► (03) ◄
Yazık! Eyvâhlar olsun! Saâdetimiz olan meşrûtiyet-i meşrûa, bir menba'-ı hayat-ı ictimâiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maârif-i cedîdeye, millet nihâyet derecede müştâk ve susamış olduğu hâlde, bu hâdisede ifrat-perver olanlar meşrûtiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâübâliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf sed çektiler. Bu seddi çekenler, ref' etmelidirler. Vatan nâmına ricâ olunur.
Ey Paşalar, Zâbitler! Bu onbir buçuk cinayetin şâhidleri binlerle adamdır. Belki, bazılarına İstanbul’un yarısı şâhiddir. Bu onbir buçuk cinayetin cezasına rızâ ile beraber onbir buçuk suâlime de cevab isterim. İşte bu seyyiâtıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş'esini kaçıran ve ağrâzlar ve tarafdârlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık, cem'iyât-ı akvâmiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrûtiyet ve mânâsı istibdâd olan ve İttihâd ve Terakkî ismini de lekedâr eden buradaki şûbe-i müstebidâneye muhâlefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref'-i imtiyaz lâzım. Tâ ki, biri, bir imtiyaz ile başkasına haşerât nazarıyla bakmakla nifâk çıkmasın.
Fahr olmasın, derim: Biz ki hakîki Müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zîra biliyoruz ki: اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ fakat, meşrû, hakîki meşrûtiyetin müsemmâsına ahd ü peymân ettiğimden, istibdâd ne şekilde olursa olsun, meşrûtiyet libâsı giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım!
Fikrimce meşrûtiyetin düşmanı; meşrûtiyeti gaddâr, çirkin ve hilâf-ı Şerîat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esmâ ile hakàik tebeddül etmez.”
En büyük hatâ, insan, kendini hatâsız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatini kabûl etmeden nâsa nasihati kabûl ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan emr-i bilma'rufu te'sirsiz etmekle tenzîl ettim.
Hem de tecrübe ile sâbittir ki; ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazen o kusur işlenmemiş başka kusurun sûretinde kendini gösterir. O adam masûm iken cezaya müstehak olur. Allah musîbet verir, hapse atar, adâlet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulü'l-emir! Bir haysiyetim vardı; onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim, kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avâma nasihati te'sir ettiriyordum, maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i'dâma esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem! Sûreten mahkûmiyetim, vicdânen mahkûmiyetinizi intac edecektir! Bu hâl bana zarar değil, belki şândır!
Fakat millete zarar ettiniz. Zîra nasihatimdeki te'siri kırdınız. Sâniyen: Kendinize zarardır. Zîra, hasmınızın elinde bir hüccet-i kàtıa olurum. Beni mehenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hàlisa dediğiniz adamlar böyle mehenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır?
Eğer meşrûtiyet bir fırkanın istibdâdından ibaret ise ve hilâf-ı Şerîat hareket ise; فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلاَنِ اَنِّى مُرْتَجِعٌ (Hâşiye) <ft3>[^17]</ft3> Zîra yalanlarla ittihâd yalandır. Ve ifsadât üzerine müesses olan ism-i meşrûtiyet fâsiddir. Müsemmâ-i meşrûtiyet; hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine bekà bulacaktır.
[^17]:(Hâşiye) Yani; bütün dünya, cin ve ins şâhid olsun ki, ben mürteciyim.
..................
“Otuzbir Mart Hâdisesi” denilen o sâika ve müdhiş fırtına, esbâb-ı adîde tahtında öyle bir istibdâd-ı tabîiyi müheyyâ etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu hâlde, min-indillâh, ehl-i kıyâmın lisânına dâima mu'cizesini gösteren ism-i Şerîat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden Nisanın nısfından sonraki gazeteleri indallâh mahkûm ediyor. Zîra, o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes'ele ve onunla beraber yedi hâl nazar-ı mütâlaaya alınsa, hakikat tezâhür eder. Onlar da bunlardır:
1 – Yüzde doksanı İttihâd ve Terakkî’nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdâdı aleyhinde bir hareket idi.
2 – Fırkaların meydân-ı münâkaşâtı olan vükelâyı tebdil idi.
3 – Sultan-ı mazlumu sukùt-u musammemden kurtarmaktı.
4 – Hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindarânelerinin muhâlif telkinâtının önüne sed olmaktı.
5 – Pekçok büyütülen Hasan Fehmi Bey’in kàtilini meydâna çıkarmaktı.
6 – Kadro haricine çıkanları ve alay zâbitlerini mağdûr etmemekti.
7 – Hürriyeti, sefâhete şümûlünü men' ve âdâb-ı Şerîatla tahdid ve avâmın siyaset-i Şer'î bildikleri yalnız kısas ve kat'-ı yed haddini icra idi.
Fakat zemin bataklık ve dam(tuzak) ve plân serilmişti. Mukaddes olan itâat-i askeriye fedâ edildi. Üssü'l-esâs esbâb, fırkaların tarafdârâne ve garazkârâne münâkaşâtı ve gazetelerin belâğat yerine mübâlağat ve yalan ve ifrat-perverâne keşmekeşleri idi. Bu metâlib-i seb'ada; nasıl ki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür. Bunda da yalnız ziyâ-yı Şerîat-ı beyzâ tecellî etti. Fesâdın önüne sed çekti.
Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkîmiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkîsiyle ve hakàik-ı Şerîatın tecellîsiyledir. Yoksa, “Yürüyüşünü terketti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi” olan darb-ı mesele mâsadak olacağız.
Evet, hem şân ü şeref-i millet-i İslâmiye, hem sevâb-ı Âhiret, hem hamiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız...
Ey Paşalar, Zâbitler! Cinayetlerime ceza ve şimdi suâllerime de cevab isterim.
İslâmiyet ise, insaniyet-i kübrâ.. ve Şerîat ise, medeniyet-i fuzlâ (en faziletli medeniyet) olduğundan; Âlem-i İslâmiyet, medine-i fâzıla-i Eflâtuniye olmağa sezâdır.
Birinci suâl: (Hâşiye) <ft3>[^18]</ft3> Gazetelerin aldatmalarıyla meşrû bilerek buradaki görenek ve âdâta binâen cereyan-ı umumiye kapılan sâfdillerin cezası nedir?
[^18]: (Hâşiye) Bu suâller, kırk-elli masûm mahpusun tahliyesine sebeb oldu.
İkinci suâl: Bir insan yılan sûretine girse, yâhut bir velî haydut kıyafetine girse veyâhut meşrûtiyet, istibdâd şekline girse; ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki, hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdâddırlar!
Üçüncü suâl: Acaba müstebid yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddid şahıslar müstebid olmaz mı? Bence, kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdâd münkasım olmuş olur ve komitecilikle tam şiddetlenir.
Dördüncü suâl: Bir masûmu i'dâm etmek mi, yoksa on cânîyi affetmek mi daha zarardır?
Beşinci suâl: Maddî tazyîkler, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği gibi daha ziyâde nifâk ve tefrika vermez mi?
Altıncı suâl: Bir mâden-i hayat-ı ictimâiyemiz olan ittihâd-ı millet, ref'-i imtiyazdan başka ne ile olur?
Yedinci suâl: Müsâvâtı ihlâl ve yalnız bazılara tahsîs ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek; zâhiren adâlet iken, bir cihette acaba müsâvâtsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile masûmiyetleri tebeyyün eden ekser-i mahpusînin, belki yüzde sekseni masûm iken; acaba ekseriyet nokta-i nazarında bu hâl hükümfermâ olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Dîvân-ı Harbe diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler!
Sekizinci suâl: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta-i asabiyesine dâima dokundura dokundura zorla herkesi meşrûtiyete muhâlif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrûtiyet altında olan muannid istibdâda ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?
Dokuzuncu suâl: Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zâyiât vukû' bulsa, kabahat kimdedir?
Onuncu suâl: Fikir ve söz hürriyeti verilse, sonra da muâheze olunsa; acaba bîçâre milleti ateşe atmak için bir plân olmaz mı? Böyle olmasa idi, başka bahâneyle mevki-i tatbike konulacağı hayâle gelmez mi idi?
Onbirinci suâl: Herkes meşrûtiyete yemîn ediyor. Hâlbuki ya müsemmâ-yı meşrûtiyete kendi muhâlif veya muhâlefet edenlere karşı sükût etse, acaba keffâret-i yemîn vermek lâzım gelmez mi? Ve millet yalancı olmaz mı? Ve masûm olan efkâr-ı umumiye; yalancı, bunak ve gayr-ı mümeyyiz addolunmaz mı?
Elhâsıl; Şedîd bir istibdâd ve tahakküm, cehâlet cihetiyle şimdi hükümfermâdır. Güyâ istibdâd ve hafiyelik tenâsüh etmiş. Ve maksad da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdâdı, şiddetli ve kesretli yapmakmış!
Yarım suâl: Nâzik ve zaîf bir vücûd ki, sivrisineklerin ve arıların ısırmasına tahammül edemediği için, gayet telâş ve zahmetle onları def'e çalışırken biri çıksa, dese ki: “Maksadı, sivrisinekleri, arıları def'etmek değil.. belki büyük arslanı îkaz edip kendine musallat etmek ister.” Acaba böyle demekle hangi ahmağı kandıracaktır?
Suâlin diğer yarısı çıkmağa izin yoktur!
Ey Paşalar, Zâbitler! Bütün kuvvetimle derim ki:
Gazetelerde neşrettiğim umum makàlâtımdaki umum hakàikta nihâyet derecede musırrım. Şâyet zaman-ı mâzi cânibinden Asr-ı Saâdet mahkemesinden adâletnâme-i Şerîatla dâvet olunsam, neşrettiğim hakàikı aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaâtının modasına göre bir libâs giydireceğim.
Şâyet müstakbel tarafından üçyüz sene sonraki tenkidât-ı ukalâ mahkemesinden tarih celbnâmesiyle celb olunsam, yine bu hakikatleri tevessü' ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini yamalamakla beraber, taze olarak orada da göstereceğim.
Demek, “Hakikat tahavvül etmez; hakikat haktır.” اَلْحَقُّ يَعْلُو وَلاَ يُعْلَى عَلَيْهِ
Millet uyanmış; muğâlata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telâkki olunan hayâlin ömrü kısadır. Feverân eden efkâr-ı umumiye ile o aldatmalar ve muğâlatalar dağılacak ve hakikat meydâna çıkacaktır inşâallâh.
Sizin işkenceli hapishânenizin hâli: Zaman müdhiş, mekân muvahhiş, mahpusîn mütevahhiş, gazeteler mürcif, efkâr müşevveş, kalbler hazîn, vicdânlar müteessir ve me'yûs; bidâyet-i hâlde memurlar şemâtetli, nöbetçiler müz'ic olmakla beraber; vicdânım beni tâzib etmediği için o hâl bana eğlence gibi idi. Musîbetlerin tenevvü'ü mûsikînin nağmelerinin tenevvü'ü gibi bana geliyordu.
Hem de, geçen sene tımarhânede tahsil ettiğim dersi, şimdi bu mektebde itmâm ettim. Musîbet zamanının uzunluğundan, uzun dersler gördüm. Dünyanın rûhâni lezzeti olan hüzn-ü masûmâne ve mazlumâneden, “zaîfe şefkat ve gadre şiddet-i nefret” dersini aldım.
Ümîdim kavîdir ki; çok masûmların kalblerinden harâret-i hüzünle tebahhur eden “ay! vay!” ve “ah!”lar, rahmetli bir bulut teşkil edecektir. Ve Âlem-i İslâmdaki yeni yeni İslâm Devletlerinin teşekkülleriyle o rahmetli bulut teşekküle başlamıştır.
Eğer medeniyet, böyle haysiyet kırıcı tecâvüzlere ve nifâk verici iftiralara ve insafsızcasına intikam fikirlerine ve şeytancasına muğâlatalara ve diyânette lâübâlîcesine hareketlere müsâid bir zemin ise herkes şâhid olsun ki; o saâdet-saray-ı medeniyet tesmiye olunan böyle mahall-i ağrâza bedel, Vilâyât-ı Şarkıyenin hürriyet-i mutlakanın meydânı olan yüksek dağlarındaki bedeviyet ve vahşet çadırlarını tercih ediyorum. Zîra bu mimsiz medeniyette görmediğim hürriyet-i fikir ve serbestî-i kelâm ve hüsn-ü niyet ve selâmet-i kalb, şarkî Anadolunun dağlarında tam mânâsıyla hükümfermâdır.
Bildiğime göre, edipler edebli olurlar. Edebsiz bazı gazeteleri, nâşir-i ağrâz görüyorum. Eğer edeb böyle ise ve efkâr-ı umumiye böyle karmakarışık olsa, şâhid olunuz ki böyle edebiyâttan vazgeçtim; bunda da dâhil değilim. Vatanımın yüksek dağlarında, yani Bâşit başındaki ecrâm ve elvâh-ı âlemi, gazetelere bedel mütâlaa edeceğim.
<en4>Muarradır fezâ-yı feyzimiz şeyn-i temennâdan,</en4>
<en4>Bize dâd-ı ezeldir, zîrden bâlâdan istiğnâ.</en4>
<en4>Çekildik neşve-i ümîdden, tûl-ü emellerden;</en4>
<en4>Öyle mecnûnuz ki, ettik vuslat-ı Leylâdan istiğnâ...</en4>
Tenbih: Medeniyetten istifâm, sizi düşündürecek. Evet böyle istibdâd ve sefâhete ve zilletle memzûc medeniyete bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhâsı fakir ve sefîh ve ahlâksız eder. Fakat hakîki medeniyet, nev'-i insanın terakkî ve tekemmülüne ve mâhiyet-i nev'iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.
Hem de mânâ-yı meşrûtiyete, iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve Âlem-i İslâm’ın istikbâlde terakkîsinin birinci kapısı meşrûtiyet-i meşrûa ve şerîat dâiresindeki hürriyettir. Ve tâli' ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrûtiyetteki şûrâdır. Zîra; şimdiye kadar üçyüz yetmiş milyon İslâm ecânibin istibdâd-ı manevîsi altında eziliyordu. Şimdi Hâkimiyet-i İslâmiye, âlemde, bâhusus bundan sonra Asya’da hükümfermâ olduğu hâlde herbir ferd-i Müslüman hâkimiyetin bir cüz'-ü hakîkisine mâlik olur. Ve hürriyet üçyüz yetmiş milyon İslâmı esâretten halâs etmeğe bir çare-i yegânedir. Farz-ı muhâl olarak; burada yirmi milyon nüfûs, te'sis-i hürriyette çok zarar-dîde olsalar da fedâ olsunlar.
Yirmiyi verir, üçyüzü alırız. Yazık!.. Eyvâhlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzûc olmamışlar. İnşâallâh elektrik-i hakàik-ı İslâmiyetle imtizaç ederek, ziyâ-yı maârif-i İslâmiye harâretiyle kuvvet tevlîd ederek bir mîzâc-ı mu'tedile-i adâlet vücûda gelecektir.
Yaşasın meşrûtiyetti meşrûa!.. Sağ olsun hakikat-i Şerîat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!..
İstibdâdın Garîbü'z-zamanı
Meşrûtiyetin Bediüzzaman’ı
Şimdikinin de Bid'atü'z-zamanı
Said Nursî ∗∗∗
Bundan sonra; İstanbul’da fazla kalmaz, Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılır, Batum yoluyla Van’a giderken Tiflis’e uğrar. Tiflis’te, Şeyh San'an Tepesine çıkar. Dikkatle etrafı temâşâ ederken yanına bir Rus polisi gelir ve sorar:
— Niye böyle dikkat ediyorsun?
Bediüzzaman der:
— Medresemin plânını yapıyorum.
O der:
— Nerelisin?
Bediüzzaman:
— Bitlisliyim.
Rus polisi:
— Bu Tiflis’tir!
Bediüzzaman:
— Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Rus polisi:
— Ne demek?
Bediüzzaman:
— Asya’da, Âlem-i İslâmda üç nur birbiri arkasında inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkışa'a başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
Rus polisi:
— Heyhât!.. Şaşarım senin ümîdine?
Bediüzzaman:
— Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
Rus polisi:
— İslâm, parça parça olmuş?
Bediüzzaman:
— Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaîd bir veledidir, İngiliz mekteb-i i'dâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zekî bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahâdır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde ta'lim ediyorlar. İlâ âhir...
Yâhû, şu asîlzâde evlâd, şehâdetnâmelerini aldıktan sonra, herbiri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk-ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin inâdına, nev'-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir. ∗∗∗
Bediüzzaman’ın, Şarktaki Aşâirle Muhâvere ve Münâzaralarından Bir Kaç Misâl
Van’a muvâsalat ettikten sonra, aşâiri (aşîretleri) dolaşarak ictimâî, medenî, ilmî derslerle onları irşada çalışmıştır. Bu hususta, suâl-cevab hâlinde, “Münâzarât” isimli bir kitab neşretmiştir.
Bediüzzaman’ın bir taraftan ehl-i siyasetle, diğer taraftan halk tabakası ve aşîretlerle muhâveresi, şübhesiz ki gayet merak-âverdir. Bütün bunlarda; bu zâtın yegâne azîm ve gayesinin İslâmiyet nurunun ve Kur'ân hakikatlerinin dünyaya yayılması olduğu ve kendisinin de bir dellâl-ı Kur'ân vazifesini bütün hayatında îfâ ettiği görülmektedir.
BEDİÜZZAMAN’IN, ŞARKTAKİ AŞÂİRLE MUHÂVERE
VE MÜNÂZARALARINDAN BİR KAÇ MİSÂL
Suâl: Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Elcevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûb bîçâre bir reise yâhut müdâhin memurlara veyâhut mantıksız bir kısım zâbitlere i'timâd edilirse ve dinin himâyesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir, yoksa efkâr-ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı
İslâmiyenin mâdeni olan ve herkesin kalbindeki şefkat-i îmâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının ictimâ'larından ve hamiyet-i İslâmiyenin şerârât-ı neyyirânesinin imtizacından hâsıl olan amûd-u nurânînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd-u nurânî, dinin himâyetini, şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât-ı müteferrika, tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i hikmette takarrür etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyemâ (bâhusus) din-i hakk-ı fıtrînin sözü; daha nâfiz, hükmü daha àlî, te'siri daha şedîddir.
Evet, evet... Eğer sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zîra, kâinâtı nağamâtıyla raksa getiren ve hakàikın esrârını ihtizâza veren musîka-i İlâhiye hiç durmuyor. Mütemâdiyen güm güm eder.
Pâdişahlar pâdişahı olan Sultan-ı Ezelî, Kur'ân denilen musîka-i İlâhiyesiyle umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumânda şiddetli ses getirmekle, sadef-i kehf-misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâ'iyle; umum Kütüb-ü İslâmiyeyi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev'iyle onu ilân eden o sadâ-yı semâvî ve rûhâniyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?...
S — Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
C — Öyleler hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahânesi gibi hezeyan ediyorlar. Zîra, nâzenîn hürriyet, âdâb-ı şerîatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet-i umumî efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrîye zararı dokunmasın...
Fakat ey göçerler! Sizde olan yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır.
Hem de kût-u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir. Lâkin güneş gibi parlak, rûhun mâşukası ve cevher-i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki: Saâdet Saray-ı Medeniyette oturmuş ve mârifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir...
S — Nasıl, hürriyet îmânın hàssasıdır?
C — Zîra, râbıta-i îmân ile Sultan-ı Kâinâta hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecâvüz etmeği dahi, o adamın şefkat-i îmâniyesi bırakmaz.
Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa o derece hürriyet parlar. İşte Asr-ı Saâdet...
S — Bir büyük adama ve bir velîye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.
C — Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevâzu' ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S — Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli, ye'se inkılâb ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C — Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet; âlem-i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzinin öteki yüzü şey'en-feşey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhâl olarak –Allah etmesin– eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîki münevver ve müttehid olarak kervan-ı benî beşere pişdârlık edeceğiz. Biz, en şedîd, en kavî ve en bâkî hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır. O millet-i kudsiye sağ olsun.
S — Gayr-ı müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
C — Müsâvât ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve gedâ birdir. Acaba bir şerîat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men' etse; nasıl Benî Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ... Biz imtisal etmedik. Evet, İmâm-ı Ali’nin (R.A.) âdi bir Yahudî ile muhâkemesi ve medâr-ı fahriniz olan
Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile murâfaası sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim. (Hâşiye-1) <ft3>[^19]</ft3>
[^19]: (Hâşiye-1) Eski Said, Nur'un parlak hâsiyetinden gelen kuvvetli bir ümîd ve tam tesellî ile siyaseti İslâmiyete âlet yaparak harâretle hürriyete çalışırken diğer bir hiss-i kable'l-vukû' ile dehşetli ve lâdînî bir istibdâd-ı mutlakın geleceğini bir hadîs-i şerîfin mânâsından anlayıp elli sene evvel haber vermiş. Said'in tesellî haberlerini o istibdâd-ı mutlak yirmibeş sene bilfiil tekzîb edeceğini hissetmiş ve otuz seneden beri اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip siyaseti bırakmış, Yeni Said olmuştur.
Zîra meşrûtiyet, hâkimiyet-i millettir; hükûmet, hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz; memuriyet bir nev'i riyâset ve bir ağalıktır; gayr-ı müslimlerden üçbin adamı ağalığımıza, riyâsetimize şerîk ettiğimiz vakitte, Millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde üçyüz bin adamın riyâsetine yol açılıyor. Biri zâyi' edip bini kazanan zarar etmez.