Otuzbir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı
(OTUZBİR MART HÂDİSESİ HAKKINDA BİR CEVABI)
Ben Otuzbir Mart Hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîra, İslâmiyetin meşrûtiyet-perver ve hamiyetli fedâileri cevher-i hayat makamında bildikleri ni'met-i meşrûtiyeti, şerîata tatbik edip ehl-i hükûmeti adâlet namazında kıbleye irşad ve nâm mukaddes şerîatı, meşrûtiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrûtiyeti, şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât-ı sâbıkayı muhâlefet-i şerîat üzerine ilkà etmek için bazı telkinâtta ve teferruâtın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark edemeyenler, hâşâ! Şerîatı, istibdâda müsâid zannederek tûtî kuşları taklidi gibi “Şerîat isteriz” demekle hakîki maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cây-i ibret bir nokta-i siyah!.. (Hâşiye-2) <ft3>[^20]</ft3> .......
[^20]:(Hâşiye-2) Gitme, dikkat et; âlîhimmet olanlar, o hâdisede sükût ettiler. Garazkâr cerideler hakîki hürriyetin sadâsını susturdular. Meşrûtiyet pek az adamların üstüne münhasır kaldı, fedâkârları da dağıldılar.
Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri, İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh ve en sefîh bile, sedd-i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır. Lâsiyyemâ, siyasetten haberdar olanlar...
Hem Zaman-ı Saâdetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhâkeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun. Ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele... Taklid ise ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân-ı sâire müntesibleri mutlaka fevc fevc muhâkeme-i akliye ile ve bürhân-ı kat'î ile dâire-i İslâmiyet’e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar.
Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl-i İslâmın temeddünü, Hakikat-i İslâmiyete ittibâ'ları nisbetindedir. Başkalarının temeddünü ise, dinleriyle ma'kûsen mütenâsibdir. Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ; uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zîra uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinâd edecek ve gayr-ı mahdûd âmâline (emellerine) neşv ü nemâ verecek ve istimdâdgâhı olacak noktayı yani din-i hak olan dâne-i hakikati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki: Herkeste Din-i hakkı bulmak için bir meyl-i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev'-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâatu'l-istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak bir isti'datta olan Hakikat-i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve müteassıb bir kısım hocalara tahsîs edip, İslâmiyet’in yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz.
Hem de, umum kemâlâtı câmi' ve bütün nev'-i beşerin hissiyat-ı àliyesini besleyecek mevâddı muhît olan o kasr-ı nurâni-yi İslâmiyeti, ne cür'etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere hàs olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşâhedâtına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S — İfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkîr ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak.
C — Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?.. Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tâhirler, Yûsuflar, Ahmedler vesâireler!.. Sizlere hitâb ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler Cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen Nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin (Hâşiye-1) <ft3>[^21]</ft3> mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misâfir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan هَنِيئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
[^21]:(Hâşiye-1) Medresetü'z-Zehrâ'nın Van'daki nümûnesi olan ve vefât eden "Horhor Medresesi"nin mezar taşı hükmünde bulunan Van Kalesi demektir.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada mâziye bakan ve tasavvurâtları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın (Hâşiye-2) <ft3>[^22]</ft3> hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîra ben biliyorum ki: Şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
[^22]:(Hâşiye-2) İstikbâlde te'lif edilecek Risale-i Nur Külliyatını hiss-i kable'l-vukû' ile haber veriyor.
Ey muhâtablarım! Ben çok bağırıyorum. Zîra Asr-ı Sâlis-i Aşrin (yani onüçüncü asrın), minâresinin başında durmuşum, sûreten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye dâvet ediyorum.
İşte ey iki hayatın rûhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, Hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinât üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!..
S — Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi; gelenler bizden daha fenâ gelecekler?..
C — Ey Türkler ve Kürdler! Acaba şimdi bir miting yapsam; sizin bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonraki evlâdlarınızı şu gürültühâne olan asr-ı hâzır meclisine dâvet etsem... Acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdâdınız demeyecekler mi:
“Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice-i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyâs ettiniz, bizi kısır bıraktınız!” Hem de sol safında duran ve şehristân-ı istikbâlden gelen evlâdlarınız, sağdaki ecdâdlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:
Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı?! Siz misiniz şu şânlı ecdâdımızla bizi rabteden râbıtamızın hadd-i evsatı?!
Heyhât!.. Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşâğabeli bir kıyâs oldunuz!”
İşte ey bedevî göçerler ve ey inkılâb softaları (∗) <ft3>[^23]</ft3> manzara-i hayâl (Hâşiye-1) <ft3>[^24]</ft3> üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.
[^23]:(∗) Sonradan ilâve edilmiştir.
[^24]:(Hâşiye-1) Hayâl dahi bir simotoğraftır.
Cevablardan Bir Kısım
(CEVABLARDAN BİR KISIM)
Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin hàrikulâde şecâate isti'dâdınız vardır. Zîra; bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya “Filân yiğittir” sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının nâmusunu isti'zam için kendini fedâ eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine (Hâşiye-2) <ft3>[^25]</ft3> yani üçyüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler rûhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi?.. Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.
[^25]:(Hâşiye-2) Milliyetimiz bir vücûddur. Rûhu İslâmiyet, aklı Kur'ân ve Îmândır.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr-ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güyâ bizim bir kısım ictimâî ahlâk-ı àliyemiz yanımızda revâc bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revâc bulmadığından cehâletimizin pazarına getirilmiş!..
Hem, büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyât-ı hâzıranın üssü'l-esâsı ve belki din-i hakkın muktezâsı olan “Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbablarım sağdırlar” gibi kelime-i beyzâ ve haslet-i hamrâyı gayr-ı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedâisi der: “Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat-ı maneviyem vardır.” Ve bütün sefâletin ve şahsiyâtın esâsı olan “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfân olsun.” Veyâhut وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلاَ نَزَلَ الْقَطْرُ olan kelime-i hamkâ ve seciye-i avrâ, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor. İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezâsıdır. Biz; rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: “Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet haydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb-ı uhrevî bana kâfîdir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır. Âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.” وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S — Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C — Doğruluk.
S — Daha,
C — Yalan söylememek.
S — Sonra?
C — Sıdk, sadâkat, ihlâs, sebat, tesânüd.
S — Neden?
C — Küfrün mâhiyeti yalandır. Îmânın mâhiyeti sıdktır. Şu bürhân kâfî değil midir ki; hayatımızın bekàsı, îmânın ve sıdkın ve tesânüdün devamıyladır. ∗∗∗
► (04) ◄
S — En evvel rüesâmız ıslah olunmalı?
C — Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r-ruûs ve'r-rüesâ!.. Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havâle etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِى الصَّيْفِ
İşte şimdi hizmet vaktidir ...
Elhâsıl: İslâm uyandı ve uyanıyor (Hâşiye) <ft3>[^26]</ft3> . Fenâlığı fenâ, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti'dâdı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat-ı asliyeniz, oldukça bozulmamış olduğundan; İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.
[^26]:(Hâşiye) Evet, kırk beş sene evvel söylenen bu sözü; Pakistan, Arabistan aşâiri dahi hâkimiyet ve istiklâliyetlerini kazandıklarından, Eski Said'i bu dersinde tasdik ediyorlar ve daha da edecekler.
∗∗∗
► (05) ◄
Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannettiklerinden derlerdi ki:
S — Tâcir misin?
C — Evet hem tâcirim, hem de kimyagerim.
S — Nasıl?
C — İki madde var, mezcettiriyorum: Birinden tiryâk-ı şâfi, birinden elektrik-i muzî tevellüd eder.
S — Bunlar nerede bulunur?
C — Medeniyet ve fazilet çarşısında; cebhesinde insan yazılı iki ayak üstünde gezen sandık içinde ki; üstünde kalb yazılan, ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S — İsimleri nedir?
C — Îmân, muhabbet, sadâkat, hamiyet.
Ceride-i Seyyâre, Ebû lâ-şey, İbnü'z-Zaman,
Ehu'l-Acâib, İbn-ü Ammil-garâib
Said Nursî ∗∗∗
Hutbe-i Şâmiyenin baş taraflarında diyor:
Sonra Van’dan Şam’a gider. Şam ulemâsının ilhâhı ve ısrarı üzerine, Câmiü'l-Emevî’de on bine yakın ve içerisinde yüz ehl-i ilim bulunan azîm bir cemâate karşı bir hutbe îrâd eder. Bu hutbe fevkalâde takdir ve tahsin ile kabûle mazhar olur. Bilâhare, buradaki hutbesi, “Hutbe-i Şâmiye” nâmıyla tab'edilmiştir.
Bu Hutbe-i Şâmiye; İslâm Âleminin içinde bulunduğu maddî-manevî hastalıkların nelerden ibaret bulunduğunu, felâket ve esârete hangi sebeblerden dolayı ma'rûz kaldıklarını bildiren; ve buna karşı çare-i halâs gösteren ve bundan sonra, İslâmiyetin zemin yüzünde maddî manevî en yüksek terakkîyi göstereceğini, İslâmî medeniyetin kemâl-i haşmetle meydâna geleceğini ve zemin yüzünü pisliklerden temizleyeceğini delâil-i akliye ile isbât eden, müjde veren çok kıymetdâr, bütün Müslümanlara, hattâ insanlığa şâmil bir derstir; bir hutbedir.
Hutbe-i Şâmiyenin baş taraflarında diyor:
Ben, bu zaman ve zeminde, beşerin hayat-ı ictimâiye medresesinde ders aldım ve bildim ki; ecnebîler, Avrupalılar, terakkîde istikbâle uçmalarıyla beraber bizi maddî cihette Kurûn-u Vustâda durduran ve tevkìf eden; altı tane hastalıktır. O hastalıklar da bunlardır:
1 – Ye'sin, (ümîdsizliğin) içimizde hayat bulup dirilmesi.
2 – Sıdkın hayat-ı ictimâiye-i siyâsiyede ölmesi.
3 – Adâvete muhabbet.
4 – Ehl-i îmânı birbirine bağlayan nurânî râbıtaları bilmemek.
5 – Çeşit çeşit sârî hastalıklar gibi intişar eden istibdâd.
6 – Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek.
Bu altı dehşetli hastalığın ilâcını da bir tıb fakültesi hükmünde, hayat-ı ictimâiyemize, eczâhâne-i Kur'âniyeden ders aldığım altı kelime ile beyân ediyorum. Muâlecenin esâsları, onları biliyorum.
Birici Kelime: "El-Emel
BİRİNCİ KELİME: “EL-EMEL” yani Rahmet-i İlâhiyeye kuvvetli ümîd beslemek.
Evet, ben kendi hesabıma aldığım derse binâen: Ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem-i İslâmın saâdet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâm’ın terakkîsi, onların intibâhıyla olan Arabın, saâdetinin fecr-i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ye'sin rağmına olarak ben dünyaya işittirecek (Hâşiye) <ft3>[^27]</ft3> derecede kanâat-ı kat'iyyemle derim: İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyet’in olacak. Ve hâkim, hakàik-ı Kur'âniye ve îmâniye olacak.
[^27]: (Hâşiye) Eski Said, hiss-i kable'l-vukû' ile 137l'de başta Arab Devletleri Âlem-i İslâm'ın ecnebî esâretinden ve istibdâdından kurtulup İslâmî Devletler teşkil edeceklerini kırkbeş sene evvel haber vermiş. İki Harbi Umumî ve otuz-kırk sene devam eden istibdâd-ı mutlakı düşünmemiş, bin üçyüz yirmiyedide olacak gibi müjde vermiş, te'hirinin sebebini nazara almamış.
Bu da'vâma çok bürhânlardan ders almışım. Şimdi o bürhânlardan mukaddemâtlı bir buçuk bürhânı zikredeceğim. O bürhânın mukaddemâtına başlıyoruz:
İslâmiyet hakàikı hem ma'nen, hem maddeten terakkî etmeğe kàbil ve mükemmel bir isti'dâdı var.
Birinci Cihet olan ma'nen terakkî ise: Biliniz! Hakîki vukûâtı kaydeden tarih, hakikate en doğru şâhiddir. İşte tarih bize gösteriyor. Hattâ, Rus’u mağlûb eden Japon Başkumandanının, İslâmiyetin hakkâniyetine şehâdeti de şudur ki:
“Hakikat-i İslâmiyenin kuvveti nisbetinde ve Müslümanlar o kuvvete göre hareket etmeleri derecesinde Ehl-i İslâm temeddün edip terakkî ettiğini tarih gösteriyor. Ve Ehl-i İslâmın Hakikat-i İslâmiyede za'fiyeti derecesinde tevahhuş ettiklerini, vahşete ve tedennîye düştüklerini ve herc ü merc içinde belâlara, mağlûbiyetlere düştüklerini tarih gösteriyor.” Sâir dinler ise bil'akistir...........
Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakàik-ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler……………..
Ey bu Câmi-i Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem-i İslâm’ın câmi-i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki bu dehşetli hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler!
Hâsıl-ı kelâm: Biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik-ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin bazı efrâdları gibi ruhbanları taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fennin hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.
Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına, inkişafına ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmaya başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeye başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâreleri göründü. Yetmişbirde fecr-i sâdık başladı veya başlayacak. Eğer bu fecr-i kâzib de olsa otuz-kırk sene sonra fecr-i sâdık çıkacak.
Evet, Hakikat-i İslâmiyetin mâzi kıt'asını tamamen istilâsına sekiz dehşetli mâniler mümânaat ettiler.
Birinci, ikinci, üçüncü mâniler: Ecnebîlerin cehli ve o zamanda vahşetleri ve dinlerine taassublarıdır.
Bu üç mâni, mârifet ve medeniyetin mehâsini ile kırıldı, dağılmağa başlıyor.
Dördüncü, beşinci mâniler: Papazların, rûhâni reislerin riyâsetleri ve tahakkümleri ve ecnebîlerin körü körüne onları taklid etmeleridir.
Bu iki mâni dahi fikr-i hürriyet ve meyl-i taharrî-i hakikat, nev'-i beşerde başlamasıyla zevâl bulmaya başlıyor.
Altıncı, yedinci mâniler: Bizdeki istibdâd ve şerîatın muhâlefetinden gelen sû-i ahlâkımız mümânaat ediyordular.
Bir şahıstaki münferid istibdâd kuvveti şimdi zevâl bulması, cemâat ve komitenin dehşetli istibdâdlarının otuz-kırk sene sonra zevâl bulmasına işâret etmekle ve hamiyet-i İslâmiyenin şiddetli feverânı ile ve sû-i ahlâkın çirkin neticeleri görünmesiyle bu iki mâni de zevâl buluyor ve bulmaya başlamış. İnşâallâh tam zevâl bulacak.
Sekizinci mâni: Fünûn-u cedîdenin bazı müsbet mesâili, hakàik-ı İslâmiyenin zâhirî mânâlarına muhâlif ve muârız tevehhüm edilmesiyle, zaman-ı mâzideki istilâsına bir derece sed çekmiş. Meselâ: Küre-i Arzda emr-i İlâhî ile nezârete memur “Sevr” ve “Hût” nâmlarında iki rûhâni melâikeyi, dehşetli cismânî bir öküz, bir balık tevehhüm edip ehl-i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden İslâmiyete muârız çıkmışlar.
Bu misâl gibi yüz misâl var ki, hakikati bilindikten sonra en muannid feylesof da teslîm olmağa mecbur oluyor. (Hattâ Risale-i Nur, “Mu'cizât-ı Kur'âniye”de fennin iliştiği bütün âyetlerin herbirisinin altında Kur'ânın bir lem'a-i i'câzını gösterip, ehl-i fennin medâr-ı tenkid zannettikleri Kur'ân-ı Kerîmin cümle ve kelimelerinde fennin eli yetişmediği yüksek hakikatleri izhâr edip en muannid feylesofu da teslîme mecbur ediyor. Meydândadır, isteyen bakabilir ve baksın; bu mâni, kırkbeş sene evvel söylenen o sözden sonra nasıl kırıldığını görsün).
Evet, bazı muhakkìkîn-i İslâmiyenin bu yolda te'lifâtları var. Bu sekizinci dehşetli mânianın zîr ü zeber olacağına dair emâreler görünüyor.
Evet, şimdi olmasa da otuz-kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini, bu üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o sekiz mânileri mağlûb edip dağıtmak için; taharrî-i hakikat meyelânını ve insafı ve muhabbet-i insaniyeti, o sekiz düşman tâifesinin sekiz cebhesine göndermiş. Şimdi onları kaçırmaya başlamış. İnşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek. Evet meşhûrdur ki: “En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehâdet etsin.”……………...
Bediüzzaman; misâl olarak, İslâmiyetin hakkâniyeti hakkında takdirkâr ifâdelerde bulunan “Prens Bismark” ile “Mister Karlayl”ın sözlerini naklettikten sonra diyor:
İşte Amerika ve Avrupa’nın zekâ tarlaları, Mister Karlayl ve Bismark gibi böyle dâhî muhakkìkleri mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim ki: Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hâmile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Câmi-i Emevîdeki kardeşlerim ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki; istikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim olacak ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve hurâfâttan, tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki, Kur'âna tâbi olur, ittifak ederler.
İkinci Cihet: Yani maddeten İslâmiyetin terakkîsinin kuvvetli sebebleri gösteriyor ki, İslâmiyet maddeten dahi istikbâle hükmedecek.
“Birinci Cihet”, maneviyat cihetinde terakkiyâtı isbât ettiği gibi; bu “İkinci Cihet” dahi maddî terakkiyâtını ve istikbâldeki hâkimiyetini kuvvetli gösteriyor. Çünkü Âlem-i İslâm’ın şahs-ı manevîsinin kalbinde, gayet kuvvetli, kırılmaz beş kuvvet ictimâ' ve imtizaç edip yerleşmiş:
Birincisi: Bütün kemâlâtın üstadı ve üçyüz yetmiş milyon nefisleri bir tek nefis hükmüne getirebilen ve hakîki bir medeniyetle ve müsbet ve doğru fenlerle techiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mâhiyette bulunan Hakikat-i İslâmiyettir.
İkinci Kuvvet: Medeniyetin ve san'atın hakîki üstadı ve vesilelerin ve mebâdîlerin tekemmülüyle cihâzlanmış olan şedîd bir ihtiyaç ve belimizi kıran tam bir fakr, öyle bir kuvvettir ki, susmaz ve kırılmaz.
Üçüncü Kuvvet: Yüksek şeylere müsâbaka sûretinde, beşere yüksek maksadları ders veren, o yolda çalıştıran ve istibdâdâtı parça parça eden ve ulvî hisleri heyecana getiren ve gıbta ve hased ve kıskançlık ve rekabetle ve tam uyanmakla ve müsâbaka şevkiyle ve teceddüd meyliyle ve temeddün meyelânıyla techiz edilen üçüncü kuvvet yalnız hürriyet-i şer'iyedir. Yani, insaniyete lâyık en yüksek kemâlâta olan meyil ve arzu ile cihâzlanmış olmak.
Dördüncü Kuvvet: Şefkatle cihâzlanmış Şehâmet-i Îmâniyedir. Yani tezellül etmemek; haksızlara, zâlimlere zillet göstermemek, mazlumları da zelîl etmemek. Yani hürriyet-i şer'iyenin esâsları olan müstebidlere dalkavukluk etmemek ve bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemektir.
Beşinci Kuvvet: İzzet-i İslâmiye’dir ki, İ'lâ-yı Kelimetullâhı ilân ediyor. Ve bu zamanda İ'lâ-yı Kelimetullâh, maddeten terakkîye mütevakkıf ve medeniyet-i hakîkiyeye girmekle İ'lâ-yı Kelimetullâh edilebilir. İzzet-i İslâmiyenin îmân ile kat'î verdiği emri, elbette âlem-i islâmın şahs-ı manevîsi, o kat'î emri istikbâlde tam yerine getireceğine şübhe edilmez.
Evet, nasıl ki eski zamanda İslâmiyet’in terakkîsi, düşmanın taassubunu parçalamak ve inâdını kırmak ve tecâvüzâtını def'etmek; silâh ile, kılınç ile olmuş. İstikbâlde, silâh, kılınç yerine hakîki medeniyet ve maddî terakkî ve hak ve hakkâniyetin manevî kılınçları düşmanları mağlûb edip dağıtacak.
Biliniz ki; bizim muradımız, medeniyetin mehâsini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiâtları değil ki; ahmaklar o seyyiâtları, o sefâhetleri mehâsin zannedip, taklid edip malımızı harâb ettiler. Ve dini rüşvet verip dünyayı da kazanamadılar. Medeniyetin günahları iyiliklerine galebe edip, seyyiâtı hasenâtına râcih gelmekle, beşer iki harb-i umumî ile iki dehşetli tokat yiyip o günahkâr medeniyeti zîr ü zeber edip öyle bir kustu ki, yeryüzünü kanla bulaştırdı. İnşâallâh istikbâldeki İslâmiyet’in kuvvetiyle, medeniyetin mehâsini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de te'min edecek.
Evet, Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüdâ üstüne te'sis edilmediğinden; belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiâtı hasenâtına galebe edip ihtilâlci komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyetinin galebesine kuvvetli bir medâr, bir delil hükmündedir ve az vakitte galebe edecektir.
Acaba istikbâle karşı ehl-i îmân ve İslâm için böyle maddî ve manevî terakkiyâta vesile ve kuvvetli, sarsılmaz esbâb varken ve demiryolu gibi istikbâl saâdetine yol açıldığı hâlde, nasıl me'yûs olup ye'se düşüyorsunuz ve Âlem-i İslâmın kuvve-i maneviyesini kırıyorsunuz? Ve ye's ve ümîdsizlikle zannediyorsunuz ki, “Dünya herkese ve ecnebîlere terakkî dünyasıdır; fakat, yalnız bîçâre Ehl-i İslâm için tedennî dünyası oldu!” diye pek yanlış bir hatâya düşüyorsunuz. Mâdem meylü'l-istikmâl (tekemmül meyli) kâinâtta fıtrat-ı beşeriyede fıtraten dercedilmiş; elbette beşerin zulüm ve hatâsıyla başına çabuk bir kıyâmet kopmazsa, istikbâlde hak ve hakikat, Âlem-i İslâmda nev'-i beşerin eski hatîâtına keffâret olacak bir saâdet-i dünyeviye de gösterecek İnşâallâh...
Evet bakınız, zaman hatt-ı müstakîm üzerine hareket etmiyor ki, mebde' ve müntehâsı birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir dâire içinde dönüyor. Bazen terakkî içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bazen tedennî içinde kış ve fırtına mevsimi gösterir. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev'-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallâh.
Hakikat-i İslâmiyenin güneşi ile, sulh-u umumî dâiresinde hakîki medeniyeti görmeyi, Rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz...
İkinci Kelime
İKİNCİ KELİME: Müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Ye's en dehşetli bir hastalıktır ki, Âlem-i İslâm’ın kalbine girmiş.
İşte o ye'stir ki bizi öldürmüş gibi, garbda bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş.
Hem o ye'stir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş; menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-i şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş.
Hem o ye'stir ki, kuvve-i maneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, îmândan gelen kuvve-i maneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği hâlde; o kuvve-i maneviye-i hàrika, me'yûsiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dörtyüz seneden beri üçyüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş.
Hattâ bu ye's ile başkasının lâkaydlığını ve fütûrunu kendi tenbelliğine özür zanneder “neme lâzım” der, “Herkes benim gibi berbattır” diye Şehâmet-i Îmâniyeyi terkedip Hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.
Mâdem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor; biz de o kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz. ﴾ لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ ﴿ kılıncı ile o ye'sin başını parçalayacağız. مَا لاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَ يُتْرَكُ كُلُّهُ Hadîsinin hakikati ile belini kıracağız, inşâallâh...
Ye's; ümmetlerin, milletlerin “seretan” denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْدِى بِى hakikatine muhâliftir. Korkak, aşağı âcizlerin şe'nidir, bahâneleridir. Şehâmet-i İslâmiyenin şe'ni değildir. Hususan Arab gibi nev'-i beşerde medâr-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe'ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arab’ın metânetinden ders almışlar. İnşâallâh yine Arablar ye'si bırakıp İslâmiyet’in kahraman ordusu olan Türklerle hakîki bir tesânüd, ittifak ile el ele verip Kur'ânın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir.
Üçüncü Kelime
ÜÇÜNCÜ KELİME: Bütün hayatımdaki tahkîkatımla ve hayat-ı ictimâiyenin çalkamasıyla hülâsa ve zübdesi bana kat'î bildirmiş ki:
Sıdk, İslâmiyet’in üssü'l-esâsıdır ve ulvî seciyelerinin râbıtasıdır ve hissiyat-ı ulviyesinin mîzâcıdır.
Öyle ise, hayat-ı ictimâiyemizin esâsı olan sıdkı, doğruluğu içimizde ihyâ edip onunla manevî hastalıklarımızı tedâvi etmeliyiz.
Evet sıdk ve doğruluk İslâmiyet’in hayat-ı ictimâiyesinde ukde-i hayatiyesidir.
Riyâkârlık, fiilî bir nev'i yalancılıktır.
Dalkavukluk, tasannu' alçakça bir yalancılıktır.
Nifâk ve münâfıklık muzır bir yalancılıktır.
Yalancılık ise, Sâni'-i Zülcelâl’in kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envâ'ıyla kizbdir yalancılıktır.
Îmân sıdktır, doğruluktur.
Bu sırra binâen kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesâfe var; şark ve garb kadar birbirinden uzak olmak lâzım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek lâzım. Hâlbuki, gaddâr siyaset ve zâlim propaganda birbirine karıştırmış, beşerin kemâlâtını da karıştırmış (Hâşiye) <ft3>[^28]</ft3> .
[^28]:(Hâşiye) Ey kardeşlerim! Kırkbeş sene evvel Said'in bu dersinden anlaşılıyor ki, O Said siyasetle ictimâiyat-ı İslâmiye ile ziyâde alâkadardır. Fakat sakın zannetmeyiniz ki O, dini siyasete âlet veya vesile yapmak mesleğinde gitmiş. Hâşâ, belki O bütün kuvvetiyle siyaseti dine âlet ediyormuş. Ve derdi ki: "Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim." Evet o zamanda kırk-elli sene evvel hissetmiş ki, bazı münâfık zındıkların siyaseti dinsizliğe âlet etmeğe teşebbüs niyetlerine ve fikirlerine mukâbil, o da bütün kuvvetiyle siyaseti İslâmiyetin hakàikına bir hizmetkâr, bir âlet yapmaya çalışmış. Fakat o zamandan yirmi sene sonra gördü ki; o gizli münâfık zındıkların garblılaşmak bahânesiyle, siyaseti dinsizliğe âlet yapmalarına mukâbil bir kısım dindar ehl-i siyaset, dini siyaset-i İslâmiyeye âlet etmeğe çalışmışlardı. İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyetin kıymetini tenzîl etmektir, büyük bir cinayettir. Hattâ Eski Said o çeşit siyaset tarafgirliğinden gördü ki; bir sâlih âlim, kendi fikr-i siyâsîsine muvâfık bir münâfıkı harâretle senâ etti. Siyasetine muhâlif bir sâlih hocayı tenkid ve tefsik etti. Eski Said ona dedi: "Bir şeytan senin fikrine yardım etse rahmet okutacaksın. Senin fikr-i siyâsiyene muhâlif bir melek olsa lânet edeceksin." Bunun için Eski Said: اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ dedi, otuzbeş seneden beri (şimdi kırkbeş sene oldu) siyaseti terk etti. (Hâşiye-1) (Hâşiye-1) Üstadımızın yüzotuz parça kitabı ve mektûbları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zâlim, mürted ve münâfıklara karşı mecbur da olduğu hâlde, hattâ i'dâmı için gizli emir verildiği hâlde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emâre bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbât ediyor. Ve hayatını yakından tanıyan biz Nur Şâkirdleri ise bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risale-i Nurun dâiresindeki hakîki ihlâsa bir delil saymaktayız. Nur Şâkirdleri
Ey bu Câmi-i Emevideki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm mescid-i kebîrindeki dörtyüz milyon ehl-i îmân olan ihvânımız! Necât yalnız sıdkla, doğrulukla olur. “Urvetü'l-Vüskà” sıdktır. Yani, en muhkem ve onunla bağlanacak zincir doğruluktur. Amma maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir...
Dördüncü Kelime
DÖRDÜNCÜ KELİME: Bütün hayatımda, hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeden kat'î bildiğim ve tahkîkatların bana verdiği netice şudur ki:
Muhabbete en lâyık şey muhabbettir ve husûmete en lâyık sıfat husûmettir.
Yani; hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeyi te'min eden ve saâdete sevkeden muhabbet ve sevmek sıfatı, en ziyâde sevilmeye ve muhabbete lâyıktır. Ve hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeyi zîr ü zeber eden düşmanlık ve adâvet, herşeyden ziyâde nefrete ve adâvete ve ondan çekilmeğe müstehak ve çirkin ve muzır bir sıfattır ...............................................
Beşinci Kelime
BEŞİNCİ KELİME: Meşveret-i Şer'iyeden aldığım ders budur:
Şu zamanda bir adamın bir günahı, bir kalmıyor. Bazen büyür, sirâyet eder, yüz olur. Bir tek hasene bazen bir kalmıyor. Belki bazen binler dereceye terakkî ediyor. Bunun sırr-ı hikmeti şudur:
Hürriyet-i Şer'iye ile meşveret-i meşrûa, hakîki milliyetimizin hâkimiyetini gösterdi. Hakîki milliyetimizin esâsı, rûhu ise İslâmiyettir. Ve Hilâfet-i Osmaniye ve Türk Ordusunun o milliyete bayraktarlığı itibariyle, o İslâmiyet milliyetinin sadefi, kalesi hükmündedir, Arab-Türk hakîki iki kardeş, o kal'a-i kudsiyenin nöbetdarlarıdır.
İşte, bu kudsî milliyetin râbıtasıyla, umum Ehl-i İslâm bir tek aşîret hükmüne geçiyor. Aşîretin efrâdı gibi İslâm tâifeleri de, birbirine uhuvvet-i İslâmiye ile murtabıt, alâkadar olur. Birbirine ma'nen (lüzum olsa maddeten) yardım eder. Güyâ bütün İslâm tâifeleri bir silsile-i nurâniye ile birbirine bağlıdır.
Nasıl ki; bir aşîretin bir ferdi bir cinayet işlese, o aşîretin bütün efrâdı, o aşîretin düşmanı olan başka aşîretin nazarında müttehem olur. Güyâ herbir ferd o cinayeti işlemiş gibi, o düşman aşîret onlara düşman olur. O tek cinayet, binler cinayet hükmüne geçer. Eğer o aşîretin bir ferdi, o aşîretin mâhiyetine temâs eden medâr-ı iftihar bir iyilik yapsa, o aşîretin bütün efrâdı onunla iftihar eder. Güyâ herbir adam, aşîrette o iyiliği yapmış gibi iftihar eder.
İşte bu mezkûr hakikat içindir ki, bu zamanda, hususan kırk-elli sene sonra seyyie, fenâlık, işleyenin üstünde kalmaz. Belki milyonlar Nüfûs-u İslâmiyenin hukukuna tecâvüz olur. Kırk-elli sene sonra çok misâlleri görülecek.
Ey bu sözlerimi dinleyen bu Câmi-i Emevî’deki kardeşler ve kırk-elli sene sonra Âlem-i İslâm Câmiindeki İhvân-ı Müslimîn! “Biz zarar vermiyoruz, fakat menfaat vermeye iktidarımız yok, onun için mâzûruz.” diye, özür beyân etmeyiniz. Bu özrünüz makbûl değil. Tenbelliğiniz ve “neme lâzım” deyip çalışmamanız ve İttihâd-ı İslâm ile, milliyet-i hakîkiye-i İslâmiye ile gayrete gelmediğiniz, sizlere gayet büyük bir zarar ve bir haksızlıktır.
İşte seyyie böyle binlere çıktığı gibi, bu zamanda hasene, yani İslâmiyetin kudsiyetine temâs eden iyilik yalnız işleyene münhasır kalmaz. Belki bu hasene, milyonlar ehl-i îmâna ma'nen fâide verebilir. Hayat-ı maneviye ve maddiyesinin râbıtasına kuvvet verebilir. Onun için “neme lâzım” deyip kendini tenbellik döşeğine atmak zamanı değil!..
Ey bu câmideki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonraki Âlem-i İslâm Mescid-i Kebîrindeki ihvânlarım! Zannetmeyiniz ki, ben, bu ders makamına size nasihat etmek için çıktım. Belki buraya çıktım, sizde olan hakkımızı da'vâ ediyorum. Yani, kürd gibi küçük tâifelerin menfaati ve saâdet-i dünyeviyeleri ve uhreviyeleri, sizin gibi büyük, muazzam tâife olan Arab ve Türk gibi hâkim üstadlarla bağlıdır. Sizin tenbelliğiniz ve fütûrunuzla biz bîçâre küçük kardeşleriniz olan İslâm tâifeleri zarar görüyoruz.
Hususan ey muazzam ve büyük ve tam intibâha gelmiş veya gelecek olan Arablar! En evvel bu sözlerle sizinle konuşuyorum. Çünkü, bizim ve bütün İslâm tâifelerinin üstadları, imâmları ve İslâmiyetin mücâhidleri sizlerdiniz. Sonra muazzam Türk Milleti o kudsî vazifenize tam yardım ettiler.
Onun için tenbellikle günahınız büyüktür. Ve iyiliğiniz ve haseneniz de gayet büyük ve ulvîdir. Hususan kırk-elli sene sonra, Arab tâifeleri, Cemâhîr-i Müttefika-i Amerika gibi, en ulvî bir vaziyete girmeye; esârette kalan Hâkimiyet-i İslâmiyeyi eski zaman gibi küre-i arzın nısfında, belki ekserîsinde, te'sisine muvaffak olmanızı Rahmet-i İlâhiyeden kuvvetle bekliyoruz. Bir kıyâmet çabuk kopmazsa inşâallâh nesl-i âtî görecek.
Sakın kardeşlerim! Tevehhüm, tahayyül etmeyiniz ki, ben bu sözlerimle siyasetle iştigâl için himmetinizi tahrîk ediyorum... Hâşâ! Hakikat-i İslâmiye bütün siyâsâtın fevkındedir. Bütün siyasetler ona hizmetkâr olabilir. Hiçbir siyasetin haddi değil ki, İslâmiyeti kendine âlet etsin.
Ben kusurlu fehmimle şu zamanda, hey'et-i ictimâiye-i İslâmiyeyi, çok çark ve dolapları bulunan bir fabrika sûretinde tasavvur ediyorum. O fabrikanın bir çarkı geri kalsa, yâhut bir arkadaşı olan başka çarka tecâvüz etse, makinenin mihânikiyeti bozulur. Onun için İttihâd-ı İslâmın tam zamanı gelmeye başlıyor. Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.
Bunu da teessüf ve teellüm ile size beyân ediyorum ki: Ecnebîlerin bir kısmı, nasıl kıymetdâr malımızı ve vatanlarımızı bizden aldılar. Onun bedeline çürük bir mal verdiler... Aynen öyle de, yüksek ahlâkımızı ve yüksek ahlâkımızdan çıkan ve hayat-ı ictimâiyeye temâs eden seciyelerimizin bir kısmını bizden aldılar, terakkîlerine medâr ettiler. Ve onun fiatı olarak bize verdikleri, sefîhâne ahlâk-ı seyyieleridir, sefîhâne seciyeleridir.
Meselâ, bizden aldıkları seciye-i milliye ile, bir adam onlarda der: “Eğer ben ölsem milletim sağ olsun. Çünkü milletimin içinde bir hayat-ı bâkiyem var”
İşte bu kelimeyi bizden almışlar ve terakkiyâtlarında en metîn esâs budur. Bizden hırsızlamışlar. Bu kelime ise din-i haktan ve îmân hakikatlerinden çıkar. O bizim, ehl-i îmânın malıdır.
Hâlbuki, ecnebîlerden içimize giren pis fenâ seciye itibariyle bir hodgâm adam bizde diyor: “Ben susuzluktan ölsem hiç yağmur bir daha dünyaya gelmesin. Eğer ben görmezsem bir saâdeti, dünya istediği gibi bozulsun.”
İşte bu ahmakàne kelime dinsizlikten çıkıyor. Âhireti bilmemekten geliyor. Hàriçten içimize girmiş, zehirliyor.
Hem o ecnebîlerin bizden aldıkları fikr-i milliyetle bir ferdi, bir millet gibi kıymet alıyor. Çünkü, bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.
Bazılarımızdaki dikkatsizlikten ve ecnebîlerin zararlı seciyelerini almamızdan, kuvvetli ve kudsî İslâmî milliyetimizle beraber herkes “nefsî, nefsî” demekle ve milletin menfaatini düşünmemekle ve menfaat-i şahsiyesini düşünmekle, bin adam, bir adam hükmüne sukùt eder.
مَنْ كَانَ هِمَّتُهُ نَفْسَهُ فَلَيْسَ مِنَ الْاِنْسَانِ لِاَنَّهُ مَدَنِىٌّ بِالطَّبْعِ
Yani: Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil... Çünkü insanın fıtratı medenîdir. Ebnâ-yı cinsini mülâhazaya mecburdur. Hayat-ı ictimâiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.
Meselâ, bir ekmeği yese, kaç ellere muhtaç ve ona mukâbil o elleri ma'nen öptüğünü ve giydiği libâsla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyâs ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşamadığından ebnâ-yı cinsiyle fıtraten alâkadar olmasından ve onlara manevî bir fiat vermeye mecbur olduğundan fıtratıyla medeniyet-perverdir.
Menfaat-i şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masûm olmayan cânî bir hayvan olur. Bir şey elinden gelmese, hakîki özrü olsa, o müstesnâ!
Altıncı Kelime
ALTINCI KELİME: Müslümanların hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyedeki saâdetlerinin anahtarı meşveret-i şer'iyedir. ﴾ وَاَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ ﴿ âyet-i kerîmesi, şûrâyı esâs olarak emrediyor.
Evet nasıl ki, nev'-i beşerdeki telâhuk-u efkâr ünvânı altında, asırlar ve zamanların tarih vâsıtasıyla birbiriyle meşvereti, bütün beşeriyetin terakkiyâtı ve fünûnun esâsı olduğu gibi, en büyük kıt'a olan Asya’nın en geri kalmasının bir sebebi o şûrâ-yı hakîkiyeyi yapmamasıdır.
Asya Kıt'asının ve istikbâlinin keşşâfı ve miftâhı şûrâdır. Yani, nasıl ferdler birbiriyle meşveret eder; tâifeler, kıt'alar dahi o şûrâyı yapmaları lâzımdır ki; üçyüz belki dörtyüz milyon İslâm’ın ayaklarına konulmuş çeşit çeşit istibdâdların kayıtlarını, zincirlerini açacak, dağıtacak meşveret-i Şer'iye ile şehâmet ve şefkat-i îmâniyeden tevellüd eden hürriyet-i Şer'iyedir ki, o hürriyet-i şer'iye; âdâb-ı Şer'iye ile süslenip garb medeniyet-i sefîhânesindeki seyyiâtı atmaktır.
Îmândan gelen hürriyet-i şer'iye iki esâsı emreder:
اَنْ لاَ يُذَلِّلَ وَلاَ يَتَذَلَّلَ مَنْ كَانَ عَبْدًا لِلّٰهِ لاَ يَكُونُ عَبْدًا لِلْعِبَادِ
﴿ وَ لاَ يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ ﴾
نَعَمْ اَلْحُرِّيَّةُ الشَّرْعِيَّةُ عَطِيَّةُ الرَّحْمٰنِ
Yani: Îmân bunu iktiza ediyor ki; tahakküm ve istibdâd ile başkasını tezlil etmemek ve zillete düşürmemek ve zâlimlere tezellül etmemek... Allah’a hakîki abd olan, başkalara abd olamaz. Birbirinizi –Allah’tan başka– kendinize Rab yapmayınız. Yani, Allah’ı tanımayan, herşeye, herkese nisbetine göre bir rubûbiyet tevehhüm eder, başına musallat eder.
Evet, hürriyet-i Şer'iye; Cenâb-ı Hakk’ın Rahmân, Rahîm tecellîsiyle bir ihsânıdır ve îmânın bir hàssasıdır.
فَلْيَحْيَى الصِّدْقُ وَلاَ عَاشَ الْيَاْسُ فَلْتَدُمِ الْمَحَبَّةُ وَلْتَقْوَى الشُّورَى
الْمَلاَمُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوَى وَالسَّلاَمُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى
Yaşasın sıdk! Ölsün ye's! Muhabbet devam etsin! Şûrâ kuvvet bulsun! Bütün levm ve itâb ve nefret, hevâ hevese tâbi olanlara olsun. Selâm ve selâmet Hudâya tâbi olanların üstüne olsun. Âmîn... ∗∗∗