Tarihçe-i Hayat

Giriş

3. bölüm / 39

Giriş

Evvelâ şunu itiraf edelim ki; bu “Tarihçe-i Hayat” büyük Üstad’ın hayatını tam mânâsıyla ifâde etmekten çok uzaktır. Pek çok noktalar kısa kesilmiştir.

Hem, onun şahsiyetine ait hususları aydınlatacak ve açacak mâhiyetteki vak'a ve hâdiselerden bir çoğu zikredilmemiştir. Serdedilen fikir ve kanâatleri te'yid eden vak'a ve hâdiseler pek çoktur. Bahsetmeyişimizin yegâne sebebi, kendisinin râzı olmamasıdır.

Evvelden beri; hem sohbetlerinde, hem mektûblarında bu zamanın cemâat zamanı olup, şahsî kemâlât ve meziyetlerin hizmet-i îmâniyede şahs-ı manevî kadar te'siri olmadığını zikretmesi; hem şahsından ziyâde, Kur'ân-ı Hakîmden nebeân eden Risale-i Nura nazar edilmesini, bütün kıymet ve faziletin Risale-i Nurda tecellî eden Hakikat-i Kur'âniyeye ait olduğunu defalarca ihtar etmesi ve kendisine ait böyle bir tarihçe-i hayat hazırlandığını duyduğu zaman: “Tafsilâta lüzum yok. Yalnız Risale-i Nur hizmetine dair bahisler yazılsın” diye haber göndermesi gibi sebeblere binâen, şahsına ait bahisler gayet kısa kesilmiştir.

Üstad’ın hayatına temâs eden ve daha ziyâde Hizmet-i Nuriyeye ait mektûblar, müdafaalar, muhtelif zamanlara ait o zamandaki ahvâlini bir derece ifâde eden makale ve hâtıralarını olduğu gibi koyduk. Bu sûretle bu eser, istikbâldeki münevver Nur Talebeleri için hakîki bir me'haz teşkil etmektedir. Muhterem edip ve muharrirler, bundan istifade ile inşâallâh daha mükemmel, daha hakikatli ve faydalı Tarihçe-i Hayatlar hazırlayacaklardır.

Şurasını da hatırlatmak isteriz ki; bu eser, muhtelif meslek ve meşreblere mensûb bulunan muharrirlerin indî mütâlaalarına ve ediplerin yersiz mübâlağalara kaçan kalemlerine havâle edilerek sâfiyeti bozulmamıştır.

Hem yine itiraf edelim ki; Risale-i Nurun parlak ve nurlu vasfına ve Said Nursî’nin baştanbaşa iffet-i mücesseme ve şecâat-i hàrika teşkil eden hayat ve ahlâkına lâyık izâh, ifâde ve üslûb ile meydâna çıkamadık.

Giriş

Bu zâtın îfâ ettiği binler küllî hizmetten bir tek hizmet, yaşadığı müteaddid zamanlardan tek bir zamanda gösterdiği kahramanlık ve hàrika şecâati, te'lif ettiği âsârından bir tek eseri dahi onun için muazzam bir tarihçe-i hayat hazırlanmasına sebeb olabilirken; binler ayrı ayrı seciye, ahlâk-ı àliye, Hizmet-i Kur'âniye, Şehâmet-i Îmâniye ile dolu ve yüzotuz kadar eserleriyle değil bir kasaba, bir vilâyet, bir memlekette; belki milletler, devletler müvâcehesinde Âlem-i İslâm ve insaniyete şâmil ve müessir hizmet-i külliye ile mücehhez tarihçesi, elbette bu esere sığışmaz ve sığışamadı...

Hem Üstad’ın mesleğini, meşrebini ve hususî ahvâlini, pek çok seciye ve hasletleri şahsında ve hizmetinde toplayan şahsiyetini ta'rif edemedik. Onun yaşadığı müteaddid hayat safhalarını yakından gören ve içinde bulunan talebe ve hizmetkârlarını birer birer dinlemek ve görüşmek lâzımdır ki, tarihçe-i hayatı bir derece mufassal hazırlanabilsin. ∗∗∗

Bu eserin mütâlaasıyla görülecek ki; bugün, yalnız Anadolu ve Âlem-i İslâm için değil, bütün insaniyet için kayda değer büyük bir hakikat meydâna çıkmıştır. Bu hakikat, umumun iştirâkiyle külliyet kesbederek, “Risale-i Nur Hizmet-i Îmâniyesi” ve “Bediüzzaman ve Nur Talebeleri” diye adlandırılmaktadır. Bu hakikatin ve bu cereyanın neden ibaret bulunduğu, menşe'i, gaye ve ideali ne olduğu, halk tabakalarındaki te'siri, ferd ve cem'iyetin hayat-ı maddiye ve maneviyesine, istikbâldeki milletçe emniyet ve saâdetimizin te'minine ait te'siri, bu Tarihçe-i Hayat’la tebârüz etmektedir.

Netice itibariyle, zehirlemekten zevk alan akrep misillû ve anarşist rûhlu olmayan herbir ferd, bu da'vânın karşısında ancak sevinç duyar.

Belki bize şöyle bir suâl sorulabilir:

“Acaba bu Tarihçe-i Hayat’la Said Nursî beşerin efkârına insan üstü bir varlık olarak gösterilmek mi isteniyor?..”

Hayır!...

Dünyanın ve hayatın mâhiyetini bilen insanlar için, muvakkat âlâyişin, şân ve şöhretin hiçbir kıymeti yoktur. Hakikati müdrik bir insan, fânîlerin sahte iltifatlarına kıymet vermez ve arkasına dönüp bakmaz. İşte Said Nursî bu noktadan da manevî büyük bir kahramandır. Hayatı, insanı hayrette bırakan çeşitli kahramanlıklarla dolu olmakla beraber; Hak’ta, Hak yolunda fânî olup, şahsından ferâğat etmede de mümtâz bir fedâkâr olarak nazara çarpmaktadır. İlâhî bir inâyete mazhariyetle, dağ gibi engelleri aşıp bu asrın yüzlerce menfî cereyanları karşısında kudsî da'vâsını çekinmeyerek ilân edip selâmete çıkarması, kendisinin şahsiyetinden tamamıyla ferâğat ettiğini, Hak yolunda fedâi olduğunu göstermektedir.

Evet, Said Nursî şahsî dehâsıyla ve inâyet-i Hakla insanlık âleminde yeni bir çığır açmıştır. Bu zât, bütün isti'dâdını ve benliğini ezelî bir hakikate fedâ ederek bütün zamanlarda hükümrân olan bu Kur'ânî hakikati da'vâ edinmiştir. Şahsında ve hizmetinde görünen bütün yüksek vasıf ve kemâlât, ancak kudsî da'vâsından aksetmektedir. Nasıl ki binler ayna ortasında bulunan bir lamba, nurânî, ışığa mâlik olduğu için karşısındaki aynalar adedince külliyet kesbeder ve o kadar kıymet alır. Zîra herbir aynada bir lamba, ışığıyla beraber mevcûddur... Aynen öyle de, Bediüzzaman, şu kâinâtın ve umum zamanların manevî güneşi olan Kur'ân-ı Hakîme ve Din-i Mübîn-i İslâmın mübelliği Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a müteveccih olmuştur. Ve onların ziyâsına ma'kes, Risale-i Nurun zuhûruna, inkişafına vesile olduğu için eserinden ışık alan, da'vâsından feyiz ve kuvvet alan yüzbinler, hattâ milyonlarca insanın âyine-misâl akıl, kalb ve rûhlarında ma'nen yaşamakta ve örnek bir insan, büyük bir mütefekkir olarak kabûl ve yâd edilmektedir.

İşte onu ma'nen yaşatan bu gibi kıymetlerdir. Dalâlet cereyanlarının karşısında ehl-i îmân fedâkârlarından büyük bir şahs-ı manevî meydâna çıkararak, muhkem bir sedd-i Kur'ânî ve îmânî te'sis edip mü'minlerin nokta-i istinâdı olmasıdır. İnandığı kudsî da'vâya gösterdiği azîm ve sebatla, mü'minlerin kalblerini ihtizâza vererek, rûhlarda İslâmî aşk ve heyecanı uyandırmasıdır. Fânîlere perestiş eden bîçâre insanlara, bâkî ve lâyemût bir hakikati gösterip nazarları oraya çevirmeğe çalışmasıdır. Vazifesinin böyle ulviyeti ile beraber – fakat beşeriyet itibariyle – ubûdiyet vazifesiyle de kendini herkesten ziyâde kusurlu, noksan ve âciz gören ve öyle bilen, dergâh-ı rahmette acz ve fakr ile niyâz eden ve insanlığa rahmeti, saâdeti taleb eden bir abd-i azîzdir, bir fakir-i müstağnîdir. Evet O, “Bir kimsenin îmânını kurtarırsam o zaman, bana Cehennem dahi gül-gülistan olur” demektedir. Nefsindeki enâniyet ve gurur putunu kırmakla kalmamış âlemdeki tabiat-perestlerin putlarını dahi târ ü mâr etmek gibi bir vazife gördüğü dost ve düşman, herkesin ma'lûmu olmuştur.

İşte Bediüzzaman hakkında takdir ve tebriki ifâde eden bütün yazılar bu mânâ içindir.

Bazı gazetelerin zaman zaman yaptıkları neşriyattan anlaşılıyor ki din ve İslâmiyet düşmanları, ekseriyâ perde ardından bahâneler icâd ederek dine saldırmaktadırlar. Doğrudan doğruya dinin ve İslâmiyetin aleyhinde bulunmuyorlar; dine hizmet eden, bu uğurda türlü fedâkârlıklara katlananları nazar-ı âmmede kötülemek, halkın sevgisini çürütmek için hücuma geçiyorlar; tâ ki dine hizmet edenleri âtıl vaziyete getirip, dinî inkişafa mâni olsunlar; îmânsızlığın, ahlâksızlığın revâc bulmasını te'min etsinler. Demokrasi devrinde ve din hürriyetine müsâade edildiği bu zamanda böyle olursa; “Din zehirdir” diye millet kürsüsünden ilânat yapıldığı bir devirde dindarlara, hususan İslâmî gelişme ve inkişafa hizmet edenlere nasıl davranıldığı kolayca anlaşılır...

Devr-i sâbıkta, Üstad ve Nur Talebelerini mahkemeye sevkedenler arasında öyleleri çıkmış ki; kanun perdesi altında menfî ideolojilerine, şahsî kin ve ihtiraslarına göre hareket etmişler. Vazifelerinin icâbını yapmaları lâzımgelirken sanki vatan ve millet hâinlerini yakalamış gibi çeşitli hakaret ve iftiralarla Bediüzzaman ve talebelerine hücum etmişler; mahkeme berâet vermişken kanunu tatbik etmekle mükellef bazıları, Said Nursî için yakında i'dâm edileceği şâyiasını etrafa yaymaktan sıkılmamışlardır. Biz, bu yazılarla onlar aleyhinde konuşmak değil, bir hakikati beyân etmek istiyoruz. Belki onlardan birçoğu, bu hareketinde mâzûrdur, mecburen yapmıştır. Her ne olursa olsun bu muâmeleler isbât ediyor ki; Bediüzzaman’ın muhâkeme olunduğu, mahkemeye sevkedildiği tarihlerde gizli dinsizler, ifsad komiteleri fa'âliyette idiler. Mahkeme eliyle mahkûm edemedikleri ve da'vâsına mâni olamadıkları Said Nursî’ye, insafsızca iftiralarda, yalan propagandalarda bulunacaktılar ve bulundular. Bu elîm vaziyeti gören her insaf sâhibi, Onun müstakîm bir din adamı, hakikat adamı olduğunu söylemekten çekinmemiştir. Binâenaleyh Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında tekrarla ve ısrarla devam edegelen takdirkâr yazı ve takrizlerin neşredilmesinin bir mühim âmili de bu olsa gerektir ve tenkid edilmemelidir. Nazar-ı dikkatle bu zâtı ve eserlerini temâşâ edenler, kemâl-i takdirle tebrik ve senâdan kendilerini alamamışlardır.

Bilhassa mahkûm ettirilmek için sevkedildiği mahkemeler ve ehl-i vukûflar, eserlerini ve hayatını tedkikten sonra, eserlerinde görünen kemâlât ve güzelliği tasdik etmişlerdir. Şu hâlde; milletin en zekî ve ferâsetli tabakasının, ehl-i akıl ve kalbin yarım asırdan beri devam edegelen ve gittikçe umumiyet kesbeden Said Nursî ve Risale-i Nur hakkındaki kanâat ve ifâdeleri, gerçekten büyük bir hakikatin tezâhürü olarak kabûl edilmek icâb eder. ∗∗∗

Suâl: Mâdem Allah Alîmdir; Onun bilmesi ve iltifatı kâfîdir. Ehl-i kemâl büyük zâtlar, dâima kendilerini setretmişler. Hem bâkî bir âlemde hakikatler bütün çıplaklığıyla ortaya döküleceğine göre; ne için Risale-i Nurun meziyetleri, İlâhî inâyet ve ikramlar çoklukla zikredilmiş; Said Nursî’nin Hizmet-i Kur'âniyesi esnâsında mazhar olduğu hàrika muvaffakıyet ve kemâlât beyân edilmiş ve bunlar ne için neşredilmiş? Hattâ ilmî eserlerinin bir çoğunun arkasında bu nev'i takrizler konulmuş?...

Cevab: Bu hususta mukni' cevablar bazı mektûblarda vardır. Bir hülâsası şudur: Bediüzzaman’ın Risale-i Nurun neşriyle hizmeti, doğrudan doğruya Kur'ân hesabınadır. Îmân hakikatlerinin neşri, Müslümanların îmânlarının takviyesi, kuvvetlenmesi, dolayısıyla İslâm Dininin teâlî etmesi, din düşmanlarının müfsid hücumlarının def' edilmesi ve İslâm Dininin insanlar arasında maddî ve manevî kemâlâtın zübde ve hülâsası olduğunu âleme ilân etmek ve herkese kanâat-ı kat'iyye vermek için zikredilmiştir. Yukarıda bahsedildiği gibi aleyhte olanlar öyle insafsızca hücumlarda bulunmuşlardır ki; Said Nursî, hadsiz muârızlara, çok kuvvetli ve kesretli düşmanlara karşı az, fakir ve zaîf olan Risale-i Nur Talebelerine, kuvve-i maneviye, gaybî imdâd, teşci', sebat ve metânet vermek için Risale-i Nur hakkındaki ikram-ı İlâhî ve hizmetin makbûliyetine ait inâyet-i Rabbâniyeyi zikretmiş; insafsız hücum ve asılsız iftiralara karşı mecburiyetle müdafaaya geçilmiştir.

Hem Tarihçe-i Hayat’a geçen bir mektûbunda, Bediüzzaman:

“Ben itiraf ediyorum ki; böyle makbûl bir eserin mazharı olmağa hiçbir vecihle liyâkatim yoktur. Fakat çok ehemmiyetsiz bir çekirdekten koca dağ gibi bir ağacı halketmek kudret-i İlâhiyenin şe'nindendir ve âdetidir ve azametine delildir. Ben kasemle te'min ederim ki; Risale-i Nuru senâdan maksadım, Kur'ânın hakikatlerini ve îmânın rükünlerini te'yid ve isbât ve neşirdir. Hàlık-ı Rahîmime yüzbinler şükür olsun ki; beni kendime beğendirmemiş, nefsimin ayıplarını ve kusurlarını bana göstermiş ve o nefs-i emmâreyi başkalara beğendirmek arzusu kalmamış. Kabir kapısında bekleyen bir adamın, arkasındaki fânî dünyaya riyâkârâne bakması, acınacak bir hamâkattir ve dehşet verici bir hasârettir. İşte bu hâlet-i rûhiye ile, yalnız hakàik-ı îmâniyenin tercümânı olan Risale-i Nurun, Kur'ânın malı olarak meziyetlerini izhâr ediyorum. Sözlerdeki hakàik ve kemâlât benim değil, Kur'ânındır ve Kur'ândan tereşşuh etmiştir. Mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle kuru çubuk hükmündeyim.”

Evet, Said Nursî, Risale-i Nurla dinsizliğe ve İslâmiyet aleyhindeki cereyanlara karşı giriştiği Kur'ân ve îmân hizmetinde çok yardımcılara, hükûmet ve milletçe teşvik ve müzâherete muhtaç iken bil'akis çeşitli iftira, tezvir ve ithamlarla hapse sürülmek, eserlerini imha etmek, halkı kendinden soğutmak için aleyhinde türlü isnâdlar yapılmıştır. Elbette hak bildiği mesleğini, Kur'ânın şerefine ve Hazret-i Peygamberin nübüvvetinin teâlîsine ait hizmetini aleyhteki iftiralardan müberrâ kılmak için hakikati söyleyecek, müdafaada bulunacak. Farazâ bazılar tarafından şahsî bir noksanlık telâkki edilse bile, umumun istifade ve saâdeti için şahsî zararına da râzı olacaktır. Onun için Risale-i Nur hakkında beyân edilen ve neşredilen senâlara bu gibi noktalardan bakmak lâzımdır; yoksa hizmete zarar olur.

Dar düşünce ile hareket etmek zamanında değiliz. Îmânsızlar, kendi muzır mesleklerini menfî ideolojilerini, sahte kahramanları hattâ İslâm düşmanlarını – onlar asla lâyık olmadığı hâlde – çeşitli medh ü senâ ile insanlığın nazarına göstermeğe, alkış toplamağa çalışıyorlar. Uzağa gitmeğe lüzum yok; dünyayı saran dehşetli dinsizlik cereyanını idare edenler, büyük kahramanlar olarak ilân edilirken neden Müslümanlar hak dinlerini medh ü senâ etmesinler, onun kemâlâtını, ulviyetini neşretmesinler; Kur'âna âyine olan ve bu zamanın dinsizlik cereyanlarına meydân okuyup, dine en büyük hizmeti îfâ eden bir eser külliyatı ve onun muhterem, mütevâzi ve hadsiz zulümlere ma'rûz kalmış müellifi, medhedilmesin? Hâlbuki yazılan yazılar, mücerred mevzûlar olarak değil, ekseriyetle müdafaa kabîlinden, aleyhteki iftiralara cevab olarak neşredilmiş hakikatlerdir. ∗∗∗

Üstad’ın hayatı, küllî hizmeti noktasından topluca iki büyük safha arzetmektedir

Üstad’ın hayatı, küllî hizmeti noktasından topluca iki büyük safha arzetmektedir.

Birincisi: Doğuşundan itibaren tahsil hayatı, Van’daki ikameti, İstanbul’a gelişi, siyâsî hayatı, seyahatleri, harb-i umumiyeye iştirâki, Rusya’daki esâreti, İstanbul’da Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâlığında bulunuşu, Kuvâ-yı Milliye’de İstanbul’daki hizmeti, Ankara’ya gelerek ilk Meclis-i Meb'ûsândaki fa'âliyetleri ve kısa bir müddet sonra Van’a çekilip inzivayı ihtiyar etmesi gibi herbiri ayrı bir hayat sahnesi olan Üstad’ın hayatının bu birinci safhası, îmân ve Kur'ân hizmeti itibariyle ikinci safha hayatının mukaddimesi hükmündedir. İkinci büyük hizmetine hazırlıktır. Ömrünün ellinci senesine kadardır.

İkincisi: Van’da inzivada iken Garb’a nefyedilip Isparta’nın Barla Nahiyesi’nde ikamete memur edildiği zamandan başlar ki; Risale-i Nurun zuhûru ve intişarıdır. A'zamî ihlâs, a'zamî fedâkârlık, a'zamî sadâkat, metânet ve dikkat ve iktisad içinde Risale-i Nurla giriştiği hizmet-i îmâniye ve manevî cihad-ı diniyedir.

Hayatının bu ikinci safhası, Harb-i Umumî neticesinde osmanlı hilâfetinin inkırâz bulmasıyla insanlık âleminde medeniyet-i beşeriyeyi mahveden ve semâvî dinlerle mücâdeleyi esâs ittihàz edinen, komünizm rejiminin insaniyetin yarısını istilâ ederek dünyayı dehşete saldığı ve memleketimizi tehdide yeltendiği ve manevî tahribâtının tehlikesine ma'rûz kaldığımız bir devreye rastlar. Bu devre, bin senedir Kur'âna bayraktarlık yapmış, İslâmiyete asırlarca hizmet etmiş kahraman bir millet için dikkatle incelenmesi lâzım gelen bir devredir.

Üstad, Risale-i Nuru te'lif ederken Kur'ânın i'câzî lem'aları olan bu eserlerin, her tâife-i insaniyede inkişaf edeceğini, dinsizliğin memleketimizi istilâsına mâni olacağını, memleket ve millet için bir sedd-i Kur'ânî vazifesini göreceğini, Risale-i Nur hizmetinin umumiyet kesbedip, Türk milletinin yine İslâmiyetin kahraman bir ordusu ve fedâkârı olacağını, Risale-i Nurun neşri ve ileride resmen intişarı, milletçe benimsenmesi ve maârif dâiresinin hakikat-i Kur'âniyeye yapışması neticesi; maddeten ve ma'nen milletin terakkî edeceğini, İslâmiyetin büyük kuvvet bulacağını zikretmiştir.

Risale-i Nur bir alemdir, ünvândır. Bu zamanda zuhûr eden Kur'ânî hakikatler manzûmesidir. Necîb milletimizin, insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyete sarılması, yepyeni bir rûh ve taze bir îmân aşkı ve heyecanı içinde uyanmasının ifâdesidir. İçinde bulunduğumuz asrın değiştirdiği hayat şartları ve yeni bir dünya nizâmı ve görüşü karşısında îmânın tahkîm ve takviyesi ile feverân eden hamiyet-i İslâmiyenin mânâsıdır. Mütenebbih, kalbleri îmân ve muhabbet-i Nebevî ile coşkun ve cihan değer şeref-i intisabıyla ser-efrâz fedâkârların yetişmesi ve bu milletin mâzisine mütenâsib kahramanlığı, yüksek îmân ve ahlâkı izhâr etmesi işâretidir.

Bediüzzaman, Risale-i Nuru hiçbir makam ve meşrebin te'siri altında kalmadan, maddî-manevî hiçbir menfaat ve hissiyat karışmadan, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîmin umumun istifade edebileceği ve umuma hitâb eden hakikatlerini tefsir etmiş, bu hakikatlerin tercümânlığını yapmıştır. Te'lif ettiği âsârından herkes istifade edebilmektedir. Bir tâifeye, bir sınıf halka mahsûs değildir. Bu Tarihçe-i Hayat, okuyucularının nazarını – bu zamanda – Kur'ânın hikmet nurları olan Risale-i Nur’a çevirip, ondan istifadeyi gösterecektir. Said Nursî ise Kur'ânın hizmetinde fedâkârâne çalışmış, Sünnet-i Peygamberîye ittibâ' etmiş, nümûne-i imtisal bir zât olarak görünmektedir.

Tarihçe-i Hayat’ta geçen bazı mektûblardan anlaşılacağı üzere:

Said Nursî, bir zamanlar felsefe mesleğinde çok ileri gitmiş, sonra Kur'ân-ı Hakîmin irşadıyla, hak ve hakikate erişmiş ve bu zamanda fen ve felsefe ile iştigâl edip şek ve şübhelere ma'rûz kalanları, aklî delillerle şübhelerden kurtaracak eserler te'lif etmiştir.

Risale-i Nurun yolu, mesleği; bu zamandaki hayat şartlarına, insanların ahvâl-i rûhiyelerine göre en selâmetli, en kısa ve umumî bir cadde-i Kur'ândır. Serâpâ ilim ve tefekkür üzerine gitmektedir. İctimâî hayatta çeşitli hizmetler gören ferdlerin istifadesi büyüktür. Risale-i Nuru okuyan ve ondan ders alarak tefekkür-ü îmâniyeyi kazananlar, dünyevî vazife ve mesleklerini, âhiret hayatına ve ebedî saâdete vesile yaparak büyük bahtiyarlığa erişecektir. İslâm Dinindeki bu büyük hakikati derkeden münevverler, elbette hak dininin hizmetini büyük bir saâdetle derûhde edecekler, hakikati arayan, fakat bulamayan insanlığa da neşre çalışacaklar. Evet, talebe, profesör, meb'ûs, kim olursa olsun, mes'ûliyet dâiresi olanlar, muhîtini tenvir ile mükelleftir. Bir vilâyet, hattâ bir memleketin saâdet ve selâmeti, tenvir ve irşadı ile mükellef olanlar, elbette çok daha ziyâde müteyakkız davranmak mecburiyetindedirler.

Said Nursî, Risale-i Nurla, bu millete en büyük hizmeti, iyiliği yapmıştır. Mukâbilinde, şahsı için bir teşekkür dahi istemiyor; gerçi şahsına tevcîh edilen yüksek medih ve tavsifâtı hâvî mektûblar var. Bunları, okuyucuların, Nurlardan istifadelerine bir alâmet olduğu cihetle, Risale-i Nur hesabına kabûl etmiş. –Hakikatte– Said Nursî’nin bu milletten, gençlikten istediği; îmânla, dünyevî ve uhrevî saâdeti kazanmalarıdır. Bunun için, Kur'ânın bu zamana ait dersi olan Risale-i Nuru esâs tutup her yerde, her dâirede neşrini, îmân hakikatlerinin öğrenilmesini istemektedir. Kendisi defalarca, bu millet ve memleket aleyhindeki cereyanlara karşı yegâne çarenin Risale-i Nur olduğunu ihtar etmekte ve müjdelemektedir.

Üstad’ın Rızâ-yı İlâhîye mâtuf hizmet, hareket ve fa'âliyetlerini başka maksad ve gayelere yorumlamak isteyenler, ancak basîretsizliklerini ilân ediyorlar.

İnsanın yüksek mâhiyet ve rûhunun istediği hakîki saâdet, ancak Kur'ânın gösterdiği yolda ve rızâ-yı İlâhînin parıldadığı ufuktadır. Bediüzzaman, Risale-i Nurla insanlığa bu yolu ve bu ufku göstermekte, Sırat-ı Müstakîm ashâbının nurlu kafilesine iltihak etmenin, insan için elzem olduğunu duyurmakta ve isbât etmektedir.

İşte biz, âcizâne hazırladığımız bu eserle bu hakikate bir nebze hizmet etmek istedik. İstikbâlin münevver bahtiyarlarına bir me'haz olarak bu eseri neşrediyoruz. Daha derin ve geniş bir tarihçe hazırlanması dileğimizdir.

وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْفِيقُ

Hazırlayanlar

Birinci Kısım - İlk Hayatı

BİRİNCİ KISIM

İlk Hayatı