Onuncu Ricâ
ONUNCU RİCÂ
Bir zaman, esâretten geldikten sonra, İstanbul’da bir-iki sene yine gaflet galebe etti. Siyaset havası, nazarımı nefsimden kaldırıp âfâka dağıtmış iken, bir gün İstanbul’un Eyüb Sultan kabristanının dereye bakan yüksek bir yerinde oturuyordum. İstanbul etrafındaki âfâka baktım. Birden, bakıyorum, benim hususî dünyam vefât ediyor, bazı cihette rûh çekiliyor gibi bir hâlet-i hayâliye bana geldi. Dedim: “Acaba bu kabristanın mezar taşlarındaki yazıları mıdır ki, bana böyle hayâl veriyor?” diye nazarımı çektim. Uzağa değil, o kabristana baktım. Kalbime ihtar edildi ki: “Bu senin etrafındaki kabristanın, yüz İstanbul, içinde vardır. Çünkü yüz defa İstanbul buraya boşalmış. Bütün İstanbul’un halkını buraya boşaltan bir Hâkim-i Kadîrin hükmünden kurtulup müstesnâ kalamazsın, sen de gideceksin.”
Ben kabristandan çıkıp, bu dehşetli hayâl ile Sultan Eyüb Câmiinin mahfelindeki küçük bir odaya, çok defa girdiğim gibi, bu defa da girdim. Düşündüm ki, ben üç cihette misâfirim. Bu menzilcikte misâfir olduğum gibi, İstanbul’da da misâfirim, dünyada da misâfirim. Misâfir, yolunu düşünmeli. Nasıl ki bu odadan çıkacağım, bir gün de İstanbul’dan da çıkacağım, diğer birgün de dünyadan çıkacağım.
İşte bu hâlette, gayet rikkatli ve firkatli, elemli bir hüzün ve gam, kalbime, başıma çöktü. Çünkü ben yalnız bir-iki dostu kaybetmiyorum; İstanbul’da binler sevdiğim dostlarımdan müfârakat gibi, çok sevdiğim İstanbul’dan da ayrılacağım. Dünyada yüz binler dostlarımdan iftirak gibi, çok sevdiğim ve mübtelâ olduğum o güzel dünyadan da ayrılacağım diye düşünürken, yine kabristanın o yüksek yerine gittim. Ara sıra sinemaya ibret için gittiğimden, bana, İstanbul içindeki insanlar, o dakikada, sinemada geçmiş zamanın gölgelerini hazır zamana getirmek cihetiyle, ölmüş olanları ayakta gezer sûretinde gösterdikleri gibi, aynen ben de, o vakit gördüğüm insanları, ayakta gezen cenazeler vaziyetinde gördüm. Hayâlim dedi ki: Mâdem bu kabristanda olanlardan bir kısmı, sinemada, gezer gibi görülüyor; ileride kat'iyyen bu kabristana girecekleri, girmiş gibi gör. Onlar da cenazelerdir, geziyorlar.
Birden, Kur'ân-ı Hakîmin nuruyla ve Gavs-ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerinin irşadıyla, o hazîn hâlet, sürûrlu ve neş'eli bir vaziyete inkılâb etti. Şöyle ki:
O hazîn hâle karşı Kur'ândan gelen nur böyle ihtar etti ki: Senin, şimâl-i şarkîde, Kosturma’daki gurbetinde bir-iki esir zâbit dostun vardı.
Bu dostların herhalde İstanbul’a gideceklerini biliyordun. Sana birisi dese idi: “Sen İstanbul’a mı gideceksin, yoksa burada mı kalacaksın?” Elbette, zerre mikdar aklın varsa, İstanbul’a ferâh ve sürûrla gitmesini kabûl edecektin. Çünkü bin birden, dokuzyüz doksandokuz ahbabın İstanbuldadırlar. Burada bir-iki tane kalmış, onlar da oraya gidecekler. Senin için İstanbul’a gitmek hazîn bir firâk, elim bir iftirak değil. Hem de geldin; memnun olmadın mı? O düşman memleketindeki pek karanlık, uzun gecelerinden ve pek soğuk fırtına kışlarından kurtuldun. Bu güzel dünya Cenneti gibi İstanbul’a geldin.
Aynen öyle de, senin küçüklüğünden bu yaşına kadar, sevdiklerinden yüzde doksandokuzu, sana dehşet veren kabristana göçmüşler. Bu dünyada kalan bir-iki dostun var; onlar da oraya gidecekler. Dünyada vefâtın firâk değil, visâldir, o ahbablara kavuşmaktır. Onlar, yani o ervâh-ı bâkiye, eskimiş yuvalarını toprak altında bırakıp, bir kısmı yıldızlarda, bir kısmı âlem-i berzah tabakàtında geziyorlar diye ihtar edildi.
Evet, bu hakikati, Kur'ân ve îmân o derece kat'î bir sûrette isbât etmiştir ki, bütün bütün kalbsiz, rûhsuz olmazsa veyâhut dalâlet kalbini boğmamış ise, görüyor gibi inanmak gerektir. Çünkü bu dünyayı hadsiz envâ'-ı lütûf ve ihsânıyla böyle tezyîn edip mükrimâne ve şefîkàne Rubûbiyetini gösteren ve tohumlar gibi en ehemmiyetsiz cüz'î şeyleri dahi muhâfaza eden bir Sâni'-i Kerîm ve Rahîm, masnûâtı içinde en mükemmel ve en câmi', en ehemmiyetli ve en çok sevdiği masnû'u olan insanı, elbette ve bilbedâhe, sûreten göründüğü gibi böyle merhametsiz, âkıbetsiz i'dâm etmez, mahvetmez, zâyi' etmez. Belki bir çiftçinin toprağa serptiği tohumlar gibi başka bir hayatta sünbül vermek için, Hàlık-ı Rahîm o sevgili masnû'unu, bir rahmet kapısı olan toprak altına muvakkaten atar. (Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3>
[^6]:(Hâşiye) Bu hakikat, iki kere iki dört eder derecesinde, sâir risalelerde, hususan Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerde isbât edilmiştir.
İşte bu ihtar-ı Kur'ânîyi aldıktan sonra o kabristan, İstanbul’dan ziyâde bana ünsiyetli oldu. Halvet ve uzlet, bana sohbet ve muâşeretten daha ziyâde hoş geldi. Ben de boğaz tarafındaki Sarıyer’de, bir halvethâne kendime buldum. Gavs-ı A'zam (R.A.) Fütûhu'l-Gayb’ ıyla bana bir üstad ve tabib ve mürşid olduğu gibi, İmâm-ı Rabbânî de (R.A.) Mektûbat’ ıyla bir enîs, bir müşfik, bir hoca hükmüne geçti. O vakit, ihtiyarlığa girdiğimden ve medeniyetin ezvâkından çekildiğimden ve hayat-ı ictimâiyeden sıyrıldığımdan pek çok memnun oldum, Allah’a şükrettim.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık içine giren ve ihtiyarlığın ihtarıyla vefâtı çok tahattur eden zâtlar! Kur'ân’ın verdiği ders-i îmân nuruyla, ihtiyarlığı ve vefâtı ve hastalığı hoş görmeliyiz, belki bir cihette sevmeliyiz. Mâdem îmân gibi hadsiz derecede kıymetdâr bir ni'met bizde vardır; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefât da hoştur. Nâhoş bir şey varsa, o da günahtır, sefâhettir, bid'atlardır, dalâlettir.
On Birinci Ricâ
ONBİRİNCİ RİCÂ
Esâretten geldikten sonra İstanbul’da Çamlıca Tepesinde bir köşkte, merhum biraderzâdem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mes'ûdâne bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esâretten kurtulmuştum; Dâru'l-Hikmet’te, meslek-i ilmiyeme münâsib, en àlî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem herşeyim mükemmeldi. Merhum biraderzâdem Abdurrahman gibi gayet zekî, fedâkâr, hem bir talebe, hem hizmetkâr, hem kâtib, hem evlâd-ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyâde kendimi mes'ûd bilirken, aynaya baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm.
Birden, esârette, Kosturma’daki câmideki intibâh-ı rûhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbût olduğum ve medâr-ı saâdet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbâbı tedkike başladım. Hangisini tedkik ettimse, baktım ki, çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda, en sadâkatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadâkatsizlik ve hâtıra gelmez bir vefâsızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: “Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki, hakikat noktasında acınacak hâlimize, pek çok insanlar gıbta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divâne mi olmuşlar? Yoksa şimdi ben divâne mi oluyorum ki, bu dünya-perest insanları divâne görüyorum?”
Her ne ise... Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibâh cihetinde, en evvel, alâkadar olduğum fânî şeylerin fânîliğini gördüm. Kendime de baktım, nihâyet-i aczde gördüm. O vakit, bekà isteyen ve bekà tevehhümüyle fânîlere mübtelâ olan rûhum bütün kuvvetiyle dedi ki: “Mâdem cismen fânîyim; bu fânîlerden bana ne hayır gelebilir? Mâdem ben âcizim; bu âcizlerden ne bekleyebilirim? Benim derdime çare bulacak bir Bâkî-i Sermedî, bir Kadîr-i Ezelî lâzım” diyerek taharrîye başladım.
O vakit, herşeyden evvel, eskiden beri tahsil ettiğim ilme müracaat edip, bir tesellî, bir ricâ aramaya başladım. Maatteessüf, o vakte kadar ulûm-u felsefeyi ulûm-u İslâmiye ile beraber havsalama doldurup, o ulûm-u felsefeyi, pek yanlış olarak, mâden-i tekemmül ve medâr-ı tenevvür zannetmiştim. Hâlbuki, o felsefî mes'eleler, rûhumu çok fazla kirletmiş ve terakkiyât-ı maneviyemde engel olmuştu. Birden, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve keremiyle Kur'ân-ı Hakîmdeki hikmet-i kudsiye imdâdâ yetişti. Çok risalelerde beyân edildiği gibi, o felsefî mes'elelerin kirlerini yıkadı, temizlettirdi.
Ezcümle, fünûn-u hikmetten gelen zulümât-ı rûhiye, rûhumu kâinâta boğduruyordu. Hangi cihete baktım, nur aradım; o mes'elelerde nur bulamadım, teneffüs edemedim. Tâ, Kur'ân-ı Hakîmden gelen, “Lâ ilâhe illâ Hû” cümlesiyle ders verilen Tevhid, gayet parlak bir nur olarak, bütün o zulümâtı dağıttı; rahatla nefes aldım. Fakat nefis ve şeytan, ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefeden aldıkları derse istinâd ederek, akıl ve kalbe hücum ettiler. Bu hücumdaki münâzarât-ı nefsiye, Lillâhi'l-Hamd, kalbin muzafferiyetiyle neticelendi. Çok risalelerde kısmen o münâzaralar yazılmış. Onlara iktifâ edip, burada yalnız binde bir muzafferiyet-i kalbiyeyi göstermek için, binler bürhândan bir tek bürhân beyân edeceğim. Tâ ki, gençliğinde hikmet-i ecnebiye veya fünûn-u medeniye nâmı altındaki kısmen dalâlet, kısmen mâlâyaniyât mes'eleleriyle rûhunu kirletmiş, kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış bir kısım ihtiyarların rûhunda temizlik yapsın; Tevhid hakkında şeytan ve nefsin şerrinden kurtulsun. Şöyle ki:
Ulûm-u felsefiyenin vekâleti nâmına nefsim dedi ki: “Bu kâinâttaki esbâbın tabiatıyla bu mevcûdâta müdâhaleleri var. Herşey bir sebebe bakar. Meyveyi ağaçtan, hubûbatı topraktan istemeli. En cüz'î, en küçük bir şeyi de Allah’tan istemek ve Allah’a yalvarmak ne demektir?”
O vakit, Nur-u Kur'ân ile, sırr-ı Tevhid, şu gelecek sûrette inkişaf etti. Kalbim, o mütefelsif nefsime dedi: En cüz'i ve en küçük şey, en büyük şey gibi, doğrudan doğruya bütün bu kâinât Hàlık’ının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka sûrette olamaz. Esbâb ise bir perdedir. Çünkü en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazen san'at ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan san'atça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek. Ya bütünü esbâb-ı maddiyeye taksim edilecek veyâhut bütünü birden bir tek Zâta verilecektir. Birinci şık muhâl olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarûrîdir. Çünkü bir tek Zâta, yani bir Kadîr-i Ezelîye verilse, mâdem bütün mevcûdâtın intizamât ve hikmetleriyle vücûdu kat'î tahakkuk eden ilmi herşeyi ihâta ediyor; ve mâdem ilminde herşeyin mikdarı taayyün ediyor; ve mâdem, bilmüşâhede, her vakit hiçten, nihâyetsiz sühûletle, nihâyetsiz san'atlı masnû'lar vücûda geliyor; ve mâdem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi, emr-i kün feyekûn ile, hangi şey olursa olsun icâd edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile, çok risalelerde beyân ettiğimiz ve hususan Yirminci Mektûb ve Yirmiüçüncü Lem'anın âhirinde isbât edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var. Elbette, bilmüşâhede görülen hàrikulâde sühûlet ve kolaylık, o ihâta-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.
Meselâ, nasıl ki göze görülmeyen eczâlı bir mürekkeble yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsûs bir eczâ sürülse, o koca kitab birden herbir göze vücûdunu gösterip kendini okutturur. Aynen öyle de, o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhîtinde, herşeyin sûret-i mahsûsası, bir mikdar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak, emr-i kün feyekûn ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz irâdesiyle, o yazıya sürülen eczâ gibi, gayet kolay ve sühûletle, kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mâhiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücûd-u haricî verir, göze gösterir, nukùş-u hikmetini okutturur.
Eğer bütün eşya birden o Kadîr-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şeye verilmezse, o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücûdunu, dünyanın ekser nev'ilerinden hususî bir mîzan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçük sineğin vücûdunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemâl-i san'atını bütün dekàikiyle bilmekle olabilir. Çünkü esbâb-ı tabîiye ile esbâb-ı maddiye, bilbedâhe ve umum ehl-i aklın ittifakıyla, hiçten icâd edemez. Öyle ise, herhalde, onlar icâd etse, elbette toplayacak. Mâdem toplayacak; hangi zîhayat olursa olsun, ekser anâsır ve envâ'ından nümûneler içinde vardır. Âdeta kâinâtın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette, o hâlde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün rû-yi zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mîzan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve mâdem esbâb-ı tabîiye câhildir, câmiddir; bir ilmi yoktur ki bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin, ona göre manevî kalıba gelen zerrâtı eritip döksün, tâ dağılmasın, intizamını bozmasın. Hâlbuki herşeyin şekli, hey'eti hadsiz tarzlarda olabildiği için, hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, mikdarlar içinde bir tek şekil ve mikdarda, sel gibi akan anâsırın zerreleri dağılmayarak, muntazaman, mikdarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kitle hâlinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücûd vermek, ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür. Evet, bu hakikate binâen, ﴾ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ ﴿ bu âyet-i azîmenin sırrıyla, (Hâşiye) <ft3>[^7]</ft3> bütün esbâb-ı maddiye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücûdunu ve o vücûdun cihâzâtını mîzan-ı mahsûsla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücûdun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, dâima tazelenmekte olan ve o vücûda gelip çalışan zerrâtı, muntazaman çalıştıramazlar. Öyle ise, bilbedâhe, esbâb bu eşyaya sâhib çıkamazlar. Demek Sâhib-i Hakîkileri başkadır.
[^7]:(Hâşiye) Yani, "Allah'tan başka bütün çağırdığınız ve ibâdet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halk edemezler."
Evet, öyle bir Sâhib-i Hakîkileri var ki, ﴾ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ ﴿ âyetinin sırrıyla, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyâsı kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icâd eder. Çünkü toplamağa muhtaç değil. Emr-i kün feyekûn’ e mâlik olduğundan; ve her baharda hadsiz mevcûdât-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfât ve ahvâl ve eşkâllerini hiçten icâd ettiğinden; ve ilminde herşeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden; ve bütün zerrât O’nun ilim ve kudreti dâiresinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi herşeyi nihâyet kolaylıkla icâd eder. Ve hiçbir şey, zerre mikdar hareketini şaşırmaz. Seyyârât mutî' bir ordusu olduğu gibi, zerrât dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Mâdem o Kudret-i Ezeliyeye istinâden hareket ediyorlar ve o İlm-i Ezelînin düsturuyla çalışıyorlar; işte o eserler, o kudrete göre vücûda gelir. Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla, o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir. Karınca, Fir'avun’un sarayını harâb eder. Zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbât ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer, askerlik vesikasıyla pâdişaha intisab noktasında, yüz bin defa kendi kuvvetinden fazla, bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur; öyle de, herşey, o Kudret-i Ezeliyeye intisabıyla, yüzbin defa esbâb-ı tabîiyenin fevkınde mu'cizât-ı san'ata mazhar olabilir.
Elhâsıl; herşeyin nihâyet derecede hem san'atlı hem sühûletli vücûdu gösteriyor ki, muhît bir ilim sâhibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir. Yoksa, yüzbin muhâl içinde, değil vücûda gelmek, belki imkân dâiresinden çıkıp imtina' dâiresine girecek ve mümkün sûretinden çıkıp mümteni' mâhiyetine girecek ve hiçbir şey vücûda gelmeyecek, belki de vücûda gelmesi muhâl olacaktır. İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhân ile şeytanın muvakkat bir şâkirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhi'l-Hamd, tam îmâna geldi. Ve dedi ki:
Evet, bana öyle bir Hàlık ve Rab lâzım ki, en küçük hâtırât-ı kalbimi ve en hafî niyâzımı bilecek; ve en gizli ihtiyac-ı rûhumu yerine getirdiği gibi, bana saâdet-i ebediyeyi vermek için, koca dünyayı âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak; hem sineği halk ettiği gibi semâvâtı da icâd edecek; hem güneşi semânın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete mâlik olsun. Yoksa, sineği halk edemeyen, hâtırât-ı kalbime müdâhale edemez, niyâz-ı rûhumu işitemez. Semâvâtı halk etmeyen, saâdet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise, benim Rabbim O’dur ki, hem hâtırât-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi, dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar, “Haydi gir” der.
İşte, ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebî fünûnuna sarf eden ihtiyar kardeşlerim! Kur'ân’ın lisânındaki mütemâdiyen “Lâ ilâhe illâ Hû” fermân-ı kudsiyesinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiçbir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tağayyür etmez kudsî bir rükn-ü îmânîyi anlayınız ki nasıl bütün manevî zulümâtı dağıtır ve manevî yaraları tedâvi eder!
Bu uzun mâcerayı, ihtiyarlığımın ricâ kapıları içinde derci, âdeta ihtiyarımla olmadı. İstemiyordum, belki usandıracak diye çekiniyordum. Fakat, bana yazdırıldı diyebilirim. Her ne ise, sadede dönüyorum.
Saç ve sakalımdaki beyaz kılların ve bir vefâdârın sadâkatsizliği neticesinde o şa'şaalı ve zâhiren tatlı ve süslü İstanbul’un hayat-ı dünyeviyesinin ezvâkından bana bir nefret geldi. Nefis, meftûn olduğu ezvâkın yerinde manevî ezvâk aradı. Bu ehl-i gafletin nazarında soğuk ve ağır ve nâhoş görünen ihtiyarlıkta bir tesellî, bir nur istedi. Felillâhilhamd, Cenâb-ı Hakk’a yüz bin şükür olsun, bütün o hakikatsiz, tatsız, âkıbetsiz ezvâk-ı dünyeviye yerine, hakîki, dâimî ve tatlı ezvâk-ı îmâniyeyi Lâ ilâhe illâ Hû’da ve nur-u Tevhidde bulduğum gibi; ehl-i gafletin nazarında soğuk ve sakîl görünen ihtiyarlığı, o nur-u Tevhid ile çok hafif ve harâretli ve nurlu gördüm.
Ey ihtiyar ve ihtiyareler! Mâdem sizlerde îmân var ve mâdem îmânı ışıklandıran ve inkişaf ettiren namaz ve niyâz var; ihtiyarlığınıza ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilirsiniz. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilirsiniz. Hakîki soğuk ve sakîl ve çirkin ve zulmetli ve elemli olan ihtiyarlık ise, ehl-i dalâletin ihtiyarlıklarıdır; belki de onların gençlikleridir. Onlar ağlamalı, onlar “Vâ-esefâ, vâ-hasretâ!” demeli. Sizler, ey muhterem îmânlı ihtiyarlar! “Elhamdülillâhi alâ külli hâl” deyip mesrûrâne şükretmelisiniz.
On İkinci Ricâ
ONİKİNCİ RİCÂ
Bir zaman, Isparta vilâyetinin Barla nahiyesinde nefiy nâmı altında, işkenceli bir esâretle, yalnız ve kimsesiz, bir köyde ihtilâttan ve muhâbereden men' edilmiş bir vaziyette, hem hastalık, hem ihtiyarlık, hem de gurbet içinde gayet perîşan bir hâlde iken, Cenâb-ı Hak kemâl-i merhametinden, Kur'ân-ı Hakîmin nüktelerine, sırlarına dair benim için medâr-ı tesellî bir nur ihsân etmişti. Onunla o acı, elîm, hazîn vaziyetimi unutmağa çalışıyordum. Vatanımı, ahbabımı, akàribimi unutabiliyordum.
Fakat –vâ-hasretâ!– birisini unutamıyordum. O da, hem biraderzâdem, hem manevî evlâdım, hem en fedâkâr talebem, hem en cesur bir arkadaşım olan merhum Abdurrahman idi. Altı-yedi sene evvel benden ayrılmıştı. Ne o benim yerimi biliyor ki yardıma koşsun, tesellî versin; ve ne de ben onun vaziyetini biliyordum ki, onunla muhâbere edeyim, dertleşeyim. Benim bu ihtiyarlık vaziyeti zamanımda öyle fedâkâr, sâdık birisi bana lâzımdı.
Sonra, birden, birisi bana bir mektûb verdi. Mektûbu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mâhiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektûb ki, o mektûbun bir kısmı Yirmiyedinci Mektûbun fıkraları içinde, üç zâhir kerâmeti gösterir bir tarzda, derc edilmiştir. O mektûb beni çok ağlattırmış ve el'ân da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektûbla, pek ciddi ve samîmî bir sûrette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakîki vazifem olan neşr-i esrâr-ı Kur'âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektûbunda yazıyordu: “Yirmi otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu.
O mektûb, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümîd verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakîki evlâdın çok fevkınde bir sadâkat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esâreti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.
O mektûbdan evvel, îmân-ı bil'âhirete dair tab' ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güyâ o risale ona bir tiryâk idi ki, altı-yedi sene zarfında aldığı bütün manevî yaralarını tedâvi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir îmân ile ecelini bekliyor gibi, bana o mektûbu yazmış. Bir-iki ay sonra Abdurrahman vâsıtasıyla yine mes'ûdâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken –vâ-hasretâ!– birden onun vefât haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o te'sir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esâret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkınde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume vâlidemin vefâtıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefâtıyla vefât etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefâtıyla da, bâkî kalan öteki yarı dünyam da vefât etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medârı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrü'l-halef ve hem de bu dünyada en fedâkâr bir medâr-ı tesellî, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zekî bir talebem, bir muhâtab ve Risale-i Nur eczâlarının en emin bir sâhibi ve muhâfızı olurdu.
Evet, insaniyet itibariyle böyle bir zâyiât, benim gibi insanlara çok hirkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat rûhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur'ânın nurundan gelen tesellî teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hàlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sâdık talebelerimle geçirdiğim mes'ûdâne hayat levhaları, sinema gibi hayâlimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sür'at-i teessür, mukâvemetimi kırıyordu. Birden, ﴾ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿ âyet-i kudsiyenin sırrı inkişaf etti. Bana “Yâ Bâkî, Ente'l-Bâkî! Yâ Bâkî, Ente'l-Bâkî” dedirtti ve onunla hakîki tesellî verdi.
Evet, ben o hàlî derede, o hazîn hâlette, bu âyet-i kudsiyenin sırrıyla, Mirkâtü's-Sünne Risalesinde işâret edildiği gibi, kendimi üç büyük cenaze başında gördüm:
Biri, ellibeş yaşıma kadar ellibeş ölmüş ve hayat-ı ömrümde defnedilmiş Saidlerin kabri üstünde, bir mezar taşı olarak kendimi gördüm.
İkinci cenaze, zaman-ı Âdem’den (A.S.) beri, benim hemcinsim ve nev'im vefât edip mâzi kabrinde defnedilmiş olan o büyük cenazenin başında, mezar taşı hükmünde olan bu asrın yüzünde gezer, karınca gibi küçük bir zîhayat sûretinde, kendimi gördüm.
Üçüncü cenaze ise, insanlar gibi her sene dünya yüzünde seyyâr bir dünyanın vefâtıyla, büyük dünya da bu âyetin sırrıyla vefât edeceği, hayâlimin önünde tecessüm etti.
İşte, Abdurrahman’ın vefâtının hüznünden gelen bu dehşetli mânâyı bütün bütün aydınlattıracak ve hakîki tesellî ve sönmez nur verecek bu âyet-i kerîme, mânâ-yı işârîsiyle imdâdâ yetişti:
﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ ﴾
Evet, bu âyet bildirdi ki: Mâdem Cenâb-ı Hak var; O herşeye bedeldir. Mâdem O bâkîdir; elbette O kâfîdir. Bir tek cilve-i inâyeti, bütün dünya yerini tutar. Ve bir cilve-i nuru mezkûr üç büyük cenazeye manevî hayat verir; cenazeler olmadığını, belki vazifelerini bitirmiş, başka âlemlere gitmiş olduklarını gösteriyor. Üçüncü Lem'ada bu sırrın izâhı geçtiğinden, ona iktifâen burada yalnız derim ki ﴾ كُلُّ شَىْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ ﴿ (ilâ âhir) âyetinin meâlini gösteren, iki defa “Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî! Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî!” beni gayet elîm o hazîn hâletten kurtardı. Şöyle ki:
Birinci defa “Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî!” dedim; dünya ve dünyadaki Abdurrahman gibi hadsiz alâkadar olduğum ahbabların zevâlinden ve râbıtalarım kopmasından neş'et eden hadsiz manevî yaralar içinde bir ameliyât-ı cerrâhiye nev'inde bir tedâvi başladı.
İkinci defa “Yâ Bâkî Ente'l-Bâkî!” cümlesi, bütün o hadsiz manevî yaralara hem merhem, hem tiryâk oldu. Yani, “Sen bâkîsin. Giden gitsin; Sen yetersin. Mâdem Sen bâkîsin; zevâl bulan herşeye bedel bir cilve-i rahmetin kâfîdir. Mâdem Sen varsın; Senin varlığına îmân ile intisabını bilen ve sırr-ı İslâmiyetle o intisaba göre hareket eden insana herşey var. Fenâ ve zevâl, mevt ve adem bir perdedir, bir tazelenmektir; ayrı ayrı menzillerde gezmek hükmündedir” diye düşünüp, tamamıyla o hirkatli, firkatli, hazîn, elîm, karanlıklı, dehşetli hâlet-i rûhâniye, sürûrlu, neş'eli, lezzetli, nurlu, sevimli, ünsiyetli bir hâlete inkılâb etti. Lisânım ve kalbim, belki lisân-ı hâl ile bütün zerrât-ı vücûdum “Elhamdülillâh” dediler.
İşte, o cilve-i rahmetin binden bir cüz'ü şudur ki: Ben o hüzüngâhım olan dereden ve o hüzün-engîz hâletten, Barla’ya döndüm. Baktım ki, Kuleönlü Mustafa nâmında bir genç, benden ilmihâle ait, abdest ve namaza dair birkaç mes'eleyi sormak için gelmiş. O vakit misâfirleri kabûl etmediğim hâlde, onun rûhundaki ihlâs ve ileride Risale-i Nur’a edeceği kıymetdâr hizmeti (Hâşiye-1) <ft3>[^8]</ft3> güyâ hiss-i kable'l-vukû' ile rûhum o gencin rûhunda okudu; onu geriye çevirmedim, kabûl ettim. (Hâşiye-2) <ft3>[^9]</ft3>
[^8]: (Hâşiye-1) İşte o Mustafa'nın küçük kardeşi olan Küçük Ali, kendi güzel, sıhhatli kalemiyle yediyüzden ziyâde Nur Risalelerini yazmakla, tamamıyla bilfiil bir Abdurrahman olduğu gibi, müteaddid Abdurrahman'ları da yetiştirdi.
[^9]:(Hâşiye-2) Elhak, o yalnız kabûle değil, belki istikbâle lâyık (Hâşiye) olduğunu gösterdi. (Hâşiye) Risale-i Nur'un birinci şâkirdi Mustafa'nın istikbâle liyâkatine dair Üstadımın hükmünü tasdik eden bir hâdise: Kurban arefesinden bir gün evvel Üstadım gezmeye gidecekti. At getirmek üzere beni gönderdiği zaman, Üstadıma dedim: "Sen aşağıya inme; ben kapıyı arkasından örtüp odunluktan çıkacağım." Üstadım, "Hayır" dedi. "Sen kapıdan çık" diyerek aşağıya indi. Ben kapıdan çıktıktan sonra kapıyı arkasından sürgüledi. Ben gittim, kendisi de yukarıya çıktı. Sonra yatmış. Bir müddet sonra Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la beraber gelmişler. Üstadım hiç kimseyi kabûl etmiyordu ve etmeyecekti. Hususan o vakit iki adamı beraber hiç yanına almaz, geri çevirirdi. Hâlbuki, bu makamda bahsedilen kardeşimiz Kuleönlü Mustafa, Hacı Osman'la gelince, kapı güyâ lisân-ı hâl ile ona demiş ki: "Üstad'ın seni kabûl etmeyecek; fakat ben sana açılacağım" diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafa'ya açılmış. Demek Üstadımın onun hakkında "Mustafa istikbâle lâyıktır" diye söylediği sözü istikbâl gösterdiği gibi, kapı da buna şâhid olmuştur. Husrev Evet, Husrev'in yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübârek Mustafa'yı benim bedelime hem istikbâl etti, hem de kabûl etti. Said Nursî
Sonra tebeyyün etti ki, Risale-i Nur hizmetinde ve benden sonra hayrü'l-halef olarak, bir vâris-i hakîki vazifesini tam yerine getirecek olan Abdurrahman yerine, Cenâb-ı Hak Mustafa’yı nümûne olarak bana göndermiş ki, “Senden bir Abdurrahman aldım; mukâbilinde, bu gördüğün Mustafa gibi otuz Abdurrahman o vazife-i diniyede sana hem talebe, hem biraderzâde, hem evlâd-ı manevî, hem kardeş, hem fedâkâr arkadaş vereceğim.”
Evet, Lillâhi'l-Hamd, otuz Abdurrahman’ı verdi. O vakit dedim: “Ey ağlayan kalbim! Mâdem bu nümûneyi gördün ve onunla o manevî yaraların en mühimmini tedâvi etti; sâir bütün seni müteessir eden yaraları da tedâvi edeceğine kanâatin gelmelidir.”
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık zamanında gayet sevdiği evlâdını veya akrabasını kaybeden ve beline yüklenmiş ihtiyarlığın ağır yüküyle beraber firâktan gelen ağır gamları da başına yüklenen ihtiyar kardeşler ve ihtiyare hemşireler! Benim vaziyetimi, anladınız ki, sizinkinden çok şiddetli iken, mâdem böyle bir âyet-i kerîme tedâvi etti, şifâ verdi; elbette Kur'ân-ı Hakîmin eczâhâne-i kudsiyesinde, umum dertlerinize şifâ verecek ilâçları vardır. Eğer îmân ile ona müracaat edip ve ibâdetle o ilâçları istimâl etseniz, belinizde ve başınızdaki o ihtiyarlığın ve gamların ağır yükleri gayet hafifleşecektir.
Bu mebhasın uzun yazılmasının sırrı ise, merhum Abdurrahman’a ziyâde duâ-yı rahmet ettirmek düşüncesidir; sizi usandırmasın. Hem sizi belki ziyâde müteellim edecek en acıklı ve nefret verip ürkütecek en dehşetli yaramı gayet nâhoş elîm bir sûrette size göstermekten maksadım, Kur'ân-ı Hakîmin kudsî tiryâkı ne derece hàrikulâde bir ilâç ve parlak bir nur olduğunu göstermektir.
On Üçüncü Ricâ
ONÜÇÜNCÜ RİCÂ (Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3>
[^10]: (Hâşiye) Latîf bir tevâfuktur ki, bu Onüçüncü Ricânın bahsettiği medrese hâdisesi onüç sene evvel oldu.
Bu Ricâda, sergüzeşt-i hayatımın mühim bir levhasından bahsedeceğimden herhalde bir derece uzun olacak; usanmamanızı ve gücenmemenizi arzu ediyorum.
Harb-i Umumîde Rus’un esâretinden kurtulduktan sonra, İstanbul’da, iki üç sene Dâru'l-Hikmet’te hizmet-i diniye beni orada durdurdu. Sonra, Kur'ân-ı Hakîmin irşadıyla ve Gavs-ı A'zamın himmetiyle ve ihtiyarlığın intibâhıyla, İstanbul’daki hayat-ı medeniyeden usanç ve şa'şaalı hayat-ı ictimâiyeden bir nefret geldi. Dâüssıla tâbir edilen iştiyak-ı vatan hissi beni vatanıma sevk etti. Mâdem öleceğim, vatanımda öleyim diye Van’a gittim.
Herşeyden evvel, Van’da Horhor denilen medresemin ziyaretine gittim. Baktım ki, sâir Van hâneleri gibi onu da Rus istilâsında Ermeniler yakmışlardı. Van’ın meşhûr kalesi ki, dağ gibi yekpâre taştan ibarettir, benim medresem onun tam altında ve ona tam bitişiktir. Benim terk ettiğim yedi-sekiz sene evvel, o medresemdeki hakikaten dost, kardeş, enîs talebelerimin hayâlleri gözümün önüne geldi. O fedâkâr arkadaşlarımın bir kısmı hakîki şehîd, diğer bir kısmı da o musîbet yüzünden manevî şehîd olarak vefât etmişlerdi.
Ben ağlamaktan kendimi tutamadım. Ve kalenin, tâ medresenin üstündeki, iki minâre yüksekliğinde, medreseye nâzır tepesine çıktım, oturdum. Yedi-sekiz sene evvelki zamana hayâlen gittim. Benim hayâlim kuvvetli olduğu için, beni o zamanda hayli gezdirdi. Etrafta kimse yoktu ki beni o hayâlden çevirsin ve o zamandan çeksin. Çünkü yalnız idim. Yedi-sekiz sene zarfında, gözümü açtıkça, bir asır zaman geçmiş kadar bir tahavvülât görüyordum. Baktım ki, benim medresemin etrafındaki şehir içi, kale dibi mevkii, bütün baştan aşağıya kadar yandırılmış, tahrib edilmiş. Evvelki gördüğümden şimdiki gördüğüme güyâ ikiyüz sene sonra dünyaya gelip, öyle hazîn nazarla baktım. O hânelerdeki adamların çoğu ile dost ve ahbab idim. Kısm-ı a'zamı, Allah rahmet etsin, muhâceret ile vefât etmişler, gurbette perîşan olmuşlardı. Hem Ermeni mahallesinden başka, Van’ın bütün Müslümanlarının hâneleri tahrib edilmiş gördüm. Benim kalbim en derinden sızladı. O kadar rikkatime dokundu ki, binler gözüm olsaydı beraber ağlayacaktı. Ben gurbetten vatanıma döndüm, gurbetten kurtuldum zannediyordum. Vâ-esefâ, gurbetin en dehşetlisini vatanımda gördüm. Onikinci Ricâda bahsi geçen Abdurrahman gibi, rûhumla pek alâkadar yüzer talebelerimi, dostlarımı kabirde; ve o ahbabların yerlerini harâbezâr gördüm.
Eskiden beri hâtırımda olan bir zâtın bir fıkrası vardı; tam mânâsını göremiyordum. O hazîn levha karşısında tam mânâsını gördüm. Fıkra budur:
لَوْلَا مُفَارَقَةُ الْاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمُنَايَا اِلٰى اَرْوَاحِنَا سُبُلًا
Yani “Eğer dostlardan müfârakat olmasaydı, ölüm rûhlarımıza yol bulamazdı ki, gelsin alsın” Demek, en ziyâde insanı öldüren, ahbabdan müfârakattır. Evet, hiçbir şey beni o vaziyet kadar yandırmamış, ağlatmamış. Eğer Kur'ândan, îmândan medet gelmeseydi; o gam, o keder, o hüzün, rûhumu uçuracak gibi te'sirât yapacaktı.
Eskiden beri şâirler şiirlerinde, ahbablarıyla görüştükleri menzillerin mürûr-u zamanla harâbegâhlarına ağlamışlar. Bunun en firkatli levhasını da ben gözümle gördüm. İkiyüz sene sonra, gayet sevdiği dostların mahall-i ikametine uğrayan bir adamın hüznüyle, hem rûhum, hem kalbim, gözüme yardım edip ağladılar. O vakit, gözümün önünde harâbezâra dönmüş yerlerin, gayet mâmur ve şenlikli ve neş'eli ve sürûrlu bir sûrette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın, en tatlı bir hayatta, tedrîs ile, kıymetdâr talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı birer birer, sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefât edip gider tarzında hayâli gözümün önünde epey zaman devam etti.
O vakit, ehl-i dünyanın hâline çok taaccüb ettim, nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünkü o vaziyet dünyanın tam fânî olduğunu ve insanlar da içinde misâfir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi. Ehl-i hakikatin mütemâdiyen “Dünya gaddârdır, mekkârdır, fenâdır, aldanmayınız” demeleri ne kadar doğru olduğunu gözümle gördüm. Hem insan nasıl cismiyle, hânesiyle alâkadardır; öyle de, kasabasıyla, memleketiyle, belki dünyasıyla alâkadar olduğunu, kendim de gördüm. Çünkü, ben vücûdum itibariyle ihtiyarlık rikkatinden iki gözümle ağlarken, medresemin yalnız ihtiyarlığı değil, belki vefâtından dolayı on gözle ağlamak istiyordum. Ve o şirin vatanımın yarı ölmesiyle, yüz gözle ağlamaya ihtiyacım vardı.
Rivâyet-i hadîste vardır ki, her sabah bir melâike çağırıyor: لِدُوا لِلْمَوْتِ وَابْنُوا لِلْخَرَابِ Yani, “Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harâb olmak için binalar yapıyorsunuz” diyor. İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle işitiyordum.
Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayâlim o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harâb olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekizyüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet hayatdâr ve mecma'-ı ahbab olan medresemin vefâtı, umum Osmanlı Devletinde bütün medreselerin vefâtını gösteren cenazesinin manevî azametine işâreten, koca Van Kalesinin yekpâre taşı ona bir mezar taşı olmuş. Âdeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harâbe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve onları ağlıyor gibi gördüm.
Ben o vakit anladım ki, vatanımdaki bu gurbete dayanamayacağım. Ya ben de kabre, onların yanına gitmeliyim; veyâhut dağda bir mağaraya çekilip ecelimi orada beklemeliyim diye düşündüm. Dedim, “Mâdem dünyada böyle tahammül edilmez, sabır-şiken, mukâvemet-sûz, yandırıcı firkatler var; elbette mevt, hayata râcihtir. Hayatın bu ağır vaziyeti çekilir dertlerden değildir.”
O vakit cihât-ı sitte denilen altı cihete nazar gezdirdim, karanlıklı gördüm. O şiddet-i teessürden gelen gaflet, bana dünyayı korkunç, boş, hàlî, başıma yıkılacak bir tarzda gösterdi. Rûhum ise, düşman vaziyetini alan hadsiz belâlara karşı bir nokta-i istinâd ararken; ve rûhta ebede kadar uzanan hadsiz arzuları tatmin edecek bir nokta-i istimdâd taharrî ederken; ve o hadsiz firâk ve iftiraktan ve tahrib ve vefâttan gelen hüzün ve gama karşı tesellî beklerken, birden, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın,
﴿ سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا ف۪ي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❀ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ يُحْيِى وَيُم۪يتُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ ﴾
âyetinin hakikati tecellî etti. O rikkatli, firkatli, dehşetli, hüzünlü hayâlden beni kurtardı, gözümü açtırdı. Baktım ki, meyvedâr ağaçların başlarındaki meyveleri tebessüm eder bir tarzda bana bakıyorlar; “Bize de dikkat et, yalnız harâbezâra bakıp durma” diyorlardı. Bu âyet-i kerîmenin hakikati böyle ihtar ediyordu ki:
“Van sahrâsının sahifesinde misâfir olan insanların eliyle yazılan ve şehir sûretini alan sun'î bir mektûbun, Rus istilâsı denilen dehşetli bir sel belâsına düşüp silinmesi, neden seni bu kadar müteessir ediyor? Asıl Mâlik-i Hakîki ve herşeyin Sâhibi ve Rabbi olan Nakkàş-ı Ezelîye bak ki: Bu Van sahifesinde, mektûbatı, kemâl-i şa'şaa ile, eski zamanda gördüğün vaziyeti yine devam edip yazılıyorlar. “O yerler boş, harâb, hàlî kalmış” diye ağlamaların, Mâlik-i Hakîkisinden gaflet ve insanları misâfir tasavvur etmemekten ve mâlik tevehhüm etmek yanlışından ileri geliyor.”
Fakat o yanlışlıktan ve o yakıcı vaziyetten bir hakikat kapısı açıldı. Ve o hakikati tam kabûl etmeye nefis hazırlandı. Evet, nasıl ki bir demir ateşe sokulur; tâ yumuşasın, güzel ve menfaatdâr bir şekil verilsin. Öyle de, o hüzün-engîz hâlet ve o dehşetli vaziyet ateş oldu, nefsimi yumuşattı. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, mezkûr âyetin hakikatiyle, hakàik-ı îmâniyenin feyzini tam ona gösterdi, kabûl ettirdi.
Evet, Lillâhi'l-Hamd, şu âyetin hakikati, îmân feyziyle, Yirminci Mektûb gibi risalelerde kat'î isbât ettiğimiz gibi herkesin kuvvet-i îmâniyesi nisbetinde inkişaf eden öyle bir nokta-i istinâd rûha ve kalbe verdi ki, o vaziyetin dehşetinden yüz derece ziyâde korkunç, zararlı musîbetlere karşı gelebilir bir kuvveti, îmân-ı Billâh’tan verdi. Ve şöyle ihtar etti ki: “Senin Hàlık’ın olan şu memleketin Mâlik-i Hakîkisinin emrine herşey musahhardır. Herşeyin dizgini Onun elindedir. Ona intisabın yeter.”
O Hàlık’ıma dayanıp tanıdıktan sonra, düşman sûretini alan bütün şeyler düşmanlıklarını terk ettiler, ağlattıran hazîn hâller beni neş'elendirmeye başladılar. Hem çok risalelerde kat'î bürhânlarla da isbât ettiğimiz gibi, o hadsiz arzulara karşı îmân-ı bil'âhiretten gelen nur ile öyle bir nokta-i istimdâd verdi ki, değil küçücük ve muvakkat, kısa dünyevî ahbablara karşı arzu ve râbıtalarıma, belki ebedül-âbâdda, âlem-i bekàda, saâdet-i ebediyede hadsiz uzun arzularıma kâfî gelebilir bir nokta-i istimdâd verdi. Çünkü bir cilve-i rahmetiyle, muvakkat bir misâfirhânesi olan bu dünyanın bir menzili olan şu zeminin yüzünde, o misâfirlerini bir-iki saat sevindirmek için, bahar sofrasında had ve hesaba gelmez, san'atlı, şirin ni'metlerini, her baharda ihsân edip bir kahvaltı hükmünde o misâfirlere yedirdikten sonra, mesken-i ebedîlerinde sekiz dâimî Cenneti hadsiz bir zamanda, hadsiz envâ'-ı ni'metiyle doldurup ibâdına ihzar eden bir Rahmânürrahîmin rahmetine îmân ile istinâd edip intisabını bilen, elbette öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, en ednâ derecesi, hadsiz ebedî emellere medet verip idâme eder.
Hem o âyetin hakikatiyle, îmânın ziyâsından gelen nur öyle parlak bir sûrette tecellî etti ki, o zulümâtlı olan cihât-ı sitteyi gündüz gibi aydınlattırdı. Çünkü bu medresem ve bu şehirde talebe ve dostlarımın arkalarında kalıp ağlamak vaziyetini şöyle aydınlattırdı ki, “Ahbabın gittikleri âlem karanlıklı değil. Yalnız yerlerini değiştirdiler; yine görüşeceksiniz” diye ihtar etti. Ağlamayı tamamen kestirdi. Ve dünyada onların yerine geçecek ve benzeyecek olanları bulacağımı ifhâm etti.
Evet, Lillâhi'l-Hamd, hem vefât eden Van medresesini Isparta medresesiyle ihyâ edip, oradaki ahbabları dahi, daha çok, daha kıymetdâr talebeler ve ahbablarla ma'nen ihyâ etti. Hem bildirdi ki dünya boş, hàlî olmadığını ve harâb olmuş bir memleket sûretini yanlış tasavvur ettiğimi, belki Mâlik-i Hakîki hikmetinin iktizasıyla, sun'î, insanların levhasını değiştiriyor; mektûbunu tazelendiriyor. Bir ağacın bir kısım meyvelerini kopardıkça, yerine yine başka meyvelerin geldiği gibi, nev'-i beşerde bu zevâl ve firâk dahi, bir teceddüddür; tazelenmektir. Îmân noktasında, ahbabsızlıktan gelen elîmâne bir hüzün değil, belki başka güzel bir yerde görüşmek üzere ayrılmaktan gelen, lezîzâne bir hüzün veren bir tazelenmektir.
Hem o dehşetli vaziyetten, kâinâtın mevcûdâtının karanlıklı görünen yüzünü aydınlattı. Ben de o vakit o hâlete şükretmek istedim. Arabî şu fıkra geldi; tam o hakikati tasvir etti. Şöyle ki, dedim:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ مَا يُتَوَهَّمُ اَجَانِبَ اَعْدَاءً اَمْوَاتًا مُوَحِّشِينَ اَيْتَامًا بَاكِينَ، اَوِدَّاءَ اِخْوَانًا اَحْيَاءً مُونِسِينَ مُرَخَّصِينَ مَسْرُورِينَ ذَاكِرِينَ مُسَبِّحِينَ
Yani, “O şiddetli hâletin te'sirinden gelen gaflet ile, kâinâtın mevcûdâtı, bir kısmı düşman ve ecnebî, (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> bir kısmı müdhiş cenazeler, diğer kısmı ise kimsesizlikten ağlayan yetîmler sûretinde; gâfil nefsime tevehhüm ile gösterilen bu korkunç levhayı, nur-u îmân ile aynelyakìn gördüm ki: O ecnebî, düşman görünenler birer dost, kardeştirler. Ve o müdhiş cenazeler ise, kısmen hayatdâr ve ünsiyetkâr ve kısmen vazifeden terhis edilenlerdir. Ve o ağlayan yetîmlerin vâveylâları ise, zikir ve tesbihin zemzemeleri olduğunu nur-u îmân ile gördüğümden, o hadsiz ni'metlerin menba'ı olan îmânı bana veren Hàlık-ı Zülcelâl'e hadsiz hamd ediyorum. Ve bu dünyada, bu dünya kadar büyük, hususî dünyamdaki bütün mevcûdâtı, hamd ve Tesbihât-ı İlâhiyede tasavvur ve niyetimle istimâl etmek bir hakkım olduğu nokta-i nazarından, bütün o mevcûdâtın herbirisinin ve umumunun lisân-ı hâlleriyle beraber, Elhamdülillâhi alâ nuri'l-îmân deriz.” demektir.
[^11]:(Hâşiye) Yani, zelzele, fırtına, tûfân, tâun, ateş gibi.
Hem o gafletkârâne hâlet-i müdhişeden hiçe inen ezvâk-ı hayat ve bütün bütün çekilip kuruyan emeller ve en dar bir dâire içinde sıkışıp kalan, belki mahvolan şahsıma ait ni'metler, lezzetler, birden –başka risalelerde kat'î bir sûrette isbât ettiğimiz gibi– nur-u îmân ile, kalbin etrafındaki o dar dâireyi öyle genişlettirdi ki, kâinâtı içine aldı ve o Horhor bahçesinde kurumuş ve lezzetini kaçırmış ni'metler yerinde, dâr-ı dünya ve dâr-ı âhireti birer sofra-i ni'met ve birer tabla-i rahmet şekline getirdi. Göz, kulak, kalb gibi on değil, yüz cihâzât-ı insaniyenin herbirini, gayet uzun bir el sûretinde, her mü'minin derecesi nisbetinde o iki Sofra-i Rahmâna uzatıp, her tarafından ni'metleri toplayacak bir tarzda gösterdiğinden, hem bu ulvî hakikati ifâde, hem o hadsiz ni'mete şükür için, o vakit böyle demiştim:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْاِيمَانِ الْمُصَوِّرِ لِلدَّارَيْنِ مَمْلُوئَتَيْنِ مِنَ النِّعْمَةِ وَالرَّحْمَةِ، لِكُلِّ مُؤْمِنٍ حَقًا يَسْتَفِيدُ مِنْهُمَا بِحَوَاسِّهِ الْكَثِيرَةِ الْمُنْكَشِفَةِ بِاِذْنِ خَالِقِهِ
Yani, “Dünya ve âhireti ni'met ve rahmetle doldurmuş bir sûrette, hakîki mü'minlerin nur-u îmân ve İslâmiyetle inkişaf ve inbisat etmiş bütün hàssalarının elleriyle o iki muazzam sofradan istifadeyi te'min eden ve gösteren nur-u îmân ni'metinin mukâbiline, o îmânı bana veren Hàlık’ıma, bütün zerrât-ı vücûdumla, dünya ve âhiret dolusu hamd ve şükür, elimden gelse, yaparım” demektir. Mâdem îmân bu âlemde bu te'sirât-ı azîmeyi yapar; elbette dâr-ı bekàda öyle semerât ve füyûzâtı olacak ki, bu dünyadaki akıl ile onlar ihâta edilmez ve ta'rif edilmez.
İşte, ey benim gibi ihtiyarlık münâsebetiyle pek çok dostların firâk acılarını çeken ihtiyar ve ihtiyareler! Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zâhiren benden yaşlı ise de, ma'nen ben onlardan daha ziyâde ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünkü fıtratımda rikkat-i cinsiye ile acımak hissi ziyâde bulunduğundan, kendi elemimden başka, binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firâk belâsını çekmiş iseniz, benim kadar o belâya ma'rûz kalmamışsınız. Çünkü oğlum yoktur ki, yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyâde acımaklık ve şefkat, binler müslüman evlâdlarının, hattâ masûm hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkatle hissediyordum. Hususî bir hânem yoktur ki, fikrimi yalnız ona hasredeyim. Belki bu memleket ile ve belki Âlem-i İslâmın kıt'asıyla, hânem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hânedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firâklarıyla mahzûn oluyorum!
İşte bütün ihtiyarlığımdan ve firâk belâlarından gelen teessürâtıma, bana nur-u îmân tam kâfî geldi; kırılmaz bir ricâ, kopmaz bir ümîd, sönmez bir ziyâ, bitmez bir tesellî verdi. Elbette sizlere ihtiyarlıktan gelen karanlık ve gaflet ve teessürât ve teellümâta, îmân kâfî ve vâfîdir. Asıl en karanlıklı ve en nursuz ve tesellîsiz ihtiyarlık ve en elîm ve müdhiş firâk, ehl-i dalâletin ve ehl-i sefâhetin ihtiyarlıklarıdır ve firâklarıdır. O ricâ ve ziyâ ve tesellî veren îmânı zevk etmek ve te'sirâtını hissetmek için, ihtiyarlığa lâyık ve İslâmiyete muvâfık ubûdiyetkârâne bir tavr-ı şuûrdârâne takınmakla olur. Yoksa, gençlere benzemeye çalışmak ve onların sarhoşça gafletlerine başını sokup ihtiyarlığını unutmakla değildir.
خَيْرُ شَبَابِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِكُهُولِكُمْ وَشَرُّ كُهُولِكُمْ مَنْ تَشَبَّهَ بِشَبَابِكُمْ
(ev kemâ kàl) meâlindeki hadîsi düşününüz. Yani, “Gençlerinizin en iyisi, temkinde ve sefâhetlerden çekilmekte ihtiyarlara benzeyenlerdir. Ve ihtiyarlarınızın en fenâsı, sefâhette ve başını gaflete sokmakta gençlere benzeyenlerdir.”
Ey kardeşlerim ihtiyarlar ve hemşire ihtiyareler! Hadîs-i şerîfte vardır ki, “Altmış, yetmiş yaşlarında ihtiyar bir mü'min Dergâh-ı İlâhiyeye elini kaldırıp duâ ederken, Rahmet-i İlâhiye onun elini boş döndürmeye hicâb ediyor.” Mâdem rahmet size karşı böyle hürmet ediyor; siz de rahmetin bu hürmetini, ubûdiyetinizle ihtiram ediniz.
On Dördüncü Ricâ
ONDÖRDÜNCÜ RİCÂ
Dördüncü Şuâ olan Âyet-i Nuriye-i Hasbiyenin başının hülâsası diyor ki: Bir zaman, ehl-i dünya beni herşeyden tecrid ettiklerinden, beş çeşit gurbetlere düşmüştüm. Sıkıntıdan gelen bir gaflet ile, Risale-i Nur’un tesellî verici, medet edici nurlarına bakmayarak, doğrudan doğruya kalbime baktım ve rûhumu aradım. Gördüm ki, gayet kuvvetli bir aşk-ı bekà ve şedîd bir muhabbet-i vücûd ve büyük bir iştiyak-ı hayat ve hadsiz bir acz ve nihâyetsiz bir fakr, bende hükmediyordu. Hâlbuki müdhiş bir fenâ, o bekàyı söndürüyor. O hâletimde, yanık bir şâirin dediği gibi dedim:
Dil bekàsı, Hak fenâsı istedi mülk-ü tenim,
Bir devâsız derde düştüm, ah, ki Lokman bîhaber!
Me'yûsâne başımı eğdim. Birden, ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ imdâdıma geldi, “Beni dikkatle oku” dedi. Ben de günde beşyüz defa okudum. Okudukça, yalnız ilmelyakìn ile değil, aynelyakìn ile çok kıymetdâr envârından dokuz mertebe-i hasbiye bana inkişaf etti.
Birinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebebsiz ve bizzat mahbûb olan kemâl-i mutlak sâhibi Zât-ı Zülkemâl’in ve Zülcelâl’in bir isminin bir cilvesinin, mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan; fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakìn zevk ettim ki, bekàmın lezzeti ve saâdeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâkî-i Zülkemâl’in bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna tasdik ve îmânımda ve iz'ânımda vardır. Bunun edillesi, zevi'l-ihsâsı hayrette bırakacak gayet derin ve dakîk on iki hemhemler ve şuûr-u îmânlar ile Risale-i Hasbiyede beyân edilmiştir.
İkinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
İKİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Fıtratımdaki hadsiz aczimle beraber, ihtiyarlık ve gurbet ve kimsesizlik ve tecridim içinde, ehl-i dünya desîseleriyle, câsuslarıyla bana hücum ettikleri hengâmda kalbime dedim: “Elleri bağlı, zaîf ve hasta bir tek adama ordular taarruz ediyor. Benim için bir nokta-i istinâd yok mu?” diye, ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ âyetine müracaat ettim. Bana o âyet bildirdi ki:
İntisab-ı îmânî vesikasıyla, kadîr-i mutlak öyle bir Sultana intisab edersin ki, zemin yüzünde, her baharda dörtyüz bin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordularının bütün cihâzâtlarını kemâl-i intizam ile vermekle beraber; başta insan olarak, hayvanatın muazzam ordusunun bütün erzâklarını, değil medenî insanların son zamanlarda keşfettikleri et ve şeker ve sâir taamların hülâsaları gibi, belki yüz derece o medenî hülâsalardan daha mükemmel ve bütün taamların her nev'inden tohum ve çekirdek denilen Rahmânî hülâsalara koyup ve o hülâsaları dahi, onların pişirmelerine ve inbisatlarına dair kaderî ta'rifeler içinde sarıp, muhâfaza için küçük sandukçalara koyup tevdî' eder. O sandukçaların icâdı, kün emrinde bulunan “Kâf”, “Nun” fabrikasından o kadar çabuk ve kolay ve çoklukla olur ki, Kur'ân der: “Hàlık emreder, meydâna gelir.” Mâdem sen intisab-ı îmânî tezkeresiyle böyle bir nokta-i istinâd bulabildiğinden, hadsiz bir kuvvete ve kudrete dayanabilirsin. Ben de âyetten bu dersimi aldıkça öyle bir kuvve-i maneviyeyi buldum ki, değil şimdiki düşmanlarıma, belki dünyaya meydân okuyabilir bir iktidar-ı îmânî hissederek, bütün rûhumla beraber ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ dedim.
Üçüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
ÜÇÜNCÜ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Ben o gurbetler ve hastalıklar ve mazlumiyetlerin tazyîkiyle dünyadan alâkamı kesilmiş bularak, ebedî bir dünyada ve bâkî bir memlekette dâimî bir saâdete namzed olduğumu îmân telkin ettiği hengâmda, tahassür akıtan “Of! Of!”tan vazgeçip, beşâşet izhâr eden “Oh! Oh!” dedim. Fakat bu gaye-i hayâl ve hedef-i rûh ve netice-i fıtratın tahakkuku, ancak ve ancak bütün mahlûkatının bütün harekâtlarını ve sekenâtlarını ve ahvâl ve a'mâllerini kavlen ve fiilen bilen ve kaydeden ve bu küçücük ve âciz-i mutlak nev'-i insanı Kendine dost ve muhâtab eden ve bütün mahlûkat üstünde bir makam veren bir Kadîr-i Mutlakın hadsiz kudretiyle ve insana nihâyetsiz inâyet ve ehemmiyet vermesiyle olabilir diye düşünürken, bu iki noktada, yani, böyle bir kudretin fa'âliyeti ve zâhiren bu ehemmiyetsiz insanın hakikatli ehemmiyeti hakkında îmânın inkişafını ve kalbin itmi'nânını veren bir izâh istedim. Yine o âyete müracaat ettim. Dedi ki:
“حَسْبُنَا daki (نَا) ya dikkat edip, seninle beraber lisân-ı hâl ve lisân-ı kàl ile حَسْبُنَا yı kimler söylüyorlar, dinle” emretti.
Birden baktım ki, hadsiz kuşlar ve kuşçuklar olan sinekler ve hesabsız hayvanlar ve nihâyetsiz nebâtlar ve gayetsiz ağaçlar dahi benim gibi lisân-ı hâl ile ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ mânâsını yâd ediyorlar. Ve herkesin yâdına getiriyorlar ki, bütün şerâit-i hayatiyelerini tekeffül eden öyle bir vekilleri var ki, birbirine benzeyen ve maddeleri bir olan yumurtalar ve birbirinin misli gibi katreler ve birbirinin aynı gibi habbeler ve birbirine müşâbih çekirdeklerden; kuşların yüz bin çeşitlerini, hayvanların yüz bin tarzlarını, nebâtâtın yüz bin nev'ini ve ağaçların yüz bin sınıfını yanlışsız, noksansız, iltibassız, süslü, mîzanlı, intizamlı, birbirinden ayrı, fârikalı bir sûrette, gözümüz önünde, hususan her baharda, gayet çok, gayet kolay, gayet geniş bir dâirede, gayet çoklukla halk eder, yapar bir kudretin azamet ve haşmeti içinde, beraberlik ve benzeyişlik ve birbiri içinde ve bir tarzda yapılmalarıyla Vahdetini ve Ehadiyetini bize gösterir. Ve böyle hadsiz mu'cizâtı ibraz eden bir fiil-i Rubûbiyete, bir tasarruf-u Hallâkıyete müdâhale ve iştirâk mümkün olmadığını bildirir, diye anladım. Her mü'min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mâhiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler, حَسْبُنَا daki (نَا) cem'iyetinde bulunan ene’nin, yani, nefsimin tefsirine baksınlar. Ehemmiyetsiz, hakîr ve fakir görünen vücûdum –her mü'minin vücûdu gibi– ne imiş, hayat ne imiş, insaniyet ne imiş, İslâmiyet ne imiş, îmân-ı tahkîkî ne imiş, mârifetullâh ne imiş, muhabbet nasıl olacakmış? Anlasınlar, dersini alsınlar!
Dördüncü Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
DÖRDÜNCÜ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Bir vakit ihtiyarlık, gurbet, hastalık, mağlûbiyet gibi vücûdumu sarsan ârızalar, bir gaflet zamanıma rastgelip, şiddetle alâkadar ve meftûn olduğum vücûdum, belki mahlûkatın vücûdları, “Ademe gidiyor” diye elîm bir endişe verirken, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: “Mânâma dikkat et ve îmân dûrbîniyle bak!”
Ben de baktım ve îmân gözüyle gördüm ki, bu zerrecik vücûdum, her mü'minin vücûdu gibi, hadsiz bir vücûdun âyinesi ve nihâyetsiz bir inbisat ile hadsiz vücûdları kazanmasına bir vesile ve kendinden daha kıymetdâr, bâkî, müteaddid vücûdları meyve veren bir kelime-i hikmet bulunduğunu ve mensûbiyet cihetiyle bir ân yaşaması, ebedî bir vücûd kadar kıymetdâr olduğunu ilmelyakìn ile bildim. Çünkü, şuûr-u îmân ile bu vücûdum Vâcibü'l-Vücûdun eseri ve san'atı ve cilvesi olduğunu anlamakla, vahşî evhâmdan ve hadsiz firâklardan ve hadsiz müfârakat ve firâkların elemlerinden kurtulup, mevcûdâta, hususan zîhayatlara taalluk eden ef'âl ve esmâ-i İlâhiye adedince uhuvvet râbıtalarıyla münâsebet peydâ eylediğim bütün sevdiğim mevcûdâta, muvakkat bir firâk içinde dâimî bir visâl var olduğunu bildim. İşte, îmân ile ve îmândaki intisab ile, her mü'min gibi, bu vücûdum dahi hadsiz vücûdların firâksız envârını kazanır. Kendi gitse de onlar arkada kaldığından, kendisi kalmış gibi memnun olur.
Hülâsa, ölüm firâk değil, visâldir, tebdil-i mekândır, bâkî bir meyveyi sünbül vermektir.
Beşinci Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
BEŞİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Yine bir vakit hayatım çok ağır şerâit ile sarsıldı ve nazar-ı dikkatimi ömre ve hayata çevirdi.
Gördüm ki, ömrüm koşarak gidiyor; âhirete yakınlaşmış, hayatım dahi tazyîkat altında sönmeğe yüz tutmuş. Hâlbuki, Hayy ismine dair risalede izâh edilen hayatın mühim vazifeleri ve büyük meziyetleri ve kıymetdâr faydaları böyle çabuk sönmeğe değil, belki uzun yaşamağa lâyıktır diye müteellimâne düşündüm. Yine üstadım olan ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ﴿ âyetine müracaat ettim. Dedi: “Sana hayatı veren Hayy-ı Kayyûma göre hayata bak!”
Ben de baktım, gördüm ki, hayatımın bana bakması bir ise, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma bakması yüzdür. Ve bana ait neticesi bir ise, Hàlık’ıma ait bindir. Şu hâlde, marzî-i İlâhî dâiresinde bir ân yaşaması kâfîdir; uzun zaman istemez. Bu hakikat dört mes'ele ile beyân ediliyor. Ölü olmayanlar veyâhut diri olmak isteyenler, hayatın mâhiyetini ve hakikatini ve hakîki hukukunu o dört mes'ele içinde arasınlar, bulsunlar ve dirilsinler!
Hülâsası şudur ki: Hayat, Zât-ı Hayy-ı Kayyûma baktıkça ve îmân dahi hayata hayat ve rûh oldukça bekà bulur, hem bâkî meyveler verir. Hem öyle yükseklenir ki, sermediyet cilvesini alır; daha ömrün kısalığına ve uzunluğuna bakılmaz.
Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye
ALTINCI MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE: Müfârakat-ı umumiye hengâmında olan harâb-ı dünyadan haber veren âhirzaman hâdisâtı içinde, müfârakat-ı hususiyemi ihtar eden ihtiyarlık ve âhir ömrümde bir hassâsiyet-i fevkalâde ile fıtratımdaki cemâl-perestlik ve güzellik sevdâsı ve kemâlâta meftûniyet hisleri inkişaf ettikleri bir zamanda, dâimî tahribâtçı olan zevâl ve fenâ ve mütemâdi tefrik edici olan mevt ve adem, dehşetli bir sûrette bu güzel dünyayı ve bu güzel mahlûkatı hırpaladığını, parça parça edip güzelliklerini bozduğunu, fevkalâde bir şuûr ve teessürle gördüm. Fıtratımdaki aşk-ı mecâzî bu hâle karşı şiddetli galeyân ve isyan ettiği zamanda, bir medâr-ı tesellî bulmak için, yine bu Âyet-i Hasbiyeye müracaat ettim. Dedi: “Beni oku ve dikkatle mânâma bak!”
Ben de Sûre-i Nur’daki ﴾ اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ﴿ (ilâ âhir) âyetinin rasathânesine girip, îmânın dûrbîniyle bu Âyet-i Hasbiyenin en uzak tabakalarına ve şuûr-u îmânî hurdebîni ile en ince esrârına baktım, gördüm:
Nasıl ki âyineler, şişeler, şeffâf şeyler, hattâ kabarcıklar, güneş ziyâsının gizli ve çeşit çeşit cemâlini ve o ziyânın elvân-ı seb'a denilen yedi renginin mütenevvi' güzelliklerini gösteriyorlar; ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kàbiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemâl ve o güzellikleri tazeleştiriyorlar; ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyâsının ve elvân-ı seb'asının gizli güzelliklerini güzel izhâr ediyorlar.
Aynen öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemîl-i Zülcelâl’in cemâl-i kudsîsine ve nihâyetsiz güzel Esmâ-i Hüsnâsının sermedî güzelliklerine âyinedârlık edip cilvelerinin tazelenmesi için, bu güzel masnû'lar, bu tatlı mahlûklar, bu cemâlli mevcûdât, hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemâller kendilerinin malı olmadığını, belki tezâhür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemâlin ve dâimî tecellî eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işâretleri ve alâmetleri ve lem'aları ve cilveleri olduğunun pek çok kuvvetli delilleri Risale-i Nur’da tafsîlen izâh edilmiş. Burada o bürhânlardan üç tanesi, kısaca, gayet ma'kul bir sûrette zikredilmiştir diye beyâna başlar. Bu risaleyi gören herbir zevk-i selîm ashâbı hayrette kalmakla beraber, kendilerinin istifadelerinden başka, gayrılarının da istifadelerine çalışmayı lâzım buluyorlar. Hususan ikinci bürhânda beş nokta beyân ediliyor. Aklı çürük, kalbi bozuk olmayan, herhalde takdir ve tahsin ve tasvîb ile “Mâşâallâh, fetebârekallah” diyecek; fakir, hakîr görülen vücûdunu teâlî ettirecek; hàrika bir mu'cize olduğunu derk ve tasdik edecek.