► (01) ◄
Genç Said, fıtraten, bir kanun altında yaşamayı ve harekâtının tahdid olunmasını sevmez, her hâlinde, her hareketinde gayet serbest olmasını arzu eder ve dâima; “Ben, hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfî kanunla tahdid ettirmem.” derdi. Bunun içindir ki, ilk İstanbul’a teşrîflerinde yine her kayıddan uzak kalmakta ısrar etmiş ve hayatının bütün safhalarında bu vaziyet müşâhede edilmiştir. Ondaki bu serbestiyet ve hürriyet aşkı, hayatının yarısından sonra Avrupa’dan gelen müdhiş bir dalâlet ve zındıka taarruzuna karşı koymayı ve felsefe-i tabîiyeden doğan dehşetli bir istibdâd-ı mutlakın hilâf-ı Kur'ân prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itâat etmemeyi ve hakîki hürriyet-i meşrûa olan İslâmî hürriyet ve medeniyete çalışmayı netice vermiştir.
Molla Said, Bitlis’te iken onbeş-onaltı yaşlarında idi. Henüz sinn-i bülûğa vâsıl olmuştu. O zamana kadar bütün ma'lûmâtı “Sünûhât” kabîlinden olduğu için uzun uzadıya mütâlaaya lüzum görmezdi. Fakat o zaman sinn-i bülûğa vâsıl olduğundan mı veyâhut siyasete karıştığından mı, her nedense eski sünûhât yavaş yavaş kaybolmağa başladı. Bunun üzerine her türlü fenne ait eserleri tedkike koyuldu. Bilhassa Din-i İslâma vârid olan şek ve şübheleri reddetmek için “Metâli'” ve “Mevâkıf” nâm eserler ile ulûm-u âliye (آلِيَه) (Sarf, Nahiv, Mantık vesâire) ve àliyeye (عَالِيَه) (Tefsir ve İlm-i Kelâma) dair kırk kadar kitabı iki sene zarfında hıfzeyledi. Hattâ, her gün okumak şartıyla, hıfzettiği kitapların üç ayda bir kere devrine muvaffak oluyordu. Molla Said’in iki mütezâdd hâli vardı:
Birincisi: Fikrinin münkeşif bulunduğu vakitler ki; her ne eline alırsa onu anlamaması, mümkün değildi.
İkincisi: Fikrinin münkabız bulunduğu vakitler ki; mütâlaa değil konuşmaktan bile hoşlanmazdı.
Molla Said, günde bir-iki cüz okumak sûretiyle Kur'ânı hıfza başladı. Her gün iki cüz ezber etmekle, Kur'ânın mühim bir kısmını hıfzına aldı, fakat iki sünûhât ile, tekmîli müyesser olmadı:
Birincisi: Kur'ânın çok sür'atle okunması bir hürmetsizlik olmasın diye;
İkincisi: Kur'ân hakàikının hıfzının daha ziyâde lüzumu var diye kalbine gelmiş. Onun için Kur'ân hakàikının anahtarı olacak ve şübehâta karşı muhâfaza ve mukàbele edecek hikmet ve fünûn-u İslâmiyeye dair kırk risaleyi iki senede hıfzına aldı. Her gün bir parça ezberden okumak sûretiyle, hepsini üç ayda ancak devrediyordu.
“Mirkât” ismindeki kitabı, hâşiye ve şerh olmaksızın hıfzetmeye başladı. Bilâhare eline geçen mezkûr kitabın hâşiye ve şerhi ile kendi nokta-i nazarını karşılaştırmış, bütün mes'eleler muvâfık olup ancak üç kelime tevâfuk etmemiş; bu tevcîhleri de ulemânın tahsinine mazhar olarak kabûl edilmiştir.
Bir gün Bitlis meşâyihinden Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerinin kendilerine bedduâ ettiğini, birisi yalandan söyler. Bunun üzerine müşârün-ileyhi ziyarete gider. Şeyh Hazretleri, Molla Said’e iltifat eder, teberrüken bir ders verir. İşte Molla Said’in en son aldığı ders bu olmuştur.
Bir gece Molla Said, rüyasında Şeyh Muhammed Küfrevî Hazretlerini görür. Kendisine hitâben:
— “Molla Said, gel beni ziyaret et, gideceğim” demesi üzerine hemen gider, ziyaret eder ve şeyhin uçup gittiğini görünce uyanır. Saate bakar, saat gecenin yedisidir. Tekrar yatar. Sabahleyin Şeyhin hânesinden mâtem seslerinin yükseldiğini işitir, oraya gider ve Şeyh Hazretlerinin gece saat yedide vefât ettiğini haber alır. Mahzûn olarak geriye döner.
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ رَحْمَةُ اللّٰهِ عَلَيْهِ آمِينَ
Molla Said, Şark’ın büyük ulemâ ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tağî, Şeyh Fehim ve Şeyh Muhammed Küfrevî gibi zevât-ı àliyenin herbirisinden ilm ü irfan hususunda ayrı ayrı derslere nâil olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemâdan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullâh ve Şeyh Fethullâh Efendilere de ziyâde muhabbeti vardı.
Van’da mâruf ulemâ bulunmadığından, Hasan Paşa’nın dâveti üzerine Molla Said Van’a gitti. Van’da onbeş sene kalarak, aşâirin irşadı için aralarında seyahatle tedrîs ve tederrüs vazifesiyle hayat geçirdi. Van’da bulunduğu müddet, vâli ve memurîn ile ihtilât ederek, bu asırda, yalnız eski tarzdaki İlm-i Kelâmın, İslâm Dini hakkındaki şek ve şübhelerin reddine kâfî olmadığına kanâat hâsıl etmiş ve fünûnun tahsiline lüzum görmüştür. (Hâşiye-1) <ft3>[^7]</ft3>
[^7]: (Hâşiye-1) Bediüzzaman'ın çok genç yaşındaki bu vukûfiyeti, onun istikbâldeki çok muazzam Hizmet-i Kur'âniye ve İslâmiyesi için hazırlanmasını te'min etmiştir. Bu kanâatini o zaman izhâr ettiğinden otuz-kırk sene sonra, İlm-i Kelâmda bir teceddüd yapan Risale-i Nur Külliyatının te'lifine Cenâb-ı Hak muvaffak eylemiştir.
Bu kanâati hâsıl ettiği o zamanda, ulûm-u müsbete denilen bütün fenleri tetebbu'a başlayarak pek kısa bir zamanda Tarih, Coğrafya, Riyâziyât, Jeoloji, Fizik, Kimya, Astronomi, Felsefe gibi ilimlerin esâslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütâlaası sâyesinde hakkıyla anlamıştır. Meselâ: bir Coğrafya muallimini, mübâhaseye girişmeden evvel, yirmidört saat içerisinde eline geçirdiği bir coğrafya kitabını hıfzetmek sûretiyle, ertesi gün Van Vâlisi merhum Tâhir Paşa’nın konağında onu ilzam eder. Ve yine aynı sûrette bir muâraza neticesinde beş gün zarfında Kimya-yı Gayr-ı Uzvîyi (İnorganik Kimya) elde ederek, kimya muallimiyle muârazaya girişir ve onu da ilzam eder. İşte pek genç yaşındaki mezkûr hàrikulâdeliklere ve bahr-i ummân hâlinde bir ilme mâlikiyetine şâhid olan ehl-i ilim, Molla Said’e “Bediüzzaman” lakabını vermiştir. Bediüzzaman, Van’da bulunduğu müddet zarfında, o zamana kadar edindiği fikir ve mütâlaalar ve ilmî ve dinî tedrîs usûllerini görmek ile ve zamanın ihtiyac-ı zarûrîlerini nazar-ı itibara almakla kendisine mahsûs bir usûl-ü tedrîs icâd eder. Bu da, hakàik-ı diniyeyi asrın fehmine uygun en yeni izâh ve beyân tarzlarıyla isbât etmek sûretiyle talebelerini tenvir etmektir.
Molla Said, Van’da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havâlinin ulemâsına muhâlif bulunuyordu. Bu hususlar şunlardır:
Molla Said, Van’da bulunduğu zamanlarda, bazı hususlarda o havâlinin ulemâsına muhâlif bulunuyordu. (Hâşiye-2) <ft3>[^8]</ft3> Bu hususlar şunlardır:
[^8]:(Hâşiye-2) Aynı vaziyet, seksen senelik hayatında da devam etmiştir.
1 – Kat'iyyen hiç kimseden hediye olarak para almamak ve maaş bile kabûl etmemek. Evet hayatta hiçbir maddî mülkiyeti olmayıp, fakir ve kimsesiz ve dâimî nefiy ve hapislerle çok sıkıntılı ve dehşetli musîbetler içerisinde yaşadığı hâlde kimseden para ve mukàbelesiz hediye almadığı, bilmüşâhede görülmüştür.
2 – Hiçbir âlimden suâl sormamak. Yirmi sene zarfında, dâima ancak sorulanlara cevab vermişti. Bu hususta kendileri derlerdi ki:
“Ben ulemânın ilmini inkâr etmem; binâenaleyh kendilerinden suâl sormak fazladır. Benim ilmimden şübhe edenler varsa sorsunlar, onlara cevab vereyim.”
3 – Yanında bulunan talebelerini aynı kendisi gibi zekât ve hediye almaktan men'etmek... Onları da yalnız Rızâ-yı İlâhî için çalıştırırdı. Hattâ çok zamanlar, talebelerini kendi iâşe ederdi.
4 – Dâima mücerred kalmak ve dünyada hiçbir şeyle alâka peydâ etmemek... Bunun içindir ki: “Bütün malımı bir elimle kaldırıp götürebilmeliyim” demiştir. Bu hâlin sebebi sorulunca: “Bir zaman gelecek, herkes benim hâlime gıbta edecektir. Sâniyen, mal ve servet bana lezzet vermiyor; dünyaya ancak bir misâfirhâne nazarıyla bakıyorum” derdi.
Van’da bulunduğu vakit, merhum Vâli Tâhir Paşa, Avrupa kitaplarını tetebbu' ederek kendisine suâller tertib edip sorardı. Bunların hiçbirisini görmediği ve Türkçeyi de yeni konuşmağa başladığı hâlde, cevabında tereddüd etmezdi. Bir gün kitapları görür ve Tâhir Paşa’nın bunlardan suâl tertib ettiğini anlayarak az bir zamanda kitapların muhtevâsını elde eder.
O zamanda en büyük gaye ve düşüncesi, Mısır’daki Câmiü'l-Ezher’e mukâbil Bitlis ve Van’da “Medresetü'z-Zehrâ” isminde bir dâru'l-fünûn vücûda getirmekti. Bu teşebbüsünü kuvveden fiile çıkarmak niyetinde olup bunu tasarlıyordu.
Van’da yaz zamanlarını, Bâşit ve Beytüşşebab nâmındaki yaylalarda geçiriyordu. Bir gün Tâhir Paşa’ya, mezkûr dağların başında Temmuzda bile buz bulunduğunu söyler. Tâhir Paşa i'tirâz eder ve “Temmuzda kat'iyyen oralarda buz bulunmaz” iddiasında bulunur. Yaylada iken bir gün bunu hatırlayarak Tâhir Paşa’ya yazdığı ilk Türkçe mektûbunda der:
— Ey Paşa! Bâşit başında buz tuttu. Görmediğin şeyi inkâr etme. Her şey senin ma'lûmâtında münhasır değildir, vesselâm!
Molla Said, aşîretler arasında olan herhangi bir geçimsizliği işitince hemen müdâhale ederek, irşad yoluyla her iki tarafı da derhâl barıştırırdı. Hattâ hükûmetin bile barıştırmaktan âciz kaldığı Şeker Ağa ile Mîran Reisi Mustafa Paşa’yı barıştırdı. Ve Mustafa Paşa’ya:
— Daha tevbe etmedin mi? diye sorunca, Mustafa Paşa da cevaben:
— Seydâ! Ne söylerseniz sözünüzden çıkmam, demiştir.
Mustafa Paşa, at ile para teberru etmek ister. Bediüzzaman reddederek:
— Şimdiye kadar kimseden para almadığımı işitmediniz mi? Bâhusus sizin gibi zâlimden nasıl para alırım? Ve siz gâliba tevbenizi bozdunuz, şu takdirde Cezîre’ye ulaşamazsınız, demiştir.
Ve hakikaten Cezîre’ye yetişmeden yolda öldüğünü haber alır.
Bediüzzaman, riyâziyede hàrikulâde bir sür'at-i intikale mâlik idi. Herhangi bir müşkül mes'eleyi, zihnen hemen hallederdi. Hattâ Cebir Mukàbele ilminde bir risale te'lif etmişti. Tâhir Paşa nezdinde hesab mes'eleleri münâkaşa mevzûu olduğunda hesaba dair hangi mes'ele bahsedilse başkaları ve en mâhir kâtibler neticeyi bulamadan, Molla Said zihnen çıkarıyordu. Çok defalar böyle yarışlara girişir ve umumunda dâima birinci gelirdi. Bir defasında şöyle bir suâl sordular:
— Onbeş müslim, onbeş gayr-ı müslim farzedilerek, birbiri ardına dizilince bunlara yapılacak her kur'ada gayr-ı müslime isabet etmesi matlûbdur. Nasıl taksim edilir?
Bu suâle cevaben:
— Bunların yüz yirmidört vaziyet-i muhtemelesi vardır, diyerek yapar.
Hem de der:
— Bundan daha müşkülünü de kendim icâd ederim. İkibin beşyüz vaziyet-i muhtemeleye göre yaparım.
İki saat zarfında yüz adamdan elli aded gayr-ı müslimi o vaziyette taksim eder ki, dâima kur'ayı gayr-ı müslime düşürür. Ve hattâ beş yüz gayr-ı müslim olmakla iki yüz elli bin vaziyet-i muhtemele üzerine bir mes'ele çıkarttı ve Tâhir Paşa’ya göstererek bir risale şeklinde yazdı. (Hâşiye) <ft3>[^9]</ft3>
[^9]:(Hâşiye) Maatteessüf o risale Van'da bir yangında yanmıştır.
Bediüzzaman, Van’da bulunduğu zamanlarda, Vâli Tâhir Paşa ile bazı gazetelerden havadis okurdu. Bilhassa İslâmiyeti alâkadar eden hususlara dikkat ederdi. Van’daki ikameti esnâsında, Âlem-i İslâmın vaziyetini bir derece öğrenmiş bulunuyordu. Bir gün Tâhir Paşa bir gazetede şu müdhiş haberi ona göstermişti. Haber şu idi:
İngiliz Meclis-i Meb'ûsânı’nda Müstemlekât Nâzırı, elinde Kur'ân-ı Kerîmi göstererek söylediği bir nutukta:
“Bu Kur'ân, İslâmların elinde bulundukça biz onlara hâkim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, bu Kur'ânı onların elinden kaldırmalıyız; yâhut Müslümanları Kur'ândan soğutmalıyız” diye hitâbede bulunmuş.
İşte bu müdhiş haber, O’nda ta'rifin fevkınde bir te'sir uyandırmıştı. İsti'dâdı şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letâifi uyanık ve ilim, irfan, ihlâs, cesâret ve şecâat gibi hàrika inâyet ve seciyelere mazhar olan
Bediüzzaman’ın, bu havadis üzerine: “Kur'ânın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbât edeceğim ve göstereceğim!” diye kuvvetli bir niyet rûhunda uyanır ve bu sâikle çalışır. (Hâşiye) <ft3>[^10]</ft3>
[^10]:(Hâşiye) Said Nursî, altmış beş sene evvel Van'da Vâli Tâhir Paşa'nın yanında iken okuduğu bir gazetede, İngiliz Müstemlekât Nâzırı'nın İngiliz Meclis-i Meb'ûsânı'nda elinde Kur'ânı göstererek: "Bu Kur'ân, Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakîki hâkim olamayız. Ya Kur'ânı ortadan kaldırmalıyız, veya onları Kur'ândan soğutmalıyız" sözü üzerine, rûhunda bir feverân ve nihâyetsiz bir gayret uyanır. Kur'ânın bir mu'cize olduğunu isbât ederek her tarafa neşretmek ve kâfirleri tam susturmak ister; buna kat'î karar verir. Van'da bulunduğu onbeş sene müddet içerisinde hıfzına aldığı seksenden ziyâde kitabı ezbere devrettiği gibi, Âlem-i İslâmın hâl-i hâzırda durumu hakkında da gerekli her türlü ma'lûmâtı elde eder. Nazîrsiz bir allâme olan Bediüzzaman, daha genç yaşında görünen müstesnâ zekâ ve ilminden de anlaşıldığı gibi, sâir emsâlleri fevkınde kendisine ayrıca Hikmet-i Kur'âniye ta'lim edilmişti. Kendisi, asr-ı hâzırın ihtiyacını karşılayacak, zamanın ilmî ve edebî seviyesinin fevkınde bütün dünyaya Kur'ânın mu'cize olduğunu isbât ve herkesi iknâ edebilecek bir kàbiliyet, metânet, emel ve fedâkârlık taşıyordu. Bir buğday tanesi kadar çam çekirdeğinden dağ gibi bir ağacın zuhûru, Kudret-i İlâhiyeyi açıkça gösterdiği gibi; maddî hiçbir kuvvete sâhib olmayan, bil'akis mazlum ve bir nev'i elleri kolları bağlı bir vaziyette Bediüzzaman'ın çekirdek-misâl hayatı ve hizmetiyle tarihin en dehşetli bir devrinde hem Anadolu, hem Âlem-i İslâm, hem dünyanın ekserîsine de maddeten te'sir edecek ve zihniyetlerini değiştirecek manevî, küllî ve cihan-şümûl bir inkişafın zuhûru; aynen bir Kudret-i mutlaka ve istihdam-ı İlâhî ve sevk-i Rabbânî ile olduğu akla ve kalbe görünmektedir. Filhakîka; bir eserinde tahdîs-i ni'met sûretinde hizmet-i îmâniyeye ait inâyet-i İlâhiyeden bahsederken şöyle der: "Eski harb-i umumîde ve daha evvellerinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ müdhiş infilâk etti; dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: - Ana korkma, Cenâb-ı Hakk'ın emridir. O hem Rahîmdir, hem Hakîmdir. Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: - İ'câz-ı Kur'ânı beyân et! Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'âna hücum edilecek. İ'câzı onun çelik bir zırhı olacak ve şu i'câzın bir nev'ini, şu zamanda izhârına -haddimin fevkınde olarak- benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım."
Bediüzzaman’ın, Şarkî Anadolu’da “Medresetü'z-Zehrâ” nâmında bir dâru'l-fünûn açmak, ya Van’da veyâhut da Diyarbekir’de dâru'l-fünûn derecesinde bir medrese te'sisine çalışmak için İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmişti: “Şarkın yalçın kayalıklarından, bir ateşpâre-i zekâ İstanbul âfâkında tulû' etti.”
İstanbul’a gelmeden evvel bir gün Tâhir Paşa:
— Şark ulemâsını ilzam ediyorsun, fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydân okuyabilecek misin? demişti. İstanbul’a gelir gelmez ulemâyı münâzaraya dâvet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhûr âlimler grup grup ziyarete gelip suâller soruyorlar ve o hepsinin de cevablarını sahîh olarak veriyordu. Bundan maksadı, Şarkî Anadolu’daki ilim ve irfan fa'âliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said, kat'iyyen hodfürûşluğu sevmezdi. Her türlü gösteriş ve âlâyişten müberrâ olarak hareket ederdi. İlim, cesâret, hâfıza ve zekâ itibariyle pek hàrika idi. Aynı derecede belki daha ziyâde olarak hàlis ve muhlis idi. Tasannu' ve tekellüften kat'iyyen hoşlanmazdı. İstanbul’daki ikametgâhının kapısında şöyle bir levha asılı idi: “Burada her müşkül halledilir, her suâle cevab verilir; fakat suâl sorulmaz.” (Hâşiye) <ft3>[^11]</ft3> .
[^11]: (Hâşiye) Burada şunu ilâveten beyân etmek icâb eder ki: Said Nursî'nin hayatının son otuz-kırk senesinde, Din-i İslâma ve Kur'âna hizmet cihetinde fevkalâde bir rahmet ve inâyetle Risale-i Nur ihsân edildiğinden ve âlem-şümûl bir manevî cihad-ı diniye ve Hizmet-i Kur'âniyede bulunduğundan anlaşılmış ve sonra kendileri de bir manevî ihtarla kaleme almışlardır ki, onun hayatı bir intizam dâiresinde geçiyordu. Yani, ileride mühim bir Hizmet-i Kur'âniyede bulunacağı için, Cenâb-ı Hak o Hizmet-i Kur'âniyeye zemin hazırlamak hikmetiyle, Said'i fevkalhad şartlar içerisinde ve fevkalâde inâyet altında hàrika bir zekâ ve dehâ ile mücehhez olarak istihdam ve istimâl ediyordu. Onun için, Tarihçe-i Hayat'ın başında beyân edildiği vechile, O'nun hayat ve ahvâline bu nokta-i nazarla bakmak lâzımdır. Ve hattâ kendisi hürriyetten evvel birçok talebelerine, dostlarına: "Bir nur görüyorum, istikbâle büyük ümîdlerle bakıyorum" diye, ehemmiyetli bir Kur'ân hizmetinin vukû' bulacağını haber veriyordu. Bir hiss-i kable'l-vukû' ile Risale-i Nurun şimdiki manevî Hizmet-i Kur'âniye ve îmâniyesini, o zamanları siyaset âleminde olacak zannedip bütün kuvvetiyle İstanbul'da siyaseti, dine, Kur'âna âlet ederek çalışıyordu.
İstanbul’da grup grup gelen ulemânın suâllerini cevablandırıyordu. Genç yaşında böyle bilâ-istisna bütün suâllere cevab vermesi ve gayet mukni' ve belîğ ifâde ve hàrika hâl ve tavırlarıyla, ehl-i ilmi hayranlıkla takdire sevkediyordu. Ve “Bediüzzaman” ünvânına bihakkın lâyık görüyorlar ve bu fevkalâde zâtı, bir “nâdire-i hilkat” olarak tavsif ediyorlardı.
Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmiü'l-Ezher Üniversitesi reislerinden meşhûr Şeyh Bahît Efendi İstanbul’a bir seyahat için geldiğinde; Kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul ulemâsı, Şeyh Bahît’ten bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahît de bu teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya Câmii’nden çıkıp çayhâneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahît Efendi, yanında ulemâ hazır bulunduğu hâlde Bediüzzaman’a hitâben:
مَا تَقُولُ فِى حَقِّ الْاَوْرُوبَائِيَّةِ وَالْعُثْمَانِيَّةِ
Yani: “Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” der.
Şeyh Bahît Efendi’nin bu suâlden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr-i ummân gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbâle ait şiddet-i ihâtasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevab şu oldu:
اِنَّ الْاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِالْاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
وَاِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ بِالْاَوْرُوبَائِيَّةِ فَسَتَلِدُ يَوْمًا مَا
Yani “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahît Hazretleri:
— Bu gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanâatteyim. Fakat bu kadar vecîz ve belîğâne bir tarzda ifâde etmek, ancak Bediüzzaman’a hàstır (∗) <ft3>[^12]</ft3> demiştir.
[^12]: (∗) Nitekim Bediüzzaman'ın dediği gibi; ihbarâtın iki kutbu da tahakkuk etmiş, bir-iki sene sonra Meşrûtiyet devrinde Şeâir-i İslâmiyeye muhâlif çok âdât-ı ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleştirmek; ve şimdi Avrupa'da Kur'âna ve İslâmiyete karşı gösterilen hüsn-ü alâka ve bilhassa bahtiyar Alman milletinde fevc fevc İslâmiyeti kabûl etmek gibi hâdiseler, o ihbarı tamamıyla tasdik etmişlerdir.
Bediüzzaman’ın İstanbul’da hayatı, bir derece siyâsîdir. Siyaset yoluyla İslâmiyete hizmet edilecek, diye kanâat besliyordu. Siyâsî hayata karışması, İslâmiyete hizmet aşkının bir neticesi idi. Dâima hürriyet tarafdârı idi. Gördüğü haksızlıklardan dolayı Jön Türklere dâima muhâlefette bulunarak: “Siz dini incittiniz, gayretullâha dokundunuz, şerîatı tezyif ettiniz; neticesi vahîm olacaktır” diye izhâr-ı muhâlefetten çekinmiyordu.
Hürriyetten sonra, mücâhid arkadaşlarıyla beraber İttihâd-ı Muhammedî (A.S.M.) Cem'iyeti’ni kurmuşlar, cem'iyet pek kısa bir zamanda inkişafa başlamış, hattâ Bediüzzaman’ın bir makalesiyle Adapazarı ve İzmit havâlisinde ellibin kişi cem'iyete dâhil olmuştu.
Hürriyeti sû-i tefsir etmemek ve meşrûtiyeti, meşrûtiyet-i meşrûa olarak kabûl etmek lâzım geldiğini ileri sürerek bu hususta dinî gazetelerde makaleler neşrediyor ve hitâbelerde bulunuyordu. Bu makale ve hitâbeleri, emsâlsiz denecek kadar belîğ ve mukni' idi. Ehl-i ilim ve ehl-i siyaset, Said Nursî’nin bu yazılarından ve derslerinden çok istifade etmişlerdir. O zamandaki intibâh-ı millîyi, Anadolu ve Asya’nın saâdet-i dünyeviyesinin fecr-i sâdıkı olarak müjde veriyor, fakat elden kaçmaması için evâmir-i şer'iyeyi çabuk imtisal etmenin zarûrî olduğunu ileri sürüyordu. “Eğer meşrûtiyeti, hürriyet-i şer'iye ile kabûl etmezsek ve öyle tatbik edilmezse elimizden kaçacak, müstebid bir idareye yerini terkedecek” diye ihtar ediyordu. O nutuk ve makalelerden nümûne olarak cüz'î bir kısmını buraya dercediyoruz:
Hürriyete Hitâb
[Bediüzzaman Said Nursî’nin, ilân-ı Hürriyetin üçüncü gününde irticâlen söylediği ve sonra Selânik’te Hürriyet Meydânında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin neşrettikleri nutkunun sûretidir.]
Hürriyete Hitâb
Ey hürriyet-i Şer'î! Öyle müdhiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun ki; benim gibi bir bedevîyi tabakàt-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindân-ı esârette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşîr ediyorum.
Eğer aynü'l-hayat Şerîatı menba'-ı hayat yapsan ve o Cennette neşv ü nemâ bulsan, bu millet-i mazlumenin de eski zamana nisbeten bin derece terakkî edeceğini müjde veriyorum.
Eğer hakkıyla seni rehber etse ve ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedâr etmezse...
Yâ Rab! Ne saâdetli bir kıyâmet ve ne güzel bir haşir ki; وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfûn olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış; menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdâdı arzu edenler ﴾ يَا لَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا ﴿ demeye başladılar.
Yeni Hükûmet-i Meşrûtamız mu'cize gibi doğduğu için inşâallâh bir seneye kadar ﴾ نُكَلِّمُ مَنْ كَانَ فِى الْمَهْدِ صَبِيًّا ﴿ sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevâbıdır ki; azâbsız Cennet-i terakkî ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin berâat-ı istihlâli olan kanun-u şer'î, hàzin-i Cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.
Ey mazlum ihvân-ı vatan! Gidelim dâhil olalım!
Birinci kapısı, şerîat dâiresinde ittihâd-ı kulûb;
İkincisi, muhabbet-i milliye,
Üçüncüsü, maârif,
Dördüncüsü, sa'y-i insanî,
Beşincisi, terk-i sefâhettir. Ötekilerini sizin zihninize havâle ediyorum...
……………………………………..
Sakın, ey ihvân-ı vatan! Sefâhetlerle ve dinde lâübâlîliklerle tekrar öldürmeyiniz. Ve bütün efkâr-ı fâsideye ve ahlâk-ı rezîleye ve desâis-i şeytaniyeye ve tabasbusata karşı; Şerîat-ı Garrâ üzerine müesses olan kanun-u esâsî Azrâil hükmüne geçti, onları susturdu.
Sakın ey ihvân-ı vatan! İsrâfât ve hilâf-ı şerîat ve lezâiz-i nâmeşrûa ile tekrar ihyâ etmeyiniz. Demek şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk. Şimdi bu ittihâd-ı millet ve meşrûtiyet ile rahm-ı mâdere geçtik, neşv ü nemâ bulacağız.
Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesâfe-i terakkîden, İnşâallâh Mu'cize-i Peygamberî ile, şimendifer-i kanun-u Şer'iye-i esâsiyeye amelen ve burâk-ı meşveret-i Şer'iyeye fikren bineceğiz. Bu vahşet-engîz sahrâ-yı kebîri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsâbaka edeceğiz.
Zîra onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler.. biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebâdîye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi'-i ahlâk-ı hasene olan Hakikat-i İslâmiyenin ve isti'dâd-ı fıtrînin ve feyz-i îmânın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshîl yardımı ile fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân-ı me'zuniyetiyle ihtar ediyorum ki:
Ey ebnâ-yı vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; tâ elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esâreti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın (Hâşiye) <ft3>[^13]</ft3> . Zîra hürriyet, mürâat-ı ahkâm ve âdâb-ı Şerîat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşv ü nemâ bulur……
[^13]: (Hâşiye) Evet, daha dehşetli bir istibdâd ile, pek acı ve zehirli bir esâreti bize içirdiler.
Bediüzzaman ∗∗∗
Yaşasın Şerîat-ı Ahmedî (A.S.M.)
Dini Ceride: 77
5 / Mart / l325
(18 / Mart / 1909)
Şerîat-ı Garrâ, Kelâm-ı Ezelî’den geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmârenin istibdâd-ı rezîlesinden selâmetimiz; İslâmiyete istinâd iledir, o Hablü'l-Metîn’e temessük iledir ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, îmândan istimdâd iledir. Zîra, Sâni'-i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubûdiyete tenezzül etmemesi gerektir.
Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asğarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve Ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünnet-i nebeviyeyi ihyâ ile muvazzaftır.
Ey evliyâ-yı umûr! Tevfik isterseniz; kavânîn-i âdetullâha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa; tevfiksizlikle cevab-ı red alacaksınız. Zîra, mâruf umum enbiyânın memâlik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhûru, kader-i İlâhiyenin bir işâret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyânettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri, Ziyâ-yı İslâmiyetle neşv ü nemâ bulacaktır.
Dünya için din fedâ olunmaz. Gebermiş istibdâdı muhâfaza için vaktiyle mesâil-i şerîat rüşvet verilirdi. Dinin mes'eleleri terk ve fedâ edilmesinden, zarardan başka ne faidesi görüldü?..
Milletin kalb hastalığı za'f-ı diyânettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
Bizim cemâatimizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husûmete husûmettir. Yani, beyne'l-İslâm muhabbete imdâd ve husûmet askerini bozmaktır.
Mesleğimiz ise Ahlâk-ı Ahmediye ile tahalluk ve sünnet-i Peygamberîyi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz, Şerîat-ı Garrâ ve kılıncımız da, berâhin-i kàtıa.. ve maksadımız İ'lâ-yı Kelimetullâhtır!...
Bediüzzaman ∗∗∗
Hakikat
Dinî Ceride No. 70
26 Şubat 1324
(Mart 1909)
Biz “Kàlû Belâ”dan Cem'iyet-i Muhammedî’de dâhiliz.
Cihetü'l-vahdet-i ittihâdımız, Tevhiddir. Peymân ve yemînimiz, îmândır. Mâdem ki muvahhidiz, müttehidiz. Herbir mü'min, İ'lâ-yı Kelimetullâh ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir.
Zîra, ecnebîler, fünûn ve sanâyi silâhıyla bizi istibdâd-ı manevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve san'at silâhıyla, İ'lâ-yı Kelimetullâhın en müdhiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Amma, cihad-ı haricîyi, Şerîat-ı Garrânın berâhin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak, iknâ iledir; söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir.
Biz muhabbet fedâileriyiz. Husûmete vaktimiz yoktur.
Meşrûtiyet ki, adâlet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. Onüç asır evvel Şerîat-ı Garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, Din-i İslâma büyük bir cinayettir ve şimâle müteveccihen namaz kılmak gibidir.
Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa istibdâd tevzî' olunmuş olur. ﴾ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِىٌّ عَزِيزٌ ﴿ hâkim ve âmir-i vicdânî olmalı. O da mârifet-i tâmm ve medeniyet-i âmm veyâhut Din-i İslâm nâmıyla olmalı. Yoksa; istibdâd dâima hükümfermâ olacaktır.
İttifak, hüdâdadır, hevâ ve heveste değil! İnsanlar, hür oldular amma yine abdullâhtırlar. Herşey hür oldu. Başkasının kusuru, insanın kusuruna sened ve özür olamaz. Ye's, mâni-i her-kemâldir. “Neme lâzım, başkası düşünsün.” istibdâdın yâdigârıdır.
Bediüzzaman ∗∗∗
| | | | :---: | :---: | | | <img src = "/assets/images/horhor_medresesi.png" /> | ## {#553 .min}
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Van’daki Horhor Medresesinin bahçesinden Van Kalesi ve mağaraların görünüşü