Mahkemenin Reis Ve Âzâlarından Ehemmiyetli Bir Hakkımı Taleb Ederim
MAHKEMENİN REİS VE ÂZÂLARINDAN EHEMMİYETLİ
BİR HAKKIMI TALEB EDERİM
Şöyle ki: Bu mes'elede yalnız şahsım medâr-ı bahis değil ki, siz beni tebrie etmekle ve hakikat-i hâle muttali' olmanızla mes'ele hallolsun. Çünkü, ehl-i ilim ve ehl-i takvânın şahs-ı manevîsi, bu mes'elede nazar-ı millette itham altına girdiği ve hükûmete dahi ehl-i takvâ ve ilme karşı bir emniyetsizlik geldiği ve ehl-i takvâ ve ilim, tehlikeli ve zararlı teşebbüslerden nasıl sakınacağını bilmesi lâzım olduğu için; benim müdafaâtımın kendim kaleme aldığım bu son kısmını, herhalde yeni hurûf ile, matbaa vâsıtasıyla intişarını isterim. Tâ ki ehl-i takvâ ve ehl-i ilim, entrikalara kapılmayıp; zararlı, tehlikeli teşebbüslere yanaşmasınlar ve hükûmetin şahs-ı manevîsi nazar-ı millette ithamdan kurtulsun. Ve hükûmet dahi, ehl-i ilim hakkında emniyet etsin ve bu anlaşılmamazlık ortadan kalksın. Ve hükûmete ve millete ve vatana çok zararlı düşen bu gibi hâdiseler ve anlaşmamazlık daha tekerrür etmesin...
Elhak, bundan dokuz sene evvel Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri, kalblerinde sıkıştırıp lisânına getirmeye meydân vermedi, ağızlarını tıkadı ve hàrika bürhânlarını gözlerine soktu. Evet, Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azîm, îmânın etrafında çelikten zırh oldu; ehl-i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet-i cumhûriye bundan memnun oldu ki, meb'ûsânın ve vâlilerin ve büyük memurların ellerinde kemâl-i serbestiyet ile Onuncu Söz’ün nüshaları gezdi.
Dört aydan beri, bu hayat-memât mes'elesinde, hiçbir yerden benim acınacak hâlim bir mektûbla dahi sordurulmadığı ve benim hakkımda halkı tenfîr edecek bir sûrette teşhîr etmekle nefret-i âmmeyi aleyhime celbedip bütün bütün teshîlât ve muâvenetten mahrum kalmış, garîb ve kimsesiz hâlimi tasvir eden, i'tirâznâmemde izâh ettiğim bir hikâye: Bir zaman, bir pâdişahın mübtelâ olduğu bir hastalığın ilâcı, bir çocuğun kanı imiş! O çocuğun pederi, çocuğu, hâkimin fetvâsıyla bir para mukâbilinde pâdişaha vermiş. Çocuk, mecliste ağlamak ve şekvâ yerine gülmüş. Sormuşlar:
— Neden istimdâd etmiyorsun, şikâyet etmiyorsun, gülüyorsun? Demiş ki:
— İnsan, musîbete giriftâr olduğu vakit; evvel pederine, sonra hâkime, sonra pâdişaha şekvâ eder. Benim pederim, beni kesilmek için satıyor; işte hâkim de ölmekliğime karar veriyor; işte pâdişah benim kanımı istiyor... Bu antika ve pek garîb ve şekli çok çirkin ve hiç görülmemiş bu hâle karşı, ancak gülmek ile mukàbele edilir!
İşte, ey Şükrü Kaya Bey! Biz de o çocuk hükmüne geçtik. Derdimizi, evvel mahallî hükûmetteki vâliye, sonra mahkeme adâletine, sonra Dâhiliye Vekâleti’ne müracaat edip mazlumiyetimizi beyân ederek zâlimlerden bizi kurtarmak için arzuhâl etmek muktezâ-yı hâl iken, gördük ki; en son şekvâmızı dinleyecek Dâhiliye Vekili’nin hakkımızda kapıldığı asılsız evhâmına bir hakikat rengi vermek ve hatâsını örtmek fikriyle hatâsında ısrar etmesi daha büyük bir hatâ olduğunu düşünmediğinden; dûçâr olduğu gurur hastalığına, kanımızı isteyerek, bizi asılsız bahânelerle perîşan etmek istiyor. Biz de Şükrü Kaya’nın şahsını, Dâhiliye Vekili olan Şükrü Kaya Bey’e şekvâ ediyoruz. (Hâşiye) <ft3>[^4]</ft3> Eğer serbestiyeti tam muhâfaza etmek isteyen ve hiçbir te'sir karşısında mağlûb olmayan ve vicdânlarındaki hiss-i adâletle hükmeden bu mahkeme, bizi, Şükrü Kaya Bey’in şahsı hakkında dinleyeceklerini bilseydim, en evvel biz, Şükrü Kaya’nın şahsı aleyhine ikame-i da'vâ edecektik. Çünkü, bir seneden beri, her gün veya her hafta hakkımızda rapor isteye isteye aleyhimize câsusların, zâbıtaların nazar-ı dikkatini celbettirip, kurban koyunu gibi kesmek için bizi beslettiriyordu. Mahkeme ise; adâletten başka hiçbir şey düşünmemek lâzım gelirken ve hakikaten mahkeme içindeki zâtlar da adâlete tam bağlı oldukları hâlde, yüksek makamdaki Şükrü Kaya gibi şahsın te'sirâtına karşı dayanamadıkları için, bizi tahliye edemeyip süründürüyorlar. Mahallî hükûmet olan Isparta Vâlisi ve zâbıtasını ise, herkesten ziyâde bizi ve Ispartalı bîçâre, masûm mevkufları himâye etmek ve bir ân evvel kurtulmasına sa'yetmeleri vazife-i vicdâniyeleri iken, bil'akis çok mânâsız ve asılsız bahâneler ile Isparta mevkuflarının, hususan muhtaç ve fakirlerin ta'yinlerini verdirmeyip, açlıkla sefâlete düşmeleri için onları ezdirmeye çalışıyorlar. İşte bu hâle şekvâ değil, belki ağlamanın nihâyet derecesini gösteren bu acı hâle, o çocuk gibi gülmek ile mukàbele ediyoruz ve tevekkül edip, işimizi Azîz-i Cebbâra havâle ediyoruz!
[^4]: (Hâşiye) Şükrü Kaya'nın ne derece asılsız evhâma kapılıp garaz ettiğine delil şudur ki: Benim gibi kimsesiz ve üç-dört bîçâre arkadaşlarımı mahkemeye vermek için, kendisi, Ankara'dan yüz jandarma ve onbeş-yirmi polis beraber alıp, güyâ Isparta'daki jandarma kuvveti ve bir fırka asker kâfî gelmiyormuş gibi ortalığa bir dehşet vermesidir. Acaba bir tek polisin ve bir tek jandarmanın eli ile yapılacak bir vazifeyi, millete iki-üç bin lira zarar verdirip, sonra tahliye edilen bîçâre masûmları, Isparta'dan tâ Eskişehir'e beş yüz lira nakliyâta sarfettirmek ve o bîçâreleri binlerce zararlara uğratmaktan başka, hayat-ı ictimâî arasındaki mevkilerini sarsıntılara dûçâr etmek gibi mühim hâdiseleri icâd etmekle, ne derece Dâhiliye Vekâleti'nin tedvîrine ve âsâyişi te'mine ve bu bîçâre milletin istirahatle çalışmalarına zarar verdiğini gösteriyor. Demek bil'iltizam, hiçten büyük bir hâdiseyi icâd etmek garazıyla o vaziyeti göstermiş; habbeyi yüz kubbe yaparak, dâhiliyenin en ziyâde sükûnete muhtaç olduğu bir zamanda böyle her tarafı sarsacak bir vaziyeti icâd etmek ve kanunsuz kanun nâmına amel etmek; kanunca mühim bir cürüm yaptığını iddia edip, Şükrü Kaya'nın şahsını, Dâhiliye Vekili olan Şükrü Kaya Bey'e şekvâ ediyoruz.
Masûm Kardeşlerimin Mazlumiyetinden Gelen Feryâdlarının İşitilmediği ve Benim de Onlarla Konuşturulmadığım Bir Zamanda, Onların Me'yûsiyetlerine Bir Tesellî Vermek İçin Yazdığım Bir Fıkradır
(Bu makam münâsebetiyle ilâve edilmiştir)
Hafîz-i Zülcelâl’in hıfz ve himâyetine bakınız ki; mes'elemiz münâsebetiyle Risale-i Nur’un risaleleri adedine muvâfık olarak, yüz yirmi küsûr adamın mahrem evrakları ile istintakta oldukları hâlde ve ecnebîlerin entrikalarıyla ve muhâlif komitecilerin dolaplarıyla mevcûd ve münteşir müteaddid cem'iyetlerin hiçbirisiyle, Risale-i Nur’un hiçbir şâkirdinin münâsebetdârlığını gösterecek hiçbir madde bulunmaması, gayet zâhir ve parlak bir Himâye-i Rabbâniyedir. Muhâfaza-i İlâhiyeye ve İmâm-ı Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam (K.S.), Risale-i Nur’a ait kerâmet-i gaybiyelerini cidden te'yid eden bir inâyet-i Rahmâniyedir. Kırkikilik bir top güllesini, kırkiki masûm ve mazlum kardeşlerimizin Dergâh-ı İlâhiyeye açılan elleriyle doldurup, geri çevirip, atanların başlarında ma'nen patlattırdı. Bizlere, yalnız ehemmiyetsiz, sevâblı, hafif birkaç yara bereden başka olmadı. Böyle bir seneden beri doldurulan bir toptan, böyle pek az zarar ile kurtulmak hàrikadır. Böyle pek büyük bir ni'mete karşı, şükür ve sürûr ve sevinç ile mukàbele etmek gerektir. Bundan sonraki hayatımız bize ait olamaz; çünkü müfsidlerin plânlarına göre, yüzde yüz mahv idi. Demek bundan sonraki hayatı kendimize değil, belki hak ve hakikate vakfetmeliyiz. Şekvâ değil, şükrettirecek rahmetin izini, yüzünü, özünü görmeye çalışmalıyız. ∗∗∗
► (01) ◄
Garîb ve bana pek çok ağır gelen ve üç günde bir bardak ayran ve bir bardak sütten başka bir şey yedirmeyen grip hastalığının üçüncü gününde, füc'eten hâtırıma ihtar edildi. Ben de o hâtırayı teberrük için, mahkemedeki müdafaamın bir mukaddimesi olarak yazdım. Şiddet ve kusur varsa, hastalığıma aittir. Evet, yüz adamın müdafaa edeceği bir hakikati yalnız başıma müdafaaya mecbur olduğumdan; taab-ı dimağî ve perîşaniyete ve daha çok müz'ic ahvâl içinde hakikati doğru olarak, olduğu gibi, bu kadar beyân edebildim.
► (02) ◄
Son müdafaâta sonradan bir hikmete binâen ilhâk edilmiş bir mukaddimedir.
Müdafaâtımın bütün safahâtında gizli ve müdhiş bir komiteye karşı mübâreze vaziyetini gösteren tarz-ı ifâdemdeki maksadım şudur:
Nasıl ki Hükûmet-i Cumhûriye “Dini dünyadan tefrik edip bîtarafâne kalmak” prensibini kabûl etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbatındandır. Öyle de; ben dahi bîtaraf ve hürriyet-perver olması lâzım gelen Hükûmet-i Cumhûriyeyi, dinsizliğe tarafdâr ve entrikaları çeviren ve hükûmetin memurlarını iğfal eden gizli menfî komitelerden tefrik edilip, hükûmetin onlardan uzak olmasını istiyorum; o entrikacılarla mübâreze ediyorum. O komitelerden, tesâdüfle hükûmetin memuriyetine girenler, ciddi dindarlara takmak için iki kulp elinde tutmuş, garaz ettikleri dindarlara takıyorlar ve hükûmeti iğfale çalışıyorlar. O iki kulpun birisi; o mülhidlerin dinsizliğine temâyül göstermemek mânâsıyla “irtica” kulpunu takıyor. Diğeri; hâşâ ve hâşâ!, dinsizliği, bu hükûmet-i İslâmiyenin ayn-ı siyaseti telâkki etmediğimiz mânâsında “dini siyasete âlet etmek” kulpu ile lekelemek istiyorlar. (Hâşiye) <ft3>[^5]</ft3>
[^5]: (Hâşiye) Yani: "Hükûmet bir siyaset takib etmiyor -hâşâ sümme hâşâ- hükûmetin siyaseti dinsizliktir." diye tevehhüm eden o mülhidlerin nazarında benim, Kur'ân-ı Hakîmin nusûs-u kat'iyyesinden tereşşuh eden Risale-i Nur ile takib ettiğim hakàik-ı îmâniyeye hizmetimi, muhâlif bir siyaset demekle, dünyada en şeni' bir iftirayı eder.
Evet, Hükûmet-i Cumhûriye, o gizli müfsidlerin vatana ve millete muzır efkârlarını elbette tervîc etmez ve tarafdâr olamaz. Men'etmek, cumhûriyet kanunlarının muktezâsıdır. Ve öyle müfsidlere tarafdârlık ile, cumhûriyetin esâslı prensiplerine zıddı zıddına gidemez. Hükûmet-i Cumhûriye, bizim ile o müfsidler mâbeyninde hakem hükmünü alsın. Hangimiz zâlim ise ve tecâvüz ediyorsa; o vakit, hakem hükmünü versin ve hâkimlik noktasında hükmünü icra etsin.
Evet inkâr edilmez ki; kâinâtta, dinsizlik ile dindarlık, Âdem zamanından beri cereyan edip geliyor ve kıyâmete kadar gidecektir. Bu mes'elemizin künhüne vâkıf olan herkes, bize olan bu hücumun, doğrudan doğruya dinsizlik hesabına dindarlığa bir taarruz olduğunu anlar. Ekser-i hükemânın Garb’da ve Avrupa’da zuhûru ve ağleb-i enbiyânın Şark’ta ve Asya’da tulû'ları kader-i ezelînin bir işâret ve remzidir ki; Asya’da hâkim, gâlib, din cereyanıdır. Elbette, Asya’nın ileri kumandanı olan bu Hükûmet-i Cumhûriye, Asya’nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek ve bîtarafâne prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temâyül ettirecektir.
İkinci Madde: Risale-i Nurun eczâlarında mevâdd-ı kanuniyeye muârız mes'eleler bulunması ortaya konulabilir. Bu cihet mahkemeye aittir. Fakat Risale-i Nur, kendi başıyla yüz manevî keşfiyâtı hâvî bir eserdir. Bu keşfiyâtın bir tekini bile, keşşâfın hakk-ı keşfini sıyânet etmekle, ziya'a uğratmamak lâzım gelir. Keşfiyâtın ehemmiyeti, ehl-i hakikat ve ehl-i ilim ve edîbler ortasında gayet büyüktür ve ehemmiyeti var. Bir kimse, diğerinin keşfiyâtını temellük edemez. Eğer etse onun aleyhine ikame-i da'vâ etmek, bütün memleketlerde cârî olan bir kanundur. İleride hükûmetin müsâadesini istihsâl sûretiyle neşretmek istediğim ve yirmi-otuz seneden beri keşif ve te'lifine çalıştığım ve elli seneden beri devam eden tedkîkàt ve mücâhedât-ı fikriye ve muhtelif menba'lardaki taharriyât ve mesâîmin neticesi ve semeresi olarak yazdığım ve manevî yüz keşfiyâtı gösteren ve binlerce hakikati hâvî yüzden ziyâde risaleden ibaret olan Risale-i Nurun te'lifinden sonra neşredilen –bazı kanunlara uygun gelmeyen– onbeş noktasını ortaya atarak müttehem bir vaziyete koymak, bu hakikatlerin ve benim onlara taalluk eden hukuklarımın zıya’ını mûcib olmakla beraber, diğerin intikal ve sirkatine ve temellük ve kendine maletmesine zemin ihzar ettiğinden; bu bâbda, evvelemirde ve herşeyden ziyâde hakikat nâmına ve hukuk hesabına hakkımın muhâfazası, âdil mahkemenizin nazara alacağı ilk cihettir. Ve bir cürüm âleti olmak tevehhümüyle müsâdere edilen risalelerimin tazammun ettiği hakàik, ehl-i fen ve felsefeye ve akademi muhakkìklerine karşı isbâtıma medâr olmak üzere elimde bulunması lâzım geleceğinden; bu keşfiyât ve münâzarât-ı ilmiye üzerinde hazırlığımı tesbit etmek için tarafıma iâdesini isterim. Beni mahkûm etseniz de, onlar mahkûm olamaz ve hapiste dahi benim arkadaşım olmalıdırlar.
Mahkemelerin ihkàk-ı hak cihetindeki haysiyetine, şerefine mühim bir nâkìsa, belki zıd olan garazkârların telkinâtına tebaiyete, elbette mahkeme-i adâlet tenezzül etmeyecek ve garazkârların entrikalarını akîm bırakacaktır. Ve adâletten ve ihkàk-ı haktan daha büyük bir makam vazife cihetinde tanımayan mahkemenin, her türlü te'sirâttan âzâde olarak vazifesini yapacağı esâs adâletin muktezâsı olduğuna istinâden; şahsım nâmına değil, belki çok hakikatlerin ve bir çok masûm hukukların kendine bağlı olduğu bir hakikat-i àliye nâmına, hakkındaki asılsız evhâmlarını bir ân evvel Risale-i Nurun hürriyetini ilân etmekle ref' etmektir.
Üçüncü Madde: Bize isnâd edilen mevhûm suç ise; umumî bir tâbir ile ve kuyûd-u ihtiraziye nazara alınmayarak, ceza kanununun yüz altmış üçüncü maddesi, yalnız zâhirine ve umumiyetine temâs ettirip, mahkûmiyetim istilzam edilmek istenildiği anlaşılıyor. Bize isnâd edilen birkaç maddenin kat'î ve hakîki cevabları zabtınıza geçen müdafaâtımda bulunmakla beraber; on veya onbeş nokta yüzünden, manevî yüz keşfiyâtı hâvî, yüzler hakikat-i mühimmeyi câmi' yüzden ziyâde cüz'den ibaret olan Risale-i Nur, mükâfât ve takdir yerine mücâzât ve tenkid ile karşılanmıştır. Mahkemenizden bu hakkımı ve Risale-i Nurun hürriyet hakkını istemek, büyük bir hakkımdır. Bu cihetin halli ve faslı lâbüd ve zarûrîdir.
Dördüncü Madde: Şimdiye kadar bana hücum eden ve hükûmeti aleyhimize çeviren kimselerin garazkâr oldukları ve sırf garaz ile iliştikleri bununla anlaşılıyor ki, bizi vurmak için her kapıya başvurdular. Evvelâ, “tarîkatçılık” –bir şey bulamadılar– sonra “cem'iyetçilik”, sonra “siyasetçilik ve inkılâba muhâlif hareket ve muhâlif komitecilik ve izinsiz neşriyatçılık” gibi çok cihetlerle itham etmek ve bizi vurmak için çalıştıkları hâlde; bunların hiçbirinde tutunacak bir emâre bulamadıklarından, en nihâyet bir madde-i kanuniyenin, kuyûd-u ihtiraziyeyi nazara almayarak, zâhirî umumiyetinden istifade edip, hiçbir zîakıl kabûl etmeyecek ve onlara hak vermeyecek bir nokta ile bizi itham ve mahkûm etmek istiyorlar. Evet, bahsedeceğimiz noktayı, dünyada hiçbir zîakıl, hakikat olarak kabûl etmez ve zerre mikdarı insafı olan, “İftiradır” diyecek. O nokta şudur:
“Said-i Kürdî dini siyasete âlet ediyor!” tâbiridir. Bu tâbirdeki ithamı çürütecek onbeş-yirmi delilden ziyâde ve beş-on kadarı müdafaâtımda zabtınıza geçirilenlerden birisi şudur ki:
Yüzler şâhidin şehâdetiyle isbât etmeye hazır olduğum şu beyân edeceğim hâlim, o ithamı esâsıyla çürütüyor. Şöyle ki: Dokuz sene oturduğum Barla Köyü halkının müşâhedesiyle ve dokuz ay ikamet ettiğim Isparta’daki dostlarımın şehâdetleriyle ve beni yakından tanıyan dostlarımın işhâdıyla, onüç senedir ki, siyaset lisânı olan hiçbir gazeteyi, ne okudum ve ne de istedim. Hattâ birkaç hâdisede, şahsımla alâkadar zannedilen ve herkesi meraka sevkeden vâkıalardan bahseden gazeteleri okumak arzusu bulunmadı ve okumadım ve okutmam.
Onbeş maddeden başka bütün mesâili, âhiretime ve îmânıma ve hakikate müteveccih olduğu, hükûmetin tedkîkàt-ı amîkasıyla tezâhür eden Risale-i Nur ile, Said, dini siyasete âlet ediyor; yani kâinâtta yüksek ve mukaddes tanıdığı bir hakikat-i kudsiye olan din-i Hakkı ve îmân-ı tahkîkîyi, siyasete, yani ihtilâlkârâne, en tehlikeli ve en günahlı ve çok hukukun ziya'ına sebebiyet veren akîm, süflî bir maksada âlet etmiş denilir mi?.. Böyle diyenler, ne kadar dâire-i akıl ve insaf ve vicdândan uzak düştükleri ve uzak hükmettikleri anlaşılmaz mı? Elbette, mahkeme-i adâlet, böyle asılsız bu evhâm ve isnâdâtları def'edip, hakkımızda ihkàk-ı hak edecektir. Gerçi, kanunları bilmemek eksere göre bir mazeret teşkil etmez. Fakat haksız olarak, ücra bir köyde, tarassud altında, yabancı bir yerde, şiddetle dünyadan küstürüp, nefiy ile ikamet ettirip, mütemâdiyen tarassud ile tâciz edilen bir adamın kanunları bilmemesi; elbette ehl-i insafın nazarında bir özür teşkil eder.
İşte, ben o adamım. Ve beni yanlış bir vehim ile muâheze ettikleri mevâdd-ı kanuniyenin hiçbirini bilmezdim. Hattâ yeni hurûfla imzamı atamazdım. Bazen hizmetçimden başka, on günde bir adam ile görüşmedim. Herkes bana muâvenetten kaçar. Avukat tutmaya iktidarım yok. Bütün hayatımda “En menfaatli ve en iyi hile, hilesizlik olduğu” düstur olduğundan, bütün müdafaâtımda hak ve hakikat ve sıdk ve doğruluk esâsını takib ettim. Bu hakikate binâen, müdafaâtımda veyâhut bazen nâdiren bir-iki risalelerimde, zaman-ı hâzırın kanunlarına ve resmî merâsimlerine tevâfuk etmeyen ifâdâtıma nazar-ı müsâmaha ile bakmak adâletin mukteziyât ve icâbatındandır. Benim müdafaâtımda mücmel kalan noktalar, iddianâmeye karşı yazdığım i'tirâznâmemde vardır ve i'tirâznâmemde mücmel kalan noktaların, müdafaâtımda izâhatı vardır; birbirini tekmîl eder. Yüz altmışüçüncü madde-i kanuniyenin tazammun ettiği –ma'nen– kuyûd-u ihtiraziye ile beraber ve vâzı'-ı kanunun irâde ettiği maksad, âsâyişin ihlâline medâr olmamak olduğuna binâen, ihlâl-i âsâyişe işâret ve delâlet edecek hiçbir emâre ve tereşşuhât, benim ve risalelerim yüzünde görülmediği ve zabtınıza geçen müdafaâtımda yirmi defa kat'î bir sûrette bu kanunun mes'elemizle alâkası olmadığını ve kat'iyyen cezayı müstelzim bir cihet bulunmadığını isbât ettiğim hâlde; her nasılsa, bidâyetteki evhâmın te'sirâtıyla, o madde-i kanuniye ile bizi muâheze etmek için mezkûr maddeyi ileri sürmek hiçbir vecihle şân-ı adâlete yakışmayacağından, berâetimi taleb eyleyerek, en son sözüm:
﴿ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴾ ﴿ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِىَ اللّٰهُ لااِلٰهَاِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ ﴾ ∗∗∗
İddianâmeye Karşı İ'tirâznâmem
İDDİANÂMEYE KARŞI İ'TİRÂZNÂMEM
Ey hey'et-i hâkime ve ey müddeiumumî! Bu iddianâmede sebeb-i ittihamım herbir maddeye karşı, istintak dâiresinde zabtınıza geçen müdafaâtımda cevabları vardır. Hususan, “Son Müdafaâtım” nâmındaki otuzbeş sahifelik bir müdafaanâmeyi, i'tirâz yerine, size takdim ediyorum. Bu noktaya nazar-ı adâlet ve insafı çevirmek için derim ki:
On seneden beri Isparta Vilâyeti’nde, mazlum bir sûrette, tazyîk altında âsâyiş-i dâhiliye ve emniyet-i umumiyeye zarar verecek hiçbir emâre, hiçbir tereşşuhât olmadığı hâlde, emniyet-i dâhiliyeyi ihlâl etmek teşebbüsü ile ittiham edilmekliğime hangi insaf, hangi vicdân müsâade eder? Eğer yüzaltmış üçüncü madde-i kanuniye mânâsı bizim hakkımızda da vech-i tatbiki gibi mânâ verilse o vakit başta Diyânet Riyâseti, bütün imâmlar, hatîbler ve vâizlere teşmîl etmek lâzım gelir. Çünkü, hayat-ı diniyeyi telkin etmekte onlarla beraberiz. Eğer telkinât-ı diniye, emniyet-i dâhiliyeyi, mutlaka ihlâl etmek gibi mânâsız bir fikir ileri sürülse, umuma şâmil olur. Evet benim, onların fevkınde bir cihet var ki; o da kat'iyyetle, şübhesiz, şeksiz hakàik-ı îmâniyeyi izâh etmektir. Bu ise farz-ı muhâl olarak, umum ehl-i dine bir i'tirâz gelse, bu hâl bizi i'tirâzdan kurtarmağa vesile olur. Benim hakkımda bu kadar tahkîkatla beraber daha tesbit edilmeyen ve tesbit edilse de, adâlet-i hakîkiye noktasında bir suç teşkil etmeyen ve bir suç teşkil etse de, yalnız beni mes'ûl eden bir madde yüzünden, yirmi kadar masûm ve bîgünah kimseleri; çoluk-çocuğundan, işinden alıkoyup hapiste perîşan etmek, elbette adliyenin nazar-ı adâletine uygun gelmez. Benim ile ednâ bir temâsı bulunan çok bîçâre masûmlar, tevkìf ile mühim zararlara dûçâr oldular.
Şark hâdisesi münâsebetiyle nefyedilmem, iddianâmede iştirâki ihsâs ettiği cihetle cevab veriyorum ki: Hükûmetin dosyalarında, benim künyem altında hiçbir meşrûhat yoktur; sırf ihtiyat yüzünden nefyedildiğim, hükûmetçe sâbit olmuştur. Ben, o zaman da, şimdiki gibi münzevî yaşıyordum. Bir dağın mağarasında, bir hizmetçi ile yalnız otururken beni tutup, on sene bilâ-sebeb, müracaat etmediğim için, dokuz sene bir köyde, bir sene de Isparta’da ikamete mahkûm edip, âhirinde bu musîbete giriftâr ettiler.
ÜÇÜNCÜ İDDİANÂME
“Barla’da iken te'sis-i münâsebet edildiği, uzağında ve yakınında bulunan bu eşhâsın maddî ve manevî yardımlarını te'min ederek fa'âliyete giriştiği ve hey'et-i umumiyesine Risale-i Nur adını verdiği ve kısım kısım yazdırdığı bu eserlerini muhtelif vâsıtalarla gizli gizli çoğalttırarak Antalya, Aydın, Milas, Eğirdir, Dinar ve Van gibi mıntıkalarda, adamlarının delâletiyle neşr ve ta'mîm ettirdiği, bu eserlerden devletin emniyet-i dâhiliyesini ihlâl edebilecek olanlarına mahrem ve yarım mahrem diyerek işâretler koyduğu ve bu sûretle istihdaf ettiği gayesini kendisinin de kabûl ve izhâr etmiş bulunduğu” hakkındaki fıkraya karşı, şu kat'î ve izâhlı cevabın, sizin evvelce zabtınıza geçen “Son Müdafaa” nâmındaki otuzbeş sahifelik müdafaâtımı i'tirâznâme olarak takdim ile beraber derim ki:
Yüzbin defa hâşâ!.. Îmân ilmini rızâ-yı İlâhîden başka bir şeye âlet etmemişim ve edemiyorum ve kimsenin de hakkı yoktur ki edebilsin. Ve Risale-i Nur nâmı altındaki yüz yirmibeş risale, yirmi sene zarfında te'lif edilmiş.
Mahrem dediğimiz risaleler ise, üç tanesi bize gurur ve riyâya medâr olmamak için mahrem demişim. Şimdi ise, o setr-i mahremin bir köşesini fâşetmeye mecbur olarak derim ki, o mahremlerden birisi, kerâmet-i Gavsiye; ikinci, kerâmet-i Aleviye; üçüncü, sırr-ı ihlâsa ait risalelerdir ki; o iki kerâmet, benim haddimden yüz derece fazla ve Hizmet-i Kur'âniyemi takdir sûretinde, Hazret-i Ali ile Hazret-i Gavs’ın işâretleridir. Ve riyâdan, gururdan, enâniyetten kurtaracak sırr-ı ihlâsa dair risaleye, en hàs kardeşlerime mahsûs olarak, mahrem denmiştir. Âsâyiş-i dâhiliye ile bunların ne münâsebeti var ki onlar medâr-ı itham oluyorlar! İkinci kısım mahremler ise “Dâru'l-Hikmet” de ve dokuz sene evvel Avrupa i'tirâzâtına ve Doktor Abdullâh Cevdet’in dinsizce hücumlarına karşı yazdığım bir-iki risale ve bazı memurların bana insafsızcasına ve gaddârâne tecâvüzlerine karşı şekvâ sûretinde yazdığım iki küçük risaledir ki; son müdafaâtımda bahsetmişim. Bu dört risalenin te'lifinden bir zaman sonra, serbestî kanunlarına ve hükûmetin işine hiçbir cihette temâs etmemek için, onların neşrini men'edip, “Mahremdir” demişim; en hàs bir-iki kardeşime mahsûs kalmıştır. Delilim de şudur ki; bu kadar taharriyâtınızda, o mahrem denilen risalelerin hiçbir yerde bulunmamasıdır. Yalnız umumunun fihristesi elinize geçmiş, o fihristeye göre bu noktalardan istizaha lüzum görülmüş; ben de cevab vermişim, o cevab da zaptınıza geçmiştir.
İddianâmede, müteaddid mıntıkalar ve Risale-i Nurun neşir ve ta'mîmine adamlar vâsıtasıyla çalıştığım beyân ediliyor. Cevaben derim ki:
Ben bir köyde, gurbette, kimsesiz, hüsn-ü hattım yok iken; tarassud altında, herkes benim muâvenetimden çekinirken; yalnız gayet mahdûd dört-beş ahbabıma bir yâdigâr olarak hâtırât-ı îmâniyeyi gönderdiğime “Neşir ve ta'mîme çalışıyor” demek, ne kadar hilâf-ı hakikat olduğunu elbette takdir edersiniz. Benim gibi haddinden çok fazla teveccüh-ü âmmeye mazhar bir insanın onbeş sene Van’da tedrîs ile meşgul olduğum hâlde, bir tek dostuma bir-iki îmânî risalelerimi göndermekle buna nasıl neşriyat denilir? Benim matbaam yok, kâtiblerim yok, hüsn-ü hattım yok, elbette neşriyat yapamadım. Demek Risale-i Nur, câzibedârdır, kendi kendine intişar ediyor. Yalnız bu kadar var ki; “Onuncu Söz” nâmında haşre dair olan risaleyi, daha yeni harfler çıkmadan evvel tab'ettirdik. Hükûmetin büyük memurlarının ve meb'ûslarının ve vâlilerinin ellerine geçti, kimse i'tirâz etmedi. Ondan, sekizyüz nüsha intişar etti. Onun intişarı münâsebetiyle onun gibi sırf uhrevî ve îmânî bir kısım risaleler, kendi kendine bir kısım insanların eline geçti. Elbette ihtiyarsız, kendi kendine bu intişar, benim hoşuma gitmiş. Ben de bazı hususî mektûblarımda, bu takdirimi teşvik tarzında yazmışım. Bu üç aydır, bu kadar taharriyât-ı amîka neticesinde, koca bir memlekette, onbeş-yirmi adamın ellerinde kitaplarımı bulmuşlar. Benim gibi otuz sene te'lifât ve tedrîsatla ömrü geçen bir adamın, yirmi hususî dostunda bazı hususî risaleleri bulunması, ne sûretle neşriyat olur? O neşriyat ile nasıl “Bir hedefi takib edebilir” denilir?
Efendiler! Eğer ben dünyevî veyâhut siyâsî bir maksadı takib etseydim, bu on sene zarfında, onbeş-yirmi değil, yüzbin adamlar ile alâkadarlığım tezâhür edecekti. Her ne ise, bu noktaya dair son müdafaâtımda daha fazla izâhat ve tafsilât vardır. .........................
﴾ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ ﴾ ﴿ فَِلاُمِّهِ السُّدُسُ ﴿ âyetlerinin, eskiden beri medeniyetin i'tirâzına karşı bütün tefsirlerde bulunan bir hakikat ve gayet kat'î ve şübhesiz bir cevab-ı ilmî, iddianâmede benim aleyhimde nasıl istimâl edilebilir?
İddianâmede, yine fihristeden naklen, hurûf-u Kur'âniye ve zikriyenin tercümeleri, yerlerini tutmadıklarından medâr-ı tenkid beyân ediliyor. Bu mes'ele, sekiz sene mukaddem olmuş bir mes'eledir ve hiçbir i'tirâz kabûl etmez bir hakikat-i ilmiyedir. Ondan hayli zaman sonra, bu zamanın bazı mukteziyâtına göre tercüme edilmesinin hükûmetçe kabûlü ne sûretle o hakikat-i ilmiyeyi aleyhime çevirir.
Mescidimizin kapanması münâsebetiyle, dört noktadan ibaret, bana vahşiyâne zulmeden nahiye müdürüyle, birkaç arkadaşı ve kaza kaymakamının, şahıslarına ve memuriyetlerinin sû-i istimâllerine karşı bir şekvânâmedir ki; o risaleyi kimseye vermedim. Çünkü, hiç kimsede bulunmamıştır...
Onuncu Söz’ün tevâfukâtındandır ki; Onuncu Söz’ün satırları hem te'lif tarihine, hem dini dünyadan tefrik eden lâdînî cumhûriyetin ilânına tevâfuk ediyor ki, haşrin inkârına bir emâredir. Yani o fıkranın meâli budur: “Mâdem cumhûriyet, dine, dinsizliğe ilişmiyor, prensibiyle bîtarafâne kalıyor; ehl-i dalâlet ve ilhâd, cumhûriyetin bu bîtaraflığından istifade etmekle haşrin inkârını izhâr etmeleri muhtemeldir.” demektir. Yoksa hükûmete bir taarruz değildir; belki hükûmetin bîtarafâne vaziyetine işârettir. Elhak, bundan dokuz sene evvel, Onuncu Söz, sekizyüz nüsha yayılmasıyla, ehl-i dalâletin kalblerindeki inkâr-ı haşri sıkıştırdı; lisânlarına getirmelerine meydân vermedi; ağızlarını tıkadı. Onuncu Söz’ün hàrika bürhânlarını gözlerine soktu.
Evet Onuncu Söz, haşir gibi bir rükn-ü azîm, îmânın etrafında çelikten bir sûr oldu ve ehl-i dalâleti susturdu. Elbette hükûmet-i cumhûriye bundan memnun oldu ki, meclisteki meb'ûsânın ve vâlilerin ve büyük memurların ellerinde kemâl-i serbestî ile gezdi. ………………
Avrupa medeniyet ve felsefesi nâmına ve belki İngilizlerin ifsad-ı siyaseti hesabına tesettür âyetine ettikleri i'tirâza karşı, gayet kuvvetli ve müskit bir cevab-ı ilmîdir. Böyle bir cevab-ı ilmî, değil bundan onbeş sene evvel, her zaman takdir ile karşılanır. Bu hürriyet-i ilmiyeyi, elbette hürriyet-perver bir hükûmet-i cumhûriye tahdid etmez. …………...
Ey hey'et-i hâkime! Risale-i Nurun hedefi dünya olsaydı veya bir maksad-ı dünyevî, içinde niyet edilseydi yüzyirmi risale içinde, nazarınızda onbinler medâr-ı tenkid noktalar bulunacaktı. Böyle yüzyirmi bin tatlı meyveler içinde, sizce sulfato gibi acı gelmiş yalnız onbeş meyveler bulunmasıyla o mübârek bahçeyi yasak etmek ve bahçe sâhibini mes'ûl etmek câiz olabilir mi? Adâlet-perver olan vicdânınıza havâle ediyorum. Ben, son müdafaâtımda beyân etmişim ki, otuz senedir, Avrupa feylesoflarına ve Avrupa feylesofları hesabına dâhilde, ecnebî dolabları hesabına çalışan mülhidlere karşı muâraza ederek cevab vermişim ve veriyorum. Muhâtabım, ekseriyâ nefsimden sonra onlar olduğunu, risalelerimi takib eden anlar. Şimdi ben sizlerden soruyorum: Böyle Avrupa feylesoflarının başına ve ecnebî entrikaları hesabına çalışan dinsiz herbir mülhidin yüzüne indirdiğim kuvvetli ilmî bir tokat, hangi sûretle hükûmet hesabına geçiyor? Böylelere ait olan tokadı hükûmet hesabına almak bizim havsalamız almıyor ve ihtimal de vermiyoruz. Hükûmet nâmına ve kanun hesabına bu haklı ilmî tokatları medâr-ı mes'ûl tutmak değil, belki hükûmet-i cumhûriyenin hürriyet-perverliği, bu tokatları alkışlar.
İ'TİZAR
(Üç gün müddetle tebliğ edilen iddianâmeye karşı i'tirâznâme yazmak)
Birinci günü geç geldiği için, akşama kadar ancak okundu. İkinci gün, kısm-ı a'zamı tercüme edildi. Ancak beş-altı saat fırsat bulup, acele bu uzun i'tirâznâmeyi yazdım. Evvelki müdafaâtımda dediğim gibi kanunları, hususan şimdiki resmî işleri bilmediğimden; çoktan beri ihtilâttan memnû' olduğumdan ve dört-beş saatte yazılan uzun i'tirâznâme, elbette çok müşevveş ve noksan olacaktır. Nazar-ı müsâmaha ile bakmanızı temennî ederim. ∗∗∗
Ceza Hâkimine Son Müdafaa
CEZA HÂKİMİNE SON MÜDAFAA
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Altmış küsûr sahifeden ibaret olan ithamkârâne kararnâmedeki – oniki sahife – şahsıma ait kısmına karşı müdafaamdır:
Kararnâmede aleyhimizde zikredilen maddelere karşı, mahkemenin zabtına geçen müdafaâtımda kat'î cevabları vardır. Bu kararnâme nâmındaki asılsız ve vehimli ithamnâmeye karşı, ondokuz sahifeden ibaret i'tirâznâmemi ve yirmidokuz sahifeden ibaret son müdafaâtımı ibraz ediyorum. Bu iki müdafaa, sorgu hâkimlerinin kararnâmelerinin bütün muâheze noktalarını ve esâs ithamlarını kat'î bir sûrette red ile çürütüyor, asılsız olduğunu gösteriyor. Yalnız burada, bu kararnâmenin istinâd ettiği ve itham edenlerin nereden aldandıklarını, bu asılsız muâhezeyi nereden iktibas ettiklerini gösterir “Beş Umde” olarak söyleyeceğim.
Birincisi: Risale-i Nurun, yüzyirmi parçasından iki-üç-dört parçasında onbeş fıkrayı bahâne tutup, beni ve Risale-i Nuru hükûmetin prensiplerine muhâlif ve rejimine karşı muârız ve emniyet-i dâhiliyeyi ihlâle teşebbüs ithamı ile gayet asılsız bir da'vâya elcevab:
Ben de derim: Acaba umum Avrupa’nın mal-i müşterekesi olan medeniyet ve yalnız bu zaman ilcaâtına binâen hükûmet-i cumhûriyenin o medeniyetin bir kısım kanunlarını kabûl etmesiyle, o medeniyetin menfaatli değil, belki kusurlu kısmına, hakàik-ı Kur'âniye hesabına olan müdafaât-ı ilmiyeme hangi sûretle “hükûmetin prensibine ve hükûmetin rejimine muhâlif” ve “hükûmetin inkılâbı aleyhine hareket” nâmı veriliyor?
Acaba bu hükûmet-i cumhûriye, Avrupa medeniyetinin kusurlu kısmının da'vâ vekilliğine tenezzül eder mi? O kusurlu medeniyetin İslâmiyete muhâlif kanunları, eski zamandan beri hükûmetin hedefi midir? Hükûmete muârız vaziyet almak nerede; bu bir kısım kusurlu medeniyet kanunlarına karşı hakàik-ı Kur'âniyeyi ilmî bir sûrette müdafaa etmek nerede? Kur'ân-ı Hakîmin âyât-ı kat'iyyesiyle, binüçyüz seneden beri, milyonlar tefsirlerinde ve hâlen kütübhânelerde dolu tefsirlerde
﴿ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ ﴾ ﴿ فَِلاُمِّهِ السُّدُسُِ ﴾
﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ ﴾ ﴿ فَانْكِحُوا مَا طَابَ لَكُمْ ﴾
ilâ âhir gibi âyetlerin hakàik-ı kudsiyelerini Avrupa feylesoflarının i'tirâz ve tecâvüzâtına karşı otuz seneden beri yazdığım müdafaât-ı ilmiyemi “Hükûmetin inkılâbına, prensibine ve rejimine muhâlif kasdı var” diye beni itham etmek, öyle bir zâhir garaz ve öyle bir esâssız vehimdir ki; buradaki mahkeme-i âdileye taalluk etmeseydi, müdafaa ve cevab vermeyi lâyık görmezdim.
Hem acaba, eskiden beri bu vatan ve millete zarar niyetiyle, Avrupa’nın dinsiz komiteleri hesabına ve Rûm, Ermeniler cem'iyeti vâsıtasıyla dinsizlik ve ihtilâf ve fesâd tohumlarını saçan mülhidlere karşı müdafaât-ı ilmiyem, hangi sûretle hükûmet aleyhine alınıyor. Ve hangi sebeble hükûmete bir taarruz mânâsı veriliyor? Hangi insafla böyle dinsizliği hükûmete maledip ittiham ediliyor? Hükûmet-i cumhûriyenin kuvvetli esâsları böyle dinsizlerin aleyhinde olduğu hâlde; dinsizliği, hükûmetin bazı prensiplerine maledip, benim, vatan ve millet ve hükûmet hesabına öyle müfsidlere karşı yirmi seneden beri gâlibâne müdafaât-ı ilmiyeme “dini siyasete âlet ve hükûmet aleyhine teşvik” mânâsını vermek, hangi insaf kabûl eder ve hangi vicdân râzı olur?
Evet, değil bu mahkemeye, belki bütün dünyaya ilân ediyorum: Ben, hakàik-ı kudsiye-i îmâniyeyi, Avrupa feylesoflarına ve bilhassa dinsiz feylesoflara ve bilhassa siyaseti dinsizliğe âlet edenlere ve âsâyişi ma'nen ihlâl edenlere karşı müdafaa etmişim ve ediyorum.
Ben, hükûmet-i cumhûriyeyi, ilcaât-ı zamana göre bir kısım kanun-u medenîyi kabûl etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydân vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum. Kararnâme nâmındaki ithamnâmede, vazifesini yapan müstantıklara değil, belki müstantıkların istinâd ettiği mülhid zâlimlerin evhâm ve entrikalarına karşı derim:
Siz beni “dini siyasete âlet etmek” ile itham ediyorsunuz. Ve o itham, zâhir bir iftira olduğu ve esâssız, çürük bulunduğunu yüz delil-i kat'î ile isbât etmekle beraber; bu ağır iftiranıza mukâbil, ben de sizi, siyaseti dinsizliğe âlet etmek istiyorsunuz diye itham ediyorum!
Bir zaman, cerbezeli bir pâdişah, adâlet niyetiyle çok zulüm ediyormuş, bir muhakkìk âlim ona demiş: “Ey hâkim! Sen, raiyetine adâlet nâmıyla zulüm ediyorsun? Çünkü tenkidkârâne cerbezeli nazarın, zamanen, müteferrik kusurâtı birden toplar; bir zamanda tasavvur edip, sâhibini şiddetli bir cezaya çarpıyorsun. Hem, bir kavmin müteferrik efrâdından vücûda gelen kusurâtı, o tenkidkâr cerbezeli nazarında topluyorsun. Sonra o perde ile, o tâifenin herbir ferdine karşı bir nefret, bir hiddet size gelir; haksız olarak onlara vurursun. Evet, senin bir sene zarfında attığın tükürük, bir günde senden çıkmış bulunsa, içinde boğulacaksın; müteferrik zamanda istimâl ettiğin sulfato gibi acı ilâçları, bir günde birkaç kişi istimâl etse, hepsini de öldürebilir. İşte aynı bunun gibi; mehâsinin ortalarında bulunmasıyla, ara sıra kusurâtı setretmek lâzım gelirken; sen, raiyetine karşı kusurâtı izâle eden mehâsini düşünmeden, cerbezeli nazarınla müteferrik kusurâtı toplayıp, ağır ceza veriyorsun.
İşte o pâdişah, o muhakkìk âlimin îkazâtıyla, adâlet nâmına yaptığı zulümden kurtuldu. ………………..
Gizli bir kuvvet, bil'iltizam beni mahkûm etmek istiyor. Ve her bahâneyi bulup, bin dereden su getirmek gibi herbir çareye müracaat edip, kurdun keçiye bahânesinden daha garîb bahânelerle beni itham altına almak ve mahkûm ettirilmek istenildiğimi hissediyorum. Meselâ, üç aydır bu kelimeyi tekrar ediyorlar: “Said-i Kürdî, dini siyasete âlet ediyor!” Ben de bütün mukaddesâta yemîn ediyorum ki: Bin siyasetim olsa, hakàik-ı îmâniyeye fedâ ediyorum! Ben, nasıl hakàik-ı îmâniyeyi dünya siyasetine âlet edebilirim? Ben, yüz yerde bu ithamı çürüttüğüm hâlde, yine mânâsız nakarât gibi tekrar edip ileri sürüyorlar. Demek, bil'iltizam ve herhalde beni mes'ûl etmek arzusunda bulunuyorlar. Ben de, aleyhimizdeki mülhid zâlimleri, siyaseti dinsizliğe âlet etmeleri ile itham ediyorum. Ve onların medâr-ı ittihamı olan bu müdhiş mânâyı bildirmemek için bana isnâd ettikleri: “Said, dini siyasete âlet ediyor” cümlesiyle setre çalışıyorlar. Mâdem öyledir, her hâlde beni mahkûm etmek istiyorlar. Ben de ehl-i dünyaya derim: Bu ihtiyarlıktaki bir-iki senelik ömür için lüzumsuz tezellüle tenezzül etmem!..
Beşinci Umde: “Dört Nokta” dır.
Birinci Nokta: Kararnâmede, kelimeler üzerinde oynanılıyor. Bir kelimenin, kasdî olmadığı hâlde, bir mânâsında ta'riz çıkarıyorlar.
Hâlbuki, Risale-i Nurda hedef bütün bütün ayrı olduğundan; kelimâtındaki kasda makrûn olmayan ta'rizler değil, belki tasrîhler de bulunsa şâyân-ı afv ve müsâmahadır.
Bu noktayı izâh eden bu misâl, mikyâstır. Meselâ ben bir maksadımı hedef ederek yoluma koşup gidiyorum. İhtiyarsız, yolumda koşarken büyük bir adama çarpıp, o adam yere düşse, desem: “Efendim, affet! Ben, maksadıma gidiyordum. Bilmeyerek çarpıldım.” Elbette affeder ve gücenmez. Eğer kasdî olarak bir parmağı o adama tâciz sûretinde kulağına iliştirsem, hakaret telâkki edecek ve benden gücenecek...
Risale-i Nurun hedefi îmân ve âhiret olduğundan, harekât-ı ilmiye ve fikriyesinde ehl-i dünyanın siyasetine çarpsa ve şiddetli kelimât bulunsa, şâyân-ı afv ve müsâmahadır. Maksadımız size ilişmek değildir, hedefimizde yürüyoruz. ………………….
Dünyada hiç misli görülmemiş bir haksızlığa ma'rûz kaldım. Şöyle ki:
Son müdafaâtım ve üç i'tirâznâmem ile, yirmi cihetle kat'î delillerle yüz altmışüçüncü maddenin bana temâs etmediğini ve yirmi senede yazılan yüz yirmi risalemin içinde, kendilerince medâr-ı tenkid yirmi kelimeden aşağı mahdûd birkaç nokta bulunmasıyla, ayrı ayrı zamanda yazılmış kıymetdâr ve menfaatli ve uhrevî ve Avrupa feylesoflarının dinsiz ve mülhid şâkirdlerine karşı –Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’nin âzâlığı münâsebetiyle– hakîki ve ilmî müdafaâtım; çok zaman sonra ilcaât-ı zamana göre kabûl edilen kanun-u medenînin bazı maddelerine, yüzbin kelimât içinde on-onbeş kelimenin muvâfık gelmemesi sebebiyle hem benim mahkûmiyetim taleb edilmiş; hem mühim keşfiyât-ı maneviyeyi hâvî yüz yirmi kitab olan Risale-i Nurun elde bulunan nüshaları müsâdere edilmiş ve inde'l-muhâkeme bütün ilmî ve mantıkî ve kanunî iddia ve müdafaâtım esbâb-ı mûcibe gösterilmeksizin sebebsiz ve kanunsuz reddedilmiştir. Yüz altmışüçüncü madde-i kanuniye âsâyişi ihlâl edebilecek hissiyat-ı diniyeyi tahrîk edenler meâlinde bulunan şu kanunun, elbette bu hadsiz genişlik içinde bir tefsiri var. Elbette kuyûd-u ihtiraziyesi bulunacak. Yoksa bu madde, bu geniş mânâ ile beni mahkûm ettiği gibi, bütün ehl-i diyâneti ve başta Diyânet Riyâseti olarak, bütün vâizlere ve bütün imâmlara, bana teşmîl edildiği gibi teşmîl edilebilir. Çünkü yüz sahifeden fazla müdafaât-ı kat'iyye ve hakîkiyem ile beraber; bana temâs ettirilebilecek bir mânâ veriliyor ki, o mânâ her nasihat eden kimseye ve hattâ bir dostunu iyiliğe sevketmek için irşad eden herkesi dâire-i hükmü altına alabilir. Bu madde-i kanuniyenin mânâsı şu olmak gerektir ki; taassub perdesi altında muhâlif bir siyaseti takib ve terakkiyât-ı medeniyeye sed çekenlere sed çekmek içindir. Bu maddenin bu mânâda çok kat'î delillerle isbât etmişiz ki, bize bir cihet-i temâsı yoktur.
Evet bu madde, bu mânâda, tefsirsiz ve kuyûd-u ihtiraziyesiz ve garazkâr, istediği adamları onunla çarpmasına müsâid hududsuz bir mânâda olamaz. Evet, ben on sene nezâret ve dikkat altında ve yirmi senede te'lif ettiğim yüz yirmi risale ile bu kadar hakkımdaki tedkîkàt-ı amîka neticesinde cüz'î bir derece âsâyişi ihlâl etmiş bir emâre, ne bende ve ne de o risaleleri okuyanlarda bulunmadığı hâlde ve yirmi vecihle isbât ettiğim ve beni yakından tanıyan zâtların şehâdetiyle, onüç seneden beri şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçtığımı ve hükûmetin işine karışmadığımı ve tahammül-ü beşer fevkınde işkencelere tahammül edip dünyaya karışmadığım ve îmân hizmetini bu dünyada en büyük maksad telâkki ettiğim hâlde: “Said dini siyasete âlet edip, âsâyişi ihlâle teşebbüse niyet ediyor” diye, beni yüzaltmış üçüncü maddeye temâs ettirmek, mahkûm etmek bütün rû-yi zemindeki adliye ve mahkemelerin haysiyetine ilişecek ve nazar-ı dikkati celbedecek hiç görülmemiş bir hâdise-i adliyedir kanâatindeyim.
İşte, cihangir hükümdarların ve kahraman kumandanların küçük mahkemelerde diz çöküp kemâl-i inkıyad ile mutâvaat göstermeleri, mahkemenin, hiçbir cihet ile zedelenmeyecek bir haysiyet ve şerefinin mevcûdiyetini isbât eder. İşte, mahkemelerin bu yüksek ve manevî haysiyetine dayanıp, hukukumu, hürriyetle müdafaa ediyorum.
Bir makale içindeki zararlı görülen dört-beş kelime sansür edildikten sonra mütebâkisinin neşrine izin verilirken, yüz yirmi kitabın, birbirinden ayrı ve ayrı ayrı zamanlarda te'lif edildiği hâlde, yalnız bir-iki risalede şimdiki nazarlara zararlı tevehhüm edilen onbeş kelime yüzünden, yüz onbeş masûm ve menfaatdâr ve mühim bir kısmı Ankara Kütübhânesi’nde mevcûd olup iftiharla kabûl edilen kitapların ele geçenlerinin müsâdere ile mahkûm edilmesi, rû-yi zemindeki adliyenin şerefine elbette ilişecek mâhiyettedir. Elbette mahkeme-i temyiz bu haysiyet ve şerefi sıyânet eder.
En ziyâde tenkid edilen ve umum kitaplarımı muâhezeye sebebiyet veren beş-on mes'ele içinde en mühimmi, gelecek bu iki mes'eledir:
﴾ لِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ ﴾ ﴿ فَِلاُمِّهِ السُّدُسُ ﴿ âyetleridir. İşte, benim ve kitaplarımın mahkûmiyeti beş-altı mes'eleden, en birinci bu iki mes'eledir. Ben hakîki, menfaatli medeniyete karşı değil, belki kusurlu ve zararlı “mimsiz” tâbir ettiğim medeniyete karşı otuz-kırk seneden beri i'câz-ı Kur'ânı esâs tutup, o medeniyetin muhâlif noktalarını aşağı düşürüp, medeniyetin aczi ile i'câz-ı Kur'ânı isbât etmek esâsı üzerine, matbu' ve gayr-ı matbu', Arapça ve Türkçe çok kitaplar yazdım.
İrsiyet hakkındaki kanun-u medenînin, Kur'ânın bu iki âyetine muhâlif maddelerini vaktiyle muvâzene etmişim. Onların muannid feylesoflarını da ilzam edecek deliller göstermişim. Hükûmet-i cumhûriyenin ilcaât-ı zamanına göre kabûl ettiği bir kısım kanun-u medenînin bir kısım maddelerini kabûlden evvel, bu mes'eleleri, medeniyete ve feylesoflara karşı yazmışım ve müdafaa etmişim. Kurûn-u ûlâ ve vustâdaki zâyi' olan kadınlık hukukunu, Kur'ân-ı Hakîm gayet ehemmiyetle muhâfaza ettiğini beyân etmişim. Şimdi, bu iki mes'eledeki beyânâtım, hükûmet-i cumhûriyenin kanununa muhâliftir diye, yüz altmışüçüncü madde ile muâheze edildim. Ben de adliyenin en yüksek mahkemesine derim ki:
Bin üçyüz elli senede ve her asırda, üçyüz elli milyon insanların hayat-ı ictimâiyesinde en kudsî ve hakîki ve hakikatli bir düstur-u İlâhînin üçyüz elli bin tefsirlerin tasdikine ve aynen hükümlerine istinâden ve bütün ecdâdımızın rûhlarına hürmeten, i'câz-ı Kur'ânı Avrupa mülhidlerine karşı göstermek için, iki nass-ı âyeti, onbeş sene evvel ve on sene evvel ve dokuz sene evvel üç kitabımda zikretmekliğim, beni şimdiki şerâit dâhilinde ve ahvâl-i sıhhiyem noktasında yaşayamayacağım bir mahpusiyete mahkûm edip ve dolayısıyla, bir cihette âdeta i'dâmıma hükmeden ve yüz onbeş risalemi bunun gibi bir-iki mes'ele yüzünden mahkûm eden haksız bir kararı; elbette rû-yi zeminde adâlet varsa, bu kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
En ziyâde bizi gayet hayretle, nihâyet bir me'yûsiyete düşüren şudur ki: Isparta’da habbeyi kubbe yapıp, hiçbir hakikate istinâd etmeyen evhâm ve ihbarâta binâen hakkımda verdikleri karara karşı, mezhebimizde yalana hiçbir cihetle cevâz verilmediğinden, aleyhimde de olsa, hak ve doğru söylemek mecburiyetiyle, yüz yirmi sahife kuvvetli ve mantıkî delillerle kendimi müdafaa ettiğim ve bu kanunla hiçbir cihetle temâsım olmadığını isbât ettiğim hâlde; bu müdafaâtımı ve isbâtımı hiç nazara almayarak, te'lif tarihiyle istinsah tarihlerini, hattâ bir şahsa irsâl eylediğim tarihleri dahi birbirine mağlata ile karıştırıp ve yirmi senelik işi, bir sene zarfında olmuş gibi görerek nakarât gibi; Isparta’daki evhâmlı kararı, hem sorgu hâkimlerinin kararnâmesinde, hem makam-ı iddianın iddianâmesinde, hem bizi mahkûm eden mahkemenin son kararında aynen, haklı müdafaâtımız nazara alınmadan tekrar edilmiş ve bizi mahkûm etmişlerdir. Ehl-i hak ve hakikati titreten bu haksızlığın bir ân evvel ref'i ve Risale-i Nurun masûmiyetinin ilânını, şiddetle adliyenin en yüksek makamı olan mahkemeden beklerim. Eğer pek haklı ve kuvvetli bu feryâdımı –farz-ı muhâl olarak– adliyenin yüksek makamı işitip dinlemezse, şiddet-i me'yûsiyetimden diyeceğim:
Ey beni bu belâya sevkedip, bu hâdiseyi icâd eden mülhid zâlimler! Mâdem ve her hâlde, ma'nen ve maddeten beni i'dâm etmeye niyet etmiştiniz; neden umum mazlumların ve bîçârelerin hukuklarını muhâfaza eden adliyenin çok ehemmiyetli haysiyetini rahnedâr edecek entrikalarla, dolaplarla, adliyenin eliyle yürüdünüz? Doğrudan doğruya karşımda merdâne çıkıp, “Senin vücûdunu bu dünyada istemiyoruz” demeli idiniz!
Sorgu hâkimlerinin dört aya yakın bir zamanda –yüz onyedi adamın isticvâbı ve tahkîkatıyla– meşgul olduğu bir mes'eleyi bir buçuk günde Ağır Ceza Mahkemesi gayet sathî bir nazarla bakıp, onların içindeki noksan ve hatâları görmeyerek ve bilhassa Akademi Hey'eti müvâcehesinde izâh ve isbât edeceğimi iddia ettiğim Risale-i Nurdaki mühim keşfiyât-ı maneviyeye ait ilmî müdafaâtım, esbâb-ı mûcibe ile red ve cerhedilmeksizin, sathî bir nazarla hükümde isti'câl ettiklerinden, hak-perest ve adâlet-perver olmalarına, bu sathî nazar sebebiyle, pek yanlış olan bu kararın isabet-i kanuniyesi olmadığından, mûcib-i tedkik ve nakzdır.
NETİCE: Bu bâbda duruşma evrakının ve bilhassa müsâdere edilen matbu' ve gayr-ı matbu' risalelerimin tedkik ve mütâlaasından anlaşılacağı üzere, ilmî ve mantıkî ve kanunî bütün i'tirâzât ve müdafaâtım nazar-ı teemmüle alınmamış, gerek Sorgu Hâkimliğince ve gerek mahkemece esbâb-ı mûcibe gösterilmeksizin, delilsiz ve kanunsuz, indî mütâlaalarla açıktan reddedilmiş ve bu sebeble, otuz senedir Avrupa feylesoflarına ve medeniyetin sefîh kısmına karşı Türk-İslâm hukukunu müdafaa eden ve tılsım-ı kâinâtın muammâsını açan ve manevî keşfiyâtı hâvî risalelerim müsâdere olunduktan başka; ahvâl-i sıhhiyem noktasında tahammül edemeyeceğim cismânî ceza ile mahkûm edilmiş olduğumdan; gerek yukarıda serdedilen sebebler ve gerekse iddianâmeye karşı verdiğim i'tirâznâmem ve son celse-i muhâkemede esâsa dair beş umdeyi hâvî tahriri takdim ettiğim ikinci i'tirâznâmem ve son müdafaâtımda tafsîlen izâhata ve ilmî ve kanunî sebeblere ve inde't-tedkik tesâdüf buyurulacak nevâkıs-ı kanuniyeye binâen, pek açık ve sarîh bir sûrette mâzûriyetimi istilzam eden bu hükm-ü mümeyyeze nakzıyla, adâletin izhârını hey'etinizden beklerim.
﴾ وَ اُفَوِّضُ اَمْرِٓى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ ﴿ der ve tevekkül ile Cenâb-ı Hakk’a ilticâ eylerim.
Sâbık yüz küsûr sahifeden ibaret yedi safha müdafaâtım müteaddid defa mahkemede okunmakla beraber, müteaddid mahkemenin defterlerinde zabta geçmiş bu gelecek tashih lâyihası ise, daha temyiz evrakımız gelmediğinden okunmamış ve zabta geçmemiştir; elbette yakında o da zabta geçer. ∗∗∗
Mahkeme-i Temyizin Da'vâmızı Nakzetmeyip Tasdiki Takdirinde, Tashih-i Da'vâ İçin Hey'et-i Vekileye Yazılmış Bir Arzuhâldir
MAHKEME-İ TEMYİZİN DA'VÂMIZI NAKZETMEYİP
TASDİKİ TAKDİRİNDE, TASHİH-İ DA'VÂ İÇİN HEY'ET-İ
VEKİLEYE YAZILMIŞ BİR ARZUHÂLDIR
Orada zâhiren görülecek şekvâ ise, hükûmete şekvâ etmektir; ve tenkidler, hükûmeti iğfale çalışan entrikacıları tenkid etmektir.
Ey ehl-i hall ve akd! Dünyada emsâli nâdir bulunan bir haksızlığa giriftâr edildim. Bu haksızlığa karşı sükût etmek hakka karşı bir hürmetsizlik olduğundan, bilmecbûriye gayet ehemmiyetli bir hakikati fâşetmeye mecburum. Diyorum ki:
Ya benim i'dâmımı ve yüz bir sene cezayı istilzam edecek kusurumu kanun dâiresinde gösteriniz; veyâhut bütün bütün divâne olduğumu isbât ediniz; veyâhut benim ve risalelerimin ve dostlarımın tam serbestiyetimizi verip, zarar ve ziyanımızı müsebbiblerinden alınız (Hâşiye) <ft3>[^6]</ft3> .
[^6]: (Hâşiye) Mahkeme-i Temyizden da'vâmızı nakz yerine tasdik geldiği takdirde, hey'et-i vekileye ve hem meclis-i meb'ûsâna, hem Dâhiliye Vekâletine ve hem Adliye Nezâretine vermek üzere, da'vâmızı tashih münâsebetiyle yazılmış bir lâyihadır. Eğer bu haklı derdimi ve ehemmiyetli hakkımı bu merci'lere dinlettiremezsem, bu hayata vedâ etmek bana vâcib olur. Çünkü, sükûtumla şahsî bir hakkımla beraber, binler muhterem hukuk zâyi' olur.
Evet, herbir hükûmetin bir kanunu, bir usûlü var, o kanuna göre ceza verilir. Hükûmet-i cumhûriyenin kanunlarıyla beni ve dostlarımı en ağır bir cezaya müstehak edecek esbâb bulunmazsa; elbette takdir ve mükâfât ve tarziye ile beraber, tam hürriyetimizi vermek lâzım gelir. Çünkü meydândaki gayet ehemmiyetli Hizmet-i Kur'âniyem eğer hükûmetin aleyhinde olsa, böyle bir senelik bana ceza, birkaç dostuma altışar ay mahkûmiyetle olamaz. Belki yüzbir sene ve i'dâm gibi bana ceza ve en ağır cezaları da benim ile ciddi hizmetime irtibat edenlere vermek lâzım gelir. Eğer hizmetimiz hükûmetin aleyhinde olmazsa; o vakit değil ceza, hapis, ittiham, belki takdir, mükâfâtla karşılanmak lâzım gelir. Çünkü bir hizmet ki; yüz yirmi risale, o hizmetin tercümânları olmuş ve o hizmetle, koca Avrupa feylesoflarına meydân okuyup, esâsları zîr ü zeber edilmiş; elbette o te'sirli hizmet ya dâhilde gayet müdhiş bir netice verir, veyâhut gayet nâfi' ve yüksek ve ilmî bir semere verecek. Onun için, göz boyamak nev'inde ve efkâr-ı âmmeyi aldatmak tarzında ve hakkımızda zâlimlerin entrikalarını, yalanlarını setretmek sûretinde, çocuk oyuncağı gibi bana bir sene ceza verilmez. Benim emsâlim, ya i'dâm olur, darağacına müftehirâne çıkarlar, veyâhut lâyık olduğu makamda serbest kalırlar.
Evet, binler lira kıymetinde elmasları çalabilen mâhir bir hırsız, on kuruşluk bir cam parçasına hırsızlık etmekle elmas çalmış gibi aynı cezaya kendini mahkûm etmek; dünyada hiçbir hırsızın, belki hiçbir zîşuûrun kârı değildir. Böyle bir hırsız kurnaz olur. Böyle nihâyet derecede eblehâne hareket etmez.
Ey efendiler! Haydi, vehminiz gibi ben o hırsız gibi oldum. Ben Isparta nahiyelerinden perîşan bir köyde dokuz sene inzivada bulunan ve şimdi benimle beraber gayet hafif bir cezaya mahkûm olan sâfdil beş-on bîçârelerin fikirlerini hükûmet aleyhine çevirmekle, kendini ve gaye-i hayatı olan risalelerini tehlikeye atmaktan ise; eski zamanda olduğu gibi, Ankara’da veya İstanbul’da büyük bir memuriyette oturup, binler adamı takib ettiğim maksada çevirebilirdim. O vakit, böyle zelîlâne mahkûmiyet değil, belki mesleğime ve hizmetime münâsib bir izzetle dünyaya karışabilirdim. Evet, fahr ve temeddüh niyetiyle değil, belki mecburiyet ve mahcûbiyetle, hodfürûşâne eski bir kısım riyâkârlığımı hatırlatmakla; beni ehemmiyetsiz, vücûdundan istifade edilmez, âdi mertebeye sukùt ettirmek isteyenlerin yanlışlarını göstermek için derim:
“İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi” nâmındaki matbu' eski müdafaâtımı görenlerin tasdikiyle, Otuzbir Mart Hâdisesi’nde bir nutuk ile, isyan etmiş sekiz taburu itâate getiren ve bir zaman gazetelerin yazdıkları gibi, İstiklâl Harbi’nde “Hutuvât-ı Sitte” nâmında bir makale ile, İstanbul’daki efkâr-ı ulemâyı İngiliz aleyhine çevirip, harekât-ı milliye lehinde ehemmiyetli hizmet eden ve Ayasofya’da binler adama nutkunu dinlettiren ve Ankara’daki Meclis-i Meb'ûsân’ın şiddetli alkışlamasıyla karşılanan ve yüz ellibin banknot, yüz altmışüç meb'ûsun imzası ile Medrese ve Dâru'l-Fünûn’a tahsîsatı kabûl ettiren ve Reisicumhur’un hiddetine karşı, dîvân-ı riyâsette (Hâşiye) <ft3>[^7]</ft3> kemâl-i metânetle fütûr getirmeyerek mukàbele edip, namaza dâvet eden; ve Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de, hükûmet-i ittihâdiyenin ittifakıyla, hikmet-i İslâmiyeyi Avrupa hükemâsına te'sirli bir sûrette kabûl ettirmek vazifesine lâyık görünen ve cebhe-i harbde yazdığı ve şimdi müsâdere edilen “İşârâtü'l-İ'câz” o zamanın başkumandanı olan Enver Paşa’ya o derece kıymetdâr görünmüş ki kimseye yapmadığı bir hürmetle, istikbâline koştuğu o yâdigâr-ı harbin hayrına, şerefine hissedar olmak fikriyle, İşârâtü'l-İ'câz’ın tab’ı için kağıdını
[^7]: (Hâşiye) Eski Said söz istiyor, diyor ki: "Onüç senedir beni konuşturmadınız. Şimdi, mâdem beni nazara alıp, sizi ittiham altına alıyorlar ve sizden korkuyorlar; elbette benim onlarla konuşmam lâzım geliyor. Gerçi benlik, enâniyet çirkindir; fakat mağrûr ve muannid enâniyetlilere karşı, haklı bir sûrette ve sırf kendisini müdafaa ve muhâfaza etmek için benlik göstermek lâzım geliyor. Onun için, Yeni Said gibi mahviyetle, mülâyimâne konuşamayacağım." Ben de ona söz verdim. Fakat enâniyetlerine, temeddühlerine iştirâk etmiyorum.
vererek, müellifinin harbdeki mücâhedâtı takdirkârâne yâdedilen bir adam; böyle âdi bir beygir hırsızı veyâhut kız kaçırıcı ve bir yankesici gibi en aşağı bir cinayetle kendini bulaştırıp, izzet-i ilmiyesini ve kudsiyet-i hizmetini ve kıymetdâr binler dostlarını rezîl edip sukùt edemez ki; siz onu bir senelik ceza ile mahkûm edip, âdi bir keçi, koyun hırsızı gibi muâmele edesiniz... Ve sebebsiz, on sene sıkıntılı bir tarassudla tâzib ettikten sonra; şimdi de bir sene hapis ile beraber, bir sene de nezâret altında tutmak sûretiyle (pâdişahın tahakkümünü kaldıramadığı hâlde) garazkâr bir hafiyenin veya âdi bir polisin tahakkümü altında azâb vermekten ise, i'dâm edilmesini daha evlâ görür. Eğer böyle bir adam dünyaya karışsaydı ve karışmaya arzusu olsaydı ve hizmet-i kudsiyesi müsâade etseydi, Menemen Hâdisesi’nin ve Şeyh Said Vâkıası’nın onar misli olacak bir tarzda karışırdı. Dünyaya işittirecek bir top sadâsı, bir sinek sadâsına inmeyecekti.
Evet, hükûmet-i cumhûriyenin nazar-ı dikkatine arzediyorum ki; beni bu belâya sevkeden gizli komitenin yaptığı tedâbir ve ettiği propaganda ve entrikalar bu hâli gösteriyor. Çünkü hiçbir hâdisede görülmemiş bir tarzda umumî bir propaganda, bir entrika ve bir dehşet aleyhimize döndüğüne delil şudur ki: Altı aydır, yüzbin dostum varken, hiçbiri bana bir mektûb yazamadı, bir selâm gönderemedi; hükûmeti iğfale çalışan entrikacıların ihbarâtıyla Vilâyât-ı Şarkıyeden, tâ Vilâyât-ı Garbiyeye kadar her yerde istintaklar, taharriyâtlar devam ettiğidir. İşte, entrikacıların çevirdikleri plân, benim gibi binler adamı en ağır cezaya çarpacak bir hâdiseye göre tertib edilmiş; hâlbuki en âdi bir adamın, en âdi bir hırsızlığı gibi bir hâdiseyi andıracak bir ceza vaziyetini netice verdi. Yüzonbeş adamdan, onbeş masûmlara beş-altı ay ceza verildi.
Acaba dünyada hiçbir zîakıl, elinde gayet keskin elmas kılınç bulunsa, müdhiş bir arslanın veya ejderhanın kuyruğuna hafifçe iliştirip, kendine musallat eder mi? Eğer maksadı tahaffuz veya döğüşmek ise, kılıncı başka yere havâle eder. İşte sizin nazarınızda ve vehminizde beni o adam gibi telâkki etmişsiniz ki; beni bu tarzda cezaya, mahkûmiyete çarptınız. Eğer bu derece hilâf-ı şuûr ve muhâlif-i akıl hareket ediyorsam, koca memlekete dehşet verip propaganda ile efkâr-ı âmmeyi aleyhime çevirmek değil, belki âdi bir divâne gibi tımarhâneye gönderilmem lâzım gelir. Eğer verdiğiniz ehemmiyete mukâbil bir adam isem, elbette arslanı kendine saldırtmak ve ejderhayı kendine hücum ettirmek için, o keskin kılıncı onların kuyruklarına uzatmaz; belki mümkün olduğu kadar kendini muhâfaza edecek... Nasıl ki on sene ihtiyarî bir inzivayı ihtiyar edip, tâkat-i beşerin fevkınde sıkıntılara tahammül ederek, hükûmetin işine hiçbir cihetle karışmadım ve karışmak arzu etmedim... Çünkü hizmet-i kudsiyem beni men'ediyor.
Ey ehl-i hall ve akd! Acaba hiç mümkün müdür ki, yirmi sene evvel gazetelerin yazdığı gibi, bir makale ile otuzbin adamı kendi fikrine çeviren; ve koca Hareket Ordusu’nun nazar-ı dikkatini kendine çeviren ve İngiliz Başpapazı’nın, altıyüz kelime ile istediği suâllerine altı kelime ile cevab veren ve bidâyet-i Hürriyette en meşhûr bir diplomat gibi nutuk söyleyen bir adamın yüzyirmi risalesinde dünyaya, siyasete bakacak yalnız onbeş kelime mi bulunur? Hiçbir akıl kabûl eder mi ki, bu adam siyaseti takib ediyor ve maksadı dünyadır ve hükûmete ilişmektir? Eğer fikri, siyaset ve hükûmete ilişmek olsaydı, böyle bir adam, bir tek risalesinde sarîhan, işâreten yüz yerde maksadını ihsâs edecekti. Acaba o adamın maksadı siyasetçe tenkid olsa idi, yalnız tesettür ve irsiyete dair eski zamandan beri cârî bir-iki düsturdan başka medâr-ı tenkid bulamaz mı idi? Evet, koca bir inkılâbı yapan bir hükûmetin rejimine muhâlif bir fikr-i siyaseti takib eden bir adam, bir-iki ma'lûm maddeler değil, yüzbinler madde-i tenkid bulabilirdi. Güyâ Hükûmet-i cumhûriyenin –yalnız– inkılâbı, bir-iki küçük mes'eledir. Ben de, onu hiçbir tenkid maksadım olmadığı hâlde, eski yazdığım bir-iki kitabımda zikrettiğim bir-iki kelime varmış diye, hükûmetin rejimine ve inkılâbına hücum ediyor denilmiş. İşte, ben de soruyorum: Böyle en ednâ bir cezaya medâr olamayan ilmî bir maddeye, koca bir memleketi meşgul edip endişe verecek bir şekil verilir mi?..
İşte, beni ve beş-on dostlarımı bu âdi, ehemmiyetsiz cezaya çarpmak; umum memlekette aleyhimize bir şiddetli propaganda ve milleti korkutup bizden nefret ettirmek ve Dâhiliye Nâzırı’nı, mühim bir kuvvetle –Isparta’da bir tek neferin göreceği işi görmek için– Isparta’ya celbedilmesi ve Hey'et-i Vekile Reisi İsmet, Vilâyât-ı Şarkıyeye o münâsebetle gitmesi ve iki ay benim hapiste bütün bütün konuşmaktan men'edilmem ve bu gurbette, kimsesizlikte, hiç kimse hâlimi sormak ve selâm göndermeye meydân verilmemek gösteriyor ki; dağ gibi bir ağaçta, nohut gibi bir tek meyve bulundurup; mânâsız, hikmetsiz, kanunsuz bir vaziyettir ki, değil hükûmet-i cumhûriye gibi en ziyâde kanun-perest ve kanunî bir hükûmet, belki hikmetle iş görmek mânâsıyla hükûmet nâmı verilen dünyada hiçbir hükûmetin işi olamaz. Ben hukukumu, kanun dâiresinde istiyorum. Kanun nâmına kanunsuzluk edenleri, cinayetle ittiham ediyorum. Böyle cânîlerin keyiflerini, elbette hükûmet-i cumhûriyenin kanunları reddeder ve hukukumu iâde eder ümîdindeyim.
Eskişehir hapsinde tecrid-i mutlakta
Said Nursî ∗∗∗
Onaltıncı Mektûb
﴿ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ ﴾
﴿ اَلَّذِينَ قَالَ لَهُمُ النَّاسُ اِنَّ النَّاسَ قَدْ جَمَعُوا لَكُمْ فَاخْشَوْهُمْ فَزَادَهُمْ اِيمَانًا وَقَالُوا حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴾
Şu mektûb ﴾ فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا ﴿ sırrına mazhar olmuş, şiddetli yazılmamış.
Çoklar tarafından sarîhan ve ma'nen gelen bir suâle cevaptır.
[Şu cevabı vermek benim için hoş değil, arzu etmiyorum. Herşeyimi, Cenâb-ı Hakk’ın tevekkülüne bağlamıştım. Fakat ben kendi hâlimde ve âlemimde rahat bırakılmadığım ve yüzümü dünyaya çevirdikleri için, Yeni Said değil, bilmecbûriye Eski Said lisânıyla; şahsım için değil, belki dostlarımı ve Sözler’imi ehl-i dünyanın evhâm ve eziyetinden kurtarmak için; hakikat-i hâli hem dostlarıma, hem ehl-i dünyaya ve ehl-i hükme beyân etmek için “Beş Nokta”yı beyân ediyorum.]
Birinci Nokta
BİRİNCİ NOKTA: Denilmiş: “Ne için siyasetten çekildin? Hiç yanaşmıyorsun?”
Elcevab: Dokuz-on sene evveldeki Eski Said, bir mikdar siyasete girdi. Belki siyaset vâsıtasıyla dine ve ilme hizmet edeceğim diye beyhûde yoruldu ve gördü ki; o yol meşkûk ve müşkülâtlı ve bana nisbeten fuzûliyâne; hem en lüzumlu hizmete mâni ve hatarlı bir yoldur. Çoğu yalancılık ve bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olmak ihtimali var.
Hem siyasete giren, ya muvâfık olur veya muhâlif olur. Eğer muvâfık olsam; mâdem memur ve meb'ûs değilim, o hâlde siyasetçilik bana fuzûlî ve mâlâyanî bir şeydir. Bana ihtiyaç yok ki, beyhûde karışayım. Eğer muhâlif siyasete girsem, ya fikirle veya kuvvetle karışacağım. Eğer fikirle olsa, bana ihtiyaç yok. Çünkü mesâil tavazzuh etmiş, herkes benim gibi bilir. Beyhûde çene çalmak mânâsızdır.
Eğer kuvvet ile ve hâdise çıkarmak ile muhâlefet etsem, husûlü meşkûk bir maksad için binler günaha girmek ihtimali var. Birinin yüzünden çoklar belâya düşer. Hem on ihtimalden bir-iki ihtimale binâen günahlara girmek, masûmları günaha atmak; vicdânım kabûl etmiyor diye Eski Said, sigara ile beraber gazeteleri ve siyaseti ve sohbet-i dünyeviye-i siyâsiyeyi terketti. Buna kat'î şâhid, o vakitten beri sekiz senedir bir tek gazete ne okudum ve ne dinledim. Okuduğumu ve dinlediğimi, biri çıksın söylesin. Hâlbuki sekiz sene evvel, günde belki sekiz gazete Eski Said okuyordu.
Hem beş senedir bütün dikkat ile benim hâlime nezâret ediliyor. Siyasetvâri bir tereşşuh gören söylesin. Hâlbuki benim gibi asabî ve اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ düsturuyla en büyük hileyi hilesizlikte bulan pervâsız, alâkasız bir insanın, değil sekiz sene, sekiz gün bir fikri gizli kalmaz. Siyasete iştihâsı ve arzusu olsaydı; tedkîkàta, taharriyâta lüzum bırakmayarak top güllesi gibi sadâ verecekti.
İkinci Nokta
İKİNCİ NOKTA: Yeni Said ne için bu kadar şiddetle siyasetten tecennüb ediyor?
Elcevab: Milyarlar seneden ziyâde olan hayat-ı ebediyeye çalışmasını ve kazanmasını; meşkûk bir-iki sene hayat-ı dünyeviyeye lüzumsuz, fuzûlî bir sûrette karışma ile fedâ etmemek için.. hem en mühim, en lüzumlu, en sâf ve en hakikatli olan hizmet-i îmân ve Kur'ân için şiddetle siyasetten kaçıyor. Çünkü diyor: Ben ihtiyar oluyorum.. bundan sonra kaç sene yaşayacağımı bilmiyorum. Öyle ise, bana en mühim iş, hayat-ı ebediyeye çalışmak lâzım geliyor. Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vâsıta ve saâdet-i ebediyenin anahtarı îmândır; ona çalışmak lâzım geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer'an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lâkin o hizmet, ya hayat-ı ictimâiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selâmetli olan îmâna hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakàik-ı îmâniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevî ilâçları, sâir insanların eline geçmek için, o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenâb-ı Hak bu hizmeti kabûl eder ve eski günahıma keffâret yapar. Bu hizmete karşı şeytan-ı racîmden başka hiç kimsenin –mü'min olsun kâfir olsun, sıddık olsun zındık olsun– karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünkü îmânsızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebâirde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat îmânsızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azâb içinde azâptır.
İşte böyle hadsiz bir hayat-ı ebediyeye çalışmayı ve îmân gibi kudsî bir nura hizmeti bırakmak, ihtiyarlık zamanında lüzumsuz tehlikeli siyaset oyuncaklarına atılmak; benim gibi alâkasız ve yalnız ve eski günahlarına keffâret aramağa mecbur bir adamda; ne kadar hilâf-ı akıldır, ne kadar hilâf-ı hikmettir, ne derece bir divâneliktir, divâneler de anlayabilirler.
Amma “Kur'ân ve îmânın hizmeti ne için beni men'ediyor?” dersen, ben de derim ki: Hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye birer elmas hükmünde olduğu hâlde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avâm tarafından, “Acaba tarafdâr kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O hâlde ben o siyasete temâs etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzîl etmek hükmüne geçer. İşte ey ehl-i dünya! Neden benim ile uğraşıyorsunuz? Beni kendi hâlimde bırakmıyorsunuz?
Eğer derseniz: Şeyhler bazen işimize karışıyorlar. Sana da bazen şeyh derler.
Ben de derim: Hey efendiler! Ben şeyh değilim.. ben hocayım. Buna delil, dört senedir buradayım; bir tek adama tarîkat verseydim, şübheye hakkınız olurdu. Belki yanıma gelen herkese demişim: Îmân lâzım, İslâmiyet lâzım; tarîkat zamanı değil.
Eğer derseniz: Sana Said-i Kürdî derler. Belki sende unsuriyet-perverlik fikri var; o işimize gelmiyor.
Ben de derim: Hey efendiler! Eski Said ve Yeni Said’in yazdıkları meydânda.. Şâhid gösteriyorum ki; Ben اَلْاِسْلاَمِيَّةُ جَبَّتِ الْعَصَبِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةَ fermân-ı kat’îsiyle, eski zamandan beri menfî milliyet ve unsuriyet-perverliğe, Avrupa’nın bir nev'i frenk illeti olduğundan, bir zehr-i kàtil nazarıyla bakmışım. Ve Avrupa, o frenk illetini İslâm içine atmış; tâ tefrika versin, parçalasın, yutmasına hazır olsun diye düşünür. O frenk illetine karşı eskiden beri tedâviye çalıştığımı, talebelerim ve bana temâs edenler biliyorlar. Mâdem böyledir, hey efendiler!.. Herbir hâdiseyi bahâne tutup, bana sıkıntı vermeye sebeb nedir acaba? Şarkta bir nefer hatâ etse, garbda bir nefere askerlik münâsebetiyle zahmet ve ceza vermek.. veya İstanbul’da bir esnâfın cinayetiyle, Bağdat’ta bir dükkâncıyı esnâflık münâsebetiyle mahkûm etmek nev'inden, her hâdise-i dünyeviyede bana sıkıntı vermek, hangi usûl iledir? Hangi vicdân hükmeder? Hangi maslahat iktiza eder?..
Üçüncü Nokta
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Hâlimi, istirahatimi düşünen ve her musîbete karşı sabır ile sükûtumu istiğrab eden dostlarımın şöyle bir suâlleri var ki:
“Sana gelen zahmetlere, sıkıntılara nasıl tahammül ediyorsun? Hâlbuki eskiden çok hiddetli ve izzetli idin, ednâ bir tahkîre tahammül edemezdin?”
Elcevab: İki küçük hâdiseyi ve hikâyeyi dinleyiniz, cevabını alınız:
Birinci Hikâye: İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebebsiz, gıyâbımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izâle edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkîri ve beyân ettiği kusurlar, şahsıma ve nefsime ait ise; Allah ondan râzı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemiş ise, beni nefsimin terbiyesine sevkeder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemiş ise, beni riyâdan ve riyânın esâsı olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsim ile musâlaha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse; ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkîratı, benim îmâna ve Kur'âna hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sâhib-i Kur'âna havâle ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkîr etmek, çürütmek nev'inden ise; o da bana ait değil. Ben menfî ve esir ve garîb ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misâfir olduğum ve bana nezâret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esîrini tahkîr etmek, sâhibine aittir; o müdafaa eder. Mâdem hakikat budur, kalbim istirahat etti. ﴾ وَاُفَوِّضُ اَمْرِٓى اِلَى اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ ﴿ dedim. O vâkıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur'ân onu helâl etmemiş...
İkinci Hikâye: Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukû'undan sonra yalnız icmâlen vukû'unu işittiğim hâlde, o vâkıa ile ciddi alâkadar imişim gibi bir muâmele gördüm. Zâten muhâbere etmiyordum; etsem de pek nâdir olarak bir mes'ele-i îmâniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektûb yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men'ediyordum, hem de ehl-i dünya beni men'ediyordu. Yalnız bir-iki ahbab ile, haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misâfirler ise; ayda bir-ikisi bazı bir-iki dakika bir mes'ele-i Âhirete dair benimle görüşüyordu. Bu gurbet hâlimde; garîb, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvâfık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men'edildim. Hattâ dört sene evvel, harâb olmuş bir câmiyi tamir ettirdim. Memleketimde imâmlık ve vâizlik vesikam elimde olduğundan, o câmide dört senedir (Allah kabûl etsin) imâmlık ettiğim hâlde, şu mübârek geçen Ramazanda mescide gidemedim. Bazen yalnız namazımı kıldım. Cemâatle kılınan namazın yirmibeş sevâbından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel, o memurun bana karşı muâmelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim. İnşâallâh devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki: Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyîk, ayıplı ve kusurlu nefsim için ise; helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hâl eder; hem ona keffâretü'z-zünûb olur. Dünya misâfirhânesinin safâsını çok gördüm; azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim.
Eğer îmâna ve Kur'âna hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyîk ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz-i Cebbâra havâle ediyorum.
Eğer asılsız ve riyâya sebeb ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet... Çünkü teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benim ile temâs edenler beni bilirler ki; şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymetdâr mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim.
Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, iskàt ettirmekten muradları, tercümânlık ettiğim hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyeye ait ise; beyhûdedir. Zîra Kur'ân yıldızlarına perde çekilmez. “Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez, başkasına gece yapamaz.”
Dördüncü Nokta
DÖRDÜNCÜ NOKTA: Evhâmlı birkaç suâlin cevabıdır:
Birincisi: Ehl-i dünya bana der: “Ne ile yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tenbelce oturanları ve başkasının sa'yi ile geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevab: Ben iktisad ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamağa da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz. Şu mes'elenin izâhını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enâniyeti ihsâs eder fikriyle, beyân etmek bana pek nâhoştur. Fakat, mâdem ehl-i dünya evhâmlı bir sûrette soruyorlar; ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabûl etmemek –velev zekât dahi olsa– hem maaşı kabûl etmemek –yalnız bir-iki sene Dâru'l-Hikmeti'l-İslâmiye’de dostlarımın icbarıyla kabûl etmeye mecbur oldum– hem maîşet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabûl ettirmek için çok çalıştılar, kabûl etmedim.
“Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim: Bereket ve ikram-ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de; fakat Kur'ân hizmetinin kerâmeti olarak, erzâk hususunda ikram-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum. ﴾ وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ ﴿ sırrıyla, Cenâb-ı Hakk’ın bana ettiği ihsânatı yâdedip, bir şükr-ü manevî nev'inden birkaç nümûnesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü manevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riyâ ve gururu ihsâs ederek o mübârek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhâr etmek, kesilmesine sebeb olur. Fakat ne çare, söylemeye mecbur oldum.
İşte Birisi: Şu altı aydır otuzaltı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfî geldi. Daha var, bitmemiş. Ne mikdar kifâyet (Hâşiye) <ft3>[^8]</ft3> edecek, bilmiyorum.
[^8]:(Hâşiye) Bir sene devam etti.
İkincisi: Şu mübârek Ramazanda, yalnız iki hâneden bana yemek geldi, ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnû'um. Mütebâkisi, bütün Ramazanda benim idareme bakan mübârek bir hânenin ve sâdık bir arkadaşım olan, o hâne sâhibi Abdullâh Çavuş’un ihbarı ve şehâdetiyle; üç ekmek, bir kıyye pirinç bana kâfî gelmiştir. Hattâ o pirinç, onbeş gün Ramazandan sonra bitmiştir.
Üçüncüsü: Dağda, üç ay bana ve misâfirlerime bir kıyye tereyağı –her gün ekmekle beraber yemek şartıyla– kâfî geldi. Hattâ Süleyman isminde mübârek bir misâfirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günü idi, dedim ona: “Git ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki, oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber duâ etmek arzu ediyorum.” dedi. Ben de dedim: تَوَكَّلْنَا عَلَى اللّٰهِ kal. Sonra hiç münâsebeti olmadığı hâlde ve bir bahâne yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şeker ile çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.” O ona başladı, ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: “Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfî-kalb adama ne diyeceğim?” diye düşünmede iken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim, gördüm ki: Koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.” O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvanat-ı vahşiye hiçbiri ilişmemiş... Yirmi-otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek, ikimize iki gün kâfî geldi. Biz yerken, bitmek üzere iken, dört sene sâdık bir sıddıkım olan müstakîm Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.
Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel, eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisad ve Rahmet-i İlâhiye bana kâfî geldi.
İşte şu nümûneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz, belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medâr olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hàlis dostlarıma ihsândır veya Hizmet-i Kur'âniyeye bir ikramdır veya iktisadın bereketli bir menfaatidir veyâhut “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket sûretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet hazîn mır-mırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.
Kedi bahsi geldi, tavuğu hâtıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta, yumurta makinesi gibi pek az fâsıla ile her gün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem bir gün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsân-ı İlâhîdir.”
Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerîfin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazanda, bu mübârek hâli bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şübhemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti; hemen o başladı.. beni yumurtasız bırakmadı.
İkinci Vehimli Suâl: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak, belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik-i dünya gösterip halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”
Elcevab: Yirmi sene evvelki Dîvân-ı Harb-i Örfî’de ve Hürriyetten daha evvel zamanda çoklara ma'lûm hâl ve vaziyetim ve “İki Mekteb-i
Musîbet Şehâdetnâmesi” nâmında, o zaman Dîvân-ı Harb’deki müdafaâtım kat'î gösterir ki, değil kurnazlık belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim. Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellükkârâne bir müracaat edilecekti. Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez; iğfal ve aldatmaya dâima çalışır. Hâlbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkidlere mukâbil tezellüle tenezzül etmedim.. “Tevekkeltü Alallâh” deyip, ehl-i dünyaya arkamı çevirdim.
Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam; hayat-ı ebediyesini, dünyanın bir-iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına fedâ etmez.. fedâ etse, kurnaz olmaz, belki ebleh bir divâne olur. Ebleh bir divânenin elinden ne gelir ki, onun ile uğraşılsın.
Amma zâhiren târik-i dünya bâtınen tâlib-i dünya şübhesi ise, ﴾ وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْسِٓى اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ ﴿ sırrınca; “Ben nefsimi tebrie etmiyorum.. nefsim her fenâlığı ister. Fakat şu fânî dünyada, şu muvakkat misâfirhânede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, dâimî hayatını ve saâdet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuûrun kârı olmadığından, nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.
Üçüncü Vehimli Suâl: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muârızsın; biz muârızlarımızı ezeriz?”
Elcevab: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız hâlde “kalb de bizi sevsin” demeye... (Kalbe karışsanız:) Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temennî ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum, öyle de; hâl-i âlemin salâhatini temennî ediyorum, duâ ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum; fakat irâde edemiyorum, çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum, çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var...
Dördüncü Şübheli Suâl: Ehl-i dünya diyorlar ki: “O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı? Sana nasıl emin olabiliriz ki; fırsat senin eline geçse arzu ettiğin gibi karışmazsın?”
Elcevab: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber.. memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım hâlde; diyar-ı gurbette ve yalnız tek başıyla, garîb, zaîf, âciz; bütün kuvvetiyle Âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhâbereden kesilmiş, îmân ve âhiret münâsebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl-i Âhireti dost bulan ve başka herkese yabânî ve herkes de ona yabânî nazarıyla bakan bir insan; semeresiz tehlikeli dünyanıza karışsa, muzâaf bir divâne olmak gerektir...
Beşinci Nokta
BEŞİNCİ NOKTA: Beş küçük mes'eleye dairdir:
Birincisi: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usûl-ü medeniyetimizi, tarz-ı hayatımızı ve sûret-i telebbüsümüzü ne için sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muârızsın?”
Ben de derim: Hey Efendiler! Ne hak ile bana usûl-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Hâlbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten iskàt etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhâbereden ve ihtilâttan memnû' bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfîyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz hâlde, sebebsiz beni tecrid edip –bir-iki tane müstesnâ– hiçbir hemşehri ile görüştürmediniz. Demek beni efrâd-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindân ettiniz. Zindânda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de Âhiret kapısını çaldım; Rahmet-i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iâde edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.
İkinci Mes'ele: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakàik-ı İslâmiyeyi ta'lim edecek resmî bir dâiremiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun? Sen mâdem nefye mahkûmsun, bu işlere karışmaya hakkın yok.”
Elcevab: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz!.. Îmân ve Kur'ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usûlünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakàik-ı îmâniye ve esâsât-ı Kur'âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukâbilinde dünya muâmelâtı sûretine sokulmaz. Belki bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrâr, hàlis bir niyet ile ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsâniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir. Hem de sizin o resmî dâireniz dahi memlekette iken beni vâiz kabûl etti, ta'yin etti. Ben o vâizliği kabûl ettim, fakat maaşını terkettim. Elimde vesikam var. Vâizlik, imâmlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim;
çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfîler mâdem iâde edildi, eski vesikalarımın hükmü bâkîdir.
Sâniyen: Yazdığım hakàik-ı îmâniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitâb etmişim. Herkesi dâvet etmiyorum. Belki rûhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur'âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız medâr-ı maîşetim için, yeni hurûf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab'ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vâli, o risaleyi tedkik edip, tenkid edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.
Üçüncü Mes'ele: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şübheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için, benden zâhiren teberrî ediyorlar; belki tenkid ediyorlar. Hâlbuki kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrîsini ve bana karşı ictinâblarını, o ehl-i dünyaya sadâkate değil, belki bir nev'i riyâya, vicdânsızlığa hamledip, o dostlarıma karşı fenâ nazarla bakıyorlar.
Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur'âna hizmetkârlığımdan teberrî edip kaçmayınız. Çünkü inşâallâh benden size zarar gelmez. Eğer farazâ musîbet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberrî ile kurtulamazsınız. O hâl ile musîbete ve tokada daha ziyâde istihkak kesbedersiniz. Hem ne var ki, evhâma düşüyorsunuz?..
Dördüncü Mes'ele: Şu nefiy zamanımda görüyorum ki; hodfürûş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakìbâne bir nazarla bakıyorlar. Güyâ ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım.
Hey efendiler! Ben îmânın cereyanındayım. Karşımda îmânsızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukâbilinde iş görenler, belki kendini bir derece mâzûr görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet nâmına bana karşı tarafgirâne, rakìbâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek; gayet fenâ bir hatâdır.
Çünkü sâbıkan isbât edildiği gibi, siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniyeye hasr ve vakfetmişim. Mâdem böyledir, bana eziyet verip rakìbâne ilişen adam düşünsün ki, o muâmelesi zındıka ve îmânsızlık nâmına, îmâna ilişmek hükmüne geçer.
Beşinci Mes'ele:
Dünya mâdem fânîdir.
Hem mâdem ömür kısadır.
Hem mâdem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem mâdem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem mâdem dünya sâhibsiz değil.
Hem mâdem şu misâfirhâne-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem mâdem ne iyilik ve ne fenâlık, cezasız kalmayacaktır.
Hem mâdem ﴾ لاَ يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَا ﴿ sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.
Hem mâdem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.
Hem mâdem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.
Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın; âhiretini dünyaya fedâ etmesin; hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın; mâlâyanî şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misâfir telâkki edip misâfirhâne sâhibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saâdet-i ebediyeye girsin... (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3>
[^9]:(Hâşiye) Bu mâdemler içindir ki; Şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. "Meraka değmiyor" diyorum ve dünyaya karışmıyorum.
Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ehl-i dünya sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir-iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl-i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Divâne gibi hükmediyorsunuz? Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup bana “Çıkmayacaksın” diyebilir.
Eğer korkunuz mesleğimden ve Kur'âna ait dellâllığımdan ve kuvve-i maneviye-i îmâniyeden ise; ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü, Kur'ân-ı Hakîm’in kuvvetiyle, sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmâniye ile, onların fünûn-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını, hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!..
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir!
<en4>Takdir-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez</en4>
<en4>Bir şem'a ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.</en4>
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, ehl-i dünya pek ziyâde tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hàriçteki, yani kendilerince kàbil-i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
<en4>Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa.</en4>
<en4>Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.</en4>
Ben de derim:
<en4>Ehl-i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa,</en4>
<en4>Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de;</en4>
<en4>Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır;</en4>
<en4>Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.</en4>
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler: “Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş-altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:
Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım; onlara müracaat edeyim. Ben, Kader-i İlâhînin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım; beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat, kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk-u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesi’nde, tebdil-i hava için birkaç gün kalmaya dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab-ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm.
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl-i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek, dinden pişmanlık göstermek ve meslek-i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe; âdil olan kader-i İlâhî, beni onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü onlar diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var; ara sıra ehl-i dünyaya riyâkârlıklarımdan dolayı beni sıkıyor. Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl-i dünyaya müracaat etsem, Kader der: “Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl-i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki; bir memurun vazifesi, hey'et-i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur; kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَااِلٰهَاِلَّااللهُ daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit –bir cürm-ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi– çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı, beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat-ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
Hem ma'lûmdur ki; zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir hem âmir, hem nezârete memur hükûmet-i milliyece iki mühim zât, kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından.. güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar. İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr-ı akıl değil, beyhûde bir zillettir.
Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti:
مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ ∗ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِلِى
Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl-i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. “Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme-i kübrâda onlarla muhâkeme olacağız der, sükût eder.”
Adem-i müracaatımın sebeblerinden,
Sekizincisi: “Gayr-ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader-i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl-i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum. Çünkü, Harb-i Umumîde Gönüllü Alay Kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım. Ordu Kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm.
Esâretten geldikten sonra “Hutuvât-ı Sitte” gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim.
İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler. Hâlbuki, Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm-ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus Kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti; bir defa beni men'etti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler; ihtilâttan men'etmediler; beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım, güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat-i îmâniyelerine uğraştığım adamlar, hiçbir sebeb yokken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken.. üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar; ihtilâttan men'ettiler. Vesikam olduğu hâlde dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler; muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için – dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim – mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, “nüfûzunu kırayım” diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor; âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb-ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar...
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum? Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet-i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim hàlis, lillâh için olmamış ki aksü'l-amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz. Elbette Mahkeme-i Kübrâda sizinle görüşeceğiz.
﴾ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ ﴾ ﴿ نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ ﴿ derim.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî ∗∗∗