Tarihçe-i Hayat

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Bu Müdafaayi İstanbul Mahkemesi’nde Okumuş Ve Mahkemesi Berâetle Nihâyet Bulmuştur

35. bölüm / 39

Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Bu Müdafaayi İstanbul Mahkemesi’nde Okumuş Ve Mahkemesi Berâetle Nihâyet Bulmuştur

ÜSTADIMIZ BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ BU MÜDAFAAYI

İSTANBUL MAHKEMESİ’NDE OKUMUŞ VE MAHKEMESİ

BERÂETLE NIHÂYET BULMUŞTUR

Gizli düşmanlarımız, bu Ramazan-ı Şerîf’te, tekrar adliyeyi benim aleyhime sevkettiler. Mes'ele de, bir gizli komünist komitesiyle alâkadardır.

Birisi, bütün bütün kanun hilâfına olarak, beni tek başımla ve yalnız olarak kırda ve dağda otururken, üç silâhlı jandarma ile bir başçavuş yanıma gönderdiler, “Sen başına şapka giymiyorsun.” diye, zorla beni karakola getirdiler. Ben de, adâleti hedef tutan bütün adliyelere söylüyorum ki:

Böyle beş vecihle kanunsuzluk edip, kanun nâmına beş vecihle İslâm kanunlarını kıran adam, hakîki kanunsuzluk ile ittiham edilmek lâzım gelirken, onların o acîb kanunsuzluğu ve bahânesiyle, iki seneden beri vicdânî azâb verdiklerinden; elbette mahkeme-i kübrâ-yı haşirde bunun cezasını çekeceklerdir. Evet otuz beş senedir münzevî olduğu hâlde hiç çarşı ve kasabalarda gezmeyen bir adamı, “Sen frenk serpuşunu giymiyorsun.” diye ittiham etmeye, dünyada hangi kanun müsâade eder?

Yirmisekiz seneden beri beş vilâyet ve beş mahkeme ve beş vilâyetin zâbıtaları onun başına ilişmedikleri hâlde, hususan bu defa İstanbul mahkeme-i âdilesinde yüzden ziyâde polislerin gözleri önünde, hem iki ayda yaya olarak her yeri gezdiği hâlde, hiçbir polis ilişmediği ve hem mahkeme-i temyiz bere yasak değil diye karar verdiği, hem bütün kadınlar ve başı açık gezenler ve bütün askerî neferler ve vazifedâr memurlar giymeye mecbur olmadıklarından ve giymesinde hiçbir maslahat bulunmadığından ve benim resmî bir vazifem olmadığından –ki resmî bir libâstır– bereyi giyenler de mes'ûl olmazlar denildiği hâlde; hususan münzevî ve insanlar arasına girmeyen ve Ramazan-ı Şerîf’in içinde böyle hilâf-ı kanun en çirkin bir şey ile rûhunu meşgul etmemek ve dünyayı hâtırına getirmemek için hàs dostlarıyla dahi görüşmeyen, hattâ şiddetli hasta olduğu hâlde, rûhu ve kalbi, vücûduyla meşgul olmamak için ilâçları almayan ve hekimleri çağırmayan bir adama şapka giydirmek, ecnebî papazlara benzetmek için O’na teklif etmek ve adliye ile tehdid etmek, elbette zerre kadar vicdânı olan bundan nefret eder.

Meselâ: O’na teklif eden demiş: “Ben emir kuluyum.” –kaç vecihle kanunsuz– Cebrî, keyfî kanun ile emir olur mu ki emir kuluyum desin. Evet, Kur'ân-ı Hakîm’de, Yahudî ve Nasrânîlere başta benzememek için ona dair âyet olduğu gibi, ﴾ يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُٓوا اَطِيعُوا اللّٰهَ وَاَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاُولِى الْاَمْرِ مِنْكُمْ ﴿ âyeti, ulü'l-emire itâati emreder. Allah ve Resûlünün itâatine zıd olmamak şartıyla, o itâatin emir kuluyum diye hareket edebilir. Hâlbuki bu mes'elede, an'ane-i İslâmiye kanunları hastalara şefkatle incitmemek, garîblere şefkat edip incitmemek, Allah için Kur'ân ve ilm-i îmâniye hizmet edenlere zahmet vermemek ve incitmemek emrettiği hâlde; hususan münzevî, dünyayı terketmiş bir adama ecnebî papazların serpuşunu teklif etmek, on vecihle değil yüz vecihle kanuna muhâlif ve İslâmın an'anevî kanunlarına karşı bir kanunsuzluktur ve keyfî bir emir hesabına o kudsî kanunları kırmaktır.

Benim gibi kabir kapısında, gayet hasta, gayet ihtiyar, garîb, fakir, münzevî, Sünnet-i Seniyeye muhâlefet etmemek için otuzbeş seneden beri dünyayı terkeden bir adama bu tarz muâmeleler kat'iyyen şek ve şübhe bırakmadı ki; komünist perdesi altında, anarşilik hesabına vatan ve millet ve İslâmiyet ve din aleyhinde müdhiş bir sû-i kasd eseri olduğu gibi, İslâmiyete ve vatana hizmete niyet eden ve müdhiş haricî tahribâta karşı cebhe alan dindar meb'ûslar ve demokratlara dahi büyük bir sû-i kasddır. Dindar meb'ûslar dikkat etsinler, bu dehşetli sû-i kasda karşı müdafaada beni yalnız bırakmasınlar. ( Hâşiye ) <ft3>[^3]</ft3>

[^3]:(Hâşiye) Rusun Başkumandanı kasden önünden üç defa geçtiği hâlde ayağa kalkmayan ve tenezzül etmeyen ve onun i'dâm tehdidine karşı izzet-i İslâmiyeyi muhâfaza için O'na başını eğmeyen; İstanbul'u istilâ eden İngiliz Başkumandanına ve O'nun vâsıtasıyla fetvâ verenlere karşı, İslâmiyet şerefi için, i'dâm tehdidine beş para ehemmiyet vermeyen ve "Tükürün zâlimlerin o hayâsız yüzüne!" cümlesiyle ve matbuât lisânıyla karşılayan ve Mustafa Kemâl'in elli meb'ûs içinde hiddetine ehemmiyet vermeyip, "Namaz kılmayan hâindir." diyen ve Dîvân-ı Harb-i Örfî'nin dehşetli suâllerine karşı, "Şerîatın tek bir mes'elesine rûhumu fedâ etmeye hazırım." deyip, dalkavukluk etmeyen ve yirmisekiz sene, gâvurlara benzememek için inzivayı ihtiyar eden bir İslâm fedâisi ve hakikat-i Kur'âniyenin fedâkâr hizmetkârına maslahatsız, kanunsuz denilse ki: "Sen, Yahudî ve Hıristiyan papazlarına benzeyeceksin, onlar gibi başına şapka giyeceksin, bütün İslâm ulemâsının icmâına muhâlefet edeceksin; yoksa ceza vereceğiz." denilse, elbette öyle herşeyini hakikat-i Kur'âniyeye fedâ eden bir adam, değil dünyevî hapis veya ceza ve işkence, belki parça parça bıçakla kesilse, Cehenneme de atılsa, kat'iyyen, yüz rûhu da olsa, bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle, fedâ edecek! Acaba, bu vatan ve dinin gizli düşmanlarının bu eşedd-i zulm-ü Nemrûdânelerine karşı, manevî pek çok kuvveti bulunan bu fedâkârın tahammülü ve maddî kuvvetle ve menfî cihette mukàbele etmemesinin hikmeti nedir? İşte bunu, size ve umum ehl-i vicdâna ilân ediyorum ki; yüzde on zındık dinsizin yüzünden doksan masûma zarar gelmemek için, bütün kuvvetiyle dâhildeki emniyet ve âsâyişi muhâfaza etmek için, Nur dersleriyle herkesin kalbine bir yasakçı bırakmak için, Kur'ân-ı Hakîm O'na o dersi vermiş. Yoksa bir günde yirmisekiz senelik zâlim düşmanlarımdan intikamımı alabilirim. Onun içindir ki; âsâyişi, masûmların hatırı için, muhâfaza yolunda haysiyetini, şerefini tahkîr edenlere karşı müdafaa etmiyor ve diyor ki: Ben, değil dünyevî hayatı, lüzum olsa âhiret hayatımı da millet-i İslâmiye hesabına fedâ edeceğim. Said Nursî

Ey Mübârek Müşfik ve Muazzez Üstadımız Hazretleri!

Bu acîb madde ve dinsizlik asrında, nazarlar kısalmış; kalbler, fenâlıklar ve kötülüklerle dolmuş; yalnız ve yalnız, Kur'ân-ı Hakîm’in bu zamandaki en hakîki ve kat'î tereşşuhâtı olan Risale-i Nur, o kısalmış nazarları, âdeta maddenin rûhuna nüfûz ettiriyor; o kötü kalblerin zindân gibi karanlık olan içini, nurla dolduruyor. Bunun için, bu asra “Nur Asrı” denmesi münâsibdir. ……………

Risale-i Nur, beşeriyetin bu tamiri imkân olmayan yarasını uhrevî ilâçlarla tedâvi ediyor.

Risale-i Nur ve O’nun hàrika müellifi siz mübârek Üstadımız, binlerce münevver gence halâskârlık vazifenizi yapmış ve yapmaktasınız. Bunun böyle olduğuna îmânları kurtarılan bu âcizler canlı şâhidleriz. Bu dehşetli asırda, materyalizmi, maddeciliği temelinden yıkan, mason ve komünistlerin bâtıl ideolojilerini bütün ilim ve idrak müvâcehesinde zîr ü zeber eden Risale-i Nur, okuyucularına –bu asrın tâlihli insanlarına– bu dünya ile, hattâ kâinâtla bile değişilmez âb-ı hayatı, ebedîlik suyunu, yani bekà âleminin bileti olan îmânı bahşediyor.

Ey azîz ve mübârek Üstadımız! Bu kadar kıymetli bir hediyeyi bizlere veren siz Üstadımıza ne kadar hürmet ve muhabbet beslesek azdır. Siz kurtarıcı Üstadımızla Risale-i Nur talebeleri arasındaki bağ, ebedî bir bağlılıktır. Bunu hiçbir kuvvet çözemez. Hürmetle mübârek ellerinizden öper, duâlarınızı beklerim.

Üniversite Nur Talebeleri nâmına

Siyasal Bilgiler Fakültesinden

Ahmed Atak ∗∗∗

Bu Mektûb Samsun’da Münteşir Büyük Cihad Gazetesi’nde İntişar Etmiştir. Müfterilerin Tahrîkâtıyla Samsun’da Muhâkeme Açılmasına Vesile Olmuştur. Muhâkeme Berâetle Neticelenmiştir

BU MEKTÛB SAMSUN’DA MÜNTEŞİR BÜYÜK CİHAD

GAZETESİ’NDE İNTİŞAR ETMİŞTİR. MÜFTERİLERİN

TAHRÎKÂTIYLA SAMSUN’DA MUHÂKEME AÇILMASINA

VESİLE OLMUŞTUR. MUHÂKEME BERÂETLE

NETİCELENMİŞTİR

Âlem-i İslâmın halâskârı, ehl-i îmânın sertâcı, Risale-i Nurun tercümânı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine!

Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesi’nce Risale-i Nurun serbestiyetine, bütün risale, mektûb ve mecmualarının suç mevzûu teşkil etmediğinden iâdelerine karar verilmesini, senelerce evvel ilân ettiğiniz “Risale-i Nur benim değil, Kur'ânın malıdır; Kur'ânın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu’nun sînesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur, Kur'âna bağlıdır; Kur'ân ise Arş-ı A'zamla bağlanmıştır; kimin haddi var ki O’nu oradan söküp atsın.” diye olan hakikatli beyânâtınızın açık bir tezâhürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur'ânî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu berâet kararının Âlem-i İslâmın ve bâhusus bu millet-i İslâmiyenin saâdetlerinin başlangıcı olması itibariyle, başta, bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatler deryâsına kaptan ta'yin edilen ve zulmet-i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdî ihsân olunan azîz, sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl-i îmânı kendilerine dost ve tarafdâr eyleyen dindar Demokratları ve âdil hey'et-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arzederiz ki:

Uzun senelerden beri terakkî ve teâlîsi için çalıştığınız ve uğrunda fedâ-yı nefs ve can eylediğiniz hakikat-i Kur'âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl-i îmânın kalblerine sürûrlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî da'vâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi isbât ediyor.

Yirmibeş-otuz seneden beri bütün mânilere ve sıkıntılara rağmen bu kadar sabır ve metânetiniz ve Kur'ândan kalb-i münevverinize gelen Risale-i Nur’un neşri cihetinde bu hàrika hizmet ve mücâhedeleriniz, istikbâlin nesillerine ve İslâmın kahraman mücâhidlerine bir nümûne-i iktidâ ve imtisal oluyor. Kur'ân güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî lem'aları olan Nur şuâlarıyla cehl ve dalâlet karanlıklarını izâle ederek, milyonlar kalbleri o nurla nurlandırıp, ehl-i îmânı kendinize minnetdâr ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak sizin bu hizmetinizi, bu fedâkârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi, sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere-i àliye her tarafı kaplayacak ve o Nur ağacının etrafına toplanan büyük cemâatler ve Risale-i Nurun yükselen ebedî şuâları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha şa'şaalı idâme edecekler.

Siz, Risale-i Nurun tercümânı haysiyetiyle ve bu îmân hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle gelen bu asrın bir hidayet serdarısınız.

Kur'ân-ı Kerîm’in Ondördüncü Asr-ı Muhammedîdeki (A.S.M.) azîz dellâlı.. ve o müdhiş zamanın müdhiş zulümâtına karşı Nur-u Kur'ânla mukàbele eden büyük fedâkârı.. ve Risale-i Nurun yüzbinler nüshalarını yüzbinler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur'ânî te'sis eden muhteşem kahramanı sevgili Üstadımız!

Âlemlere rahmetler ve saâdetler getiren ve insanlığa selâmet ve tesellîler bahşeden bu mukaddes hizmetinizle ehl-i îmâna zuhûrunu müjde verip isbât ettiğiniz ve emâreleri gözükmeye başlayan ve bütün kıt'alara şâmil Hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bayramını bütün rûhumuzla tebrik eder, Cenâb-ı Hak’tan uzun ömürlerinize duâlar eder, ellerinizden ta'zîmle öperiz.

Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinden

İsmail, Sâlih, Âtıf, Ahmed,

Ziya, Mehmed, Abdullâh ∗∗∗

Üstad Said Nursî’nin Isparta’da İkametleri

ÜSTAD SAİD NURSÎ’NİN ISPARTA’DA İKAMETLERİ

1953 senesi yaz aylarında Üstad Emirdağı’ndan Isparta’ya geldi. Isparta’da pek çok sâdık talebeleri vardı. Daha evvel gönderdiği mektûblarında Isparta’yı taşıyla, toprağıyla mübârek olarak tavsif ediyor ve Risale-i Nur’un zuhûru ve intişarıyla vücûd bulan manevî hayatının idâmesine en kuvvetli medâr Isparta olduğunu beyân buyuruyordu. Filhakîka Isparta, Üstad’ın bu iltifatına lâyık olduğunu uzun senelerdeki hâdiselerin şehâdetiyle isbât etmiş ve göstermiştir. Çünkü, Risale-i Nurun birinci medresesi ve te'lif yeri olan Barla, Isparta’nın bir nahiyesidir. Risale-i Nurun büyük mecmuaları burada te'lif edilmiştir.

Risale-i Nuru binler kalemlerle en korkulu zamanlarda yazıp neşredenler Isparta ve köylerindeki talebelerdir. Misâl olarak Sav Köyü’nü göstermek kâfîdir. Üstad Kastamonu’da bulunduğu zaman, Isparta’nın yalnız Sav Köyü’nde bin kadar kalem senelerce Nurları yazmış, çoğaltılmasında çalışmıştır.

Herbirisi birer vilâyet kadar, belki daha ziyâde Risale-i Nura alâka gösteren ve Nurların yayılmasında birer santral misillû çalışan Nur merkezleri Isparta’dadır. Gül ve Nur Fabrikaları ve bunların etrafında Medrese-i Nuriye şâkirdleri, Mübârekler Hey'eti, hep Isparta vilâyeti dâhilindedir.

Hem herbirisi Hizmet-i Kur'âniye itibariyle birer kutub hükmünde olan Nur talebelerinin medâr-ı iftihar büyük kardeşleri de yine Ispartalıdırlar.

Hem Isparta Adliyesi ve Emniyeti dâima Nurlara insafla muâmele etmiştir. Üstad, Isparta Adliyesine çok defa duâ etmiş, sâir vilâyetlere bu noktada da Isparta’yı hüsn-ü misâl göstermiştir.

Bu ve bu gibi sebebler tahtında Üstad, âhir ömrünü Isparta’da geçirmek, ölümünü oradaki mübârek sâdık kardeşlerinin arasında karşılamak, mezarını Isparta’da Sav’da veya Barla’da vasiyet etmek üzere Isparta’ya geldi. Kira ile bir eve yerleşti. Yanında dört-beş talebesi vardı. Bu talebeleriyle Üstad, hususî Dershâne-i Nuriyesini vücûda getirmişti. ∗∗∗

Isparta’daki Hayatından Muhtelif Safhalar

ISPARTA’DAKİ HAYATINDAN MUHTELİF SAFHALAR (∗)<ft3>[^4]</ft3>

[^4]:(∗): Hz. Üstadımızın son Isparta hayatının mühim bir hâtırası, bir sahnesi ve bir levhası diyebileceğimiz bir ders dâiresi var ki, nedense o çok muazzam ve büyük hakikat, buraya yazılmamış. O da: Yanında hizmetinde bulunan talebelere 1954 senesinin başından başlıyarak Arabî Mesnevî-i Nuriye'yi ve Arabî İşârâtü'l-İ'câz'ı ders vermesidir. Ve o münâsebetle ve muhtelif vesilelerle hayatının ayrı ayrı safhalarını beyânda bulunmasıdır. Bu derslerden sonra Hz. Üstad Mesnevî-i Nuriye'yi ve İşârâtü'l-İ'câz'ı tercüme etmesi için biraderleri Abdülmecîd efendiye göndermiştir. Hem Risale-i Nurun yeni harf ile Ankara'da ve sonra İstanbul'da matbaalarda tab'edilmesi için neşredilecek kitaplar Isparta'da hazırlanmış, tashih edilmiş, ve matbaalarda tab' esnâsında hem Ankara, hem İstanbul'da tab'edilen kitaplar tashih için forma forma Isparta'ya gönderilmiş ve öylece tab'edilmiş. Ve bu nur mecmuaları tab'dan sonra Hz. Üstadla beraber defalarca sabah dersleri hâlinde ve öğle ve ikindi dersleri olarak okunmuştur. Bütün mecmualar bu sûretle meydâna gelmiştir. Hz. Üstad'ın hizmetinde bulunan talebeleri

Mahkeme safahâtı: Afyon Mahkemesi tarafından kitaplar serbest bırakılmadan, Malatya hâdisesi münâsebetiyle bazı vilâyet ve kasabalarda taharrîler yapıldı, mahkemeler açıldı. Ezcümle: Mersin’de, Rize’de, Diyarbakır’da Nurlar ve Nurcular aleyhine da'vâ açıldı; neticede mahkemeler berâet verdi. Birçok vilâyetlerde yapılan taharrîler ve soruşturmalar ile Nurcular aleyhine umumî bir da'vâ açılması için Isparta Müddeiumumîliği harekete geçti. Sekseni mütecâviz Nur talebesi hakkında iddianâme hazırlandı ve dosya Sorgu Hâkimliği’ne tevdî' edildi.

Emniyetin pek çok gizli mensûbları, Nur talebeleri arasında dolaşmaya, her hareketlerini kontrole başladılar. Ankara, İstanbul, Adapazarı, Safranbolu, Karabük, Dinar, İnebolu, Van gibi yerlerde araştırmalar, sorgular yapıldı. Yapılan bütün tedkîkàt ve taharrîler neticesi; vatan, millet aleyhinde zerre kadar bir hareket bulunmayıp, bil'akis her vatandaşın göğsünü iftiharla kabartacak ilmî, îmânî, vatanî hizmetler, ahlâkî gayret ve fa'âliyetler ile hareket ettikleri, Risale-i Nuru okumak, okutmak ve neşrine çalışmaktan başka bir gaye ve maksadları bulunmadığı anlaşılmasıyla, “Nurcularda suç bulamıyoruz, medâr-ı mes'ûliyet bir hareket ve fa'âliyetleri görülmemiştir.” diye umumen kanâat getirildi. Bu soruşturmalar, Risale-i Nurun hakkâniyetinin anlaşılmasına vesile oldu. Neticede Nurların berâetine karar verildi.

Urfa ve Diyarbakır’daki fa'âl Nur talebeleri birer Medrese-i Nuriye kurdular. Risale-i Nuru her sınıf halktan, bilhassa talebelerden, gençlerden gelen cemâate okumak sûretiyle ilmî derslere başladılar. Bu zamanda pek ehemmiyetli olan talebe-i ulûmun şerefini ihyâ ettiler. Şark havâlisinde büyük hizmet-i îmâniye îfâ olundu. Bir aralık Diyarbakır’da orada Nurlarla îmâna ve Kur'âna hizmet eden fa'âl bir Nur talebesi aleyhine da'vâ açıldı, berâetle neticelendi, mü'minlerin sürûr ve minnetdârlığına vesile oldu.

Afyon’da da devam eden mahkeme neticelendi. 1956 tarihinde Risale-i Nuru inceleyen Diyânet İşleri Müşâvere Kurulu verdiği bir raporla, Risale-i Nurun îmân ve ahlâkî tekemmülâta hizmet hususundaki vasfını ilân etti. Afyon Mahkemesi de bu rapora istinâden, Risale-i Nur eserlerinin berâetine ve serbestiyetine karar verdi; hüküm kat'îleşti.

Afyon Mahkemesinin berâet kararından sonra, Isparta Sorgu Hâkimliği de men'-i muhâkeme kararı verdi. Böylece, Risale-i Nur, birçok adlî süzgeçlerden geçerek umumî ve küllî bir serbestiyet ve hüsn-ü kabûle mazhar oldu.

Nurların Neşri: Anadolu’nun birçok yerlerinde Nurlara hizmet devam etmekle beraber; bilhassa Ankara, İstanbul, Diyarbakır, Urfa Medrese-i Nuriyeleri, yalnız bulundukları muhîtte değil, çok geniş bir sahada hizmet-i îmâniyede bulundular. Bu hizmetleri; yalnız bir kişi değil, bir merkez değil, yalnız ma'lûm şahıslar değil; Hizmet-i Kur'âniye olduğu için, pek çok vecihlerde, pek çok zâtlar tarafından îfâ edildi. İsmi bilinmeyen nice hàlis talebeler, sâdık mü'minler, bu hizmet-i kudsiyede çalıştılar, Nur-u Muhammedî’nin yayılmasına gayret ettiler.

Ankara’da, Üniversiteli talebeler ve muhterem hamiyet-perver zâtlar, Risale-i Nur mecmualarının matbaalarda tab' ile her tarafa neşrine, bilhassa yeni harfle istifadeye muntazır kitlenin ellerine ulaşmasına çalıştılar. Risale-i Nurun küllî neşriyatını gençliğin, mekteblilerin derûhde etmeleri bu hususta büyük fedâkârlık göstermeleri ise, bu millet ve vatan için büyük bir saâdet oldu. Çünkü, hiçbir şahsî menfaat taleb etmeden ve yalnız rızâ-yı ilâhî için hareket etmeleri, onların bu asîl milletin hakîki evlâdları olduğunu gösterdi.

Üstad’ın Barla’ya Gidişi

ÜSTAD’IN BARLA’YA GİDİŞİ

Üstad, Barla’dan yirmi sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs Köyü’nden ziyâde alâkadardı. Çünkü hayat-ı maneviyesi olan Risale-i Nur burada te'lif edilmeye başlamıştı. Kur'ân-ı Hakîm’in hidayet nurlarını temsîl eden “Sözler” ve “Mektûbat” ve “Lemeât-ı Nuriye” buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur Dershânesi’nin ilk merkezi idi.

Barla’daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassud altında geçmekle acı idi; fakat Risale-i Nur hakikatlerinin te'lif yeri olduğundan Üstad’ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır denilebilir. Bu defa Barla’ya nefiy ile değil, hapis ile değil, kendi rızâsı ile ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstadı karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikametgâhı olan

Medrese-i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübârek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdeta kendisini selâmlıyordu. Bir vakitler, yani Barla’da sekiz sene ikametten sonra Isparta’ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübârek çınar ağacı Üstadı ma'nen teşyî' etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb-ı Hakk’a olan secdevâri ubûdiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir müfârakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın sürûru içinde Hàlık-ı Rahmâna secde-i şükrâna kapanıyordu. Üstad, o mübârek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahâliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti; zâten göz yaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur Dershânesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı, hazîn ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.

Evet, şübhesiz Rahmet-i İlâhiyenin nihâyetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu’dan Isparta havâlisine sürülmüştü... Isparta’dan da, dağlar arasındaki Barla Nahiyesi’ne nefyedilmişti; burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe-i hayatının şehâdetiyle çok kahraman ve fedâkâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîm’in hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saâdeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil-i akliye ile ilim meydânına çıkan bir kimse idi.

Üç devir geçirmiş, cebbâr kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî da'vâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hâdiselerin dalgalarından yılmamıştı... Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren, asr-ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur'ân ve îmân da'vâsındaki yolundan çevirememişti. O, rûhundaki şecâat-i îmâniye ile kat'î inanıyordu ki, da'vâ ettiği hakikat bir gün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüzbinler Said olacak. İnsanlık câmiasında neşrettiği hakàik-ı îmâniyenin fütûhâtı ve inkişafı başlayacak ve âfâk-ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur'ândan eline verilen bu meş'ale-i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen îmân rûhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, ma'nen ölmeye yüz tutan millet-i İslâmiyeyi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin –biiznillâh– cihana efendiliğinin maddî manevî mübeşşiri olacaktı.

İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve nâşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medâr-ı iftiharı bulunan bu azîz zât, din düşmanlarının plânıyla –vaktiyle– bu beldeye gönderilmiş, Anadolu’da te'sis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdâhalesine mümânaat olunmuştu. Heyhât! Esâsen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl-i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbâli nurlandıracak bir hakikatin te'lif ve neşrine çalışıyordu. Kâinâtın sâhibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah, O’nun hâmîsi, muîni ve yardımcısı idi.

İşte, yirmi sene sonra tekrar Barla’ya döndüğü zaman, hizmet-i îmâniyesinde nâil olduğu büyük ikramları, inâyetleri düşünerek, müşâhede ederek mesrûr oldu ve sürûrundan ağlıyordu, secde-i şükrâna varıyordu.

Hâl-i hâzırda Üstad Isparta’da ikamet eder. Bazen Emirdağı’na, bazen Barla’ya gider. Buraları, Risale-i Nurun te'lif ve inkişaf merkezleri olduğu için rûhen çok alâkadardır. Hem, kendisi doksan yaşına yaklaştığı ve birçok defalar zehirlendiği için rahatsızdır. Hastalığı ta'rif edilmeyecek derecede ağırdır ve şiddetlidir. Rûhen, hissiyatı kuvvetli ve âlem, bâhusus Âlem-i İslâm, bilhassa Risale-i Nur dâiresi, vücûd-u manevîsi hükmünde olduğundan, her iki vücûdundaki ızdırâb şedîddir. Gerçi talebelerinin duâları ve neşr-i envâr-ı îmâniye o ızdırâbına bir merhem ve devâ ise de, yine de pek vâsi' şefkati itibariyle zaman zaman ızdırâbı şiddetlenmektedir. Bu itibarla, tebdil-i havaya çok muhtaçtır. Bir yerde fazla kalamıyor. Tebdil-i havaya çıktığı zaman hastalığı kısmen azalıyor, rahat nefes alabiliyor.

Üstad, Risale-i Nur kesretle intişar ettiğinden ve her yerde pek çok Nur Talebeleri mevcûd olduğundan halklarla konuşmayı tamamıyla terk etmiştir. “Risale-i Nur, benimle sohbetten on derece ziyâde fâidelidir.” deyip ziyaretçi de kabûl etmemektedir. Hattâ yanındaki talebeleriyle dahi zarûret hâlinde konuşmaktadır.

Artık hayatının son safhasına geldiğini söylemekte, dâima içinde yaşadığı ayı çıkarabileceğinden şübhe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir. Nurların neşriyatından memnun ve müteşekkirdir. Millet ve devletçe İslâmiyet ve saâdet yolunda atılan her adımı takdir ve tasvîble karşılamakta, Hak yolunda yürüyen, İslâmî şeâiri ihyâ edenlere duâ etmektedir. Aynı zamanda, Âlem-i İslâmın maddeten ve ma'nen selâmet ve saâdetini dilemekte ve bu yolda girişilen dâhil ve hàriçteki gayretlerden hadsiz derecede sevinç ve memnuniyet duymaktadır.

Risale-i Nuru Kur'ân-ı Hakîm’in bu zamana mahsûs bir mu'cizesi bilmekte, bu vatanı komünizm tehlikesinden Risale-i Nur’daki hakikat-i Kur'âniye muhâfaza ettiğini beyân etmekte ve Âlem-i İslâmla hakîki kardeşliğe ve uhuvvete ve ittifaka medâr olacağını, dünyevî ve uhrevî saâdetimizin bu hakikate yapışmamızda bulunduğunu duyurmaktadır.

Risale-i Nur’un Anadolu’dan başka diğer müslüman memleketlerde yayılmasının elzem olduğu kanâatindedir. Siyâsî gayret ve fa'âliyetlerden evvel, Risale-i Nur’un neşrolmasının daha menfaatdâr olacağını ihbar etmektedir. ∗∗∗