Beşinci Kısım - Denizli Hayatı
BEŞİNCİ KISIM
Denizli Hayatı
<hr class='mt-5 mb-5'>
Risale-i Nur’un neşriyat ve fütûhât dâiresi gittikçe genişliyor... İştiyakla Nurları okuyanlar, günden güne ziyâdeleşiyor. Risale-i Nurdaki hàrika kuvvet ve te'sirâtın neticesini müşâhede eden gizli İslâmiyet düşmanları yine bir entrika çevirip Risale-i Nur’a ve müellifi Bediüzzaman’a sû-i kasdla: “Bediüzzaman gizli cem'iyet kuruyor, halkı hükûmet aleyhine çeviriyor, inkılâbları kökünden yıkıyor, Mustafa Kemâl’e deccâl, süfyân, din yıkıcısı diyor, bunu hadîslerle isbât ediyor.” gibi bir sürü bahâneler ve plânlarla ittiham edilerek Kastamonu’dan Denizli Ağır Ceza Mahkemesine, yüz yirmi altı talebesiyle beraber 1943 senesinde sevkediliyor. (Hâşiye) <ft3>[^1]</ft3> Sonra, Risale-i Nur Külliyatında siyâsî bir mevzû olup olmadığını tedkik için birkaç memurdan müteşekkil bir ehl-i vukûf teşkil edilerek, müsâdere edilen Nur Risaleleri ve mektûblar tedkike başlanınca, Bediüzzaman, “Bu vukûfsuz ehl-i vukûf, Risale-i Nur’u tedkik edemez. Ankara’da yüksek, ilmî bir ehl-i vukûf teşkil ettirilsin. Avrupa’dan feylesoflar getirilsin. Eğer onlar bir suç bulurlarsa, en ağır cezaya râzıyım.” der. Bunun üzerine Risale-i Nur Külliyatı ve bütün mektûblar Ankara’da profesörler ve yüksek âlimlerden mürekkeb bir ehl-i vukûfa satır satır tedkik ettirilir. Ehl-i vukûf tarafından:” Bediüzzaman’ın siyâsî bir fa'âliyeti yoktur. O’nun mesleğinde cem'iyetçilik ve tarîkatçılık mevcûd değildir. Eserleri ilmî ve îmânîdir, Kur'ân’ın bir tefsiridir” diye rapor veriliyor. Mahkemeye verilişindeki ittihamlar, delilsiz ve isbâtsız olduğu için, bir takım uydurma bahâne ve tertiblerden ibaret olduğu anlaşılıyor. Neticede, Bediüzzaman büyük bir müdafaa yapıyor. Nihâyet, mahkeme ittifakla 16/6/944 tarih ve 199/136 sayılı berâet kararını veriyor. Yüzotuz parça Risale-i Nur Külliyatının hepsine serbestiyet verip, sâhiblerine tamamen iâde ediyor. Berâet kararını, Temyiz Birinci Ceza Dâiresi, 30/12/1944 tarihli ilânla ittifakla tasdik edip, Risale-i Nur da'vâsının hakkâniyeti kaziye-i muhkeme hâlini alıyor.
[^1]: (Hâşiye) Denizli hapsinin yegâne sebebi, Risale-i Nur'un Isparta ve Kastamonu merkez olarak sâir vilâyetlerde intişarı ve böylece din muhabbetinin gittikçe tezâyüd etmesi idi. Hattâ, Denizli hapsinden az evvel, Yedinci Şuâ olan "Âyetü'l-Kübrâ" Risalesi İstanbul'da gizli tab'edilmişti. Îmân hakikatlerini hàrika bir sûrette izâh ve isbât eden bu eser de din düşmanlarını telâşa düşürmüş ve Denizli hâdisesine bir sebeb gösterilmişti.
Bediüzzaman Said Nursî ve talebelerinden bir kısmı, hapiste dokuz ay kaldıktan sonra berâet kararı üzerine tahliye ediliyor. Fakat Said Nursî Hazretlerini, hapishânede zehirliyorlar, ölüm tehlikesi geçiriyor! Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle kurtuluyorsa da, tarihte hiçbir kimseye yapılmayan zulüm, işkence ve ihanetlere ma'rûz bırakılıyor. Bediüzzaman, gizli dinsiz münâfıkların tahrîkâtıyla girdiği bütün mahkemelerde olduğu gibi, bu i'dâm plânıyla verildiği mahkemede de hak ve hakikati, pervâsızca ve ölümü hiçe sayarak haykırıyor.
Üstad Bediüzzaman, Denizli hapsinde “Meyve Risalesi”ni te'lif etmiştir. Bu risale, bilâhare Asâ-yı Mûsa Mecmuasının başında neşredilmiştir. Meyve Risalesini, iki Cuma gününde te'lif etmiştir. Hapishânede bulunan bütün Nur Talebeleri ve diğer mahpuslar, Meyve risalesini yazmışlar, o risalenin hakikatleriyle iştigâl etmişlerdir. Hapishâneye kağıt sokulmuyordu. O eser, gizlice yazılmıştır. Hattâ kibrit kutusuna yazmışlar ve bu gibi şartlar altında çalışmışlardır... (Hâşiye) <ft3>[^2]</ft3>
[^2]:(Hâşiye) "On Mes'ele"den ibaret olan çok ehemmiyetli "Meyve Risalesi"nden nümûne olmak üzere Altıncı ve Yedinci Mes'eleler, Denizli Hayatının sonuna dercedilmiştir, müracaat edilsin.
| | | :---: | | <img src = "/assets/images/DenizliHapsiMektup1.png" /> | ## {#3633 .min}
[^3]:Azîz, sıddık kardeşlerim, Bu iddianâmeden anlaşıldı ki, hükûmetin bazı erkânını iğfal edip aleyhimize sevk eden gizli zındıkların plânları akîm kalıp yalan çıktı. Şimdi bir bahâne olarak, cem'iyetçilik ve komitecilik isnâdıyla, yalanlarını setre çalışıyorlar ve bunun bir eseri olarak, benimle kimseyi temâs ettirmiyorlar. Güyâ temâs eden, birden bizden olur. Hattâ büyük memurlar da çok çekiniyorlar ve bana sıkıntı verdirmekle, kendilerini âmirlerine sevdiriyorlar. Hususan (حا ص م د ب ر) ben, i'tirâznâmenin âhirinde, bu gelen fıkrayı diyecektim; fakat bir fikir mâni oldu. Fıkra şudur: Evet, biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki, her asırda üçyüz milyon dâhil mensûbları var ve her gün beş defa, o mukaddes cem'iyetin prensipleriyle, kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar; ve ﴾ اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ﴿ kudsî programıyla, birbirinin yardımına, duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz, bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ânın, îmânî hakikatlerini tahkîkî bir sûrette ehl-i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm-ı ebedîden ve dâimî haps-i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komiteler ile münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz.
Üstad’ın, Denizli Hapsinde iken talebelerine gönderdiği ve kendi el yazısıyla yazdığı mektûb (∗) <ft3>[^3]</ft3>
| | | :---: | | <img src = "/assets/images/DenizliHapsiMektup2.png" /> |
Bediüzzaman Said Nursî’nin Denizli Mahkemesi’nde Yaptığı Müdafaadan Bazı Kısımlar
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NIN DENİZLİ
MAHKEMESİ’NDE YAPTIĞI
MÜDAFAADAN BAZI KISIMLAR
................
Evet, biz bir cem'iyetiz ve öyle bir cem'iyetimiz var ki, her asırda, üç yüz elli milyon dâhil mensûbları var. Ve her gün beş defa namazla, o mukaddes cem'iyetin prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hizmetlerini gösteriyorlar ve ﴾ اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ ﴿ kudsî programıyla birbirinin yardımına, duâlarıyla ve manevî kazançlarıyla koşuyorlar. İşte biz bu mukaddes ve muazzam cem'iyetin efrâdındanız ve hususî vazifemiz de, Kur'ân’ın îmânî hakikatlerini tahkîki bir sûrette ehl-i îmâna bildirip, onları ve kendimizi i'dâm-ı ebedîden ve dâimî ve berzahî haps-i münferitten kurtarmaktır. Sâir dünyevî ve siyâsî ve entrikalı cem'iyet ve komitelerle ve bizim medâr-ı ittihamımız olan cem'iyetçilik gibi asılsız ve mânâsız gizli cem'iyetle hiçbir münâsebetimiz yoktur ve tenezzül etmeyiz. ……….
Dünyaya karışmak arzusu bizde bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil, top güllesi gibi ses ve patlak verecekti. Dîvân-ı Harb-i Örfî’de ve Mustafa Kemâl’in hiddetine karşı dîvân-ı riyâsette şiddetli ve dokunaklı müdafaa eden bir adam, onsekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını çeviriyor, diye onu ittiham eden elbette bir garazla eder.
Bu mes'elede, benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin kusuruyla Risale-i Nur’a hücum edilmez! O, doğrudan doğruya Kur'ân’a bağlanmış! Ve Kur'ân dahi Arş-ı A'zam ile bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın, o kuvvetli ipleri çözsün.
Hem, bu memlekete maddî ve manevî bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuzüç Âyât-ı Kur'âniye’nin işârâtı ile ve İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın üç kerâmât-ı gaybiyesiyle ve Gavs-ı A'zam’ın kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur, bizim âdi ve şahsî kusurumuzdan mes'ûl olmaz ve olamaz ve olmamalı! Yoksa bu memlekete hem maddî, hem manevî, telâfi edilmeyecek derecede zarar olacak. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> Bazı zındıkların şeytanetiyle Risale-i Nur’a karşı çevrilen plânlar ve hücumlar, İnşâallâh bozulacaklar.
[^4]: (Hâşiye) Bu istid'a, Kastamonu zelzelesinden yirmi gün evvel yazılmıştı. Risale-i Nur bereketiyle her vilâyetten ziyâde âfâttan mahfûz kalmıştı. Şimdi âfât başladı ve da'vâmızı tasdik etti.
Onun şâkirdleri başkalara kıyâs edilmez; dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle mağlûb edilmezler! Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men'etmeseydi, bu milletin can damarı hükmünde, umumun teveccühünü kazanan ve her tarafta bulunan o şâkirdler, Şeyh Said ve Menemen Hâdiseleri gibi cüz'î ve neticesiz hâdiselerle bulaşmazlar; Allah etmesin eğer mecburiyet derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur’a hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münâfıklar bin derece pişman olacaklar!
Elhâsıl; mâdem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz, onlar da bizim âhiretimize, îmânî hizmetimize ilişmesinler!.
Mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
► (01) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Size kat'î haber veriyorum ki: Buradaki zâtların, bizimle ve Risale-i Nur’la münâsebeti olmayan veya az bulunanlardan başka, istediğiniz kadar hakîki kardeşlerim ve hakikat yolunda hakikatli arkadaşlarım var. Biz, Risale-i Nur’un keşfiyât-ı kat'iyyesiyle iki kere iki dört eder derecesinde sarsılmaz bir kanâatle bilmişiz ki; ölüm bizim için, sırr-ı Kur'ân ile i'dâm-ı ebedîden terhis tezkeresine çevrilmiş ve bize muhâlif ve dalâlette gidenler için o kat'î ölüm, ya i'dâm-ı ebedîdir. –Eğer Âhiret’e kat'î îmânı yoksa– veya ebedî ve karanlıklı haps-i münferittir. –Eğer Âhiret’e inansa ve sefâhet ve dalâlette gitmiş ise– Acaba dünyada bu mes'eleden daha büyük, daha ehemmiyetli bir mes'ele-i insaniye var mı ki, bu ona âlet olsun? Sizden soruyorum! Mâdem yoktur ve olamaz, neden bizimle uğraşıyorsunuz? Biz, en ağır cezanıza karşı kendimiz, âlem-i nura gitmek için bir terhis tezkeresini alıyoruz diye kemâl-i metânetle bekliyoruz. Fakat bizi reddedip, dalâlet hesabına mahkûm edenleri, sizi bu mecliste gördüğümüz gibi, i'dâm-ı ebedî ile ve haps-i münferidle mahkûm ve pek yakın bir zamanda o dehşetli cezayı çekeceklerini müşâhede derecesinde biliyoruz, belki görüyoruz, onlara insaniyet damarıyla cidden acıyoruz. Bu kat'î ve ehemmiyetli hakikati isbât etmeye ve en mütemerridleri dahi ilzam etmeye hazırım! Değil vukûfsuz, garazkâr, maneviyatta behresiz ehl-i vukûfa karşı belki en büyük âlim ve feylesoflarınıza karşı gündüz gibi isbât etmezsem, her cezaya râzıyım! İşte yalnız bir nümûne olarak, iki Cuma gününde mahpuslar için te'lif edilen ve Risale-i Nur’un umdelerini ve hülâsa ve esâslarını beyân ederek Risale-i Nur’un bir müdafaanâmesi hükmüne geçen Meyve Risalesi’ni ibraz ediyorum ve Ankara makàmâtına vermek için yeni harflerle yazdırmaya müşkülâtlar içinde gizli çalışıyoruz. İşte onu okuyunuz, tam dikkat ediniz, eğer kalbiniz (nefsinize karışmam) beni tasdik etmezse, bana şimdiki tecrid-i mutlak içinde her hakaret ve işkenceyi de yapsanız, sükût edeceğim!
Elhâsıl: Yâ, Risale-i Nur’u tam serbest bırakınız, veyâhut bu kuvvetli ve zedelenmez hakikati, elinizden gelirse kırınız! Ben şimdiye kadar sizi ve dünyanızı düşünmüyordum ve düşünmeyecektim, fakat mecbur ettiniz, belki de sizi îkaz etmek lâzım idi ki, kader-i İlâhî bizi bu yola sevketti.
Biz de, مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düstur-u kudsîyi kendimize rehber edip, herbir sıkıntılarınızı sabır ile karşılayacağız, diye azmettik.
Mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
► (02) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Zaman-ı Saâdetten şimdiye kadar cârî bir âdet-i İslâmiyeye ittibâen Risale-i Nur’un hususî menba'ları olan yüzer âyât-ı meşhûreyi, büyük bir en'âm gibi “Hizb-i Kur'ânî” yaptığımızı, “Dinde tahrifat yapıyor” diye muâheze etmişler.
Hem, bir sene cezasını çektiğim ve mahrem tutulan ve zabıtnâmede kaydedildiği gibi odun yığınları altından çıkarılan Tesettür Risalesiyle, bu sene yazılmış ve neşredilmiş gibi bizi ittiham etmek ister.
Hem, Ankara’da hükûmetin riyâsetinde bulunan birisine (Mustafa Kemâl’e) söylediğim i'tirâzlara ve ağır sözlere mukàbele etmeyip sükût eden ve o öldükten sonra onun yanlışını gösteren bir hakikat-i hadîsiyeyi beyândaki fıtrî ve lüzumlu ve küllî ve mahrem tenkidlerim medâr-ı mes'ûliyet yapılmış. Ölmüş alâkası kesilmiş bir şahsın hatırı nerede!.. Hükûmetin ve milletin bir hâtırası ve Cenâb-ı Hakk’ın bir tecellî-i hâkimiyeti olan adâletleri, kanunları nerede!
Hem; biz, hükûmet-i cumhûriye esâslarından en ziyâde kendimize medâr-ı istinâd ve onun ile kendimizi müdafaa ettiğimiz “hürriyet-i vicdân” esâsı, bizim aleyhimizde medâr-ı mes'ûliyet tutulmuş, güyâ biz hürriyet-i vicdân esâsına muârız gidiyoruz!
Hem, medeniyetin seyyiâtını ve kusurlarını tenkid etmesinden hâtır ve hayâlime gelmeyen bir şeyi, zabıtnâmelerde isnâd ediyor. Güyâ ben, radyo (Hâşiye-1) <ft3>[^5]</ft3> , tayyare ve şimendiferin kullanılmasını kabûl etmiyorum, diye terakkiyât-ı hâzıra aleyhinde bulunduğumla mes'ûl ediyor.
[^5]: (Hâşiye-1) Radyo gibi azîm bir ni'met-i İlâhiye'ye karşı a'zam bir şükür olmak için, "Radyo, Kur'ânı okuyup bütün zemin yüzündeki insanlara dinlettirip küre-i havanın bir hâfız-ı Kur'ân olmasıdır." demiştim.
İşte, bu nümûnelere kıyâsen ne kadar hilâf-ı adâlet bir muâmele olduğunu, İnşâallâh, insaflı ve adâletli olan Denizli müddeiumumîsi ve Mahkemesi göstererek, o zabıtnâmelerin evhâmlarına ehemmiyet vermeyecekler.
Hem en acîbi budur ki; başka mahkemenin müddeiumumîsi benden sordu: “Mahrem Beşinci Şuâ’da demişsin; (Ordu, dizginini o dehşetli şahsın elinden kurtaracak.) Muradın, orduyu hükûmete karşı itâatsizliğe sevketmektir.” Ben de dedim: “Maksadım, o kumandan ya ölecek veya tebdil edilecek, ordu onun tahakkümünden kurtulacak demektir. Acaba; hem gayet mahrem, sekiz senede yalnız iki defa elime geçen ve aynı zamanda kaybedilen, hem âhir zamana ait bir hadîs’in mânâsını küllî bir sûrette beyân eden, hem aslı eskiden te'lif edilen bir risale, hem bir tek nefer görmediği hâlde nasıl sebeb-i ittiham olur?” Maatteessüf, o insafsızların o acîb ittihamı iddianâmeye girmiş.
Hem en garîbi şudur ki; bir yerde demişim: Cenâb-ı Hakk’ın büyük ni'metleri olan tayyare, şimendifer ve radyoya büyük şükür ile mukàbele lâzımken, beşer şükür etmedi, tayyareler ile başlarına bomba yağdı. Ve radyo, öyle büyük bir ni'met-i İlâhiye’dir ki, ona mukâbil şükür ise, o radyo milyonlar dilli bir küllî hâfız-ı Kur'ân olup, bütün zemin yüzündeki insanlara Kur'ân’ı dinlettirsin (Hâşiye-2) <ft3>[^6]</ft3> ve Yirminci Söz’de Kur'ânın medeniyet hàrikalarından gaybî haber verdiğini beyân ederken, bir âyetin işâreti olarak, kâfirler, şimendifer ile Âlem-i İslâm’ı mağlûb ederler.” demişim. İslâm’ı, bu hàrikalara teşvik ettiğim hâlde bir sebeb-i ittiham olarak, “Şimendifer ve tayyare ve radyo gibi terakkiyât-ı hâzıra aleyhinde” diye, iddianâmenin âhirinde, beni evvelki müddeiumumînin garazlarına binâen ittiham eder.
[^6]:(Hâşiye-2) Üstadımızın senelerce evvel haber verdiği ve temennî ettiği bir hakikat memleketimizde de tahakkuk etmiş bulunuyor. Elhamdülillâh, şimdi radyomuzda Kur'ân okunuyor. İnşâallâh öyle bir zaman gelecektir ki, Kur'ân hakikatleri olan Risale-i Nur, radyolarla ders verilecek, beşeriyet büyük istifadelere nâil olacaktır. (Talebeleri)
Hem; hiçbir münâsebeti olmadığı hâlde bir adam, Risale-i Nur’un ikinci bir ismi olan “Risaletü'n-Nur” tâbirinden, “Kur'ânın nurundan bir risalettir, bir ilhâmdır?” demiş. İddianâmede, başka yerin verdikleri yanlış mânâ ile güyâ “Risale-i Nur bir resûldür.” diye benim için bir sebeb-i ittiham tutulmuş.
Hem, müdafaâtımda yirmi yerde kat'î bir sûrette hüccetler ile isbât etmişiz ki: Bütün dünyaya karşı da olsa, din ve Kur'ân ve Risale-i Nur’u âlet edemeyiz ve edilmez! Ve biz, onların bir hakikatini dünya saltanatına değiştirmeyiz ve bilfiil öyleyiz!. Bu da'vânın emâreleri yirmi senede binlerdir.
Mâdem böyledir, ben ve biz bütün kuvvetimizle deriz:
﴿ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴾
Said Nursî ∗∗∗
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmenin Tetimmesidir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İDDİANÂMEYE KARŞI İ'TİRÂZNÂMENİN TETİMMESİDİR
Bu i'tirâzda muhâtabım Denizli Mahkemesi ve müddeiumumîsi değil, belki başta Isparta ve İnebolu müddeiumumîleri olarak, yanlış ve nâkıs zabıtnâmeleriyle buradaki acîb iddianâmeyi aleyhimize verdiren garazkâr ve vehham memurlardır.
Evvelâ: Asl u faslı olmayan ve hâtırıma gelmeyen bir siyâsî cem'iyet nâmını, masûm ve siyasetle hiç alâkaları olmayan Risale-i Nur talebelerine takıp ve o dâire içine giren ve îmân ve âhiretinden başka hiçbir maksadları bulunmayan bîçâreleri, o cem'iyetin nâşiri, ya fa'âl bir rüknü veya mensûbu veya Risale-i Nur’u okumuş veya okutmuş veya yazmış diye suçlu sayıp, mahkemeye vermek ne kadar adâletin mâhiyetinden uzak olduğunun kat'î bir hücceti şudur ki: Kur'ân aleyhinde yazılan Doktor Duzi’nin ve sâir zındıkların o muzır eserlerini okuyanlara “Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i ilmiye” düsturuyla bir suç sayılmadığı hâlde, hakikat-i Kur'âniyeyi ve îmâniyeyi, öğrenmeye gayet muhtaç ve müştâk olanlara güneş gibi bildiren Risale-i Nur’u okumak ve yazmak bir suç sayılmış. Ve hem, yüz risale içinde, yanlış mânâ verilmemek için mahrem tuttuğumuz ve neşrine izin vermediğimiz iki-üç risalede yalnız birkaç cümlelerini bahâne gösterip ittiham etmiş. Hâlbuki o risaleleri biri müstesnâ Eskişehir Mahkemesi tedkik etmiş, icâbına bakmış. Ve müstesnâ ise, hem istid'amda ve hem i'tirâznâmemde gayet kat'î cevab verildiği ve “Elimizde nur var, siyaset topuzu yok!” diye Eskişehir Mahkemesinde yirmi vecihle kat'î isbât edildiği hâlde, o insafsız müddeîler, üç mahrem ve neşrolmayan risalelerin üç-dört cümlelerini bütün Risale-i Nur’a teşmîl eder gibi, Risale-i Nur’u okuyan ve yazanı suçlu ve beni de “Hükûmet ile mübâreze eder.” diye ittiham etmişler.
Ben ve bana yakın ve benim ile görüşen dostlarımı işhâd ve kasemle te'min ederim ki, bu on seneden ziyâdedir ki, iki reisten ve bir meb'ûstan ve Kastamonu Vâlisinden başka hükûmetin erkânını, vükelâsını, kumandanları, memurları, meb'ûsları kimler olduğunu kat'iyyen bilmiyorum ve bilmeyi de merak etmemişim. Acaba hiç imkânı var mı ki, bir adam mübâreze ettiği adamları tanımasın ve bilmeye merak etmesin? Dost mu, düşman mı? Karşısındakini tanımasına ehemmiyet vermesin!
Bu hâllerden anlaşılıyor ki; bil'iltizam, her hâlde beni mahkûm etmek için gayet asılsız bahâneleri icâd ederler. Mâdem keyfiyet böyledir, ben de buranın mahkemesine değil, belki o insafsızlara derim? Ben, sizin bana vereceğiniz en ağır cezanıza da beş para vermem! Ve hiç ehemmiyeti yok! Çünkü ben, kabir kapısında, yetmiş yaşındayım. Böyle mazlum ve masûm bir-iki sene hayatı, şehâdet mertebesiyle değiştirmek benim için büyük saâdettir. Risale-i Nur’un binler hüccetleriyle kat'î îmânım var ki, ölüm bizim için bir terhis tezkeresidir. Eğer i'dâm da olsa, bizim için bir saat zahmet, ebedî bir saâdetin ve rahmetin anahtarı olur. Fakat siz, ey zındıka hesabına adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle sebebsiz meşgul eden insafsızlar! Kat'î biliniz ve titreyiniz ki: Siz, i'dâm-ı ebedî ile ve ebedî hapsi münferid ile mahkûm oluyorsunuz. İntikamımız sizden pek çok ve muzâaf bir sûrette alınıyor görüyoruz; hattâ size acıyoruz. Evet, bu şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm hakikati, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. Ve onun i'dâmından kurtulmak çaresi, insanların her mes'elesinin fevkınde en büyük ve en ehemmiyetli ve en lüzumlu bir ihtiyac-ı zarûrî ve kat'îsidir. Acaba bu çareyi kendine bulan Risale-i Nur şâkirdlerini ve o çareyi binler hüccetler ile bulduran Risale-i Nur’u âdi bahâneler ile ittiham edenler, ne kadar kendileri hakikat ve adâlet nazarında müttehem oluyor, divâneler de anlar.
Bu insafsızları aldatan ve hiçbir münâsebeti olmayan bir siyâsî cem'iyet vehmini veren üç maddedir:
Birincisi: Eskiden beri benim talebelerim, benim ile kardeş gibi şiddetli alâkadar olmaları; bir cem'iyet vehmini vermiş.
İkincisi: Risale-i Nur’un bazı şâkirdleri, her yerde bulunan ve cumhûriyet kanunları müsâade eden ve ilişmeyen ve Cemâat-i İslâmiye hey'etleri gibi hareket etmelerinden bir cem'iyet zannedilmiş. Hâlbuki, o mahdûd üç-dört şâkirdin niyetleri cem'iyet-memiyet değil, belki sırf hizmet-i îmâniyede hàlis bir kardeşlik ve uhrevî tesânüddür.
Üçüncüsü: O insafsızlar, kendilerini dalâlet ve dünya-perestlikte bildiklerinden ve hükûmetin bazı kanunlarını kendilerine müsâid bulduklarından, fikren diyorlar ki; “Herhalde Said ve arkadaşları, bizlere ve hükûmetin bizim medenîce nâmeşrû hevesâtımıza müsâid kanunlarına muhâliftirler. Öyle ise muhâlif bir cem'iyet-i siyâsiyedirler.”
Ben de derim: Hey bedbahtlar! Dünya ebedî olsaydı ve insan, içinde dâimî kalsaydı ve insanî vazifeler yalnız siyaset bulunsaydı, belki bu iftiranızda bir mânâ bulunabilirdi. Hem eğer ben siyasetle işe girseydim, yüz risalede on cümle değil, belki bin cümleyi siyasetvâri ve mübârezekârâne bulacaktınız. Hem farz-ı muhâl olarak, eğer biz dahi sizin gibi bütün kuvvetimizle dünya maksadlarına ve keyflerine ve siyasetlerine çalışıyoruz diye –ki, şeytan da bunu inandırmaya çalışamıyor ve kimseye kabûl ettiremez– haydi böyle de olsa, mâdem bu yirmi senede hiçbir vukûâtımız gösterilmiyor ve hükûmet ele bakar, kalbe bakamaz ve herbir hükûmette şiddetli muhâlifler bulunur. Elbette adliye kanunu ile bizleri mes'ûl etmezsiniz! Son sözüm:
﴿ حَسْبِىَ اللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴾
Said Nursî ∗∗∗
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa-i müdafaayı beyân ediyorum.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
[Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaâtımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve latîf bir vâkıa-i müdafaayı beyân ediyorum.]
Orada benden sordular ki: “Cumhûriyet hakkında fikrin nedir?” Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhûriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım isbât eder. Hülâsası şudur ki; o zaman, şimdiki gibi, hàlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim; ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: “Bu karınca ve arı milletleri, cumhûriyetçidirler, o cumhûriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.” Sonra dediler: “Sen, Selef-i Sâlihîn’e muhâlefet ediyorsun?” Cevaben diyordum: “Hulefâ-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhûr idi. Sıddık-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşere’ye ve Sahâbe-i Kirâm’a elbette reis-i cumhûr hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adâleti ve hürriyet-i şer'iyeyi taşıyan, mânâ-yı dindar cumhûriyetin reisleri idiler.”
İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli seneden beri bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhûriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdân düsturuyla dinsizlere ve sefâhetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvâcılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir –şimdi yirmi sene oluyor– ki, hayat-ı siyâsiye ve ictimâiyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhûriye ne hâl kesbettiğini bilmiyorum. El-iyâzü Billâh, eğer dinsizlik hesabına, îmânına ve âhiretine çalışanları mes'ûl edecek kanunları yapan ve kabûl eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-pervâ ilân ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa, îmâna ve âhiretime fedâ etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm, ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿ olarak, siz beni i'dâm ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukâbil derim: Ben, Risale-i Nur’un keşf-i kat'îsi ile i'dâm olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saâdet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! İ'dâm-ı ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamıyla intikamımı sizden alarak, kemâl-i rahat-ı kalble teslîm-i rûh etmeye hazırım!
Mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
► (03) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Efendiler!
Çok emârelerle kat'î kanâatim gelmiş ki; hükûmet hesabına, “hissiyat-ı diniyeyi âlet ederek emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek.” için bize hücum edilmiyor. Belki bu yalancı perde altında, zındıka hesabına, bizim,
îmânımız için ve îmâna ve emniyete hizmetimiz için bize hücum edildiğine çok hüccetlerden bir hücceti şudur ki: Yirmi sene zarfında, Risale-i Nur’un yirmibin nüshaları ve parçalarını yirmibin adamlar okuyup kabûl ettikleri hâlde, Risale-i Nur’un şâkirdleri tarafından emniyetin ihlâline dair hiçbir vukûât olmamış ve hükûmet kaydetmemiş ve eski ve yeni iki mahkeme bulmamış. Hâlbuki, böyle kesretli ve kuvvetli propaganda, yirmi günde vukûâtlar ile kendini gösterecekti. Demek, hürriyet-i vicdân prensibine zıd olarak, bütün dindar nasihatçilere şâmil, lastikli bir kanunun yüzaltmış üçüncü maddesi sahte bir maskedir. Zındıklar, bazı erkân-ı hükûmeti iğfal ederek, adliyeyi şaşırtıp, bizi herhalde ezmek istiyorlar.
Mâdem hakikat budur, biz de bütün kuvvetimizle deriz: Ey dinini dünyaya satan ve küfr-ü mutlaka düşen bedbahtlar; elinizden ne gelirse yapınız. Dünyanız başınızı yesin ve yiyecek! Yüzer milyon kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate, başımız dahi fedâ olsun! Her ceza ve i'dâmınıza hazırız! Hapsin harici, bu vaziyette, yüz derece dâhilinden daha fenâdır. Bize karşı gelen böyle bir istibdâd-ı mutlak altında hiçbir hürriyet, ne hürriyet-i ilmiye, ne hürriyet-i vicdân, ne hürriyet-i diniye olmamasından ehl-i nâmus ve diyânet ve tarafdâr-ı hürriyet olanlara ya ölmek veya hapse girmekten başka çaresi kalmaz! Biz de, ﴾ اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ﴿ diyerek Rabbimize dayanıyoruz.
Mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Mahkeme Reisi Ali Rıza Beyefendi,
Hukukumu müdafaa etmek için ehemmiyetli bir talebim ve bir ricâm var. Ben yeni harfleri bilmiyorum ve eski yazım da pek nâkıstır, hem beni başkalarla görüştürmüyorlar, âdeta tecrid-i mutlak içindeyim. Hattâ iddianâme, onbeş dakikadan sonra benden alındı. Hem avukat tutmak iktidarım yok. Hattâ size takdim ettiğim müdafaâtımın, çok zahmetle, bir kısmını gizli olarak ancak yeni harf ile bir sûretini alabildim. Hem Risale-i Nur’un bir nev'i müdafaanâmesi ve mesleğinin hülâsası olan Meyve Risalesi’nin bir sûretini müddeiumuma vermek için ve bir-iki sûretini Ankara makàmâtına göndermek için yazdırmıştım. Birden onları elimden aldılar, daha vermediler. Hâlbuki Eskişehir adliyesi, bize bir makineyi hapse gönderdi. Biz müdafaâtımızı onda, yeni harfle bir-iki nüsha yazdık; hem o mahkeme dahi yazdı. İşte ehemmiyetli talebim: Ya bize bir makineyi siz veriniz veya bize müsâade ediniz, biz celbedeceğiz. Tâ ki hem müdafaâtımı, hem Risale-i Nur’un müdafaanâmesi hükmündeki risaleyi yeni harfle iki-üç sûretini alıp, hem Adliye Vekâletine, hem hey'et-i vekileye, hem meclis-i meb'ûsâna, hem Şûrâ-yı devlete göndereceğiz. Çünkü, iddianâmede bütün esâs, Risale-i Nur’dur ve Risale-i Nur’a ait da'vâ ve i'tirâz, cüz'i bir hâdise ve şahsî bir mes'ele değil ki çok ehemmiyet verilmesin. Belki bu milleti ve memleketi ve hükûmeti ciddi alâkadar edecek ve dolayısıyla Âlem-i İslâm’ın nazar-ı dikkatini ehemmiyetli bir sûrette celbedecek bir küllî hâdise hükmünde ve umumî bir mes'eledir.
Evet, Risale-i Nur’a perde altında hücum eden, ecnebî parmağıyla bu vatandaki milletin en büyük kuvveti olan Âlem-i İslâm’ın teveccühünü ve muhabbetini ve uhuvvetini kırmak ve nefret verdirmek için siyaseti dinsizliğe âlet ederek, perde altında küfr-ü mutlakı yerleştirenlerdir ki, hükûmeti iğfal ve adliyeyi iki defadır şaşırtıp, der: “Risale-i Nur ve şâkirdleri, dini siyasete âlet eder, emniyete zarar ihtimali var.”
Hey bedbahtlar! Risale-i Nur’un, gerçi siyasetle alâkası yoktur; fakat küfr-ü mutlakı kırdığı için, küfr-ü mutlakın altı olan anarşiliği ve üstü olan istibdâd-ı mutlakı esâsıyla bozar, reddeder. Emniyeti, âsâyişi, hürriyeti, adâleti te'min ettiğine yüzer hüccetlerden biri, bu müdafaanâmesi hükmündeki Meyve Risalesi’dir. Bunu, àlî bir hey'et-i ilmiye ve ictimâiye tedkik etsinler.
Eğer beni tasdik etmezlerse, ben her cezaya ve işkenceli i'dâma râzıyım!
Mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
► (04) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi,
Kararnâmede üç madde esâs tutulmuş:
Birisi: Cem'iyettir. Ben buradaki bütün Risale-i Nur şâkirdlerini ve benimle görüşenleri veya okuyan ve yazanlarını aynıyla işhâd ediyorum, onlardan sorunuz ki, ben hiçbirisine dememişim: “Bir cem'iyet-i siyâsiye veya cem'iyet-i nakşiye teşkil edeceğiz.” Dâima dediğim budur: Biz, îmânımızı kurtarmaya çalışacağız. Umum ehl-i îmân dâhil oldukları ve üçyüz milyondan ziyâde efrâdı bulunan bir mukaddes Cemâat-i İslâmiye’den başka mâbeynimizde medâr-ı bahs olmadığını ve Kur'ân’da “Hizbullâh” nâmı verilen ve umum ehl-i îmânın uhuvveti cihetiyle kendimizi, Kur'ân’a hizmetimiz için Hizbü'l-Kur'ân, Hizbullâh dâiresinde bulmuşuz. Eğer kararnâmede bu mânâ murad ise, bütün rûhumuzla, kemâl-i iftiharla itiraf ederiz. Eğer başka mânâlar murad ise, onlardan haberimiz yoktur!
İkinci Madde: Kararnâmenin itirafıyla, Kastamonu zâbıtasının rapor ve tasdikiyle, hiç neşrolunmayacak tarzda odun ve kömür yığınları altında ve mıhlı sandıklarda bulunan ve Eskişehir Mahkemesinin tedkikinden ve tenkidinden geçen ve bir hafif cezayı çektiren ve kat'iyyen mahrem tutulan “Tesettür Risalesi” ve “Hücumât-ı Sitte Ve Zeyli” risalesi gibi kitaplardan bazı cümlelerine yanlış mânâ vererek, dokuz sene evvelki zamana bizi götürüp, cezasını çektiğimiz suç ile mes'ûl etmek istiyor.
Üçüncü Madde: Kararnâmede kaç yerinde: “Devletin emniyetini ihlâl edebilir veya yapabilir.” gibi tâbirlerle imkânât, vukûât yerinde istimâl edilmiş. Herkes, mümkündür ki bir katl yapsın, bu imkân ile mes'ûl olabilir mi?
Mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
► (05) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Reis Beyefendi!
Ankara makàmâtına, reisicumhura istid'a sûretinde gönderdiğim müdafaanâmemi ve başvekâletin de bunu ehemmiyetle kabûl ettiklerini gösteren cevabî mektûbunu rabten sunuyorum, takdim ederim. Makam-ı iddianın aleyhimizde beyân ettiği asılsız, ittihamkârâne evhâmın kat'î cevabları bu müdafaâtımda vardır. Sâir yerlerin garazkârâne ve sathî zabıtnâmelerine bina edilen buranın ehl-i vukûf raporunda hilâf-ı vâki ve mantıksız çok sözler vardır ki, onlara karşı da bu i'tirâznâmem takdim edilmişti. Ezcümle:
Size evvelce arzettiğim gibi Eskişehir Mahkemesine, 163’üncü madde ile beni mahkûm etmek istedikleri zaman demiştim: Hükûmet-i Cumhûriyenin ikiyüz meb'ûsu içinde aynı rakam 163 meb'ûsun imzalarıyla Van’daki dâru'l-fünûnuma (medreseme) yüzelli bin banknot tahsîsat kabûl etmeleri ve onun ile hükûmet-i Cumhûriyenin bana karşı teveccühü, bu 163’üncü maddeyi hakkımda hükümden iskàt ediyor, dediğim hâlde, o ehl-i vukûf,
“163 meb'ûs Said aleyhinde takibat yapmışlar.” diye tahrif etmiş. İşte makam-ı iddia da bu ehl-i vukûfun böyle bütün bütün asılsız ittihamlarına binâen bizi mes'ûl tutuyor. Hâlbuki, meclisinizin kararıyla, en yüksek hey'et-i ilmiye ve fenniyenin tedkikine ve tahkîkine havâle edilen Risale-i Nur’un bütün eczâları tedkikten sonra, bil'ittifak, hakkımızda: “Said’in ve Risale-i Nur şâkirdlerinin yazılarında; dini, mukaddesâtı âlet edip, devletin emniyetini ihlâle teşvik veya bir cem'iyet kurmak ve hükûmete karşı bir sû-i maksadı bulunmak kasdında olduğunu gösterir bir sarâhat ve emâre olmadığını ve Said’in şâkirdleri, muhâberelerinde hükûmete karşı kötü bir kasd beslemek, bir cem'iyet kurmak veya tarîkat gütmek fikriyle hareket etmedikleri anlaşılmaktadır.” diye müttefikan karar vermişler.
Hem ehl-i vukûf: “Said Nursî’nin yüzde doksan risalesi, hem samîmî, hem hasbî, hem ilim ve hakikat ve din esâslarından hiçbir cihetle ayrılmamışlar; bunlarda, dini âlet etmek veya cem'iyet teşkil etmeye, emniyeti ihlâl hareketinin bulunmadığı sarîhtir. Şâkirdlerin birbiriyle ve Said Nursî’yle muhâbere mektûbları da bu nev'idendirler. Beş-on mahrem ve şekvâlı ve gayr-ı ilmî olan risalelerden başka bütün risaleleri herbiri bir âyetin tefsiri ve bir Hadîs-i Şerîfin hakikati nâmına yazılmışlardır. Din, Îmân, Allah, Peygamber, Âhiret akîdelerini ve ibarelerini açıkça anlatmak için temsîller ile yazılmış ve ilmî görüşleri ve ihtiyarlara ve gençlere ahlâkî öğütler ve hayat tecrübesinden alınmış ibretli vak'alar ve fâideli menkıbeleri ihtiva eden mevcûdun yüzde doksanını teşkil eden risalelerdir. Hükûmete ve idareye ve âsâyişe ilişecek ciheti yoktur.” diye müttefikan karar vermişler.
İşte, makam-ı iddia, bu yüksek ehl-i vukûfun raporuna bakmayarak eski ve müşevveş ve nâkıs rapora binâen acîb tarzlarda bizi ittiham etmesinden hakikaten fevkalhad müteessir bulunmaktayız. Bu insaflı mahkemenin müsellem insaflarına elbette yakıştırmayız. Hattâ temsîlde hatâ olmasın bir bektâşîye: “Ne için namaz kılmıyorsun?” demişler. O da:
“Kur'ânda ﴾ لاَ تَقْرَبُوا الصَّلَوةَ ﴿ var.” demiş. Ona demişler: “Bunun arkasını, yani ﴾ وَاَنْتُمْ سُكَارَى ﴿ yı da oku.” denildiğinde: “Ben hâfız değilim.” demiş olması kabîlinden, Risale-i Nur’un bir cümlesini tutup o cümleyi ta'dil ve neticeyi beyân eden âhirini almayarak aleyhimizde verilmektedir. Takdim edeceğim müdafaanâmemde, o iddianâmeye karşı mukayese edildiğinde bunun otuz-kırk misâli görülecektir. Bu nümûnelerden latîf bir vâkıayı beyân ediyorum:
Eskişehir Mahkemesinde makam-ı iddianın nasılsa bir sehiv neticesi, Risale-i Nur’un îmân derslerine “Halkları ifsad ediyor.” gibi bir tâbir ve sonradan o tâbirden vazgeçtiği hâlde, Risale-i Nur şâkirdlerinden Abdürrezzak nâmında bir zât mahkemeden bir sene sonra demiş:
“Hey bedbaht! Otuzüç Âyât-ı Kur'âniye işârâtının takdirine mazhar ve İmâm-ı Ali’nin (R.A.) üç kerâmetinin ihbar-ı gaybîsiyle ve Gavs-ı A'zam’ın (K.S.) kuvvetli bir tarzda ihbarıyla kıymet-i diniyesi tahakkuk eden ve bu yirmi sene zarfında idareye hiçbir zararı dokunmayan ve hiç kimseye hiçbir zarar vermemesi ile beraber binler vatan evlâdını tenvir ve irşad eden ve îmânlarını kuvvetlendiren ve ahlâklarını düzelten Risale-i Nur’un irşadlarına “ifsad” diyorsun. Allah’tan korkmuyorsun, dilin kurusun!” demiş.
Şimdi, bu şâkirdin haklı olarak bu sözünü makam-ı iddia gördüğü hâlde, “Said, etrafına fesâd saçmış.” tâbirini insafınıza, vicdânınıza havâle ediyorum.
Makam-ı iddia, Risale-i Nur’un ictimâî derslerine ilişmek fikriyle: “Dinin tahtı ve makamı, vicdândır; hükme kanuna bağlanmaz. Eskiden bağlanmasıyla ictimâî keşmekeşler olmuştur.” dedi. Ben de derim ki: “Din yalnız îmân değil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür.” Acaba katl, zinâ, sirkat, kumar, şarab gibi hayat-ı ictimâiyeyi zehirlendiren pek çok büyük günahları işleyenleri onlardan men'etmek için, yalnız hapis korkusu ve hükûmetin bir hafiyesinin görmesi tevehhümü kâfî gelir mi? O hâlde; her hânede, belki herkesin yanında dâima bir polis, bir hafiye bulunmak lâzım gelir ki, serkeş nefisler kendilerini o pisliklerden çeksinler. İşte Risale-i Nur amel-i sâlih noktasında, îmân cânibinden, herkesin başında her vakit bir manevî yasakçıyı bulundurur. Cehennem hapsini ve gadab-ı İlâhîyi hâtırına getirmekle fenâlıktan kolayca kurtarır.
Hem, makam-ı iddia bir risalenin güzel ve fevkalâde kerâmetkârâne bir tevâfukunun imza edilmesiyle, “Bir cem'iyet efrâdı” diye mânâsız bir emâre beyân etmiş. Acaba esnâfların ve hancıların defterlerinde bulunan bu nev'i imzalara cem'iyet ünvânı verilir mi? Eskişehir’de aynı böyle bir vehim oldu. Cevab verdiğim ve Mu'cizât-ı Ahmediye Risalesini gösterdiğim zaman taaccüble karşıladılar. Eğer mâbeynimizde dünyevî bir cem'iyet olsaydı, bu derece benim yüzümden zarar görenler, elbette kemâl-i nefretle benden kaçacak idiler. Demek nasıl ben ve biz, İmâm-ı Gazâlî ile irtibatımız var, kopmuyor; çünkü uhrevîdir, dünyaya bakmıyor aynen öyle de: Bu masûm ve sâfî ve hàlis dindarlar, benim gibi bir bîçâreye îmân derslerinin hatırı için bir kuvvetli alâka göstermişler. Ondan bu asılsız, mevhûm bir cem'iyet-i siyâsiye vehmini vermiş. Son sözüm: ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿
Mevkuf, haps-i münferitte
Said Nursî ∗∗∗
Bu Gelen Kısım Çok Ehemmiyetlidir Son Sözün Mühim Bir Parçası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
BU GELEN KISIM ÇOK EHEMMİYETLİDİR
SON SÖZÜN MÜHIM BİR PARÇASI
Efendiler! Reis Bey, dikkat ediniz! Risale-i Nur’u ve şâkirdlerini mahkûm etmek, doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına, hakikat-i Kur'âniye ve hakàik-ı îmâniyeyi mahkûm etmek hükmüne geçmekle bin üçyüz seneden beri her senede üçyüz milyon onda yürümüş ve üçyüz milyar Müslümanların hakikate ve saâdet-i dâreyne giden cadde-i kübrâlarını kapatmaya çalışmaktır ve onların nefretlerini ve i'tirâzlarını kendinize celbetmektir. Çünkü o caddede gelip gidenler, gelmiş geçmişlere duâlar ve hasenâtlarıyla yardım ediyorlar. Hem bu mübârek vatanın başına bir kıyâmet kopmaya vesile olmaktır. Acaba, mahkeme-i kübrâda, bu üçyüz milyar da'vâcıların karşısında sizden sorulsa ki: “Doktor Duzi’nin, baştan nihâyete kadar serâpâ İslâmiyetiniz ve vatanınız ve dininiz aleyhinde ve frenkçe “Tarih-i İslâm” nâmındaki eseri ki, zındıkların kütübhânelerinizdeki eserlerine, kitaplarına ve serbest okumalarına ve o kitapların şâkirdleri, kanununuzca cem'iyet şeklini almalarıyla beraber, dinsizlik veya komünistlik veya anarşistlik veya pek eski ifsad komitecilik gibi siyasetinize muhâlif cem'iyetlerine ilişmiyordunuz! Neden hiçbir siyasetle alâkaları olmayan ve yalnız îmân ve Kur'ân cadde-i kübrâsında giden ve kendilerini ve vatandaşlarını i'dâm-ı ebedîden ve haps-i münferitten kurtarmak için Kur'ân’ın hakîki tefsiri olan Risale-i Nur gibi gayet hak ve hakikat bir eseri okuyanlara ve hiçbir siyâsî cem'iyetle münâsebeti olmayan o hàlis dindarların birbiriyle uhrevî dostluk ve uhuvvetlerine cem'iyet nâmı verip ilişmişsiniz? Onları pek acîb bir kanunla mahkûm ettiniz ve etmek istediniz!” dedikleri zaman ne cevab vereceksiniz? Biz de sizlerden soruyoruz ve sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir sûrette meşgul eyleyen muârızlarımız olan zındıklar ve münâfıklar, istibdâd-ı mutlaka “cumhûriyet” nâmı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla, sefâhet-i mutlak’a “medeniyet” ismi vermekle, cebr-i keyfî-i küfrîye “kanun” ismini takmakla hem sizi iğfal, hem hükûmeti işgal, hem bizi perîşan ederek, Hâkimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebî hesabına darbeler vuruyorlar.
Ey efendiler! Dört senede dört defa dehşetli zelzeleler, tam tamına dört defa Risale-i Nur şâkirdlerine şiddetli bir sûrette taarruz ve zulüm zamanlarına tevâfuku ve herbir zelzele dahi tam taarruz zamanında gelmesi ve hücumun durmasıyla zelzelenin durması işâretiyle, şimdiki mahkûmiyetimiz ile gelen semâvî ve arzî belâlardan siz mes'ûlsünüz!
Denizli Hapishânesinde tecrid-i mutlak ve haps-i münferitte mevkuf
Said Nursî ∗∗∗
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ