Tarihçe-i Hayat

İkinci Kısım - Barla Hayatı — Altıncı Mektûb

13. bölüm / 39

Altıncı Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

سَلاَمُ اللّٰهِ وَرَحْمَتُهُ وَبَرَكَاتُهُ عَلَيْكُمَا وَعَلٰى اِخْوَانِكُمَا مَادَامَ الْمَلَوَانِ وَتَعَاقَبَ الْعَصْرَانِ وَمَادَارَ الْقَمَرَانِ وَاسْتَقْبَلَ الْفَرْقَدَانِ

Gayretli kardeşlerim, hamiyetli arkadaşlarım ve dünya denilen diyar-ı gurbette medâr-ı tesellîlerim!

Mâdem Cenâb-ı Hak sizleri, fikrime ihsân ettiği mânâlara hissedar etmiştir; elbette hissiyatıma da hissedar olmak hakkınızdır. Sizleri ziyâde müteessir etmemek için, gurbetimdeki firkatimin ziyâde elîm kısmını tayyedip, bir kısmını sizlere hikâye edeceğim. Şöyle ki:

Şu iki-üç aydır pek yalnız kaldım. Bazen onbeş-yirmi günde bir defa misâfir yanımda bulunur. Sâir vakitlerde yalnızım. Hem yirmi güne yakındır, dağcılar yakınımda yok, dağıldılar...

İşte gece vakti, şu garîbâne dağlarda, sessiz, sedâsız, yalnız, ağaçların hazînâne hemhemeleri içinde, kendimi birbiri içinde beş muhtelif renkli gurbetlerde gördüm.

Birincisi: İhtiyarlık sırrıyla, hemen ekseriyet-i mutlaka ile, akran ve ahbabım ve akàribimden yalnız ve garîb kaldım. Onlar beni bırakıp âlem-i Berzaha gittiklerinden neş'et eden hazîn bir gurbeti hissettim. İşte şu gurbet içinde ayrı diğer bir dâire-i gurbet açıldı. O da geçen bahar gibi alâkadar olduğum ekser mevcûdât beni bırakıp gittiklerinden hâsıl olan firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde bir dâire-i gurbet daha açıldı ki, vatanımdan ve akàribimden ayrı düşüp, yalnız kaldığımdan tevellüd eden firkatli bir gurbeti hissettim. Ve şu gurbet içinde, gecenin ve dağların garîbâne vaziyeti bana rikkatli bir gurbeti daha hissettirdi. Ve şu gurbetten dahi şu fânî misâfirhâneden ebedü'l-âbâd tarafına harekete âmâde olan rûhumu, fevkalâde bir gurbette gördüm. Birden “Fesübhânallâh” dedim; bu gurbetlere ve karanlıklara nasıl dayanılır... düşündüm. Kalbim feryâd ile dedi:

<en4>Yâ Rab! Garîbem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem.</en4>

<en4>Bî-ihtiyarem, el-amân-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem zidergâhet İlâhî!</en4>

Birden nur-u îmân, feyz-i Kur'ân, lütf-u Rahmân imdâdıma yetiştiler. O beş karanlıklı gurbetleri, beş nurânî ünsiyet dâirelerine çevirdiler.

Lisânım, ﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴿ söyledi. Kalbim:

﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴾

âyetini okudu. Aklım dahi ızdırâbından ve dehşetinden feryâd eden nefsime hitâben dedi:

<en4>Bırak bîçâre feryâdı, belâdan kıl tevekkül. Zîra feryâd, belâ-ender, hatâ-ender belâdır bil.</en4>

<en4>Belâ vereni buldunsa eğer; safâ-ender, vefâ-ender, atâ-ender belâdır bil.</en4>

<en4>Mâdem öyle, bırak şekvâyı şükret, çün belâbil, demâ keyfinden güler hep gül-mül.</en4>

<en4>Ger bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ-ender, hebâ-ender belâdır bil.</en4>

<en4>Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçücük bir belâdan, gel tevekkül kıl.</en4>

<en4>Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.</en4>

Hem üstadlarımdan Mevlâna Celâleddin’in nefsine dediği gibi dedim:

اُو گُفْتْ اَلَسْتُ وتُو گُفْتِى بَلَى شُكْرِ بَلَى چِيسْت كَشِيدَنْ بَلاَ

سِرِّ بَلاَچِيسْت كِه يَعْنِى مَنَمْ حَلْقَه زَنِ دَرْگَهِ فَقْر وفَنَا

O vakit nefsim dahi: “Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve ilticâ ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır. Elhamdülillâhi alâ nuri'l-îmân ve'l-İslâm” dedi. Meşhûr Hikem-i Atâiyenin şu fıkrası:

مَاذَا وَجَدَ مَنْ فَقَدَهُ ❀ وَمَاذَا فَقَدَ مَنْ وَجَدَهُ

Yani: “Cenâb-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” Yani; “Onu bulan herşeyi bulur, Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına belâ bulur.” Ne derece àlî bir hakikat olduğunu gördüm ve طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ hadîsinin sırrını anladım, şükrettim.

İşte kardeşlerim, karanlıklı bu gurbetler, çendan nur-u îmânla nurlandılar; fakat yine bende bir derece hükümlerini icra ettiler ve şöyle bir düşünceyi verdiler: “Mâdem ben garîbim ve gurbetteyim ve gurbete gideceğim; acaba şu misâfirhânedeki vazifem bitmiş midir? Tâ ki sizleri ve Sözler’i tevkîl etsem ve bütün bütün alâkamı kessem” fikri hâtırıma geldi.

Onun için sizden sormuştum ki; “Acaba yazılan Sözler kâfî midir, noksanı var mı? Yani vazifem bitmiş midir? Tâ ki rahat-ı kalble kendimi nurlu, zevkli hakîki bir gurbete atıp, dünyayı unutup, Mevlâna Celâleddin’ in dediği gibi;

دَانِى سَمَاعْ چِه بُوَدْ بِى خُودْ شُدَنْ زِهَسْتِى

اَنْدَرْ فَنَاىِ مُطْلَقْ ذَوْقِ بَقَا چَشِيدَنْ

deyip, ulvî bir gurbeti arayabilir miyim?” diye sizi o suâller ile tasdî' etmiştim.

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî

Onüçüncü Mektûb

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

اَلسَّلاَمُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَى وَالْمَلاَمُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهَوَى

Azîz kardeşlerim!

Hâl ve istirahatimi ve vesika için adem-i müracaatımı ve hâl-i âlem siyasetine karşı lâkaydlığımı pek çok soruyorsunuz. Şu suâlleriniz çok tekerrür ettiğinden, hem ma'nen de, benden sorulduğundan; şu üç suâle, Yeni Said değil, belki Eski Said lisânıyla cevab vermeğe mecbur oldum.

Birinci Suâliniz: İstirahatin nasıl? Hâlin nedir?

Elcevab: Cenâb-ı Erhamürrâhimîne yüz bin şükür ediyorum ki; ehl-i dünyanın bana ettiği envâ'-ı zulmü, envâ'-ı rahmete çevirdi. Şöyle ki:

Siyaseti terk ve dünyadan tecerrüd ederek bir dağın mağarasında Âhireti düşünmekte iken, ehl-i dünya zulmen beni oradan çıkarıp nefyettiler. Hàlık-ı Rahîm ve Hakîm o nefyi bana bir rahmete çevirdi. Emniyetsiz ve ihlâsı bozacak esbâba ma'rûz o dağdaki inzivayı; emniyetli, ihlâslı Barla dağlarındaki halvete çevirdi. Rusya’da esârette iken niyet ettim ve niyâz ettim ki, âhir ömrümde bir mağaraya çekileyim. Erhamürrâhimîn, bana Barla’yı o mağara yaptı, mağara fâidesini verdi. Fakat sıkıntılı mağara zahmetini, zaîf vücûduma yüklemedi. Yalnız Barla’da, iki-üç adamda bir vehhamlık vardı. O vehhamlık sebebiyle bana eziyet verildi. Hattâ o dostlarım, güyâ istirahatimi düşünüyorlar. Hâlbuki o vehhamlık sebebiyle hem kalbime, hem Kur'ânın hizmetine zarar verdiler. Hem ehl-i dünya bütün menfîlere vesika verdiği ve cânîleri hapisten çıkarıp afvettikleri hâlde, bana zulüm olarak vermediler. Benim Rabb-i Rahîmim, beni Kur'ânın hizmetinde ziyâde istihdam etmek ve Sözler nâmıyla envâr-ı Kur'âniyeyi bana fazla yazdırmak için, dağdağasız bir sûrette beni şu gurbette bırakıp, bir büyük merhamete çevirdi. Hem ehl-i dünya, dünyalarına karışabilecek bütün nüfûzlu ve kuvvetli rüesâları ve şeyhleri, kasabalarda ve şehirlerde bırakıp akrabalarıyla beraber herkesle görüşmeye izin verdikleri hâlde, beni zulmen tecrid etti, bir köye gönderdi. Hiç akraba ve hemşehrilerimi, –bir-iki tanesi müstesnâ olmak üzere– yanıma gelmeye izin vermedi. Benim Hàlık-ı Rahîmim, o tecridi, benim hakkımda bir azîm rahmete çevirdi. Zihnimi sâfî bırakıp, gıll ü gıştan âzâde olarak Kur'ân-ı Hakîmin feyzini, olduğu gibi almağa vesile etti. Hem ehl-i dünya, bidâyette, iki sene zarfında iki âdi mektûb yazdığımı çok gördü. Hattâ şimdi bile, on veya yirmi günde veya bir ayda bir-iki misâfirin sırf Âhiret için yanıma gelmesini hoş görmediler, bana zulmettiler. Benim Rabb-i Rahîmim ve Hàlık-ı Hakîmim, o zulmü bana merhamete çevirdi ki, doksan sene manevî bir ömrü kazandıracak şu şühûr-u selâsede, beni bir halvet-i merğûbeye ve bir uzlet-i makbûleye koymağa çevirdi. “Elhamdülillâhi alâ külli hâl.” İşte hâl ve istirahatim böyle...

İkinci Suâliniz: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?

Elcevab: Şu mes'elede ben Kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikati şudur ki: Başa gelen her işte iki sebeb var; biri zâhirî, diğeri hakîki. Ehl-i dünya zâhirî bir sebeb oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakîkidir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti; sebeb-i hakîki ise adâlet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: “Şu adam, ziyâdesiyle ilme ve dine hizmet eder, belki dünyamıza karışır” ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise: Benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzâaf bir rahmete çevirdi. Mâdemki nefyimde Kader hâkimdir ve o Kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhirî sebeb ise, zâten bahâne nev'inden bir şeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbâb bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.

Başlarını yesin, dünyalarını tamamen bıraktığım ve ayaklarına dolaşsın, siyasetlerini büsbütün terkettiğim hâlde; düşündükleri bahâneler, evhâmlar, elbette asılsız olduğundan, onlara müracaatla o evhâmlara bir hakikat vermek istemiyorum. Eğer uçları ecnebî elinde olan dünya siyasetine karışmak için bir iştihâm olsaydı; değil sekiz sene, belki sekiz saat kalmayacak tereşşuh edecekti, kendini gösterecekti. Hâlbuki sekiz senedir bir tek gazete okumak arzum olmadı ve okumadım. Dört senedir burada taht-ı nezârette bulunuyorum; hiçbir tereşşuh görünmedi. Demek Kur'ân-ı Hakîmin hizmetinin bütün siyasetlerin fevkınde bir ulviyeti var ki, çoğu yalancılıktan ibaret olan dünya siyasetine tenezzüle meydân vermiyor.

Adem-i müracaatımın ikinci sebebi şudur ki: Haksızlığı hak zanneden adamlara karşı hak da'vâ etmek, bir nev'i haksızlıktır. Bu nev'i haksızlığı irtikâb etmek istemem.

Üçüncü Suâliniz: Dünyanın siyasetine karşı ne için bu kadar lâkaydsın? Bu kadar safahât-ı âleme karşı tavrını hiç bozmuyorsun? Bu safahâtı hoş mu görüyorsun? Veyâhut korkuyor musun ki, sükût ediyorsun?

Elcevab: Kur'ân-ı Hakîmin hizmeti, beni şiddetli bir sûrette siyaset âleminden men'etti. Hattâ düşünmesini de bana unutturdu. Yoksa bütün sergüzeşt-i hayatım şâhiddir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men'edememiş ve edemiyor. Hem neden korkum olacak? Dünya ile, ecelimden başka bir alâkam yok. Çoluk-çocuğumu düşüneceğim yok. Malımı düşüneceğim yok. Hânedânımın şerefini düşüneceğim yok. Riyâkâr bir şöhret-i kâzibeden ibaret olan şân ve şeref-i dünyeviyenin muhâfazasına değil, kırılmasına yardım edene rahmet... Kaldı ecelim. O, Hàlık-ı Zülcelâl’in elindedir. Kimin haddi var ki, vakti gelmeden ona ilişsin. Zâten izzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz. Eski Said gibi birisi, şöyle demiş:

وَ نَحْنُ اُنَاسٌ لاَ تَوَسُّطَ بَيْنَنَا ❀ لَنَا الصَّدْرُ دُونَ الْعَالَمِينَ اَوِ الْقَبْرُ

Belki Hizmet-i Kur'ân, beni hayat-ı ictimâiye-i siyâsiye-i beşeriyeyi düşünmekten men'ediyor. Şöyle ki: Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ânın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde kafile-i beşer düşe-kalka gidiyor. Bir kısmı, selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı, mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vâsıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri; o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor, düşerek kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise; bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar...

İşte bunlara karşı iki çare var:

Birisi: Topuz ile o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.

İkincisi: Bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.

Ben bakıyorum ki; yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o bîçâre ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor.. gösterilse de bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, “Acaba nurla beni celbedip topuzla dövmek mi istiyor?” diye telâş eder. Hem de bazen ârızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.

İşte o bataklık ise, gafletkârâne ve dalâlet-pîşe olan sefîhâne hayat-ı ictimâiye-i beşeriyedir. O sarhoşlar, dalâletle telezzüz eden mütemerridlerdir. O mütehayyir olanlar, dalâletten nefret edenlerdir, fakat çıkamıyorlar kurtulmak istiyorlar, yol bulamıyorlar.. mütehayyir insanlardır. O topuzlar ise, siyaset cereyanlarıdır. O nurlar ise, hakàik-ı Kur'âniyedir. Nura karşı kavga edilmez, ona karşı adâvet edilmez. Sırf şeytan-ı racîmden başka ondan nefret eden olmaz. İşte ben de Nur-u Kur'ânı elde tutmak için اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ deyip, siyaset topuzunu atarak, iki elim ile nura sarıldım. Gördüm ki: Siyaset cereyanlarında; hem muvâfıkta, hem muhâlifte o nurların âşıkları var. Bütün siyaset cereyanlarının ve tarafgirliklerin çok fevkınde ve onların garazkârâne telâkkiyâtlarından müberrâ ve sâfî olan bir makamda verilen ders-i Kur'ân ve gösterilen envâr-ı Kur'âniyeden hiçbir taraf ve hiçbir kısım çekinmemek ve ittiham etmemek gerektir. Meğer dinsizliği ve zındıkayı siyaset zannedip ona tarafgirlik eden insan sûretinde şeytanlar ola veya beşer kıyafetinde hayvanlar ola...

Elhamdülillâh, siyasetten tecerrüd sebebiyle, Kur'ânın elmas gibi hakikatlerini propaganda-i siyaset ittihamı altında cam parçalarının kıymetine indirmedim. Belki gittikçe o elmaslar kıymetlerini her tâifenin nazarında parlak bir tarzda ziyâdeleştiriyor.

﴿ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُ لَقَدْ جَاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ ﴾

اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

Said Nursî ∗∗∗

| | | :---: | | <img src = "/assets/images/UstadBarla.png" /> | ## {#1673 .min}

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Barla’ya ilk geldikleri zaman çekilmiş resmi

| | | :---: | | <img src = "/assets/images/BarlaCinar2.png" /> | ## {#1683 .min}

Üstad Bediüzzaman’ın Barla’daki medresesi ve üzerinde ders ve evrâd okudukları çınar ağacı

Yirmiikinci Lem'a

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

Isparta’nın âdil vâlisine ve adliyesine ve zâbıtasına, en mahrem ve en hàs ve hàlis kardeşlerime mahsûs olarak yirmiiki sene evvel Isparta’nın Barla nahiyesinde iken yazdığım gayet mahrem bu risaleciğimi, Isparta milletiyle ve hükûmetiyle alâkadarlığını gösterdiği için takdim ediyorum. Eğer münâsib görülse, ya yeni veya eski harfle daktilo ile birkaç nüsha yazılsın ki, yirmibeş otuz senedir esrârımı arayanlar ve tarassud edenler de anlasınlar ki, gizli hiçbir sırrımız yok. Ve en gizli bir sırrımız işte bu risaledir, bilsinler!

Said Nursî

İŞÂRÂT-İ SELÂSE

Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının Üçüncü Mes'elesi iken, suâllerinin şiddet ve şümûlüne ve cevablarının kuvvet ve parlaklığına binâen, Otuzbirinci Mektûbun Yirmiikinci Lem'ası olarak Lemeât’a karıştı. Lem'alar bu Lem'aya yer vermelidirler. Mahremdir, en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerimize mahsûstur.

﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾

﴿ وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِ فَهُوَ حَسْبُهُ اِنَّ اللّٰهَ بَالِغُ اَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللّٰهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْرًا ﴾

Bu mes'ele “Üç İşâret” tir.

Birinci İşâret

BİRİNCİ İŞÂRET

Şahsıma ve Risale-i Nura ait mühim bir suâl: Çoklar tarafından deniliyor ki, “Sen ehl-i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki, her fırsatta onlar senin âhiretine karışıyorlar? Hâlbuki hiçbir hükûmetin kanunu, târikü'd-dünya ve münzevîlere karışmıyor.”

Elcevab: Yeni Said’in bu suâle karşı cevabı sükûttur. Yeni Said, “Benim cevabımı kader-i İlâhî versin” der. Bununla beraber, mecburiyetle, emâneten istiâre ettiği Eski Said’in kafası diyor ki:

Bu suâle cevab verecek, Isparta Vilâyetinin hükûmetidir ve şu vilâyetin milletidir. Çünkü bu hükûmet ve şu millet, benden çok ziyâde bu suâlin altındaki mânâ ile alâkadardırlar. Mâdem binler efrâdı bulunan bir hükûmet ve yüz binler efrâdı bulunan bir millet benim bedelime düşünmeye ve müdafaa etmeye mecburdur; ben neden lüzumsuz olarak müddeîlerle konuşup müdafaa edeyim?

Çünkü dokuz senedir ben bu vilâyetteyim; gittikçe daha ziyâde dünyalarına arkamı çeviriyorum. Hiçbir hâlim de mestûr kalmamış. En gizli, en mahrem risalelerim dahi hükûmetin ve bazı meb'ûsların ellerine geçmiş. Eğer ehl-i dünyayı telâşa ve endişeye düşürecek dünyevî bir karışmak hâlim ve karıştırmak teşebbüsüm ve fikrim olsaydı, bu vilâyet ve kazalardaki hükûmet, dokuz sene dikkat ve tecessüs ettikleri hâlde ve ben de çekinmeyerek yanıma gelenlere esrârımı beyân ettiğim hâlde, hükûmet bana karşı sükût edip ilişmediler. Eğer milletin ve vatanın saâdetine ve istikbâline zarar verecek bir kabahatim varsa, dokuz seneden beri vâlisinden tut, köy karakol kumandanına kadar kendilerini mes'ûl eder. Onlar kendilerini mes'ûliyetten kurtarmak için, hakkımda habbeyi kubbe yapanlara karşı kubbeyi habbe yapıp beni müdafaa etmeye mecburdurlar. Öyle ise bu suâlin cevabını onlara havâle ediyorum.

Amma şu vilâyetin milleti, umumiyetle benden ziyâde beni müdafaa etmek mecburiyetleri şundandır ki; bu dokuz senedir hem kardeş, hem dost, hem mübârek olan bu milletin hayat-ı ebediyesine ve kuvvet-i îmâniyesine ve saâdet-i hayatiyesine bilfiil ve maddeten te'sirini gösteren yüzer risalelerle çalıştığımızı ve hiçbir dağdağa ve zarar, hiç kimseye o risaleler yüzünden gelmediği ve hiçbir garazkârâne tereşşuhât-ı siyâsiye ve dünyeviye görülmediği ve Lillâhi'l-Hamd şu Isparta vilâyeti, eski zamanın Şam-ı Şerîf’inin mübârekiyetini ve Âlem-i İslâmın medrese-i umumîsi olan Mısır’ın Câmiü'l-Ezher’i mübârekiyeti nev'inden, kuvve-i îmâniye ve salâbet-i diniye cihetinde bir mübârekiyet makamını Risale-i Nur vâsıtasıyla kazanarak; bu vilâyette, îmânın kuvveti lâkaydlığa ve ibâdetin iştiyakı, sefâhete hâkim olmasını ve umum vilâyetlerin fevkınde bir meziyet-i dindarâneyi Risale-i Nur bu vilâyete kazandırdığından, elbette bu vilâyetteki umum insanlar hattâ farazâ dinsizi de olsa, beni ve Risale-i Nuru müdafaaya mecburdur. Onların çok ehemmiyetli müdafaa hakları içinde, benim gibi vazifesini bitirmiş ve Lillâhi'l-Hamd, binlerle şâkirdler benim gibi bir âcizin yerinde çalışmış ve çalıştığı hengâmda, ehemmiyetsiz cüz'î hakkım beni müdafaaya sevketmiyor. Bu kadar binlerle da'vâ vekilleri bulunan bir adam, kendi da'vâsını kendi müdafaa etmez.

İkinci İşâret

İKİNCİ İŞÂRET

Tenkidkârâne bir suâle cevaptır.

Ehl-i dünya tarafından deniliyor ki: “Sen neden bizden küstün? Bir defa olsun hiç müracaat etmeyip sükût ettin. Bizden şiddetli şekvâ edip “Bana zulmediyorsunuz” diyorsun. Hâlbuki bizim bir prensibimiz var, bu asrın muktezâsı olarak hususî düsturlarımız var. Bunların tatbikini sen kendine kabûl etmiyorsun. Kanunu tatbik eden zâlim olmaz. Kabûl etmeyen isyan eder.

Ezcümle, bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhûriyetler devrinde, müsâvât esâsı üzerine tahakküm ve teğallübü kaldırmak düsturu bizim bir kanun-u esâsîmiz hükmüne geçtiği hâlde, sen kâh hocalık, kâh zâhidlik sûretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfûzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı ictimâî elde etmeye çalıştığın; zâhir hâlin ve eski zamandaki mâcera-yı hayatının delâletiyle anlaşılıyor. Bu hâl ise, şimdiki tâbir ile, burjuvaların müstebidâne tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avâmın intibâhıyla ve galebesiyle tezâhür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları bizim daha ziyâde işimize yaradığı için o sosyalizm düsturlarını kabûl ettiğimiz hâlde, senin vaziyetin bize ağır geliyor. Prensiplerimize muhâlif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvâya ve küsmeye hakkın yoktur?..”

Elcevab: Hayat-ı ictimâiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinâttaki kanun-u fıtrata muvâfık hareket etmezse, hayırlı işlerde, terakkîde muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrib hesabına geçer. Mâdem kanun-u fıtrata tatbik-i harekete mecburiyet var; elbette fıtrat-ı beşeriyeyi değiştirmek ve nev'-i beşerin hilkatindeki hikmet-i esâsiyeyi kaldırmakla, “mutlak müsâvât” kanunu tatbik edilebilir. Evet, ben neseben ve hayatça avâm tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren “müsâvât-ı hukuk” mesleğini kabûl edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adâlet ile, burjuva denilen tabaka-i hàvâssın istibdâd ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhâlefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adâlet-i tâmme lehinde, zulüm ve teğallüb ve tahakküm ve istibdâdın aleyhindeyim.

Fakat nev'-i beşerin fıtratı ve sırr-ı hikmeti, müsâvât-ı mutlaka kanununa zıttır. Çünkü Fâtır-ı Hakîm, kemâl-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitapları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev'i ile de binler nev'in vazifelerini gördürür. İşte o sırr-ı azîmdendir ki, Cenâb-ı Hak, insan nev'ini, binler nev'ileri sünbül verecek ve hayvanatın sâir binler nev'ileri kadar tabakàt gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sâir hayvanat gibi kuvâlarına, latîfelerine, duygularına had konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makàmâtta gezecek isti'dat verdiğinden, bir nev'i iken binler nev'i hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinâtın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.

İşte, nev'-i insanın tenevvü'ünün en mühim mâyesi ve zenbereği, müsâbaka ile, hakîki îmânlı fazilettir. Fazileti kaldırmak, mâhiyet-i beşeriyenin tebdiliyle, aklın söndürülmesiyle, kalbin öldürülmesiyle, rûhun mahvedilmesiyle olabilir. Evet, şu hürriyet perdesi altında müdhiş bir istibdâdı taşıyan şu asrın gaddâr yüzüne çarpılmaya lâyık iken ve hâlbuki o tokada müstehak olmayan gayet mühim bir zâtın yanlış olarak yüzüne savrulan kâmilâne şu sözün,

<en4>Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha-yı hürriyet! </en4>

<en4>Çalış, idraki kaldır, muktedirsen âdemiyetten! </en4>

sözünün yerine, bu asrın yüzüne çarpmak için ben de derim:

<en4>Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha-yı hakikat! </en4>

<en4>Çalış, kalbi kaldır, muktedirsen âdemiyetten! </en4>

Veyâhut,

<en4>Ne mümkün zulm ile, bîdâd ile imha-yı fazilet! </en4>

<en4>Çalış, vicdânı kaldır, muktedirsen âdemiyetten!</en4>

Evet, îmânlı fazilet, medâr-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdâd da olamaz. Tahakküm ve teğallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevâzu' ile hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhi'l-Hamd, bu meşreb üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor. Ben kendimde fazilet var diye fahr sûretinde da'vâ etmiyorum. Fakat ni'met-i İlâhiyeyi tahdîs sûretinde şükretmek niyetiyle diyorum ki:

Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle, ulûm-u îmâniye ve Kur'âniyeye çalışmak ve fehmetmek faziletini ihsân etmiştir. Bu ihsân-ı İlâhîyi bütün hayatımda, Lillâhi'l-Hamd, tevfik-i İlâhî ile şu millet-i İslâmiyenin menfaatine, saâdetine sarf ederek, hiçbir vakit vâsıta-i tahakküm ve teğallüb olmadığı gibi, ekser ehl-i gafletçe matlûb olan teveccüh-ü nâs ve hüsn-ü kabûl-ü halk dahi, mühim bir sırra binâen benim menfûrumdur, onlardan kaçıyorum. Yirmi sene eski hayatımı zâyi' ettiği için onları kendime muzır görüyorum. Fakat Risale-i Nuru beğenmelerine bir emâre biliyorum, onları küstürmüyorum.

İşte, ey ehl-i dünya! Dünyanıza hiç karışmadığım ve prensiplerinizle hiçbir cihet-i temâsım bulunmadığı ve dokuz sene esâretteki bu hayatımın şehâdetiyle, yeniden dünyaya karışmaya hiçbir niyet ve arzum yokken, bana eski bir mütegallib ve dâima fırsatı bekleyen ve fikr-i istibdâd ve tahakkümü taşıyan bir adam gibi yapılan bunca tarassud ve tazyîkiniz hangi kanun iledir? Dünyada hiçbir hükûmet böyle fevkalkanun ve hiçbir ferdin tasvîbine mazhar olmayan bir muâmeleye müsâade etmediği hâlde, bana karşı yapılan bu kadar bed muâmelelere, yalnız değil benim küsmem, belki eğer bilse nev'-i beşer küser, belki kâinât küsüyor!

Üçüncü İşâret

Mağlatalı, divânecesine bir suâl.

Bir kısım ehl-i hüküm diyorlar ki: “Mâdem sen bu memlekette duruyorsun; şu memleketin cumhûrî kanunlarına inkıyad etmek lâzım gelirken, sen neden inziva perdesi altında kendini o kanunlardan kurtarıyorsun? Ezcümle, şimdiki hükûmetin kanununda, vazife haricinde bir meziyeti, bir fazileti kendine takıp, onunla bir kısım millete tahakküm edip nüfûzunu icra etmek, müsâvât esâsına istinâd eden cumhûriyetin bir düsturuna münâfîdir. Sen neden vazifesiz olduğun hâlde elini öptürüyorsun? Halk beni dinlesin diye hodfürûşâne bir vaziyet takınıyorsun?”

Elcevab: Kanunu tatbik edenler, evvelâ kendilerine tatbik ettikten sonra başkasına tatbik edebilirler. Siz kendinize tatbik etmediğiniz bir düsturu başkasına tatbik etmekle, herkesten evvel siz düsturunuzu, kanununuzu kırıyorsunuz ve karşı geliyorsunuz. Çünkü bu müsâvât-ı mutlaka kanununun bana tatbikini istiyorsunuz. Ben de derim:

Ne vakit bir nefer, bir müşîrin makam-ı ictimâîsine çıkarsa ve milletin o müşîre karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirâk ederse ve onun gibi, o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyâhut o müşîr, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşîrin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa; hem eğer en zekî ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsâvâta girerse; o vakit sizin bu müsâvât kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz. “Kendine hoca deme! Hürmeti kabûl etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!”

Eğer deseniz: “Bu hürmet ve makam ve teveccüh, vazife başında olduğu vakte mahsûstur ve vazifedârlara hàstır. Sen vazifesiz bir adamsın; vazifedârlar gibi milletin hürmetini kabûl edemezsin.”

Elcevab: Eğer insan yalnız bir cesetten ibaret olsa ve insan dünyada lâyemûtâne dâimî kalsa ve kabir kapısı kapansa ve ölüm öldürülse; o vakit vazife yalnız askerlik ve idare memurlarına mahsûs kalırsa, sözünüzde dahi bir mânâ olurdu.

Fakat mâdem insan yalnız cesetten ibaret değil; cesedi beslemek için kalb, dil, akıl, dimağ koparılıp o cesede yedirilmez. Onlar imha edilmez, onlar da idare ister.

Ve mâdem kabir kapısı kapanmıyor ve mâdem kabrin öbür tarafındaki endişe-i istikbâl her ferdin en mühim mes'elesidir. Elbette milletin itâat ve hürmetine istinâd eden vazifeler, yalnız milletin hayat-ı dünyeviyesine ait ictimâî ve siyâsî ve askerî vazifelere münhasır değildir. Evet yolculara seyahat için vesika vermek bir vazife olduğu gibi, ebed tarafına giden yolculara da hem vesika, hem o zulümâtlı yolda nur vermek öyle bir vazifedir ki, hiçbir vazife o vazife kadar ehemmiyetli değildir. Böyle bir vazifenin inkârı, ölümün inkârıyla ve her gün اَلْمَوْتُ حَقٌّ da'vâsını, cenazelerinin mührüyle imza edip tasdik eden otuz bin şâhidin şehâdetini tekzîb ve inkâr etmekle olur.

Mâdem manevî hâcât-ı zarûriyeye istinâd eden manevî vazifeler var. Ve o vazifelerin en mühimmi, ebed yolunda seyahat için pasaport varakası ve berzah zulümâtında kalbin cep feneri ve saâdet-i ebediyenin anahtarı olan îmândır ve îmânın ders ve takviyesidir. Elbette, o vazifeyi gören ehl-i mârifet, herhalde, küfran-ı ni'met sûretinde, kendine edilen ni'met-i İlâhiyeyi ve fazilet-i îmâniyeyi hiçe sayıp, sefîhler ve fâsıkların makamına sukùt etmeyecektir. Kendini, aşağıların bid'alarıyla, sefâhetleriyle bulaştırmayacaktır! İşte, beğenmediğiniz ve müsâvâtsızlık zannettiğiniz inziva bunun içindir.

İşte bu hakikatle beraber, beni işkence ile tâciz eden sizin gibi enâniyette ve bu kanun-u müsâvâtı kırmakta fir'avunluk derecesinde ileri giden mütekebbirlere karşı demiyorum. Çünkü mütekebbirlere karşı tevâzu', tezellül zannedildiğinden, tevâzu' etmemek gerektir. Belki ehl-i insaf ve mütevâzi ve âdil kısmına derim ki:

Ben, felillâhilhamd, kendi kusurumu, aczimi biliyorum. Değil Müslümanlar üstünde mütekebbirâne bir makam-ı ihtiram istemek, belki her vakit nihâyetsiz kusurlarımı, hiçliğimi görüp, istiğfar ile tesellî bulup, halklardan ihtiram değil, duâ istiyorum. Hem zannederim, benim bu mesleğimi, benim bütün arkadaşlarım biliyorlar. Yalnız bu kadar var ki, Kur'ân-ı Hakîmin hizmeti esnâsında ve hakàik-ı îmâniyenin dersi vaktinde, o hakàik hesabına ve Kur'ân şerefine, o makamın iktiza ettiği izzet ve vakar-ı ilmiyeyi ders vaktinde muhâfaza edip, başımı ehl-i dalâlete eğmemek için, o izzetli vaziyeti muvakkaten takınıyorum. Zannederim, ehl-i dünyanın kanunlarının haddi yoktur ki, bu noktalara karşı çıkabilsin!

CÂY-I HAYRET BİR TARZ-I MUÂMELE: Ma'lûmdur ki, her yerde ehl-i maârif, mârifet ve ilim noktasında muhâkeme eder. Nerede ve kimde mârifet ve ilmi görse, meslek itibariyle ona karşı bir dostluk ve bir hürmet besler. Hattâ düşman bir hükûmetin bir profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maârif, onun ilim ve mârifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler.

Hâlbuki İngiliz’in en yüksek meclis-i ilmiyesinin, Meşîhat-i İslâmiyeden sorduğu altı suâlin cevabını altıyüz kelime ile Meşîhat-i İslâmiyeden istedikleri zaman; bura maârifinin hürmetsizliğine uğrayan bir ehl-i mârifet, o altı suâle altı kelime ile, mazhar-ı takdir olmuş bir cevab veren.. ve ecnebîlerin en mühim ve hükemâların en esâslı düsturlarına hakîki ilim ve mârifetle muâraza edip galebe çalan.. ve Kur'ândan aldığı kuvvet-i mârifet ve ilme istinâden Avrupa feylesoflarına meydân okuyan.. ve Hürriyetten altı ay evvel İstanbul’da hem ulemâyı ve hem de mekteblileri münâzaraya dâvet edip kendisi hiç suâl sormadan suâllerine noksansız olarak doğru cevab veren.. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> ve bütün hayatını bu milletin saâdetine hasreden.. ve yüzer risale, o milletin Türkçe olan lisânıyla neşredip o milleti tenvir eden.. hem vatandaş, hem dindaş, hem dost, hem kardeş bir ehl-i mârifete karşı en ziyâde sıkıntı veren ve hakkında adâvet besleyen ve belki hürmetsizlik eden, bir kısım maârif dâiresine mensûb olanlarla az bir kısım resmî hocalardır.

[^4]: (Hâşiye) Yeni Said diyor ki: Şu makamda Eski Said'in iftiharkârâne söylediği şu sözlere ben iştirâk etmiyorum. Bu risalede sözü ona verdiğim için susturamıyorum. Enâniyetlilere karşı bir parça enâniyetini göstersin diye sükût ediyorum.

İşte, gel bu hâle ne diyeceksin?.. Medeniyet midir? Maârif-perverlik midir? Vatan-perverlik midir? Milliyet-perverlik midir? Cumhûriyet-perverlik midir? Hâşâ! Hâşâ! Hiç, hiçbir şey değil... Belki bir kader-i İlâhîdir ki, o kader-i İlâhî o ehl-i mârifet adamın dostluk ümîd ettiği yerden adâvet gösterdi ki, hürmet yüzünden ilmi riyâya girmesin ve ihlâsı kazansın.

Hâtime

HÂTİME

Kendimce cây-i hayret ve medâr-ı şükrân bir taarruz:

Bu fevkalâde enâniyetli ehl-i dünyanın enâniyet işinde o kadar hassâsiyet var ki, eğer şuûren olsa idi, kerâmet derecesinde veyâhut büyük bir dehâ derecesinde bir muâmele olurdu. O muâmele de şudur:

Kendi nefsim ve aklım bende hissetmedikleri bir parça riyâkârâne enâniyet vaziyetini, onlar, enâniyetlerinin hassâsiyet mîzanıyla hissediyorlar gibi, şiddetli bir sûrette, ben hissetmediğim enâniyetimin karşısına çıkıyorlar. Bu sekiz-dokuz senede, sekiz-dokuz defa tecrübem var ki, onların zâlimâne bana karşı muâmelelerinin vukû'undan sonra, kader-i İlâhîyi düşünüp, “Ne için bunları bana musallat etti” diye nefsimin desîselerini arıyordum. Her defada, ya nefsim şuûrsuz olarak enâniyete fıtrî meyletmiş veyâhut bilerek beni aldatmış, anlıyorum. O vakit “kader-i İlâhî, o zâlimlerin zulmü içerisinde hakkımda adâlet etmiş” derdim.

Ezcümle, bu yazın arkadaşlarım güzel bir ata beni bindirdiler. Bir seyrangâha gittim. Şuûrsuz olarak, nefsimde hodfürûşâne bir keyif arzusu uyanmakla, ehl-i dünya öyle şiddetli o arzumun karşısına çıktılar ki, yalnız o gizli arzuyu değil, belki çok iştihâlarımı kestiler. Hattâ, ezcümle, bu defa Ramazan’dan sonra, eski zamanda gayet büyük, kudsî bir imâmın bize karşı gaybî kerâmetiyle iltifatından sonra kardeşlerimin takvâ ve ihlâsları ve ziyaretçilerin hürmet ve hüsn-ü zanları içinde –ben bilmeyerek– nefsim müftehirâne, güyâ müteşekkirâne perdesi altında riyâkârâne bir enâniyet vaziyetini almak istedi. Birden bu ehl-i dünyanın hadsiz hassâsiyetle ve hattâ riyâkârlığın zerrelerini de hissedebilir bir tarzda, birden bana iliştiler. Ben Cenâb-ı Hakk’a şükrediyorum ki bunların zulmü bana bir vâsıta-i ihlâs oldu ...

﴿ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ ❀ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ ﴾

اَللّٰهُمَّ يَا حَا فِظُ يَا حَفِيظُ يَا خَيْرَ الْحَافِظِينَ اِحْفَظْنِى وَاحْفَظْ رُفَقَائِى مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَمِنْ شَرِّ اَهْلِ الضَّلاَلَةِ وَاَهْلِ الطُّغْيَانِ آمِينَ آمِينَ آمِينَ

﴿ سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ ﴾ ∗∗∗