Yirmisekizinci Lem'a
Bazı kısımları buraya derc edilen bu risalenin tamamı Hatt-ı Kur'ân Lem'alar Mecmuasında neşredilmiştir.
İkinci Nükte
“Yirmiikinci Nüktenin İkincisidir”
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَ الْاِنْسَ اِلَّا لِيعْبُدُونِ ❀ مَٓا اُر۪يدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَٓا اُر۪يدُ اَنْ يُطْعِمُونِ ❀ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ﴾
Şu âyet-i kerîmenin zâhir mânâsı çok tefsirlerin beyânına göre yüksek ifâde-i i'câz-ı Kur'ânîyi göstermediğinden, çok zaman zihnime ilişiyordu. Kur'ân’ın feyzinden gelen gayet güzel ve yüksek mânâlarından üç vechini icmâlen beyân edeceğiz.
Birinci Vecih
BİRİNCİSİ: Cenâb-ı Hak, Resûlüne ait olabilecek bazı hâlleri, Resûlünü tekrîm ve teşrîf noktasında bazen Kendine isnâd eder. İşte, burada da, “Resûlüm size vazife-i Risalet ve tebliğ-i ubûdiyet hizmetine mukâbil, sizden bir ecir ve ücret ve mükâfât, bir it'âm istemez” mânâsında, “Ben sizi ibâdet için halk etmişim; Bana rızık vermek ve it'âm etmek için değil” meâlindeki âyet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait it'âm ve irzâkı murad etmek gerektir. Yoksa, gayet bedîhî bir ma'lûmu i'lâm kabîlinden olur; i'câz-ı Kur'ân’ın belâğatına uygun gelmez.
İkinci Vecih
İKİNCİ VECİH: İnsan rızka çok mübtelâ olduğu için, rızka çalışmak bahânesi ubûdiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, âyet-i kerîme diyor ki: “Siz ubûdiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubûdiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlâhî noktasında bir nev'i ubûdiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını derûhde ettiğim nefisleriniz ve iyâliniz ve hayvanatınızın rızkını tedârik etmek, âdeta Bana ait rızık ve it'âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzâk Benim. Sizin müteallikàtınız olan ibâdımın rızkını Ben veriyorum. Siz bunu bahâne edip ubûdiyeti terk etmeyiniz.”
Eğer bu mânâ olmazsa, Cenâb-ı Hakk’a rızık vermek ve it'âm etmek muhâliyeti bedîhî ve ma'lûm olduğundan, i'lâm-ı ma'lûm kabîlinden olur. İlm-i belâğatta bir kaide-i mukarreredir ki, bir kelâmın mânâsı ma'lûm ve bedîhî ise, o mânâ murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen, “Sen hâfızsın”; o, ma'lûmu i'lâm kabîlinden olur. Demek maksûd mânâsı budur ki: “Ben senin hâfız olduğunu biliyorum.” Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.
İşte, bu kaideye binâen, âyet, Cenâb-ı Hakk’a rızık vermeyi ve it'âm etmeyi nefyetmekten kinâye olan mânâ şudur: “Bana ait olup ve rızıklarını taahhüd ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek için halk olunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubûdiyettir. Evâmirime göre rızka çabalamak da bir nev'i ibâdettir.”
Üçüncü Vecih
ÜÇÜNCÜ VECİH: Sûre-i İhlâsta, nasıl ki ﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ﴿ zâhir mânâsı ma'lûm ve bedîhî olduğundan, o mânânın bir lâzımı muraddır. Yani, “Vâlide ve veledi bulunanlar ilâh olamazlar.” mânâsında ve Hazret-i İsâ (A.S.) ve Üzeyr (A.S.) ve melâike ve nücûmların ve gayr-ı hak ma'bûdların ulûhiyetlerini nefyetmek kasdıyla, “ezelî ve ebedî” mânâsında, Cenâb-ı Hakk’ın ﴾ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ ﴿ –gayet bedîhî ve ma'lûm– hükmettiği gibi, aynen onun gibi, bu misâlimizde de “Rızık ve it'âm kàbiliyeti olan eşya, ilâh ve ma'bûd olamazlar.” mânâsında, “Ma'bûd’unuz olan Rezzâk-ı Zülcelâl, sizden Kendine rızık istemez ve siz Onu it'âm için yaratılmamışsınız.” meâlindeki; “Rızka muhtaç ve it'âm edilen mevcûdât, ma'bûdiyete lâyık değiller..” demektir.
Said Nursî ∗∗∗
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾ ﴿ اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ ﴾
Re'fet, ﴾ اَوْ هُمْ قَٓائِلُونَ ﴿ âyet-i celîlesindeki ﴾ قَٓائِلُونَ ﴿ kelimesinin mânâsını merak edip sorması münâsebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sâirler gibi yatmasından gelen rehâvet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır.
Uyku üç nev'idir:
BİRİNCİSİ: Gaylûledir ki, fecirden sonra, tâ vakt-i kerâhet bitinceye kadardır. Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine hadîsçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı sünnettir. Çünkü rızık için sa'y etmenin mukaddemâtını ihzar etmenin en münâsib zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehâvet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sâbit olmuştur.
İKİNCİSİ: Feylûledir ki, ikindi namazından sonra, mağribe kadardır. Bu uyku ömrün noksaniyetine, yani, uykudan gelen sersemlik cihetiyle, o günkü ömrü nevm-âlûd, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından, maddî bir noksaniyet gösterdiği gibi, manevî cihetiyle de o gün hayatının maddî ve manevî neticesi ekseriyâ ikindiden sonra tezâhür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güyâ o günü yaşamamış gibi oluyor.
ÜÇÜNCÜSÜ: Kaylûledir ki, bu uyku Sünnet-i Seniyedir. Duhâ vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyâmına sebebiyet verdiği için sünnet olmakla beraber, Cezîretü'l-Arab’da, vaktü'z-zuhr denilen şiddet-i harâret zamanında bir ta'til-i eşgâl, âdet-i kavmiye ve muhîtiye olduğundan, o Sünnet-i Seniyeyi daha ziyâde kuvvetlendirmiştir. Bu uyku hem ömrü, hem rızkı tezyîde medârdır. Çünkü yarım saat kaylûle, iki saat gece uykusuna muâdil gelir. Demek, ömrüne her gün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızık için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor.
Said Nursî ∗∗∗
Bu Da Güzeldir
“BU DA GÜZELDİR”
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَارَسُولَ اللّٰهِ cümlesi namaz tesbihâtında okunurken, inkişaf eden latîf bir nükteyi uzaktan uzağa gördüm. Tamamını tutamadım; fakat işâret nev'inden bir-iki cümlesini söyleyeceğim.
Gördüm ki; gece âlemi, dünyanın yeni açılmış bir menzili gibidir. Yatsı namazında o âleme girdim. Hayâlin fevkalâde inbisatından ve mâhiyet-i insaniyenin bütün dünya ile alâkadarlığından, koca dünyayı, o gecede bir menzil gibi gördüm. Zîhayatlar ve insanlar o derece küçüldüler, görünmeyecek derecede küçüldüler. Yalnız o menzili şenlendiren ve ünsiyetlendiren ve nurlandıran tek şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) hayâlen müşâhede ettim. Bir adam yeni bir menzile girdiği zaman menzildeki zâtlara selâm ettiği gibi, “Binler selâm (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> sana, yâ Resûlallâh!” demeye bir arzuyu içimde coşar buldum. Güyâ bütün ins ve cinnin adedince selâm ediyorum. Yani, sana tecdîd-i bîat edip, memuriyetini kabûl ve getirdiğin kanunlarına itâat ve evâmirine teslîm ve taarruzumuzdan selâmet bulacağını selâm ile ifâde edip, benim dünyamın eczâları ve zîşuûr mahlûkları olan umum cin ve insi konuşturup, herbirerlerinin nâmına bir selâmı, mezkûr mânâlarla takdim ettim.
[^1]: (Hâşiye) Zât-ı Ahmediyeye gelen rahmet, umum ümmetin ebedî zamandaki ihtiyacâtına bakıyor. Onun için, gayr-ı mütenâhî salât, yerindedir. Acaba, dünya gibi koca, büyük ve gafletle karanlıklı, vahşetli ve hàlî bir hâneye birisi girse, ne kadar tedehhüş, tevahhuş, telâş eder. Ve birden o hâneyi tenvir ederek enîs, mûnis, habîb, mahbûb bir Yâver-i Ekrem, sâdırda görünüp o hânenin Mâlik-i Rahîm-i Kerîmini, o hânenin her eşyasıyla ta'rif edip tanıttırsa, ne kadar sevinç, ünsiyet, sürûr, ışık, ferâh verdiğini kıyâs ediniz. Zât-ı Risaletteki salavâtın kıymetini ve lezzetini takdir ediniz!
Hem o getirdiği nur ve hediye ile benim bu dünyamı tenvir ettiği gibi, herkesin bu dünyadaki dünyalarını tenvir ediyor, ni'metlendiriyor diye o hediyesine şâkirâne bir mukàbele nev'inden, “Binler salavât sana insin!” dedim. Yani, “Senin bu iyiliğine karşı biz mukàbele edemiyoruz. Belki Hàlık’ımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semâvât ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyâz ile şükrânımızı izhâr ediyoruz” mânâsını hayâlen hissettim.
O Zât-ı Ahmediye (A.S.M.), ubûdiyeti cihetiyle, halktan Hakka teveccühü hasebiyle, rahmet mânâsındaki salâtı ister. Risaleti cihetiyle, Haktan halka elçiliği haysiyetiyle selâm ister. Nasıl ki cin ve ins adedince selâma lâyık ve cin ve ins adedince umumî tecdîd-i bîatı takdim ediyoruz.
Öyle de, semâvât ehli adedince, hazine-i rahmetten, herbirinin nâmına bir salâta lâyıktır. Çünkü getirdiği nur ile herbir şeyin kemâli görünür ve herbir mevcûdun kıymeti tezâhür eder ve herbir mahlûkun vazife-i Rabbâniyesi müşâhede olunur ve herbir masnû'daki makàsıd-ı İlâhiye tecellî eder. Onun için, herbir şey, lisân-ı hâl ile olduğu gibi, lisân-ı kàli de olsaydı, “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resûlallâh!” diyecekleri kat'î olduğundan, biz umum onların nâmına,
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ بِعَدَدِ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَبِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالنُّجُومِ
ma'nen deriz.
فَيَكْفِيكَ اَنَّ اللّٰهَ صَلّٰى بِنَفْسِهِ ❀ وَ اَمْلَاكَهُ صَلَّتْ عَلَيْهِ وَسَلَّمَتْ
Said Nursî ∗∗∗
Azîz kardeşim,
Vahdetü'l-Vücûda dair bir parça izâhat istiyorsunuz. Bu mes'eleye dair Otuzbirinci Mektûbun bir lem'asında, Hazret-i Muhyiddin’in bu mes'eledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izâhlı bir cevab vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:
Bu mes'ele-i vahdetü'l-vücûdu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddi zarar verir. Nasıl ki teşbihât ve temsîller, hàvâssın elinden avâmın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3> Öyle de, vahdetü'l-vücûd mes'elesi gibi hakàik-ı ulviye, ehl-i gaflet ve esbâb içine dalan avâmlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir.
[^2]: (Hâşiye) Nasıl ki iki melâike (teşbihin sırrı münâsebetiyle Sevr ve Hût tesmiye edilen), avâmca koca bir öküz ve koca bir balık telâkki edilmiştir.
BİRİNCİSİ: Vahdetü'l-Vücûdun meşrebi, Cenâb-ı Hak hesabına kâinâtı âdeta inkâr etmek iken, avâma girdikçe, gâfil avâmlara, hususan maddiyûn fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinât ve maddiyât hesabına Ulûhiyeti inkâr yoluna gider.
İKİNCİSİ: Vahdetü'l-Vücûd meşrebi, mâsivâ-yı İlâhînin Rubûbiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref'ediyor. Değil nüfûs-u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücûdunu görmemek iken, bu zamanda fikr-i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs-i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hàlık’ı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfûs-u emmâre küçük birer fir'avun, âdeta nefsini Ma'bûd ittihàz etmek isti'dâdında bulunan insanlara Vahdetü'l-Vücûdu telkin etmek, nefs-i emmâreyi –El-iyâzü Billâh– öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.
ÜÇÜNCÜSÜ: Tağayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât-ı Zülcelâl’in vücûb-u vücûduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvâfık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât-ı bâtılaya medâr olur. Evet, vahdetü'l-vücûddan bahseden; fikren serâdan Süreyyâ’ya çıkarak, kâinâtı arkasında bırakıp nazarını arş-ı a'lâya diken, istiğrakî bir sûrette kâinâtı ma'dûm sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i îmân ile Vâhid-i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinâtın arkasında durup kâinâta bakan ve önünde esbâbı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbâb içinde boğulup, tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren arşa çıkan, Celâleddin-i Rûmî gibi, diyebilir; “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi Cenâb-ı Hak’tan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi, bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten arşa kadar mevcûdâtı âyine şeklinde görmeyen adama, “Kulak ver, herkesten Kelâmullâh’ı işitirsin” desen, ma'nen arştan ferşe sukùt eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftâr olur!...
﴿ قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ ﴾ مَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ الْاَرْبَابِ
سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ الْاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ الْاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبُوبِيَّتِهِ آيَاتُهُ جَلَّ جَلَالُهُ وَلَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ
Said Nursî ∗∗∗
Bir Suale Cevab
BİR SUÂLE CEVAB
Mustafa Sabri ile Mûsa Bekûf’un efkârlarını muvâzene etmek için vaktim müsâid değildir. Yalnız bu kadar derim ki: “Birisi ifrat etmiş; diğeri tefrit ediyor.” Mustafa Sabri gerçi müdafaâtında Mûsa Bekûf’a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi, ulûm-u İslâmiyenin bir mu'cizesi bulunan bir zâtı tezyifte haksızdır.
Evet, Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbûldür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakàikta çok defa mîzansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhâlefet ediyor. Ve bazı kelâmları, zâhirî dalâlet ifâde ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır. Bazen kelâm küfür görünür; fakat sâhibi kâfir olamaz. Mustafa Sabri bu noktaları nazara almamış; kavâid-i Ehl-i sünnete taassub cihetiyle bazı noktalarda tefrit etmiş.
Mûsa Bekûf ise, ziyâde teceddüde tarafdâr ve asrîliğe mümâşâtkâr efkârıyla çok yanlış gidiyor. Bazı hakàik-ı İslâmiyeyi yanlış te'viller ile tahrif ediyor. Ebu'l-Alâ-i Maarrî gibi merdud bir adamı muhakkìkînlerin fevkınde tuttuğundan ve kendi efkârına uygun gelen Muhyiddin’in Ehl-i Sünnete muhâlefet eden mes'elelerine ziyâde tarafdârlığından, ziyâde ifrat ediyor. قَالَ مُحْىِ الدِّينِ: تُحْرَمُ مُطَالَعَةُ كُتُبِنَا عَلٰى مَنْ لَيْسَ مِنَّا Yani, “Bizden olmayan ve makamımızı bilmeyen, kitaplarımızı okumasın; zarar görür.” Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetü'l-vücûda dair mes'elelerini okumak zararlıdır.
Said Nursî ∗∗∗
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
Nev'-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbâl ve âkıbetbînlik adesesiyle, gayet şa'şaalı bir gece bayramında, hapishâne penceresinden bakarken, nazar-ı hayâlime inkişaf eden bir vaziyeti beyân ediyorum. Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbâlde mezaristan ehli olanların müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikatten sordum: “Bu hayâl nedir?” Hakikat dedi ki:
Elli sene sonra, bu kemâl-i neş'e ile gülen ve eğlenen zavallılardan elliden beşi, beli bükülmüş, yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırk beşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmâlar, o neş'eli gülmeler, zıtlarına inkılâb etmiş olacaklar. كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ kaidesiyle, mâdem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattir; elbette gördüğün hayâl değildir.
Mâdem dünyanın gafletkârâne gülmeleri, böyle ağlanacak acı hâllerin perdesidir ve muvakkat ve zevâle ma'rûzdur. Elbette bîçâre insanların ebed-perest kalbini ve aşk-ı bekàya meftûn olan rûhunu güldürecek, sevindirecek, meşrû dâiresinde ve müteşekkirâne, huzurkârâne, gafletsiz, masûmâne eğlencelerdir ve sevâb cihetiyle bâkî kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip gayr-ı meşrû dâireye sapmamak için, rivâyetlerde, zikrullâha ve şükre çok azîm terğîbât vardır. Tâ ki, bayramlarda o sevinç ve sürûr ni'metlerini şükre çevirip, o ni'meti idâme ve ziyâdeleştirsin. Çünkü şükür ni'meti ziyâdeleştirir, gafleti kaçırır.
Said Nursî
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾ ﴿ اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ ﴾
Meâli: (Hâşiye) <ft3>[^3]</ft3> “Nefis dâima kötü şeylere sevk eder” âyetinin, hem de اَعْدٰى عَدُوِّكَ نَفْسُكَ الَّتِي بَيْنَ جَنْبَيْكَ mânâ-yı şerîfi: “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir” hadîsinin bir nüktesidir.
[^3]:(Hâşiye) Bu parçanın da herkese faydası var.
Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samîmî sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Dâima kendini beğendirmeğe ve sevdirmeğe çalışır. Ve kusuru nefsine almaz; belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler. Mübâlağalarla, belki yalanlarla nefsini medih ve tenzîh ederek, âdeta takdis eder ve derecesine göre, ﴾ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ ﴿ âyetinin bir tokadını yer.
Temeddühü ve sevdirmesi ise, aksü'l-amel ile istiskàli celb eder, soğuk düşürtür. Hem amel-i uhrevîde ihlâsı kaybeder, riyâyı karıştırır. Âkıbeti görmeyen ve neticeleri düşünmeyen ve lezzet-i hâzıraya mübtelâ olan hisse ve hevâ-yı nefse mağlûb olup, yolunu şaşırmış hissin fetvâsıyla, bir saat lezzet için bir sene hapiste yatar. Bir dakika gurur veya intikam yüzünden on sene ceza görür. Âdeta, ders aldığı Amme cüz'ünü bir tek şekerlemeye satan hevâi bir çocuk gibi, elmas kıymetinde bulunan hasenâtını, hissini okşamak ve hevâsını memnun etmek ve hevesini tatmin etmek için, ehemmiyetsiz cam parçaları hükmündeki lezzetlere, enâniyetlere vesile edip, kârlı işlerde hasâret eder.
اَللّٰهُمَّ احْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ ∗∗∗
Suâl: Kısa bir zamandaki küfre mukâbil, hadsiz bir zaman Cehennemde hapis nasıl adâlet olur?
ELCEVAB: Sene üçyüz altmışbeş gün hesabıyla, bir dakikada katl, yedi milyon sekizyüz seksendört bin dakika hapis iktizası kanun-u adâlet iken; bir dakika küfür, bin katl hükmünde olduğundan, yirmi sene ömrünü küfürle geçiren ve küfür ile ölen bir adam, kanun-u adâletle, elliyedi trilyon ikiyüzbir milyar ikiyüz milyon sene, beşerin kanun-u adâletiyle hapse müstehak olur. Elbette خَالِدِينَ فِيهَا اَبَدًا adâlet-i İlâhî ile vech-i muvâfakati bundan anlaşılıyor.
Birbirinden gayet uzak iki adedin sırr-ı münâsebeti şudur ki: Katl ve küfür, tahrib ve tecâvüz olduğu için, gayra te'sirât yapar. Bir dakikada katl, lâakal, zâhirî âdete göre, onbeş sene maktûlün hayatını selb eder; onun yerine hapse girer. Bir dakika küfür, binbir Esmâ-i İlâhîyi inkâr ve nukùşlarını tezyif ve kâinâtın hukukuna tecâvüz ve kemâlâtını inkâr ve hadsiz delâil-i Vahdâniyeti tekzîb ve şehâdetlerini reddetmek olduğundan, kâfiri, binler seneden ziyâde esfel-i sâfilîne atar, خَالِدِينَ de hapseder.
Said Nursî ∗∗∗
Manidar Bir Tevafuk-u Latife
MÂNİDÂR BİR TEVÂFUK-U LATÎFE
Risale-i Nur şâkirdlerini itham ettikleri ve cezalarını istedikleri yüz altmışüçüncü maddesine, Risale-i Nur müellifinin medresesine yüzelli bin lira verilmesine dair lâyihanın, ikiyüz meb'ûstan yüzaltmışüç meb'ûsun adedine tevâfuk edip, ma'nen o tevâfuk diyor ki: Hükûmet-i Cumhûriyenin yüz altmışüç meb'ûsun takdirkârâne imzaları, 163’üncü madde-i kanuniyenin hükmünü, onun hakkında ibtal ediyor.
Hem yine mânidâr tevâfukât-ı latîfedendir ki, Risale-i Nur’un yüz yirmi sekiz parçası, yüz onbeş parça kitab ediyor. Risale-i Nurun şâkirdlerinin ve müellifinin mebde'-i tevkìfi olan 27 Nisan 1935 tarihi ile mahkemenin karar ve hüküm tarihi olan 19 Ağustos 1935 tarihi olmasına nazaran, yüz on beş gün olup, Risale-i Nur kitapları adedine tevâfuk etmekle beraber, istintak edilen, yüz onbeş suçlu gösterilen eşhâsın da adedine tam tamına tevâfuk ettiği gibi, gösteriyor ki, Risale-i Nur müellifinin ve şâkirdlerinin başına gelen musîbet, bir dest-i inâyetle tanzim ediliyor. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3>
[^4]: (Hâşiye) Cây-i dikkattir ki, Risale-i Nur şâkirdlerinin tevkìflerinin bir kısmı 25 Nisan 1935 tarihinde başlamış olup, kararnâmede suçlu gösterilen yüzon yedi kimse ise de, ikisinin ismi mükerrer olmasına nazaran, bu sûretle şâkirdlerin adedi yüz onyedi adedine o kısmın tevkìfinden hüküm tarihine kadar yüz onyedi gün olmakla tevâfuk edip, evvelki tevâfukâta bir letâfet daha katmıştır.
Bu Lem'anın başında İmâm-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur’a işâret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale-i Nur’a “Elmas, Cevher, Nur” ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem'anın âhirinde derci münâsib görüldü.
Takvâ dâiresinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale-i Nur’un ve kıymetli elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki, Risale-i Nur’un, bu âciz talebeniz kadar kerâmetini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nâdirdir. Hem bu kadar âcizliğimle beraber, Risale-i Nur’a hizmet edemediğim hâlde göstermiş olduğunuz teveccühe medyûn-u şükrânım. Binâenaleyh, Risale-i Nur’dan bendeniz değil, hiçbir talebeniz o mübârek elmastan ve lezzetten ayrılamaz.
Affınıza mağrûren, Risale-i Nur’un bu defaki taharriyâtında iki kerâmeti meydâna aynen çıkmıştır. Hapishâne içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müdhiş arama yaparken, o esnâda hiç kimse görmeden yedi-sekiz yaşında, hemşiremin mahdûmu, mekteb çantasının içerisine Risale-i Nur’un nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasında idi. Çocuk odaya geldi; odada telâş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale-i Nurları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da bir şey demediler. Fedâkâr çocuk doğruca vâlidesine gidiyor, “Dayımın dâima bize okuduğu Risale-i Nurları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektûb, kitab karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhâfaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir hâlet kesb ediyordum” diye vâlidesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sâyede Elmas, Cevher, Nurlar ele geçmemiş oluyor.
Bu kerâmet değil de nedir? Kur'ânî bir mu'cize değildir de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas, Cevher hangi te'lifâtta vardır ki, bu Elmas, Cevher, Nurlar şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de, hapis değil, bu Elmas, Cevher, Nurlar için, her ân, her dakika, her fedâkârlığı memnuniyetle kabûl ederim. Benden sonra bu Elmas, Cevher, Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarf etmeye hazırdır.
İşte bu Elmas, Cevher, Nur’un ikinci kerâmetini isbât ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nurlar için fedâkârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden fedâ edeceklerini isbât ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nur’u okurken, hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas, Cevher, Nur’u okumaya devam ettim. Hepsi birden, “Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben de dedim: “Bu Elmas, Cevher, Nur’dur” diye bunlara okumaya başladım.
Onuncu Sözü okurken saatler geçmiş. Çocuklar, merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas, Cevher, Nur’u onların anlayabileceği şekilde izâh ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça, hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum. Suâllerinde “Nur hangisi, Cevher hangisi ve Elmas hangisi?” diye sorduklarında, “Evet, Nur, bunu okumaktır. Bak, sizde bir güzellik meydâna geldi.” Onlar da birbirinin yüzüne baktılar ve tasdik ettiler. “Ya Elmas nedir?” “Bu Sözleri yazmaktır. O zaman, yani, yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdik ettiler. “Ya Cevher nedir?” “İşte o da, bu kitaptan aldığınız îmândır.” Hepsi birden şehâdet getirdiler. Bu sohbette üç-dört saat geçmiş; bendeniz farkına varmadım. “İşte, Elmas, Cevher, Nur budur!” dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve “Bunu kim yazdı?” diyorlardı.
Âciz talebeniz
Şefîk ∗∗∗
Zekâi'nin Rüyası
ZEKÂİ'NİN RÜYASI
Bu sabah rüyamda, İstanbul’un Tophâne sâhiline benzer, sâf ve berrak bir deniz kenarındayım. Kuşluk zamanında olduğunu zannettiğim güneşin ziyâsı, o deryâ-yı azîmin üzerinde hoş parıltılar husûle getiriyor... Ben deryâya müteveccihim. Denizin orta ve cenûbu tarafından yüze yüze sâhile gelen bir genç, omuzundaki bir sabanı sâhile çıkardı. Orada bütün kardeşlerimize (tahliyeden sonra) istikbâl edilmekteler iken, sâhil boyunu takiben, garbdan dolu dizgin iki atlı geliyor. “Üstad geliyor” dediler. Bu izdiham yarıldı. Hiç durmaksızın, bu mühib yağız atlı ve esmer çehreli iki zât, şarka doğru uzaklaştılar. Ben o deryâya dalmak üzere iken uyandım.
Zekâi ∗∗∗
Tarafgirane ve Risale-i Nur'a Rakibane Söylenen Sözlere Mukabildir
TARAFGİRÂNE VE RİSALE-İ NUR’A RAKÌBÂNE
SÖYLENEN SÖZLERE MUKÂBİLDİR
Ger medhetmekse tefâhurla kendinizi maksadın,
Risale-i Nur’un en sönük yıldızının peykisiniz.
Zinhâr seyyâre zannetme kardeşim, Risale-i Nur’un,
Arz değil, âfitâb dahi peykidir onun.
Pek yakında parlayacaktır âlemde Risale-i Nur.
Sönmez, belki gizlenir, zîra nurun alâ nur.
Bir nur ki, bahr-i hakikat ve mahz-ı hidayettir o.
﴾ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِىِّ وَمَنِ اهْتَدٰى ﴿ yı oku.
Haktan olmaz şikâyet, belki maksad hikâyet.
Şer'in üzere giderken Hakka ma'lûm
Risale-i Nur’a ki, eylemiştim hem de hizmet,
Risale-i Nur ki, Aliyyü'l-Murtazâ ve Gavs-ı A'zam,
Celcelûtiye’de ve bazı kasâidde etmişler işâret.
Risale-i Nur ki, urvetü'l-vüskà, lenfisâm.
Temessük etmiştim, zîra hem hidayet ve ayn-ı hakikat,
Koydular bizleri ki, orada durmuştu Yûsuf Aleyhisselâm,
Hem de beraberimizde idi Hazret-i Üstad.
Halîl İbrahim ∗∗∗
Yirmi Sekizinci Nükte
Yirmisekizinci Lem'anın
Yirmisekizinci Nüktesi
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ لَا يَسَّمَّعُونَ اِلٰى الْمَلَاِ الْاَعْلٰى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ ❀ دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ ❀ اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاِقبٌ ﴾
﴿ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ ﴾
gibi âyetlerin mühim bir nüktesi, ehl-i dalâletin bir tenkidi münâsebetiyle beyân edilecek. Şöyle ki:
Cin ve şeytanın câsusları, semâvât haberlerine kulak hırsızlığı yapıp, gaybî haberleri getirerek, kâhinler ve maddiyûnlar ve bazı ispirtizmacılar gibi, gâibden haber verenlere haber vermelerini, nüzûl-ü vahyin bidâyetinde, vahye bir şübhe getirmemek için onların o dâimî câsusluğu o zaman daha ziyâde şehablarla recm ve men' edildiğine dair olan mezkûr âyetler münâsebetiyle, gayet mühim üç başlı bir suâle muhtasar bir cevaptır.
Suâl: Şu gibi âyetlerden anlaşılıyor ki, cüz'î ve bazen şahsî bir hâdise-i gaybiyeyi haber almak için, gayet uzak bir mesâfe olan semâvât memleketine câsus şeytanların sokulması ve o çok geniş memleketin her tarafında o cüz'î hâdisenin bahsi varmış gibi, hangi şeytan olsa, hangi yere sokulsa, yarım yamalak o haberi işitecek, getirecek diye bir mânâyı, akıl ve hikmet kabûl etmiyor.
Hem, nass-ı âyetle, semâvâtın üstünde bulunan Cennetin meyvelerini bazı ehl-i risalet ve ehl-i kerâmet, yakın bir yerden alır gibi alıyormuş, bazen yakından Cenneti temâşâ ediyormuş diye, nihâyet uzaklık, nihâyet yakınlık içinde bir mes'eledir ki, bu asrın aklına sığmaz.
Hem cüz'î bir şahsın cüz'î bir ahvâli, küllî ve geniş olan semâvât memleketindeki mele-i a'lânın medâr-ı bahsi olması, gayet hakîmâne olan tedvîr-i kâinâtın hikmetine muvâfık gelmiyor. Hâlbuki bu üç mes'ele de hakàik-ı İslâmiyeden sayılıyor.
ELCEVAB: Evvelâ: Onbeşinci Söz nâmındaki bir risalede, Yedi Basamak nâmında, yedi kat'î mukaddime ile, ﴾ وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ ﴿ âyetinin ifâde ettiği, yıldızlarla, şeytan câsuslarının semâvâttan ref' ve tardı, öyle bir sûrette isbât edilmiş ki, en muannid maddiyûnu dahi iknâ eder, susturur ve kabûl ettirir.
Sâniyen: Bu uzak zannedilen o üç Hakikat-i İslâmiyeyi kısa zihinlere yakınlaştırmak için bir temsîl ile işâret edeceğiz. Meselâ, bir hükûmetin dâire-i askeriyesi memleketin şarkında ve dâire-i adliyesi garbında ve dâire-i maârifi şimâlinde ve dâire-i ilmiyesi cenûbunda ve dâire-i mülkiyesi ortasında bulunsa; telsiz, telefon, telgrafla, gayet muntazam bir sûrette, her dâire alâkadar olduğu vaziyetleri görse, haber alsa; âdeta umum o memleket, adliye dâiresi olduğu hâlde, askerî dâiresidir ve mülkiye dâiresi olduğu gibi, ilmiye dâiresi oluyor.
Hem meselâ, müteaddid devletler ve ayrı ayrı pâyitahtları bulunan hükûmetlerin, bazen oluyor ki, müstemlekât cihetiyle veya imtiyazât haysiyetiyle veya ticâretler münâsebetiyle bir tek memlekette ayrı ayrı hâkimiyetlikleri bulunur. Raiyet ve millet bir olduğu hâlde, herbir hükûmet, kendi imtiyazı cihetiyle, o raiyetle münâsebetdârdır. Birbirinden çok uzak o hükûmetlerin muâmelâtı birbirine temâs ediyor, her hânede birbirine yakınlaşıyor ve her adamda iştirâkleri oluyor. Cüz'î mes'eleleri, temâs noktalarındaki cüz'î bir dâirede görülür. Yoksa, her cüz'î bir mes'ele, dâire-i külliyeden alınmıyor. Fakat o cüz'î mes'elelerden bahsedildiği zaman, doğrudan doğruya dâire-i külliyenin kanunuyla olduğu cihetiyle, dâire-i külliyeden alınıyor gibi ve o dâirede medâr-ı bahsolunmuş bir mes'ele şekli verilir tarzda ifâde edilir.
İşte bu iki temsîl gibi, semâvât memleketi, pâyitaht ve merkez itibariyle gayet uzak olduğu hâlde, arz memleketinde insanların kalblerine uzanmış manevî telefonları olduğu gibi, semâvât âlemi, yalnız âlem-i cismânîye bakmıyor; belki âlem-i ervâhı ve âlem-i melekûtu tazammun ettiğinden, bir cihette perde altında âlem-i şehâdeti ihâta etmiştir.
Hem âlem-i bâkîden ve dâr-ı bekàdan olan Cennet dahi, hadsiz uzaklığıyla beraber, yine o dâire-i tasarrufâtı, perde-i şehâdet altında, her tarafta nurânî bir sûrette uzanmış, yayılmış. Sâni'-i Hakîm-i Zülcelâl’in hikmetiyle, kudretiyle, nasıl ki insanın başında yerleştirdiği duygularının merkezleri ayrı ayrı olduğu hâlde, herbiri umum o vücûda, o cisme hükmediyor ve dâire-i tasarrufuna alabiliyor. Öyle de, bu insan-ı ekber olan kâinât dahi, mütedâhil ve birbiri içinde bulunan dâireler gibi, binler âlemleri ihtiva ediyor. Onlarda cereyan eden ahvâlin ve hâdiselerin küllî ve cüz'iyeti ve hususiyeti ve azameti cihetiyle medâr-ı nazar olur, yani o cüz'ler, cüz'î ve yakın yerlerde ve küllî ve azametliler, küllî ve büyük makamlarda görülür.
Fakat bazen cüz'î ve hususî bir hâdise, büyük bir âlemi istilâ eder. Hangi köşede dinlenilse, o hâdise işitilir. Ve bazen de büyük tahşidât, düşmanın kuvvetine karşı değil, belki izhâr-ı haşmet için yapılır. Meselâ, hâdise-i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy-i Kur'ân’ın hâdise-i Kudsiyesi, umum semâvât memleketinde, hattâ o memleketin her köşesinde en mühim bir hâdise olduğundan, doğrudan doğruya çok uzak ve çok yüksek olan koca semâvâtın burçlarına nöbetdarlar dizilip, yıldızlardan mancınıkları atarak câsus şeytanları tard ve def' ediyorlar vaziyetinde göstermek ve ifâde etmekle, vahy-i Kur'ânînin derece-i haşmetini ve şa'şaa-i saltanatını ve hiçbir cihette şübhe girmeyen derece-i hakkâniyetini ilâna bir işâret-i Rabbâniye olarak, o vakitte ve o asırda daha ziyâde yıldızlar düşürülüyormuş ve atılıyormuş. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân dahi, o ilân-ı tekvîniyeyi tercüme edip ilân ediyor ve işâret-i semâviyeye işâret eder.
Evet, bir melâikenin üfürmesiyle uçurulabilir olan câsus şeytanları böyle bir işâret-i azîme-i semâviye ile, melâikelerle mübâreze ettirmek, elbette o vahy-i Kur'ânînin haşmet-i saltanatını göstermek içindir. Hem bu haşmetli olan beyân-ı Kur'ânî ve azametli tahşidât-ı semâviye ise, cinnîlerin, şeytanların semâvât ehlini mübârezeye ve müdafaaya sevk edecek bir iktidarları, bir müdafaaları bulunduğunu ifâde için değil, belki kalb-i Muhammedîden (A.S.M.) tâ semâvât âlemine, tâ Arş-ı A'zama kadar olan uzun yolda, hiçbir yerde cin ve şeytanın müdâhaleleri olmamasına işâret için, vahy-i Kur'ânî, koca semâvâtta, umum melâikece medâr-ı bahsolan bir hakikattir ki, bir derece ona temâs etmek için, şeytanlar, tâ semâvâta kadar çıkmaya mecbur olup, hiçbir şeye muvaffak olamayarak recmedilmesiyle işâret ediyor ki, kalb-i Muhammedîye (A.S.M.) gelen vahiy ve huzur-u Muhammediyeye (A.S.M.) gelen Cebrâil ve nazar-ı Muhammedîye (A.S.M.) görünen hakàik-ı gaybiye, sağlam ve müstakîmdir, hiçbir cihetle şübhe girmez diye, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, mûcizâne haber veriyor.
Amma Cennetin uzaklığıyla beraber âlem-i bekàdan olduğu hâlde en yakın yerlerde görülmesi ve bazen ondan meyve alınması ise, evvelki iki temsîl sırrıyla anlaşıldığı gibi, bu âlem-i fânî ve âlem-i şehâdet ise, âlem-i gayba ve dâr-ı bekàya bir perdedir. Cennetin merkez-i kübrâsı uzakta olmakla beraber, âlem-i misâl aynası vâsıtasıyla her tarafta görünmesi mümkün olduğu gibi, hakkalyakìn derecesindeki îmânlar vâsıtasıyla,
Cennetin bu âlem-i fânîde –temsîlde hatâ olmasın– bir nev'i müstemlekeleri ve dâireleri bulunabilir. Ve kalb telefonuyla, yüksek rûhlar ile muhâbereleri olabilir, hediyeleri gelebilir.
Amma bir dâire-i külliyenin cüz'î bir hâdise-i şahsiye ile meşgul olması, yani, kâhinlere gaybî haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semâvâta çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifâdelerin bir hakikati şu olmak gerektir ki, semâvât memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'î haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şümûlü bulunan semâvât memleketinin –teşbihte hatâ yok– karakolhâneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde arz memleketi ile münâsebetdârlık oluyor. Cüz'î hâdiseler için, o cüz'î makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hattâ kalb-i insanî dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilhâm ile şeytan-ı hususî, o mevkide mübâreze ediyorlar. Ve hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye ve hâdisât-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'î de olsa, en büyük, en küllî bir hâdise-i mühimme hükmünde, en küllî bir dâire olan Arş-ı A'zamda ve dâire-i semâvâtta –temsîlde hatâ olmasın– mukadderât-ı kâinâtın manevî ceridelerinde neşrolunuyor gibi, her köşede medâr-ı bahsoluyor diye beyân ile beraber, kalb-i Muhammedîden (A.S.M.) tâ dâire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdâhale imkânı olmadığından, semâvâtı dinlemekten başka şeytanların çaresi kalmadığını ifâde ile, vahy-i Kur'ânî ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkâniyette olduğunu ve hiçbir cihetle hilâf ve yanlış ve hile, ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet belîğâne, belki mu'cizâne ilân etmek ve göstermektir.
Said Nursî
﴿ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ﴾ ∗∗∗