذٰلِكَ فَتْحًا قَر۪يبًا ﴿ ifâde ediyor ki:

Sulh-u Hudeybiye, çendan zâhirî İslâm aleyhinde görülmüş ve Kureyşîler bir derece gâlib görünmüş olduğu hâlde, ma'nen, Sulh-u Hudeybiye manevî büyük bir fetih hükmünde olacak ve sâir fütûhâtın da anahtarı olacak diye ihbar ediyor.

Filhakîka, Sulh-u Hudeybiye ile, çendan maddî kılınç kılıfına muvakkaten konuldu. Fakat Kur'ân-ı Hakîmin bârika-âsâ elmas kılıncı çıktı; kalbleri, akılları fethetti. Musâlaha münâsebetiyle birbiriyle ihtilât ettiler. Mehâsin-i İslâmiyet, envâr-ı Kur'âniye, inâd ve taassubât-ı kavmiye perdelerini yırtarak, hükmünü icra ettiler. Meselâ, bir dâhiye-i harb olan Hâlid bin Velîd ve bir dâhiye-i siyaset olan Amr İbnü'l-Âs gibi, mağlûbiyeti kabûl etmeyen zâtlar, Sulh-u Hudeybiye ile cilvesini gösteren seyf-i Kur'ânî onları mağlûb edip, Medine-i münevvereye kemâl-i inkıyad ile İslâmiyete gerden-dâde-i teslîm olduktan sonra, Hazret-i Hâlid, bir “Seyfullâh” şekline girdi ve fütûhât-ı İslâmiyenin bir kılıncı oldu.

MÜHİM BİR SUÂL: Fahrü'l-Âlemîn ve Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Sahâbelerinin, müşrikîne karşı Uhud’un nihâyetinde ve Huneyn’in bidâyetinde mağlûbiyetinin hikmeti nedir?

ELCEVAB: Müşrikler içinde, o zamanda saff-ı Sahâbede bulunan ekâbir-i Sahâbeye istikbâlde mukâbil gelecek Hazret-i Hâlid gibi çok zâtlar bulunduğundan, şânlı ve şerefli olan istikbâlleri nokta-i nazarında bütün bütün izzetlerini kırmamak için, Hikmet-i İlâhiye, hasenât-ı istikbâliyelerinin bir mükâfât-ı muaccelesi olarak mâzide onlara vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamış. Demek mâzideki Sahâbeler, müstakbeldeki Sahâbelere karşı mağlûb olmuşlar. Tâ o müstakbel Sahâbeler, berk-ı süyûf korkusuyla değil, belki bârika-i hakikat şevkiyle İslâmiyete girsin ve o şehâmet-i fıtriyeleri çok zillet çekmesin.

Üçüncüsü

ÜÇÜNCÜSÜ: ﴾ لَا تَخَافُونَ ﴿ kaydıyla ihbar ediyor ki: “Sizler emniyet-i mutlaka içinde Kâbe’yi tavâf edeceksiniz.” Hâlbuki, Cezîretü'l-Arab’daki bedevî akvâm, çoğu düşman olmakla beraber, Mekke etrafı ve Kureyş kabilesi kısm-ı a'zamı düşman iken, “Yakın bir zamanda, hiç havf hissedilmezken Kâbe’yi tavâf edeceksiniz” ihbarıyla, Cezîretü'l-Arab’ı itâat altına ve bütün Kureyş’i İslâmiyet içine ve emniyet-i tâmme vaz'edilmesine delâlet ve ihbar eder. Aynen haber verdiği gibi vukû'a gelmiştir.

Dördüncüsü

DÖRDÜNCÜSÜ:

﴿ هُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدٰى وَد۪ينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ علٰى الدّ۪ينِ كُلِّه۪ ﴾

kemâl-i kat'iyyetle ihbar ediyor ki, “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere galebe çalacak.” Hâlbuki o zamanda yüzer milyon tebaası bulunan Nasâra ve Yahudî ve Mecûsî dinleri ve Roma, Çin ve İran hükûmeti gibi yüzer milyon tebaası bulunan cihangir devletlerin edyân-ı resmîleri iken, kendi küçük kabilesine karşı tam galebe edemeyen bir vaziyette bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiği din, umum dinlere gâlib ve umum devletlere muzaffer olacağını ihbar ediyor. Hem gayet vuzûh ve kat'iyyetle ihbar ediyor. İstikbâl, o haber-i gaybîyi, Bahr-i Muhît-i Şarkîden Bahr-i Muhît-i Garbîye kadar İslâm kılıncının uzamasıyla tasdik etmiştir.

Beşincisi

BEŞİNCİSİ:

﴿ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ علٰى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ تَرٰيهُمْ رُكّعًا سُجَّدًا ﴾

ilâ âhir... Şu âyetin başı, Sahâbelerin enbiyâdan sonra nev'-i beşer içinde en mümtâz olduklarına sebeb olan secâya-yı àliye ve mezâyâ-yı gâliyeyi haber vermekle, mânâ-yı sarîhiyle, tabakàt-ı Sahâbenin istikbâlde muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtâz hàs sıfatlarını ifâde etmekle beraber; mânâ-yı işârîsiyle, ehl-i tahkîkçe vefât-ı Nebevîden sonra makamına geçecek Hulefâ-i Râşidîne hilâfet tertibi ile işâret edip, herbirisinin en meşhûr medâr-ı imtiyazları olan sıfât-ı hàssayı dahi haber veriyor. Şöyle ki:

﴾ وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ ﴿ maiyet-i mahsûsa ve sohbet-i hàssa ile ve en evvel vefât ederek yine maiyetine girmekle meşhûr ve mümtâz olan Hazret-i Sıddık’ı gösterdiği gibi, ﴾ اَشِدَّٓاءُ علٰى الْكُفَّارِ ﴿ ile, istikbâlde küre-i arzın devletlerini fütûhâtıyla titretecek ve adâletiyle zâlimlere sâika gibi şiddet gösterecek olan Hazret-i Ömer’i gösterir. Ve ﴾ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ ﴿ ile, istikbâlde en mühim bir fitnenin vukû'u hazırlanırken, kemâl-i merhamet ve şefkatinden, İslâmlar içinde kan dökülmemek için rûhunu fedâ edip teslîm-i nefis ederek Kur'ân okurken mazlumen şehîd olmasını tercih eden Hazret-i Osman’ı da haber verdiği gibi,

﴾ تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا ﴿ saltanat ve hilâfete kemâl-i liyâkat ve kahramanlıkla girdiği hâlde ve kemâl-i zühd ve ibâdet ve fakr ve iktisadı ihtiyar eden ve rükû ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe musaddak olan Hazret-i Ali’nin istikbâldeki vaziyetini ve o fitneler içindeki harbleriyle mes'ûl olmadığını ve niyeti ve matlûbu fazl-ı İlâhî olduğunu haber veriyor.

Altıncısı

ALTINCISI: ﴾ ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ ف۪ي التَّوْرٰيةِ ﴿ fıkrası, iki cihet ile ihbar-ı gaybîdir.

Birinci Cihet

Birincisi: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm gibi ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat’taki evsâf-ı Sahâbeyi haber veriyor. Evet, Tevrat’ta, Ondokuzuncu Mektûb’da beyân edildiği gibi, âhir zamanda gelecek Peygamberin Sahâbeleri hakkında Tevrat’ta bu fıkra var: “Kudsîlerin bayrakları beraberlerindedir.” Yani, onun Sahâbeleri ehl-i tâat ve ibâdet ve ehl-i salâhat ve velâyettirler ki, o vasıfları “kudsîler” yani “mukaddes” tâbiriyle ifâde etmiştir. Tevrat’ın pek çok ayrı ayrı lisânlara tercüme edilmesi vâsıtasıyla o kadar tahrifat olduğu hâlde, şu Sûre-i Feth’in ﴾ مَثَلُهُمْ ف۪ي التَّوْرٰيةِ ﴿ hükmünü müteaddid âyâtıyla tasdik ediyor.

İkinci Cihet

İkinci cihet ihbar-ı gaybî şudur ki: ﴾ مَثَلُهُمْ ف۪ي التَّوْرٰيةِ ﴿ fıkrasıyla ihbar ediyor ki: “Sahâbeler ve Tâbiînler, ibâdette öyle bir dereceye gelecekler ki, rûhlarındaki nurâniyet yüzlerinde parlayacak ve cebhelerinde kesret-i sücuddan hâsıl olan bir hâtem-i velâyet nev'inde, alınlarında sikkeler görünecek.” Evet, istikbâl bunu vuzûh ile ve kat'iyyetle parlak bir sûretle isbât etmiştir. Evet, o kadar acîb fitneler ve dağdağa-i siyaset içinde, gece ve gündüzde Zeynelâbidîn gibi bin rekât namaz kılan ve Tâus-u Yemenî gibi kırk sene yatsı abdestiyle sabah namazını edâ eden çok mühim pek çok zâtlar ﴾ مَثَلُهُمْ ف۪ي التَّوْرٰيةِ ﴿ sırrını göstermişlerdir.

Yedincisi

YEDİNCİSİ:

﴿ وَمَثلُهُمْ ف۪ي الْاِنْج۪يلِ كَزَرْعٍ اَخْرَجَ شَطْئَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوٰي عَلٰى سُوقِـه۪ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغ۪يظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ ﴾

fıkrası, iki cihet ile ihbar-ı gaybîdir.

Birinci Vecih

BİRİNCİSİ: Nebi-yi Ümmîye nisbeten gayb hükmünde olan İncil’in Sahâbeler hakkındaki ihbarını ihbardır.

Evet İncil’de, âhir zamanda gelecek Peygamberin (A.S.M.) vasfında مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذٰلِكَ gibi âyetler var. Yani, Hazret-i İsâ (A.S.) gibi kılınçsız değil, belki Sâhibü's-seyf bir Peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun Sahâbeleri dahi kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O Kadîb-i Hadîd sâhibi, Reis-i Âlem olacak. Çünkü İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ Âlemin Reisi (A.S.M.) gelsin.” Yani, Âlemin Reisi geliyor.

Demek oluyor ki: İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki, Sahâbeler çendan mebde'de az ve zaîf görünecekler; fakat çekirdekler gibi neşv ü nemâ bularak yükselip, kalınlaşıp, kuvvetleşerek, küffarın gayzlarını onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev'-i beşeri kendilerine musahhar edip, reisleri olan Peygamberin (A.S.M.) ise âleme reis olduğunu isbât edecekler. Aynen şu Sûre-i Feth’in âyetinin meâlini ifâde ediyor.

İkinci Vecih

İKİNCİ VECİH: Şu fıkra ihbar ediyor ki: Sahâbeler çendan azlığından ve za'fından Sulh-u Hudeybiye’yi kabûl etmişler; elbette, herhalde az bir zamandan sonra sür'aten öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kesb edecekler ki, rû-yi zemin tarlasında Dest-i Kudretle ekilen, nev'-i beşerin o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sünbüllerine nisbeten gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedâr ve bereketli bir sûrette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükûmetleri gıbtadan, hasedden ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar. Evet, istikbâl bu ihbar-ı gaybîyi çok parlak bir sûrette göstermiştir.

Şu ihbarda hafî bir îmâ daha var ki: Sahâbeyi tavsifât-ı mühimme ile senâ ederken, en büyük bir mükâfâtın va'di makamca lâzım geldiği hâlde ﴾ مَغْفِرَةً ﴿ kelimesiyle işâret ediyor ki, istikbâlde Sahâbeler içinde fitneler vâsıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret kusurun vukû'una delâlet eder. Ve o zamanda Sahâbeler nazarında en mühim matlûb ve en yüksek ihsân, mağfiret olacak. Ve en büyük mükâfât ise, afv ile mücâzât etmemektir. ﴾ مَغْفِرَةً ﴿ kelimesi nasıl bu latîf îmâyı gösteriyor; öyle de, sûrenin başındaki ﴾ لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَا تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ ﴿ cümlesiyle münâsebetdârdır. Sûrenin başı –hakîki günahlardan mağfiret değil; çünkü ismet var, günah yok– belki makam-ı Nübüvvete lâyık bir mânâ ile Peygambere müjde-i mağfiret ve âhirinde Sahâbelere mağfiret ile müjde etmekle, o îmâya bir letâfet daha katar.

İşte, âhir-i Feth’in mezkûr üç âyeti, on vücûh-u i'câzından yalnız ihbar-ı gaybî vechinin çok vücûhundan yalnız yedi vechini bahsettik. Cüz'-ü ihtiyarî ve kadere dair Yirmialtıncı Sözün âhirinde, şu âhirki âyetin hurûfâtının vaziyetindeki mühim bir lem'a-i i'câza işâret edilmiştir. Bu âhirki âyet, cümleleriyle Sahâbeye baktığı gibi, kayıtlarıyla dahi yine Sahâbenin ahvâline bakıyor. Ve elfâzıyla Sahâbenin evsâfını ifâde ettikleri gibi, hurûfâtıyla ve o âyetteki hurûfâtın tekerrür-ü adediyle yine Ashâb-ı Bedir, Uhud, Huneyn, Suffa, Rıdvân gibi tabakàt-ı meşhûre-i Sahâbede bulunan zâtlara işâret ettikleri gibi, ilm-i cifrin bir nev'i ve bir anahtarı olan tevâfuk cihetiyle ve ebced hesabıyla daha çok esrârı ifâde ediyor.

﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَاعَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾

Sûre-i Feth’in âhirindeki âyetin mânâ-yı işârîsiyle verdiği ihbar-ı gaybî münâsebetiyle, gelecek âyette aynı haber, aynı mânâ-yı işârî ile verdiği münâsebetle, bir nebze ondan bahsedilecek.

Bir Tetimme

BİR TETİMME

﴿ وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًا ❀ وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴾

Bu âyetin beyânında binler nüktelerinden İki Nükteye işâret edeceğiz.

Birinci Nükte

BİRİNCİ NÜKTE: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, mefâhimiyle, mânâ-yı sarîhiyle ifâde-i hakàik ettiği gibi, üslûblarıyla, hey'âtıyla çok maânî-i işâriyeyi dahi ifâde ediyor. Herbir âyetin çok tabaka-i mânâları var. Kur'ân İlm-i Muhîtten geldiği için, bütün mânâları murad olabilir. İnsanın cüz'î fikri ve şahsî irâdesiyle olan kelâmlar gibi bir-iki mânâya inhisar etmez.

İşte bu sırra binâen, Âyât-ı Kur'âniyenin ehl-i tefsir tarafından hadsiz hakàikı beyân edilmiş. Müfessirînin beyân etmediği daha çok hakàikı var. Ve bilhassa hurûfâtında ve mânâ-yı sarîhinden başka işârâtında çok ulûm-u mühimme vardır.

İkinci Nükte

İKİNCİ NÜKTE: İşte bu âyet-i kerîme,

﴿ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴾

tâbiriyle, Sırat-ı Müstakîmin ehli ve hakîki niam-ı İlâhiyeye mazhar nev'-i beşerdeki tâife-i enbiyâ ve kafile-i sıddıkîn ve cemâat-i şühedâ ve esnâf-ı sâlihîn ve envâ'-ı tâbiînin bulunduklarını ifâde etmekle beraber, Âlem-i İslâmiyette o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarâhaten gösterdikten sonra, o beş kısmın imâmları ve baştaki rüesâlarını sıfât-ı meşhûreleriyle zikretmekle onlara delâlet edip ifâde ettiği gibi, ihbar-ı gayb nev'inde bir lem'a-i i'câz ile o tâifelerin istikbâldeki reislerinin vaziyetlerini bir vecihle ta'yin ediyor.

Evet, ﴾ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ ﴿ nasıl ki sarâhetle Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bakıyor, ﴾ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ﴿ fıkrasıyla Ebûbekri's-Sıddık’a bakıyor.

Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi ümmetçe ona ünvân-ı mahsûs ve sıddıkînlerin başında görüneceğine işâret ettiği gibi, ﴾ وَالشُّهَدَٓاءِ ﴿ kelimesiyle Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali Rıdvânullâhi Aleyhim Ecmaîni, üçünü beraber ifâde ediyor. Hem üçü Sıddıktan sonra Nübüvvetin hilâfetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehîd olacaklarını, fazilet-i şehâdetleri de sâir fezâillerine ilâve edileceğini işâret ve gaybî bir sûrette ifâde ediyor.

﴾ وَالصَّالِح۪ينَ ﴿ kelimesiyle Ashâb-ı Suffa, Bedir, Rıdvân gibi mümtâz zevâta işâret ederek, ﴾ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴿ cümlesiyle, mânâ-yı sarîhiyle onların ittibâ'ına teşvik ve Tâbiînlerdeki tebaiyeti çok müşerref ve güzel göstermekle, mânâ-yı işârîsiyle Hulefâ-i Erbaanın beşincisi olarak ve اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدِى ثَلَاثُونَ سَنَةً hadîs-i şerîfin hükmünü tasdik ettiren, müddet-i hilâfeti, azlığıyla beraber kıymetini azîm göstermek için o mânâ-yı işârîsiyle Hazret-i Hasan Radıyallahu Anh’ı gösterir.

Elhâsıl, Sûre-i Feth’in âhirki âyeti Hulefâ-i Erbaaya baktığı gibi, bu âyet dahi, te'yiden, ihbar-ı gayb nev'inden onların istikbâldeki vaziyetlerine kısmen işâret sûretiyle bakar. İşte Kur'ân’ın envâ'-ı i'câzından olan ihbar-ı gayb nev'inin lemeât-ı i'câziyesi Âyât-ı Kur'âniyede o kadar çoktur ki, hasra gelmez. Ehl-i zâhirin kırk elli âyete hasretmeleri, nazar-ı zâhirî iledir. Hakikatte ise binden geçer. Bazen bir âyette dört-beş vecihle ihbar-ı gaybî bulunur.

﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾

﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾

Tetimmeye İkinci Bir İzah

BU TETİMMEYE İKİNCİ BİR İZÂH (∗)<ft3>[^1]</ft3>

[^1]:(∗): Kardeşlerim her ikisini faydalı bulmasından iki izâhı beraber kaydetmişler. Yoksa biri kâfî idi.

Şu âhir-i Feth’in işâret-i gaybiyesini te'yid eden, hem Fâtiha-i Şerîfedeki Sırat-ı Müstakîm ehli ve ﴾ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ﴿ âyetindeki murad kimler olduğunu beyân eden, hem ebedü'l-âbâdın pek uzun yolunda en nurânî, ünsiyetli, kesretli, câzibedâr bir kafile-i rüfekayı gösteren ve ehl-i îmân ve ashâb-ı şuûru şiddetle o kafileye tebaiyet noktasında iltihak ve refâkate mûcizâne sevk eden şu âyet,

﴿ فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴾

yine âhir-i Feth’in âhirki âyeti gibi, ilm-i belâğatta “maârîzü'l-kelâm” ve “müstetbeâtü't-terâkib” tâbir edilen mânâ-yı maksûddan başka, işârî ve remzî mânâlarla Hulefâ-i Erbaa ve beşinci halife olan Hazret-i Hasan’a işâret ediyor, gaybî umûrdan birkaç cihette haber veriyor. Şöyle ki:

Nasıl ki şu âyet, mânâ-yı sarîhî ile nev'-i beşerde niam-ı àliye-i İlâhiyeye mazhar olan, ehl-i Sırat-ı Müstakîm olan kafile-i enbiyâ ve tâife-i sıddıkîn ve cemâat-i şühedâ ve envâ'-ı sâlihîn ve sınıf-ı tâbiîn, “muhsinîn” olduğunu ifâde ettiği gibi; Âlem-i İslâmda dahi o tâifelerin en ekmeli ve en efdali bulunduğunu ve Nebi-yi Âhirzamanın sırr-ı veraset-i Nübüvvetten teselsül eden tâife-i verese-i Enbiyâ ve Sıddık-ı Ekberin mâden-i sıddıkıyetinden teselsül eden kafile-i sıddıkîn ve hulefâ-i selâsenin şehâdet mertebesiyle merbût bulunan kafile-i şühedâ, ﴾ وَالَّذ۪ينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ﴿ sırrıyla bağlanan cemâat-i sâlihîn ve ﴾ قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ ﴿ sırrını imtisal eden ve Sahâbîlerin ve Hulefâ-i Râşidînin refâkatinde giden esnâf-ı Tâbiîni ihbar-ı gaybî nev'inden gösterdiği gibi, ﴾ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ﴿ kelimesiyle, mânâyı işârî cihetinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra makamına geçecek ve halifesi olacak ve ümmetçe “Sıddık” ünvânıyla şöhret bulacak ve sıddıkîn kafilesinin reisi olacak Hazret-i Ebûbekri's-Sıddık’ı ihbar ediyor.

﴾ وَالشُّهَدَٓاءِ ﴿ kelimesiyle, Hulefâ-i Râşidînden üçünün şehâdetini haber veriyor. Ve Sıddık’tan sonra üç şehîd halife olacaklar. Çünkü ﴾ شُهَدَٓاء ﴿ cem'dir. Cem'in ekalli üçtür. Demek Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali (Radıyallahu Anhüm) Sıddık’tan sonra riyâset-i İslâmiyete geçecekler ve şehîd olacaklar. Aynı haber-i gaybî vukû' bulmuştur.

Hem ﴾ وَالصَّالِح۪ينَ ﴿ kaydıyla, Ehl-i Suffa gibi tâat ve ibâdette Tevrat’ın senâsına mazhar olmuş ehl-i salâhat ve takvâ ve ibâdet, istikbâlde kesretle bulunacağını ihbar etmekle beraber, ﴾ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴿ cümlesi, Sahâbeye ilim ve amelde refâkat ve tebaiyet eden Tâbiînlerin tebaiyetini tahsin etmekle, ebed yolunda o dört kafilenin refâkatlerini hasen ve güzel göstermekle beraber; Hazret-i Hasan’ın birkaç ay gibi kısacık müddet-i hilâfeti çendan az idi, fakat اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْدِى ثَلَاثُونَ سَنَةً hükmüyle ve ihbar-ı gaybiye-i Nebeviyenin tasdik ile ve

اِبْنِى حَسَنٌ هٰذَا سَيِّدٌ سَيُصْلِحُ اللّٰهُ بِهِ بَيْنَ فِئَتَيْنِ عَظِيمَتَيْنِ

hadîsindeki mu'cizâne ihbar-ı gaybi-yi Nebevîyi tasdik eden ve iki büyük ordu, iki cemâat-i azîme-i İslâmiyenin musâlahasını te'min eden ve nizâ'ı ortalarından kaldıran Hazret-i Hasan’ın kısacık müddet-i hilâfetini ehemmiyetli gösterip, Hulefâ-i Erbaaya bir beşinci halife göstermek için, ihbar-ı gaybî nev'inden mânâ-yı işârîsiyle ve ﴾ وَحَسُنَ اُولٰٓئِكَ رَف۪يقًا ﴿ kelimesinde beşinci halifenin ismine, ilm-i belâğatta “müstetbeâtü't-terâkib” tâbir edilen bir sır ile işâret ediyor.

İşte mezkûr işârî ihbarlar gibi daha çok sırlar var. Sadedimize gelmediği için şimdilik kapı açılmadı. Kur'ân-ı Hakîmin çok âyâtı var ki, herbir âyet çok vecihlerle ihbar-ı gaybî nev'indendir. Bu nev'i ihbarât-ı gaybiye-i Kur'âniye binlerdir.

﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾

﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗

Hâtime

Kur'ân-ı Hakîmin tevâfuk cihetinden tezâhür eden i'câzî nüktelerinden bir nüktesi şudur ki:

Kur'ân-ı Hakîmde ism-i Allah, Rahmân, Rahîm, Rab ve İsm-i Celâl yerindeki Hüve’nin mecmûu dört bin küsûrdur. ﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ (Hesab-ı ebcedin ikinci nev'i ki, hurûf-u hecâ tertibiyledir), o da dört bin küsûr eder. Büyük adedlerde küçük kesîrler tevâfuku bozmadığından, küçük kesîrlerden kat'-ı nazar edildi. Hem ﴾ الٓمٓ ﴿ tazammun ettiği iki vâv-ı atf ile beraber iki yüz seksen küsûr eder. Aynen Sûre-i el-Bakara’nın iki yüz seksen küsûr İsm-i Celâline ve hem iki yüz seksen küsûr âyâtın adedine tevâfuk etmekle beraber, ebcedin hecâî tarzındaki ikinci hesabıyla, yine dört bin küsûr eder. O da yukarıda zikri geçmiş beş esmâ-i meşhûrenin adedine tevâfuk etmekle beraber, ﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ in kesîrlerinden kat'-ı nazar, adedine tevâfuk ediyor. Demek, bu sırr-ı tevâfuka binâen, ﴾ الٓمٓ ﴿ hem müsemmâsını tazammun eden bir isimdir, hem el-Bakara’ya isim, hem Kur'ân’a isim, hem ikisine muhtasar bir fihriste, hem ikisinin enmûzeci ve hülâsası ve çekirdeği hem, ﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ in mücmelidir. Ebcedin meşhûr hesabıyla ﴾ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ ism-i Rab adedine müsâvî olmakla beraber, ﴾ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴿ deki müşedded ر iki ر sayılsa, o vakit dokuz yüz doksan olup, pek çok esrâr-ı mühimmeye medâr olup, on dokuz harfiyle on dokuz bin âlemin miftâhıdır.

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânda Lafza-i Celâlin tevâfukât-ı latîfesindendir ki, bütün Kur'ânda sahifenin âhirki satırın yukarı kısmında seksen Lafza-i Celâl birbirine tevâfukla baktığı gibi, aşağıki kısımda da aynen seksen Lafza-i Celâl birbirine tevâfukla bakar. Tam o âhirki satırın ortasında yine elli beş Lafza-i Celâl birbiri üstüne düşüp ittihâd ederek, güyâ elli beş

Lafza-i Celâlden terekküb etmiş bir tek Lafza-i Celâldir. Âhirki satırın başında yalnız ve bazı üç harfli kısa bir kelime, fâsıla ile yirmi beş tam tevâfukla tam ortadaki elli beşin tam tevâfukuna zammedilince seksen tevâfuk olup, o satırın nısf-ı evvelindeki seksen tevâfuka ve nısf-ı âhirdeki yine seksen tevâfuka tevâfuk ediyor. Acaba böyle latîf, zarîf, muntazam, mevzûn, i'câzlı bu tevâfukât nüktesiz, hikmetsiz olur mu? Hâşâ, olamaz. Belki o tevâfukâtın ucuyla mühim bir define açılabilir.

﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾

﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾

SAİD NURSÎ ∗∗∗

Sekizinci Lem'a

Kerâmet-i Gavsiye Risalesidir. Sikke-i Tasdik-i Gaybî Mecmuasında ve Hatt-ı Kur'ân Lem'alar Mecmuasında neşredilmiştir.

Dokuzuncu Lem'a

Hatt-ı Kur'ân Lem'alar Mecmuasında neşredilmiştir.