Lem'alar

Birinci Nükte

3. bölüm / 39

Üçüncü Lem'a

Bu Lem'aya bir derece his ve zevk karışmış. His ve zevkin coşkunlukları ise, aklın düsturlarını, fikrin mîzanlarını çok dinlemediklerinden ve mürâat etmediklerinden, bu Üçüncü Lem'a mantık mîzanları ile tartılmamalı.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴾

âyetinin meâlini ifâde eden, يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي ❀ يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي iki cümlesi, mühim iki hakikati ifâde ediyorlar. Ondandır ki, Nakşîlerin rüesâsından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsûs yapıp muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Mâdem o azîm âyetin meâlini bu iki cümle ifâde ediyor. Biz bu iki cümlenin ifâde ettiği iki hakikat-i mühimmenin birkaç nüktesini beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

BİRİNCİ NÜKTE

Birinci defa يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي bir ameliyât-ı cerrâhiye hükmünde kalbi mâsivâdan tecrid ediyor, kesiyor. Şöyle ki:

İnsan, mâhiyet-i câmiiyeti itibariyle, mevcûdâtın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mâhiyet-i câmiasında hadsiz bir isti'dâd-ı muhabbet derc edilmiştir. Onun için, insan da umum mevcûdâta karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hânesi gibi seviyor. Ebedî Cennete bahçesi gibi muhabbet ediyor. Hâlbuki muhabbet ettiği mevcûdât

Üçüncü Lem'a

O azâbı çekmekte kabahat, kusur, ona aittir. Çünkü kalbindeki hadsiz isti'dâd-ı muhabbet, hadsiz bir cemâl-i bâkîye mâlik bir Zâta tevcîh etmek için verilmiş. O insan sû-i istimâl ederek o muhabbeti fânî mevcûdâta sarf ettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını firâkın azâbıyla çekiyor.

İKİNCİ NÜKTE

İnsanın fıtratında bekàya karşı gayet şedîd bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve-i vâhime cihetiyle bir nev'i bekà tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine feryâd eder. Bütün firâklardan gelen feryâdlar, aşk-ı bekàdan gelen ağlamaların tercümânlarıdır. Eğer tevehhüm-ü bekà olmazsa muhabbet edemez. Hattâ denilebilir ki, âlem-i bekànın ve ebedî Cennetin bir sebeb-i vücûdu, şu mâhiyet-i insaniyedeki o şiddetli aşk-ı bekàdan çıkan gayet kuvvetli

İkinci Nükte

durmuyorlar, gidiyorlar. Firâktan dâima azâb çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azâba medâr oluyor.

İşte bu kusurdan teberrî edip o fânî mahbûbâttan kat'-ı alâka etmek, o mahbûblar onu terk etmeden evvel o onları terk etmek cihetiyle Mahbûb-u Bâkî’ye hasr-ı muhabbeti ifâde eden يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي olan birinci cümlesi, “Bâkî-i Hakîki yalnız Sensin. Mâsivâ fânîdir. Fânî olan elbette bâkî bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medâr olamaz” mânâsını ifâde ediyor. “Mâdem o hadsiz mahbûbât fânîdirler, beni bırakıp gidiyorlar. Onlar beni bırakmadan evvel ben onları يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي demekle bırakıyorum. Yalnız Sen bâkîsin ve Senin ibkàn ile mevcûdât bekà bulabildiğini bilip i'tikàd ederim. Öyle ise, Senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller” demektir.

İşte bu hâlette kalb, hadsiz mahbûbâtından vazgeçiyor. Hüsün ve cemâlleri üstünde fânîlik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbûbları adedince manevî cerîhalar oluyor. İkinci cümle olan

يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي o hadsiz cerîhalara hem merhem, hem tiryâk oluyor. Yani يَا بَاقِي “Mâdem Sen bâkîsin, yeter, herşeye bedelsin. Mâdem Sen varsın, herşey var.”

Evet, mevcûdâtta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsân ve kemâl, umumiyetle Bâkî-i Hakîkinin hüsün ve ihsân ve kemâlâtının işârâtı ve çok perdelerden geçmiş zaîf gölgeleridir, belki cilve-i Esmâ-i Hüsnânın gölgelerinin gölgeleridir.

arzu-yu bekà ve bekà için fıtrî umumî duâdır ki, Bâkî-i Zülcelâl, o şedîd, sarsılmaz, fıtrî arzuyu, o te'sirli, kuvvetli, umumî duâyı kabûl etmiştir ki, fânî insanlar için bâkî bir âlemi halk etmiş.

Hem hiç mümkün müdür ki, Fâtır-ı Kerîm, Hàlık-ı Rahîm, küçük midenin cüz'î arzusunu ve muvakkat bir bekà için lisân-ı hâl ile duâsını hadsiz envâ'-ı mat'ûmât-ı lezîziyenin icâdıyla kabûl etsin de, umum nev'-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve küllî ve dâimî ve haklı ve hakikatli, kàlli, halli, bekàya dair gayet kuvvetli duâsını kabûl etmesin? Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ! Kabûl etmemek mümkün değildir. Hem hikmet ve adâletine ve rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.

Mâdem insan bekàya âşıktır; elbette bütün kemâlâtı, lezzetleri, bekàya tâbidir. Ve mâdem bekà Bâkî-i Zülcelâl'e mahsûstur. Ve mâdem Bâkînin esmâsı bâkiyedir. Ve mâdem Bâkînin âyineleri Bâkînin rengini, hükmünü alır ve bir nev'i bekàya mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife, o Bâkîye karşı alâka peydâ etmektir ve esmâsına yapışmaktır. Çünkü Bâkî yoluna sarf olunan herşey bir nev'i bekàya mazhar olur. İşte ikinci يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي cümlesi bu hakikati ifâde ediyor. İnsanın hadsiz manevî yaralarını tedâvi etmekle beraber, fıtratındaki gayet şiddetli arzu-yu bekàyı onunla tatmin ediyor.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Şu dünyada zamanın fenâ ve zevâl-i eşyadaki te'sirâtı gayet muhteliftir. Ve mevcûdât ise, mütedâhil dâireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zevâl noktasında ayrı ayrı oluyor.

Nasıl ki saatin sâniyelerini sayan dâiresi, dakikayı ve saati ve günleri sayan dâireleri zâhiren birbirine benzer, fakat sür'atte birbirine muhâliftir. Öyle de, insandaki cisim, nefis, kalb, rûh dâireleri öyle mütefâvittir. Meselâ, cismin bekàsı, hayatı, vücûdu, bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mâzi ve müstakbeli ma'dûm ve meyyit bulunduğu hâlde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar dâire-i vücûdu ve hayatı geniştir. Rûhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir dâire-i azîme, dâire-i hayatına ve vücûduna dâhildir.

İşte bu isti'dâda binâen hayat-ı kalbî ve rûhîye medâr olan mârifet-i İlâhiye ve muhabbet-i Rabbâniye ve ubûdiyet-i Sübhâniye ve marziyât-ı Rahmâniye cihetiyle, bu dünyadaki fânî ömür, bâkî bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâkî bir ömrü intac eder ve bâkî ve lâyemût bir ömür hükmüne geçer.

Üçüncü Nükte

Evet, Bâkî-i Hakîkinin muhabbet, mârifet, rızâsı yolunda bir sâniye, bir senedir. Eğer Onun yolunda olmazsa, bir sene bir sâniyedir. Belki Onun yolunda bir sâniye lâyemûttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi bir sâniye hükmüne geçer. Meşhûr böyle bir söz var ki, سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ وَسَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ Yani, “Firâkın bir sâniyesi bir sene kadar uzundur ve visâlin bir senesi bir sâniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki: Visâl, yani, Bâkî-i Zülcelâl’in rızâsı dâiresinde livechillâh bir sâniye visâl, değil yalnız böyle bir sene, belki dâimî bir pencere-i visâldir. Gaflet ve dalâlet firâkı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir sâniye hükmündedir. O sözden daha meşhûr şu söz var:

اَرْضُ الْفَلَاةِ مَعَ الْاَعْدَاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِيَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَيْدَانٌ

hükmümüzü te'yid ediyor.

Meşhûr evvelki sözün sahîh bir mânâsı budur ki: Fânî mevcûdâtın visâli mâdem fânîdir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi bir sâniye gibi geçer, hasretli bir hayâl ve esefli bir rüya olur. Bekàyı isteyen kalb-i insanî bir sene visâlde, yalnız bir sâniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firâk ise, sâniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünkü firâkın meydânı geniştir. Bekàyı isteyen bir kalbe, firâk, çendan bir sâniye de olsa, seneler kadar tahribât yapar. Çünkü hadsiz firâkları ihtar eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mâzi ve müstakbel firâkla doludur.

Şu mes'ele münâsebetiyle deriz: Ey insanlar! Fânî, kısa, fâidesiz ömrünüzü bâkî, uzun, fâideli, meyvedâr yapmak ister misiniz? Mâdem istemek insaniyetin iktizasıdır; Bâkî-i Hakîkinin yoluna sarf ediniz. Çünkü Bâkîye müteveccih olan şey, bekànın cilvesine mazhar olur.

Mâdem her insan gayet şiddetli bir sûrette uzun bir ömür ister, bekàya âşıktır. Ve mâdem bu fânî ömrü bâkî ömre tebdil eden bir çare var ve ma'nen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukùt etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek.

İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızâsı dâiresinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları seneler hükmüne geçer.

Bu hakikate işâreten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsûr seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu, nass-ı Kur'ân gösteriyor. Hem bu hakikate işâret eden, ehl-i velâyet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan “bast-ı zaman” sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi'râc, bu hakikatin vücûdunu isbât eder ve bilfiil vukû'unu gösteriyor. Mi'râcın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs'ati ve ihâtası ve uzunluğu vardır. Çünkü O, Mi'râc yoluyla bekà âlemine girdi. Bekà âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir.

Hem şu hakikate bina edilen beyne'l-evliyâ kesretle vukû' bulmuş olan “bast-ı zaman” hâdiseleridir. Bazı evliyâ bir dakikada bir günlük işi görmüş, bazıları bir saatte bir sene vazifesini yapmış, bazıları bir dakikada bir hatme-i Kur'âniyeyi okumuş olduklarını rivâyet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevâtürle “bast-ı zaman” (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> hakikatini aynen müşâhede ettikleri medâr-ı şübhe olamaz.

[^1]: (Hâşiye) ﴾ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ ﴿ âyetiyle, ﴾ وَلَبِثُوا فِى كَهْفِهِمْ ثَلاَثَ مِائَةٍ سِنِينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ﴿ âyeti "tayy-ı zaman"ı gösterdiği gibi, ﴾ وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ﴿ âyeti de "bast-ı zaman"ı gösterir.

Şu bast-ı zaman, herkesçe musaddak bir nev'i rüyada görünüyor. Bazen bir dakikada insanın gördüğü rüyayı, geçirdiği ahvâli, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

Elhâsıl: İnsan çendan fânîdir, fakat bekà için halk edilmiş ve bâkî bir Zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâkî meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâkî bir Zâtın bâkî esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medâr olacak bir sûret verilmiştir. Öyle ise, böyle bir insanın hakîki vazifesi ve saâdeti, bütün cihâzâtı ve bütün isti'dâdâtıyla o Bâkî-i Sermedînin dâire-i marziyâtında esmâsına yapışıp, ebed yolunda o Bâkîye müteveccih olup gitmektir. Lisânı يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي dediği gibi, kalbi, rûhu, aklı, bütün letâifi,

هُوَ الْبَاقِي هُوَ الْاَزَلِىُّ الْاَبَدِىُّ هُوَ الْسَّرْمَدِىُّ هُوَ الدَّائِمُ هُوَ الْمَطْلُوبُ هُوَ الْمَحْبُوبُ هُوَ الْمَقْصُودُ هُوَ الْمَعْبُودُ

demeli.

﴿ سُبْحَانَكَ لَاعِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَاعَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾

﴿ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا ﴾