Lem'alar

İkinci Lem'a

2. bölüm / 39

İkinci Lem'a

BİRİNCİ NÜKTE:

Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm’ın zâhirî yara hastalıklarının mukâbili, bizim bâtınî ve rûhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb’dan daha ziyâde yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şübhe, kalb ve rûhumuza yaralar açar.

Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm’ın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdid ediyordu. Bizim manevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı

Birinci Nükte

İkinci Lem'a

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ ﴾

Sabır kahramanı Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm’ın şu münâcâtı, hem mücerreb, hem te'sirlidir. Fakat âyetten iktibas sûretinde bizler münâcâtımızda, رَبِّى اَنيِّ مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ demeliyiz.

Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm’ın meşhûr kıssasının hülâsası şudur ki: Pek çok yara, bere içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek, kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış.

Sonra, yaralarından tevellüd eden kurtlar kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i İlâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubûdiyete halel gelir düşüncesiyle, kendi istirahati için değil, belki ubûdiyet-i İlâhiye için demiş: “Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisânen zikrime ve kalben ubûdiyetime halel veriyor” diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hàlis ve sâfî, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hàrika bir sûrette kabûl etmiş. Kemâl-i âfiyetini ihsân edip envâ'-ı merhametine mazhar eylemiş. İşte bu Lem'ada Beş Nükte var.

O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vâsıtasıyla gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubûdiyetten gelmeye mukâbil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müdhiş manevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabûl eder. Ve hâkezâ... Bu üç misâle kıyâs edilsin ki, ﴾ بَلْ رَانَ عَلٰى قُلُوبِهِمْ ﴿ sırrı anlaşılsın.

İKİNCİ NÜKTE:

“Yirmialtıncı Söz”de sırr-ı Kadere dair beyân edildiği gibi, musîbet ve hastalıklarda insanların şekvâya üç vecihle hakları yoktur.

İkinci Nükte

ebediyemizi tehdid ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyâde muhtacız.

Bâhusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisânına ilişmişler; öyle de, bizleri, günahlardan gelen yaralar ve yaralardan hâsıl olan vesveseler, şübheler –neûzü billâh– mahall-i îmân olan bâtın-ı kalbe ilişip îmânı zedeler ve îmânın tercümânı olan lisânın zevk-i rûhânisine ilişip; zikirden nefretkârâne uzaklaştırarak susturuyorlar.

Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u îmânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir manevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâ'ından çok hicâb ettiği zaman, melâike ve rûhâniyâtın vücûdu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

Hem meselâ, Cehennem azâbını intac eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfar ile ona karşı siper almazsa, bütün rûhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden küçük bir emâre ve bir şübhe Cehennemin inkârına cesâret veriyor.

Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubûdiyeti yerine getirmeyen bir adamın; küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tenbellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve ma'nen diyor ki:

“Keşke o vazife-i ubûdiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir manevî adâvet-i İlâhiyeyi işmâm eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şübhe –vücûd-u İlâhiyeye dair– kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helâket kapısı ona açılır.

Birinci Vecih: Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücûd libâsını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış; o vücûd libâsını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyîr eder; muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. Şâfi ismi hastalığı istediği gibi, Rezzâk ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkezâ...

ÜÇÜNCÜ NÜKTE:

Bir-iki Sözde beyân ettiğimiz gibi, her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisânına ya “Ah!” veya “Oh!” gelir. Yani, ya teessüf eder, ya “Elhamdülillâh” der.

Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zevâl ve firâkından neş'et eden manevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet dâimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor.

Üçüncü Nükte

Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydân-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfât yeri değildir. Mâdem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubûdiyettir. Hastalıklar ve musîbetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubûdiyete çok muvâfık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati bir gün ibâdet hükmüne getirdiğinden, şekvâ değil, şükretmek gerektir.

Evet, ibâdet iki kısımdır:

Bir kısmı müsbet, diğeri menfî.

Müsbet kısmı ma'lûmdur.

Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musîbetlerle, musîbet-zede zaafını ve aczini hissedip, Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, Onu düşünüp, Ona yalvarıp hàlis bir ubûdiyet yapar. Bu ubûdiyete riyâ giremez, hàlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçer.

Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhâcir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir hastalığına ziyâde merak ettim. Kalbime ihtar edildi: “Onu tebrik et. Herbir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçiyor.” Zâten o zât, sabır içinde şükrediyordu.

Üçüncü Vecih

İkinci Vecih: Hayat musîbetlerle, hastalıklarla tasaffî eder, kemâl bulur, kuvvet bulur, terakkî eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücûddan ziyâde, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.

İkinci Vecih

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فيِ مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ

Birinci Vecih

Yirmibirinci Sözün Birinci Makamında beyân edildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evhâm yolunda dağıtmazsa, her musîbete karşı kâfî gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fânî hayatı bâkî tevehhüm etmesiyle, sabır kuvvetini mâzi ve müstakbele dağıtıp hâlihazırdaki musîbete karşı sabrı kâfî gelmez, şekvâya başlar. Âdeta –hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir sûrette ve divânecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir.

Çünkü, geçmiş herbir gün, musîbet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevâbı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bil'akis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fânî ömrü, musîbet vâsıtasıyla bâkî ve mes'ûd bir nev'i ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divâneliktir.

Amma gelecek günler ise, mâdem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musîbeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım.” diye bugün mütemâdiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir divâneliktir; öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musîbet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek, öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyâkatini selb ediyor.

Elhâsıl: Nasıl şükür, ni'meti ziyâdeleştiriyor; öyle de, şekvâ musîbeti ziyâdeleştirir. Hem merhamete liyâkati selbeder.

Birinci Harb-i Umumînin birinci senesinde, Erzurum’da mübârek bir zât müdhiş bir hastalığa giriftâr olmuştu. Yanına gittim. Bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım.

Dördüncü Nükte

Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neş'et eden manevî ve dâimî lezzet, “Elhamdülillâh” dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musîbetlerin neticesi olan sevâb ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü, musîbet vâsıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyâde, şükreder. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ demesi iktiza eder.

Meşhûr bir söz var ki, “Musîbet zamanı uzundur.” Evet, musîbet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE:

Birinci Mesele

Üç Mes'eledir.

Birinci Mes'ele: Asıl musîbet ve muzır musîbet, dine gelen musîbettir. Musîbet-i diniyeden her vakit Dergâh-ı İlâhiyeye ilticâ edip feryâd etmek gerektir.

Fakat dinî olmayan musîbetler, hakikat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecâvüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musîbetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer îkazdır. Ve bir kısmı keffâretü'z-zünûbdur. Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nev'i huzur vermektir.

Musîbetin hastalık olan nev'i, sâbıkan geçtiği gibi, o kısım, musîbet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathîrdir. Rivâyette vardır ki, “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”

Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat-i nefis için duâ etmemiş. Belki zikr-i lisânî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubûdiyet için şifâ taleb eylemiş.

Biz, o münâcât ile birinci maksadımız, günahlardan gelen manevî, rûhî yaralarımızın şifâsını niyet etmeliyiz.

Beşinci Nükte

Birden hâtırıma geldi ve dedim:

“Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürûrlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp şekvâ etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, mâdem daha gelmemişler, Rabbin olan Rahmânürrahîmin rahmetine i'timâd edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücûd rengi verme. Bu saati düşün. Sendeki sabır kuvveti bu saate kâfî gelir.

Divâne bir kumandan gibi yapma ki; sol cenâh düşman kuvveti onun sağ cenâhına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, sol cenâhındaki düşmanın sağ cenâhı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp, merkezi zaîf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvet ile merkezi harâb eder.”

Dedim: “Kardeşim, sen bunun gibi yapma. Bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i İlâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fânî ve kısa ömrünü uzun ve bâkî bir sûrete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferâhlı bir şükret.”

O da tamamıyla bir ferâh alarak, “Elhamdülillâh” dedi. “Hastalığım ondan bire indi.”

BEŞİNCİ NÜKTE:

Eğer belâ vereni buldunsa, safâ-ender, atâ-ender belâdır bil.

Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender belâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasıl ki; mübârezede müdhiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musâlahaya, husûmet şakaya döner, adâvet küçülür, mahvolur; tevekkül ile musîbete karşı çıkmak dahi öyledir.

Üçüncü Mesele

Üçüncü Mes'ele: Her zamanın bir hükmü var. Şu gaflet zamanında musîbet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhâsta belâ, belâ değil, belki bir lütf-u İlâhîdir.

Ben şu zamandaki hastalıklı sâir musîbet-zedeleri –fakat musîbet dine dokunmamak şartıyla– bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musîbet

İkinci Mesele

Maddî hastalıklar için, ubûdiyete mâni olduğu zaman ilticâ edebiliriz. Fakat mu'terizâne, müştekiyâne bir sûrette değil, belki mütezellilâne ve istimdâdkârâne ilticâ edilmeli. Mâdem Onun Rubûbiyetine râzıyız, o Rubûbiyeti noktasında verdiği şeye rızâ lâzım.

Kazâ ve Kaderine i'tirâzı işmâm eder bir tarzda “Ah!”, “Of!” edip şekvâ etmek, bir nev'i kaderi tenkiddir, Rahîmiyetini ittihamdır. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış el ile intikam almak için o eli istimâl etmek nasıl kırılmasını tezyîd ediyor; öyle de, musîbete giriftâr olan adam, i'tirâzkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musîbeti ikileştiriyor.

İkinci Mes'ele: Maddî musîbetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür.

Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayâl ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayd kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musîbetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vâsıtasıyla o musîbet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir manevî musîbeti dahi netice verir, ona istinâd eder, devam eder.

Ne vakit o merakı, kazâya rızâ ve tevekkül vâsıtasıyla izâle etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musîbet hafіfleşe hafіfleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifâde için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey bîçâre feryâdı belâdan kıl tevekkül,

Zîra feryâd belâ-ender, hatâ-ender belâdır bil.

Hâtime

Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihâyetsiz rahmetini göstermek için, insanda hadsiz bir acz, nihâyetsiz bir fakr derc eylemiştir.

Hem hadsiz nukùş-u esmâsını göstermek için, insanı öyle bir sûrette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine-i insaniyede yüzer âlet var. Herbirinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Âdeta; insan-ı ekber olan âlemde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye, bir âlem-i asğar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var.

Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi' emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musîbetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sâir müheyyic ve muharrik ârızalar ile, o makinenin diğer çarhlarını harekete getirir, tehyîc eder. Mâhiyet-i insaniyede münderic olan acz ve za'f ve fakr mâdenini işlettiriyor. Bir lisân ile değil, belki herbir âzânın lisânıyla bir ilticâ, bir istimdâd vaziyeti verir.

Güyâ insan o ârızalar ile, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sahife-i hayatında veyâhut Levh-i Misâlîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzûme-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını îfâ eder. ∗∗∗

Hâtime

aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îrâs etmiyor.

Çünkü, hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum, emsâllerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve Âhirete karşı merbûtiyeti var. Ondan anlıyorum ki, öyleler hakkında o nev'i hastalıklar musîbet değil, bir nev'i ni'met-i İlâhiyedir. Çünkü, çendan o hastalık onun dünyevî, fânî, kısacık hayatına bir zahmet îrâs ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor. Bir nev'i ibâdet hükmüne geçiyor.

Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefâhetiyle, elbette hastalık hâletini muhâfaza edemeyecek, belki sefâhete atılacak. ∗∗∗