► (14) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Hakàik-ı îmâniye, herşeyden evvel bu zamanda en birinci maksad olmak ve sâir şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalmak ve Risale-i Nura hizmet etmek en birinci vazife ve medâr ve merak ve maksûd-u bizzat olmak lâzım iken; şimdiki hâl-i âlem hayat-ı dünyeviyeyi hususan hayat-ı ictimâiyeyi ve bilhassa hayat-ı siyâsiyeyi ve bilhassa medeniyetin sefâhet ve dalâletine ceza olarak gelen gadab-ı İlâhînin bir cilvesi olan harb-i umumînin tarafgirâne, damarları ve a'sâbları tehyîc edip bâtın-ı kalbe kadar, hattâ hakàik-ı îmâniyenin elmasları derecesine o zararlı, fânî arzuları yerleştirecek derecede bu meş'ûm asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki; Risale-i Nur dâiresi haricinde bulunan bir kısım sathî belki de bir kısım zaîf velîler, o siyâsî ve ictimâî hayatın râbıtaları sebebiyle, hakàik-ı îmâniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi olarak hemfikir olan münâfıkları sever. Kendine muhâlif olan ehl-i hakikati belki ehl-i velâyeti tenkid ve adâvet eder, hattâ hissiyat-ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar.
İşte bu asrın bu acîb tehlikesine karşı Risale-i Nurun hizmet ve meşgalesi, şimdiki siyaseti ve cereyanlarını o derece nazarımdan iskàt etmiş ki, bu harb-i umumîyi dört aydır merak etmedim, sormadım.
Hem Risale-i Nurun hàs talebeleri, bâkî elmaslar hükmünde olan hakàik-ı îmâniyenin vazifesi içinde iken zâlimlerin satranç oyunlarına bakmakla vazife-i kudsiyelerine fütûr vermemek ve fikirlerini bulaştırmamak gerektir.
Cenâb-ı Hak, bize, nur ve nurânî vazife vermiş; onlara da zulümlü ve zulümâtlı oyunları vermiş. Onlar bizden istiğnâ edip yardım etmedikleri ve elimizdeki kudsî nurlara müşteri olmadıkları hâlde, onların karanlıklı oyunlarına vazifemizin zararına bakmaya tenezzül etmek hatâdır. Bize ve merakımıza dâiremiz içindeki ezvâk-ı maneviye ve envâr-ı îmâniye kâfî ve vâfîdir.
Said Nursî ∗∗∗
► (15) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bugünlerde, Risale-i Nura sû-i kasd edenlerin ve sizlere sıkıntı verenlerin haklarında, bana verdiği bir hiddet neticesinde bedduâya teşebbüs ettim. Birden Isparta’ya kıyamadım, bedduâ yerine: “Yâ Rab! Isparta, Risale-i Nurun bir Medresetü'z-Zehrâ’sıdır. Oradaki fenâ memurları dahi ıslah eyle, hüsn-ü âkıbet ver” diye duâ eyledim ve ediyorum.
Said Nursî ∗∗∗
► (16) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık, fedâkâr kardeşlerim!
Nurlar, bil'akis Isparta tevakkufuna karşı, buralarda inkişafat ile tezâhür etti.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى En ziyâde bize nezâretle, bizimle ve siyasetle alâkadar mühim bir zât geldi. Ona dedim ki: Bu onsekiz senedir sizlere müracaat etmedim ve hiç gazete okumadım; bu sekiz aydır, bir defa cihanda ne oluyor, diye sormadım; üç senedir burada işitilen radyoyu dinlemedim; tâ ki kudsî hizmetimize manevî zarar gelmesin. Bunun sebebi şudur ki: Îmân hizmeti, îmân hakàikı, bu kâinâtta herşeyin fevkındedir, hiçbir şeye tâbi ve âlet olamaz.
Fakat, bu zamanda, ehl-i gaflet ve dalâlet ve dinini dünyaya satan ve bâkî elmasları şişeye tebdil eden gâfil insanlar nazarında o hizmet-i îmâniyeyi hàriçteki kuvvetli cereyanlara tâbi ve âlet telâkki etmek ve yüksek kıymetlerini umumun nazarında tenzîl etmek endişesiyle, Kur'ân-ı Hakîmin hizmeti bize, kat'î bir sûrette siyaseti yasak etmiş.
Sizler ey ehl-i siyaset ve hükûmet! Evhâm edip bizlerle uğraşmayınız. Bil'akis teshîlât göstermeniz lâzım. Çünkü hizmetimiz, emniyet ve hürmet ve merhameti te'sis ile hem âsâyişi, hem inzibatı, hem hayat-ı ictimâiyeyi anarşilikten kurtarmaya çalışıp, sizin hakîki vazifenizin temel taşlarını tesbit ediyor, takviye ve te'yid ediyor.
Said Nursî ∗∗∗
► (17) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Şimdi, bundan on dakika evvel, cesurca, fakat kalemsiz iki adam, Risale-i Nur dâiresine biri birisini getirdi. Onlara dedim ki: “Bu dâirenin verdiği büyük neticelere mukâbil, sarsılmaz bir sadâkat ve kırılmaz bir metânet ister. Isparta kahramanlarının gösterdiği hàrikalar ve cihan-pesendâne hidemât-ı Nuriyenin esâsı; hàrika sadâkatleri ve fevkalâde metânetleridir. Bu metânetin birinci sebebi; kuvvet-i îmâniye ve ihlâs hasletidir. İkinci sebebi; cesâret-i fıtriyedir.”
Onlara “Siz cesâretle ve efelikle tanınmışsınız ve dünyaya ait ehemmiyetsiz şeyler için fedâkârlık gösterseniz; elbette Risale-i Nurun kudsî hizmetinde cihana değer uhrevî neticelerine mukâbil, merdâne ve fedâkârâne cesâret gösterip sadâkatinizi muhâfaza edersiniz” dedim. Onlar da tam kabûl ettiler.
Said Nursî ∗∗∗
► (18) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Âlem-i insaniyette ve İslâmiyette üç muazzam mes'ele olan îmân ve şerîat ve hayattır. İçlerinde en muazzamı îmân hakikatleri olduğundan bu hakàik-ı îmâniye-i Kur'âniye başka cereyanlara, başka kuvvetlere tâbi ve âlet edilmemek ve elmas gibi o Kur'ânın hakikatlerini, dini, dünyaya satan veya âlet eden adamların nazarında cam parçalarına indirmemek ve en kudsî ve en büyük vazife olan îmânı kurtarmak hizmetini tam yerine getirmek için Risale-i Nurun hàs ve sâdık talebeleri, gayet şiddet ve nefretle siyasetten kaçıyorlar.
Hattâ sizin bu kardeşiniz –siz de bilirsiniz– bu on sekiz senedir, o kadar muhtaç olduğum hâlde siyasete, hayat-ı ictimâiyeye temâs etmemek için hükûmete karşı bir tek müracaatım olmadığı gibi bu sekiz-dokuz aydır, küre-i arzın bu herc ü mercini bir tek defa ne suâl ve ne de merak ettim.
Said Nursî ∗∗∗
► (19) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey kardeşlerim!
Sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enâniyet, şân ve şeref perdesi altında makam sâhibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsâs eden hâletten şiddetle ictinâb ediyoruz. Elbette; burada, altı-yedi sene gözünüzle ve yirmi seneden beri tahkîkatınızla anlamışsınız ki, ben şahsıma karşı hürmet ve makam vermek istemiyorum. Sizleri, o noktada şiddetle tekdir etmişim. “Bana haddimden fazla mevki vermeyiniz” diye size darılıyorum. Yalnız, Kur'ân-ı Hakîmin bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur hesabına ve ben de onun bir şâkirdi olmak haysiyetiyle ona karşı tasdikkârâne teslîmi ve irtibatı, şâkirâne kabûl ediyorum. İşte bu derece enâniyetten ve benlikten ve şân ve şeref nâmı altındaki riyâkârlıktan kaçmayı düstur-u hareket ittihàz eden adamlara karşı ehl-i hükûmetin, ehl-i idare ve zâbıtanın evhâma düşmeleri ne kadar mânâsız ve lüzumsuz olduğunu divâneler de anlar.
Said Nursî ∗∗∗
► (20) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Bugünlerde, Kur'ân-ı Hakîmin nazarında, îmândan sonra en ziyâde esâs tutulan takvâ ve amel-i sâlih esâslarını düşündüm. Takvâ, menhiyâttan ve günahlardan ictinâb etmek ve amel-i sâlih emir dâiresinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def'-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, bu tahribât ve sefâhet ve câzibedâr hevesât zamanında bu takvâ olan def'i mefâsid ve terk-i kebâir üssü'l-esâs olup büyük bir rüchâniyet kesbetmiş.
Bu zamanda tahribât ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribâta karşı en büyük esâstır. Farzları yapan, kebîreleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebâir-i azîme içinde amel-i sâlihin ihlâsla muvaffakıyeti pek azdır.
Hem, az bir amel-i sâlih, bu ağır şerâit içinde çok hükmündedir.
Hem, takvâ içinde bir nev'i amel-i sâlih var. Çünkü, bir haramın terki vâcibdir. Bir vâcibi işlemek, çok sünnetlere mukâbil sevâbı var. Böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek ictinâb, az bir amel ile, yüzer günahın terkiyle, yüzer vâcib işlenmiş olur. Bu ehemmiyetli nokta, niyet ile takvâ nâmıyla günahtan kaçınmak kasdıyla menfî ibâdetten gelen ehemmiyetli âmâl-i sâlihadır.
Risale-i Nur şâkirdlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribâta ve günahlara karşı takvâyı esâs tutup davranmak gerektir. Mâdem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı ictimâiyede yüzer günah insana karşı geliyor; elbette takvâ ile ve niyet-i ictinâb ile yüzer amel-i sâlih işlemiş hükmündedir. Ma'lûmdur ki; bir adamın bir günde harâb ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribâtına karşı yirmi adam çalışmak lâzım gelirken; şimdi, binler tahribâtçıya mukâbil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukâvemeti ve te'sirâtı pek hàrikadır. Eğer bu iki mütekàbil kuvvetler bir seviyede olsaydı onun tamirinde mu'cizevâri muvaffakıyet ve fütûhât görülecekti.
Ezcümle: Hayat-ı ictimâiyeyi idare eden en mühim esâs olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve bîçâre ihtiyarlar, peder ve vâlideler hakkında dehşetli neticeler veriyor.
Cenâb-ı Hakk’a şükür ki; Risale-i Nur, bu müdhiş tahribâta karşı girdiği yerlerde mukâvemet ediyor, tamir ediyor. Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Ye'cüc ve Me'cüclerin dünyayı fesâda vermesi gibi; Şerîat-ı Muhammediye (A.S.M.) olan sedd-i Kur'ânın tezelzülüyle Ye'cüc ve Me'cücden daha müdhiş olan ahlâkta ve hayatta zulmeti bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesâda ve ifsada başlıyor.
Risale-i Nur şâkirdlerinin, böyle bir hâdisede manevî mücâhedeleri, inşâallâh zaman-ı sahâbedeki gibi az amel ile, pek büyük sevâb ve âmâl-i sâlihaya medâr olur.
Azîz kardeşlerim, işte böyle bir zamanda, bu dehşetli hâdisâta karşı ihlâs kuvvetinden sonra bizim en büyük kuvvetimiz, iştirâk-i âmâl-i uhreviye düsturuyla kalemler ile, herbiri diğerinin âmâl-i sâliha defterine hasenât yazdırdıkları gibi; lisânlarıyla, herbirinin takvâ kalesine ve siperine kuvvet ve imdâd göndermektir. Ve bilhassa fırtınalı tehâcüme hedef olan bu âciz kardeşinize, bu mübârek şühûr-u selâsede ve eyyâm-ı meşhûrede yardımına koşmak, sizin gibi kahraman ve vefâdâr ve şefkatkârların şe'nidir. Bütün rûhumla bu imdâd-ı manevîyi sizden ricâ ediyorum. Ve ben dahi, îmân ve sadâkat şartıyla, Risale-i Nur talebelerini bütün duâlarıma ve manevî kazançlarıma, yirmidört saatte, iştirâk-i âmâl-i uhreviye düsturuyla, bazen yüz defadan ziyâde Risale-i Nur talebeleri ünvânıyla hissedar ediyorum.
“Gül” ve “Nur” ve “Mübârekler” ve “Medrese-i Nuriye” hey'etleri ve ümmî ihtiyarlar ve masûmlar başta olarak umum kardeşlerimize ve hemşirelerimize selâm ve selâmet ve saâdetlerine duâ ediyoruz.
Said Nursî ∗∗∗
► (21) ◄
Cenâb-ı Hakk’a yüz binler şükür olsun ki Risale-i Nur, kendi kendine tevessü' ediyor, her tarafta fütûhâtı var. Ehl-i dalâletin hileleri, onu durdurmuyor, bil'akis çok dinsizler teslîm-i silâh ediyorlar. Hâfız Ali’nin dediği gibi, korkuları pek ziyâdedir. Şimdi, dinsizlik taassubuyla değil, korku cihetiyle ilişiyorlar. O korku, Risale-i Nur lehine dönecek inşâallâh.
Said Nursî ∗∗∗
► (22) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Hem o eski dost zâta, hem ehl-i dikkate ve sizlere beyân ediyorum ki: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın feyziyle Yeni Said, hakàik-ı îmâniyeye dair o derece mantıkî ve hakikatli bürhânlar zikrediyor ki; değil Müslüman ulemâsı, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslîme mecbur ediyor ve etmektedir.
Amma, Risale-i Nurun kıymet ve ehemmiyetine işârî ve remzî bir tarzda, Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A'zam’ın (R.A.) ihbarâtı nev'inden, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın dahi bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesi olan Risale-i Nura nazar-ı dikkati celbetmesi, mânâ-yı işârî tabakasından remiz ve îmâları, i'câzının şe'nindendir ve o lisân-ı gaybînin, belâğat-ı mu'cizekârânesinin muktezâsıdır.
Evet, Eskişehir Hapishânesinde, dehşetli bir zamanda kudsî bir tesellîye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla, “Risale-i Nurun makbûliyetine dair eski evliyâlardan şâhid gösteriyorsun. Hâlbuki ﴾ وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍٍ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍٍ ﴿ sırrıyla en ziyâde bu mes'elede söz sâhibi Kur'ândır. Acaba, Risale-i Nuru, Kur'ân kabûl eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?” denildi. O acîb suâl karşısında bulundum.
Ben de Kur'ândan istimdâd eyledim. Birden, otuzüç âyetin mânâ-yı sarîhinin teferruâtı nev'indeki tabakàtından, mânâ-yı işârî tabakasında ve o mânâ-yı işârî külliyetinde dâhil bir ferdi, Risale-i Nur olduğunu ve duhûlüne ve medâr-ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunduğunu, bir saat zarfında hissettim ve bir kısmını, bir derece izâhlı, bir kısmını mücmelen gördüm. Kanâatimde, hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı. Ben de, ehl-i îmânın îmânını, Risale-i Nurla muhâfaza niyetiyle o kat'î kanâatimi yazdım ve hàs kardeşlerime mahrem tutulmak şartıyla verdim. Ve o risalede, biz demiyoruz ki, âyetin mânâ-yı sarîhi budur; tâ hocalar “fîhi nazarun” desin.
Hem dememişiz ki, mânâ-yı işârînin külliyeti budur; belki diyoruz ki; mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddid tabakalar var, bir tabakası da, mânâ-yı işârî ve remzîdir. Ve o mânâ-yı işârî de, bir küllîdir. Her asırda cüz'iyâtları var. Risale-i Nur dahi bu asırda o mânâ-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferdidir. Ve o ferdin kasden bir medâr-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskiden beri ulemâ mâbeyninde cârî bir düstur-u cifrî ve riyâzî ile karîneler, belki hüccetler gösterilmiş iken Kur'ânın âyetini veya sarâhatini değil incitmek, belki i'câz ve belâğatına hizmet ediyor. Bu nev'i işârât-ı gaybiyeye i'tirâz edilmez. Ehl-i hakikatin, nihâyetsiz İşârât-ı Kur'âniyeden had ve hesaba gelmeyen istihrâclarını inkâr edemeyen, bunu da inkâr etmemeli ve edemez.
Amma, benim gibi ehemmiyetsiz bir adamın elinde böyle ehemmiyetli bir eserin zuhûr etmesini istiğrab ve istib'âd edip i'tirâz eden zât, eğer buğday tanesi kadar bir çam çekirdeğinden dağ gibi çam ağacını halkeylemek azamet ve kudret-i İlâhiyeye delil olduğunu düşünse, elbette bizim gibi acz-i mutlak, fakr-ı mutlakta, ihtiyac-ı şedîd zamanında böyle bir eserin zuhûru, “vüs'at-i Rahmet-i İlâhiyeye delildir” demeye mecbur olur.
Ben, sizi ve mu'terizleri, Risale-i Nurun şerefi ve haysiyetiyle te'min ediyorum ki; bu işâretler ve evliyânın îmâlı haberleri, remizleri beni dâima şükre ve hamde ve kusurlarımdan istiğfara sevketmiş. Hiçbir dakika, nefs-i emmâreye medâr-ı fahr ve gurur olacak bir enâniyet ve benlik vermediğini size bu yirmi senelik hayatımın göz önündeki tereşşuhâtıyla isbât ediyorum.
Evet, bu hakikatle beraber, insan kusurlardan, nisyandan, sehivden hàlî değil. Benim bilmediğim çok kusurlarım var. Belki de fikrim karışmış, risalede hatâlar da olmuş.
Bu zamanda, gayet kuvvetli ve hakikatli milyonlar fedâkârları bulunan meşrebler, meslekler bu dehşetli dalâlet hücumuna karşı zâhiren mağlûbiyete düştükleri hâlde; benim gibi yarım ümmî ve kimsesiz, mütemâdiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi tenfîr etmek vaziyetinde bulunan bir bîçâre; o mesleklerden daha ileri, kuvvetli dayanan Risale-i Nura sâhib değildir. O eser, onun hüneri olamaz ve onunla iftihar edemez.
Belki, doğrudan doğruya Kur'ân-ı Hakîmin bu zamanda bir mu'cize-i maneviyesidirler ve Rahmet-i İlâhiye tarafından ihsân edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'âniyeye el atmış. Her nasılsa birinci tercümânlık vazifesi ona düşmüş. Onun fikri ve ilmi ve zekâsının eseri olmadığına delil, Risale-i Nurun öyle parçaları var ki; bazı altı saatte, bazı iki saatte, bazı bir saatte ve bazı da on dakikada yazılan risaleler var. Ben yemînle te'min ediyorum ki; Eski Said’in kuvve-i hâfızası beraber olmak şartıyla, o, on dakikalık işi, on saatte fikrimle yapamıyorum. O bir saatlik Risaleyi, iki günde isti'dâdımla, zihnimle yapamıyorum. O altı saatlik risale olan Otuzuncu Söz’ü, ne ben, ne de en müdakkik dindar feylesoflar, altı günde o tahkîkatı yapamaz... Ve hâkezâ...
Demek, biz müflis olduğumuz hâlde, zengin bir mücevherât dükkânının dellâlı ve bir hizmetçisi olmuşuz.
Said Nursî ∗∗∗
► (23) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim,
Bugünlerde sabah namazı tesbihâtında İstanbul’daki ihtiyarın garazkârâne ve şahsıma karşı galiz gıybeti üzerine, Eski Said damarıyla nefs-i emmârem heyecana geldi: “Mazlumum, bu nev'i zulüm çekilmez!” dedi, intikamını almak istedi. Birden kalbime geldi: Belki Risale-i Nur’un İstanbul’da neşrine bir vesile olur. Sen mâdem hayat-ı dünyeviyeni ve hayat-ı uhreviyeni dahi Risale-i Nur’a fedâ ediyorsun, bu izzet-i nefis damarını dahi fedâ et. Hem sebeb-i hilkat-i kâinât Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’a “mecnûn” tâbiri istimâl eden insanlar bulunduğu gibi; senin o güneşe nisbeten zerrecik bir izzet-i nefsinin kırılmasına ehemmiyet verme” diye ihtar edildi, benim de kalbim rahat etti.
Said Nursî ∗∗∗
► (24) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İstanbul ulemâsının en büyüğü ve en müdakkiki ve çok zaman Müftiü'l-enâm olan eski fetvâ emini, meşhûr Ali Rıza Efendi, Birinci Şuâ’daki, İşârât-ı Kur'âniyeyi ve Âyetü'l-Kübrâ gibi risaleleri gördükten sonra, Risale-i Nurun mühim bir talebesi olan Hâfız Emin’e demiş ki:
“Bediüzzaman, şu zamanda, Din-i İslâma en büyük bir hizmet eylediğini ve eserlerinin tam doğru olduğunu ve böyle bir zamanda ve mahrumiyet içinde, tam bir ferâğat-i nefis ettiğini ve onun Risale-i Nuru, müceddid-i din olduğunu kat'iyyen tasdik ederim. Cenâb-ı Hak, onu muvaffak eylesin, âmîn” demiş. Hem bazıların sakal bırakmamaklığına i'tirâzları münâsebetiyle; Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’nin pederleri olan Sultanü'l-Ulemâ’nın bir kıssası ile onu müdafaa edip, Bediüzzaman’ın elbette bir ictihâdı vardır. İ'tirâz edenler haksızdır, demiş:
Ve Hoca Mustafa’ya (merhum) emretmiş, söylediğimi yaz:
“Bediüzzaman’a kemâl-i hürmetle selâm ederim. Te'lifâtınızın ikmaline hırz-ı can ile duâ etmekteyim. Bazı ulemâ-yı sû'un tenkidine uğradığına müteessir olma. Zîra ‘yemişli ağaç taşlanır.’ kaziyesi meşhûrdur. Mücâhedâtınıza devam buyurun. Cenâb-ı Hak ve Feyyâz-ı Mutlak âcilen murad ve matlûbunuza muvaffak-ı bilhayr eylesin âmîn. Bâkî Hakk’ın birliğine emânet olunuz.”
Eski Fetvâ Emini
Ali Rıza
İşte böyle müdakkik ve ilim ve şerîat ve Kur'ân cihetinde bu zamanda söz sâhibi en büyük âlim böyle hükmetmiş. ∗∗∗
► (25) ◄
Azîz, sıddık, müdakkik, müstakîm kardeşlerim!
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeye lüzum var. Şöyle ki: لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için, haksız olarak mübâreze etmesini Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek; iki velî, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer, bütün bütün zâhir-i şerîata muhâlif ve hatâsı zâhir bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen ﴾ وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ ﴿ deki ulüvv-ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm-ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale-i Nurun erkânlarını haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerden kurtarmak lüzumuna binâen; ve ehl-i ilhâdın iki tâife-i ehl-i hakkın mâbeynindeki husûmetten istifade ederek, birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip ötekinin delilleriyle berikini çürütüp, ikisini yere vurmak ve çürütmekten ictinâben; Risale-i Nur şâkirdleri, bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızları hiddet ve tehevvürle ve mukàbele-i bilmisil ile karşılamamalı. Yalnız kendilerini müdafaa için musâlahakârâne, medâr-ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mâzûr biliyor; ondan nizâ' çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder; ehl-i dalâlet istifade ediyor.
Ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride, meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî meşrebler ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risale-i Nura ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler; belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere, îtidâl-i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerektir.
Fâş etmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı, fâş etmeye mecbur oldum. Şöyle ki: Risale-i Nurun şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi “Ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyetle – Hicaz’da bulunan kutb-u a'zamın tasarrufundan haric olduğu gibi onun hükmü altına girmeye de mecbur değil. Her zamanda bulunan iki imâm gibi, onu tanımaya mecbur olmuyor. Ben, eskiden, Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini, o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki; Gavs-ı A'zam’da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamandaki, şâkirdlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o ferdiyet makamının mazharıdır. Bu gizlenmeye lâyık olan bu sırr-ı azîme binâen Mekke-i Mükerreme’de dahi – farz-ı muhâl olarak – Risale-i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb-u a'zamdan dahi gelse; Risale-i Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb-u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip, teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i'tirâz noktaları o büyük üstadlarına karşı izâh etmek, ellerini öpmektir.
Ey kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde hadsiz bir metânet ve îtidâl-i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir.
Evet ﴾ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ ﴿ âyetinin mânâ-yı işârîsiyle, âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî bir elmasa bilerek rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle, hazır bir dirhem zehirli lezzeti, ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı ve musîbetidir. O musîbet sırrıyla, hakîki mü'minler dahi bazen ehl-i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar. Cenâb-ı Hak, ehl-i îmânı ve Risale-i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn.
Said Nursî ∗∗∗
► (26) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ey Kardeşlerim!
Bu zamanda, hususan bu sıralarda, Risale-i Nur şâkirdleri tam bir metânet ve tesânüd ve dikkat etmeye mecburdurlar. Lillâhi'l-Hamd, Isparta ve havâlisi kahramanları demir gibi metânet göstermesiyle, başka yerlere de hüsn-ü misâl oldu.
Ey Husrev! Te'sirli ve güzel mektûbunu aldım. Vazifenin başına geçmen, bizi fevkalâde mesrûr etti. Binler safâlar ile geldin. Sen, bu bir buçuk sene maddî kalemin işlemediğinden merak etme. Senin yerine o kerâmetli kaleminin yâdigârı olan Mu'cizât-ı Ahmediye’nin biri Vilâyât-ı Şarkıyede fa'âlâne geziyor. Diğer son yazdığın nüsha da, İstanbul’da, senin yerinde çalışıp, inşâallâh fütûhât yapar. Senin yazdığın mu'cizeli iki Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’ın bu havâlide hususan Ramazan-ı Şerîfte sana kazandırdıkları sevâbları ve tahsin ve tebriklerini, inşâallâh yakında tab’a girmesiyle, Âlem-i İslâmdan senin rûhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, Allah’a şükret.
Said Nursî ∗∗∗
► (27) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ben, pek kat'î bir sûrette ve bine yakın tecrübelerim neticesinde kat'î kanâatim gelmiş ve ekser günlerde hissediyorum ki; Risale-i Nurun hizmetinde bulunduğum günde, hizmetin derecesine göre kalbimde, bedenimde, dimağımda, maîşetimde bir inkişaf, inbisat, ferâhlık, bereket görüyorum. Ve çokları itiraf ediyor “Biz de hissediyoruz” derler. Hattâ, size geçen sene yazdığım gibi, benim, pek az gıdâ ile yaşadığımın sırrı, o bereket imiş.
Hem mâdem İmâm-ı Şâfiî’den rivâyet var ki: “Hàlis talebe-i ulûmun rızkına, ben kefâlet edebilirim” demiş. “Çünkü rızıklarında vüs'at ve bereket olur.”
Mâdem hakikat budur ve mâdem hàlis talebe-i ulûm ünvânına Risale-i Nur şâkirdleri bu zamanda tam liyâkat göstermişler; elbette şimdi yeni açlık ve kahta mukâbil Risale-i Nur hizmetini bırakmak ve zarûret-i maîşet özrüyle, maîşet peşinde koşmak yerine en iyi çare, şükür ve kanâat ve Risale-i Nur talebeliğine tam sarılmaktır.
Said Nursî ∗∗∗
► (28) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
.............
Risale-i Nur ve ondan tam ders alan şâkirdleri, değil dünya siyasetlerine, belki bütün dünyaya karşı da Risale-i Nuru âlet edemez ve şimdiye kadar da etmemiş. Biz, ehl-i dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Bizden zarar tevehhüm etmek divâneliktir.
Evvelâ: Kur'ân, bizi siyasetten men'etmiş; tâ ki elmas gibi hakikatleri, ehl-i dünyanın nazarında cam parçalarına inmesin.
Sâniyen: Şefkat, vicdân, hakikat, bizi siyasetten men'ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münâfıklar onda iki ise, onlarla müteallik yedi-sekiz masûm, bîçâre, çoluk-çocuk, zaîf, hasta ve ihtiyarlar var. Belâ, musîbet gelse, o masûmlar o belâya düşecekler. Belki o iki münâfık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için, siyaset yoluyla, idare ve âsâyişi ihlâl tarzında neticenin husûlü de meşkûk olduğu hâlde girmekten; Risale-i Nurun mâhiyetindeki şefkat, merhamet, hak ve hakikat şâkirdlerini men'ediyor.
Sâlisen: Bu vatan, bu millet ve bu vatandaki ehl-i hükûmet, ne şekilde olursa olsun, Risale-i Nura eşedd-i ihtiyaçla muhtaçtırlar. Değil korkmak veyâhut adâvet etmek, en dinsizleri de, onun dindarâne, hak-perestâne düsturlarına tarafdâr olmak gerektir. Meğer ki, bütün bütün millete, vatana, Hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyânet ola.
Çünkü bu milletin ve vatanın, hayat-ı ictimâiyesini anarşilikten kurtarmak ve büyük tehlikelerden halâs etmek için, beş esâs lâzımdır ve zarûrîdir.
Birincisi: Merhamet.
İkincisi: Hürmet.
Üçüncüsü: Emniyet.
Dördüncüsü: Haram - helâli bilip haramdan çekilmek.
Beşincisi: Serseriliği bırakıp itâat etmektir.
İşte Risale-i Nur, hayat-ı ictimâiyeye baktığı vakit bu beş esâsı te'min edip, âsâyişin temel taşını tesbit ve te'min eder. Risale-i Nura ilişenler kat'iyyen bilsinler ki; onların ilişmesi, anarşilik hesabına, vatan ve millet ve âsâyişe düşmanlıktır. İşte bunun bir hülâsasını o câsusa söyledim. Dedim ki:
“Seni gönderenlere söyle. Hem de ki: Onsekiz senedir bir defa kendi istirahati için hükûmete müracaat etmeyen ve yirmi bir aydır dünyayı herc ü merc eden harblerden hiçbir haber almayan ve çok mühim makamlarda çok mühim adamların dostane temâslarını istiğnâ edip kabûl etmeyen bir adama, ondan korkup, tevehhüm edip, dünyanıza karışmak ihtimaliyle evhâma düşüp, tarassudlarla sıkıntı vermekte hangi mânâ var? Hangi maslahat var? Hangi kanun var? Divâneler de bilirler ki ona ilişmek divâneliktir.”
O câsus da kalktı gitti.
Said Nursî ∗∗∗
► (29) ◄
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşlerim!
Bu defa yazılarınızda İhlâs Risalelerini gördüğüm için, sizi, o gibi risalelerin dersine havâle edip, ziyâde bir derse ihtiyaç görmedim. Yalnız bunu ihtar ediyorum ki: Mesleğimiz, sırr-ı ihlâsa dayanıp, hakàik-ı îmâniye olduğu için, hayat-ı dünyaya, hayat-ı ictimâiyeye mecbur olmadan karışmamak ve rekabete, tarafgirliğe ve mübârezeye sevkeden hâlâttan tecerrüd etmeye mesleğimiz itibariyle mecburuz. Binler teessüf ki; şimdiki müdhiş yılanların hücumuna ma'rûz bîçâre ehl-i ilim ve ehl-i diyânet, sineklerin ısırması gibi cüz'î kusurâtı bahâne ederek, birbirini tenkid ile yılanların ve zındık münâfıkların tahribâtlarına ve kendilerini onların eliyle öldürmesine yardım ediyorlar. Gayet muhlis bir kardeşimizin mektûbunda, bir ihtiyar âlim ve vâizin Risale-i Nur’a zarar verecek vaziyette bulunması benim gibi binler kusurları bulunan bir bîçârenin ehemmiyetli mazerete binâen, bir sünneti terkettiğim bahânesiyle şahsımı çürütüp Risale-i Nur’a ilişmek istemiş.
Evvelâ: Hem o zât, hem sizler biliniz ki, ben, Risale-i Nur’un hizmetkârıyım ve o dükkânın bir dellâlıyım. Risale-i Nur ise, Arş-ı A'zama bağlı olan Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân ile bağlanmış bir hakîki tefsirdir. Benim şahsımdaki kusurât ona sirâyet etmez.
Sâniyen: O vâiz ve âlim zâta, benim tarafımdan selâm söyleyiniz... Benim şahsıma olan tenkidini, i'tirâzını başım üstüne kabûl ediyorum. Sizler de, o zâtı ve onun gibileri münâkaşaya ve münâzaraya sevketmeyiniz; hattâ tecâvüz edilse de, bedduâ ile de mukàbele etmeyiniz. Kim olursa olsun, mâdem îmânı var, o noktada kardeşimizdir. Bize düşmanlık da etse, mesleğimizce mukàbele edemeyiz. Çünkü daha şiddetli düşmanlar ve yılanlar var. Elimizde nur var, topuz yok! Nur incitmez, ışığıyla okşar. Ve bilhassa ehl-i ilim olsa, ilimden gelen enâniyeti de varsa, enâniyetlerini tahrîk etmeyiniz.
Mümkün olduğu kadar ﴾ وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا ﴿ düsturunu rehber ediniz. Hem o zât, mâdem evvelce Risale-i Nur’a girmiş ve yazıyla da iştirâk etmiş; o, dâire içindedir. Onun fikren bir yanlışı varsa da affediniz. Değil onlar gibi ehl-i diyânet ve tarîkata mensûb Müslümanlar, şimdi bu acîb zamanda îmânı bulunan ve fırka-i dâlleden bile olsa, onlarla uğraşmamak ve Allah’ı tanıyan ve âhireti tasdik eden Hıristiyan bile olsa, onlarla medâr-ı nizâ' noktaları medâr-ı münâkaşa etmemeyi; hem bu acîb zaman, hem mesleğimiz, hem kudsî hizmetimiz iktiza ediyor.
Said Nursî ∗∗∗