► (02) ◄
İstanbul Hahambaşısı Yahudî Karasso ile Bediüzzaman arasında Selânik’te cereyan eden bir konuşma sırasında, Karasso konuşmayı yarıda bırakarak dışarıya fırlamış ve arkadaşlarına “Eğer yanında biraz daha kalsaydım, az kalsın beni de Müslüman edecek idi” diyerek mağlûbiyetini hayret ve telâşla izhâr etmiştir. Karasso ki, Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için sinsî ve tertibli bir şekilde çalışan gizli bir teşkilâta mensûb olup, ortada fevkalâde bir rol oynuyordu. Karasso’nun Bediüzzaman’ı ziyaret etmekten maksadı, onu kendi fikrine çevirmek ve meş'ûm gayesine âlet etmek idi. Fakat heyhât!... ∗∗∗
Dîvân-ı Harb-i Örfî
Nihâyet menhus Otuzbir Mart Hâdisesi meydâna gelir. Şerîat isteyen ve o hâdisede ismi karışan onbeş kadar hoca i'dâm edilir. Bediüzzaman, onlar mahkeme binasının bahçesinde asılı durduktan ve kendisi de pencereden onları gördüğü bir hâlde muhâkeme olunur. Mahkeme reisi Hurşid Paşa sorar:
— Sen de şerîat istemişsin?..
Bediüzzaman cevab verir:
— Şerîatın bir hakikatine, bin rûhum olsa fedâ etmeye hazırım. Zîra şerîat, sebeb-i saâdet ve adâlet-i mahz ve fazilettir. Fakat, ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!
Bediüzzaman’ın dîvân-ı harbdeki bu kahramanca müdafaası, o zaman iki defa tab'edilip neşredilmiştir. O dehşetli mahkemeden i'dâmını beklerken berâet etmiş ve mahkemeye teşekkür etmeyerek, yolda Bayezid’den tâ Sultanahmet’e kadar arkasında kalabalık bir halk kitlesi mevcûd olduğu hâlde: “Zâlimler için yaşasın Cehennem! Zâlimler için yaşasın Cehennem!” nidâlarıyla ilerlemiştir.
Dîvân-ı harbdeki müdafaasının bir kısmı bu Tarihçe-i Hayat’ta yazılmıştır. Tâ ki Otuzbir Mart Hâdisesinin içyüzü ve Bediüzzaman’ın kahramanca müdafaası bir derece anlaşılabilsin.
İki Mekteb-i Musîbet Şehâdetnâmesi yâhut Dîvân-ı Harb-i Örfî ve Said-i Nursî adlı eserden parçalar:
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ ❀ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime
Vaktâ ki hürriyet, divânelikle yâdolunurdu; zaîf istibdâd, tımarhâneyi bana mekteb eyledi. Vaktâ ki îtidâl, istikamet; irtica ile iltibas olundu; meşrûtiyette şiddetli istibdâd, hapishâneyi mekteb eyledi.
Ey şu şehâdetnâmemi temâşâ eden zevât! Lütfen, rûh ve hayâlinizi, misâfireten, yeni medeniyete karışmış, asabî bir bedevî talebenin hâl-i ihtilâlde olan ceset ve dimağına gönderiniz. Tâ tahtie ile hatâya düşmeyiniz!...
Otuzbir Mart Hâdisesinde Dîvân-ı Harb-i Örfî’de dedim ki:
Ben talebeyim. Onun için herşeyi Mîzan-ı Şerîatla muvâzene ediyorum. Ben, milliyetimizi yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için herşeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhâkeme ediyorum.
Ben hapishâne denilen âlem-i berzahın kapısında dururken ve darağacı denilen istasyonda âhirete giden şimendiferi beklerken, cem'iyet-i beşeriyenin gaddârâne hâllerini tenkid ederek; değil yalnız sizlere, belki bu zamandaki nev'-i benî beşere îrâd ettiğim bir nutuktur. Onun için, ﴾ يَوْمَ تُبْلَى السَّرَائِرُ ﴿ sırrınca, kabr-i kalbden hakàik çıplak çıktı. Nâmahrem olan kimseler nazar etmesin.
Âhirete kemâl-i iştiyak ile müheyyâyım. Bu asılanlarla beraber gitmeye hazırım. Nasıl ki, bir bedevî garâib-perest, İstanbul’un acâib ve mehâsinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl-i hâhişle görmeyi arzu eder!... Ben de ma'raz-ı acâib ve garâib olan Âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdânen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azâb, azâb değil, benim için bir şândır!
Bu hükûmet, zaman-ı istibdâdda akla husûmet ediyordu; şimdi de hayata adâvet ediyor... Eğer hükûmet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem!..
Ben zâten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyân edeyim. Şimdi bu Dîvân-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu. Bidâyetlerde herkesten suâl olunduğu gibi, Dîvân-ı Harbde bana da suâl ettiler:
– Sen de Şerîat istemişsin?
Dedim:
– Şerîatın bir hakikatine bin rûhum olsa fedâ etmeğe hazırım! Zîra Şerîat, sebeb-i saâdet ve adâlet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil!..
Hem de dediler:
– İttihâd-ı Muhammediye’ye (A.S.M.) dâhil misin?
Dedim:
– Maaliftihâr! En küçük efrâdındanım. Fakat, benim ta'rif ettiğim vechile... Ve o ittihâddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir? Bana gösterin!..
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, meşrûtiyeti lekeden ve ehl-i Şerîatı me'yûsiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünûndan ve hakikati evhâm ve şübheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim:
– Ey Paşalar, Zâbitler!
Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmâli:
اِذًا مَحَاسِنِى اللَّاتِى اَدَلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani; medâr-ı iftiharım olan mehâsinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl i'tizar edeyim? Mütehayyirim!
Mukaddime olarak söylüyorum:
Mert olan, cinayete tenezzül etmez. Şâyet isnâd olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere i'dâm olunsam, iki şehîd sevâbını kazanırım. Şâyet hapiste kalsam, böyle, hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddâr bir hükûmetin en rahat mevkii hapishâne olsa gerektir. Mazlumiyetle ölmek, zâlimiyetle yaşamaktan daha hayırlıdır.
Bunu da derim ki: Siyaseti dinsizliğe âlet yapan bazı adamlar, kabahatlerini setr için başkasını irtica ile ve dinini siyasete âlet yapmakla ittiham ederler. Şimdiki hafiyeler eskilerden beterdirler. Bunların sadâkatine nasıl i'timâd olunur? Adâlet onların sözlerine nasıl bina olunur? Hem de cerbeze ile insan, adâlet yaparken zulme düşüyor. Zîra insan kusursuz olmaz. Fakat uzun zamanda ve efrâd-ı kesîre içinde ve tahallül-ü mehâsinle ta'dil olunan müteferrik kusurları, cerbeze ile cem'edip bir zaman-ı vâhidde bir şahs-ı vâhidden sudûrunu tevehhüm ederek şedîd cezaya müstehak görür. Hâlbuki bu tarz, bir zulm-ü şedîddir.
Şimdi gelelim onbir buçuk cinayetlerimin ta'dâdına:(Hâşiye) <ft3>[^14]</ft3>
[^14]:(Hâşiye) Müellifin meslek ve meşrebine ait parçalar alınmış olup, tafsilât arzu edenler mezkûr esere müracaat etsinler.
Birinci Cinayet
BİRİNCİ CİNAYET:
Geçen sene bidâyet-i Hürriyette elli-altmış telgraf umum şark aşîretlerine Sadâret vâsıtasıyla çektim. Meâli şu idi:
“Meşrûtiyet ve kanun-u esâsî işittiğiniz mes'ele ise; hakîki adâlet ve meşveret-i Şer'iyeden ibarettir. Hüsn-ü telâkki ediniz, muhâfazasına çalışınız. Zîra, dünyevî saâdetimiz meşrûtiyettedir. Ve istibdâddan herkesten ziyâde biz zarar-dîdeyiz.”
Her yerden bu telgrafın cevabı, müsbet ve güzel olarak geldi. Demek Vilâyât-ı Şarkıyeyi tenbih ettim, gâfil bırakmadım. Tâ yeni bir istibdâd onların gafletinden istifade etmesin. “Neme lâzım” demediğimden cinayet işledim ki, bu mahkemeye girdim!..
İkinci Cinayet
İKİNCİ CİNAYET:
Ayasofya’da, Bayezid’de, Fâtih’te, Süleymaniye’de umum ulemâ ve talebeye hitâben müteaddid nutuklar ile Şerîatın ve müsemmâ-yı meşrûtiyetin münâsebet-i hakîkiyesini izâh ve teşrîh ettim. Ve mütehakkimâne istibdâdın, Şerîatla bir münâsebeti olmadığını beyân ettim. Şöyle ki: سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadîsinin sırrıyla, Şerîat âleme gelmiş; tâ istibdâdı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk îrâd ettim ise; herbir kelimesine kimsenin bir i'tirâzı varsa, bürhân ile isbâta hazırım.
Ve dedim ki: Asıl, şerîatın meslek-i hakîkisi, hakikat-i meşrûtiyet-i meşrûadır. Demek meşrûtiyeti, delâil-i şer'iye ile kabûl ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklidî ve hilâf-ı şerîat telâkki etmedim. Ve Şerîatı rüşvet vermedim. Ve ulemâ ve şerîatı, Avrupa’nın zunûn-u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmağa çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muâmelenizi gördüm!..
Üçüncü Cinayet
ÜÇÜNCÜ CİNAYET:
İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, –hammal ve gâfil ve sâfdil olduklarından– bazı particiler onları iğfal ile Vilâyât-ı Şarkıyeyi lekedâr etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûrette meşrûtiyeti onlara telkin ettim. Şu meâlde:
İstibdâd, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve şerîattır. Pâdişah, Peygamberimizin emrine itâat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itâat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, pâdişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehâlet, zarûret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı; san'at, mârifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz. Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkîye sevkeden hakîki kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zîra husûmette fenâlık var, husûmete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zîra, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz..
İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı (benim gibi bütün Avrupa’ya karşı)(∗) <ft3>[^15]</ft3> boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin te'siri olmuştur. Pâdişaha karşı irtibatlarını ta'dil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmağa sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm!
[^15]: (∗) Bediüzzaman'a zurefâdan biri, bir gün, irfanıyla mütenâsib bir esvâb giymesi lüzumundan bahseder. Müşârün-ileyh de: "Siz, Avusturya'ya güyâ boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa'ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî ma'mûlâtını giyiyorum" buyurmuştur.
Dördüncü Cinayet
DÖRDÜNCÜ CİNAYET:
Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassub müsâadesiyle, şerîatı (Hâşâ ve kellâ) istibdâda müsâid zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzîb etmek için, meşrûtiyeti herkesten ziyâde Şerîat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdâd tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Câmiinde meb'ûsâna hitâben feryâd ettim ve söyledim ki:
Meşrûtiyeti, “meşrûiyet” ünvânı ile telâkki ve telkin ediniz. Tâ yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdâd, pis eliyle o mübâreki ağrâzına siper etmekle lekedâr etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı Şerîatla takyid ediniz. Zîra câhil efrâd ve avâm-ı nâs kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefîh ve itâatsiz olur. Adâlet namazında kıbleniz dört mezheb olsun. Tâ ki, namaz sahîh ola.
Zîra, hakàik-ı meşrûtiyetin sarâhaten ve zımnen ve iznen dört mezhebden istihrâcı mümkün olduğunu da'vâ ettim.
Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemâya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım, demek cinayet ettim ki, bu tokadı yedim!..
Beşinci Cinayet
BEŞİNCİ CİNAYET:
Gazeteler, iki kıyâs-ı fâsid cihetiyle ve haysiyet kırıcı bir neşriyat ile ahlâk-ı İslâmiyeyi sarstılar ve efkâr-ı umumiyeyi perîşan ettiler. Ben de gazetelerle, onları reddeden makaleler neşrettim. Dedim ki:
Ey gazeteciler! Edîbler edebli olmalı; hem de Edeb-i İslâmiye ile müteeddib olmalı. Ve onların sözleri, kalb-i umumî-i müşterek-i milletten, bîtarafâne çıkmalı. Ve matbuât nizâmnâmesini, vicdânınızdaki hiss-i diyânet ve niyet-i hàlisa tanzim etmeli.
Hâlbuki, siz iki kıyâs-ı fâsidle; yani: Taşrayı İstanbul’a ve İstanbul’u Avrupa’ya kıyâs ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa düşürdünüz. Ve şahsî garazları ve fikr-i intikamı uyandırdınız. Zîra, elifbâ okumayan çocuğa felsefe-i tabîiye dersi verilmez. Ve erkeğe, tiyatrocu karı libâsı yakışmaz. Ve Avrupa’nın hissiyatı, İstanbul’da tatbik olunmaz. Akvâmın ihtilâfı, mekânların ve aktârın tehâlüfü; zamanların ve asırların ihtilâfı gibidir. Birisinin libâsı, ötekinin endâmına gelmez. Demek, Fransız Büyük İhtilâli, bize tamamen hareket düsturu olamaz! Yanlışlık, tatbik-i nazariyât ve muktezâ-yı hâli düşünmemekten çıkar.
Ben ki ümmî bir köylüyüm; böyle cerbezeli ve muğâlatalı ve ağrâzlı muharrirlere nasihat ettim, demek cinayet işledim!.
Altıncı Cinayet
ALTINCI CİNAYET:
Kaç defa büyük ictimâ'larda, heyecanları hissettim. Korktum ki, avâm-ı nâs siyasete karışmakla âsâyişi ihlâl etsinler. Türkçeyi yeni öğrenen köylü bir talebenin lisânına yakışacak lafızlar ile heyecanı teskin ettim.
Ezcümle; Bayezid’de talebenin ictimâ'ında ve Ayasofya mevlidinde ve Ferâh Tiyatrosundaki heyecana yetiştim. Bir derece heyecanı teskin ettim. Yoksa bir fırtına daha olacaktı.
Ben ki bedevî bir adamım. Medenîlerin entrikalarını bildiğim hâlde işlerine karıştım. Demek, cinayet ettim!
Yedinci Cinayet
YEDİNCİ CİNAYET:
İşittim; İttihâd-ı Muhammedî (A.S.M.) nâmıyla bir cem'iyet teşekkül etmiş. Nihâyet derecede korktum ki; bu ism-i mübârekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydâna gelsin. Sonra işittim; bu ism-i mübâreki bazı mübârek zevât, –Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar– daha basit ve sırf ibâdete ve Sünnet-i Seniyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyâsî cem'iyetten kat'-ı alâka ettiler. Siyasete karışmayacaklar.
Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsîs ve tahdid kabûl etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddid cem'iyete bir cihetle mensûbum; zîra maksadlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism-i mübâreke intisab ettim. Lâkin ta'rif ettiğim ve dâhil olduğum İttihâd-ı Muhammedînin (A.S.M.) ta'rifi budur ki:
Şarktan garba, cenûbdan şimâle uzanan bir silsile-i nurânî ile merbût bir dâiredir.
Dâhil olanlar da bu zamanda üçyüz milyondan ziyâdedir.
Bu ittihâdın cihetü'l-vahdeti ve irtibatı, Tevhid-i İlâhîdir.
Peymân ve yemîni, îmândır.
Müntesibleri, “Kàlû Belâ”dan dâhil olan umum mü'minlerdir.
Defter-i esmâları da, Levh-i Mahfûz’dur.
Bu ittihâdın nâşir-i efkârı, umum Kütüb-ü İslâmiyedir.
Günlük gazeteleri de, İ'lâ-yı Kelimetullâhı hedef-i maksad eden umum dinî gazetelerdir.
Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidlerdir ve dinî medreseler ve zikirhânelerdir.
Merkezi de, Haremeyn-i Şerîfeyn’dir.
Böyle cem'iyetin reisi, Fahr-i Âlem’dir. (A.S.M.)
Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücâhede, yani; Ahlâk-ı Ahmediye (A.S.M.) ile tahalluk ve Sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir.
Bu ittihâdın nizâmnâmesi Sünnet-i Nebeviye ve kanunnâmesi evâmir ve nevâhî-i Şer'iyedir.
Ve kılınçları da, berâhin-i kàtıadır. Zîra medenîlere galebe çalmak iknâ iledir, icbar ile değildir! Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husûmet ise, vahşet ve taassuba karşı idi...
Hedef ve maksadları da İ'lâ-yı Kelimetullâhtır. Şerîat da; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibâdet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü'l-emirlerimiz düşünsünler.
Şimdiki maksadımız; o silsile-i nurâniyeyi ihtizâza getirmekle, herkesi bir şevk u hâhiş-i vicdâniye ile tarîk-ı terakkîde kâbe-i kemâlâta sevketmektir. Zîra İ'lâ-yı Kelimetullâhın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir!
İşte ben bu ittihâdın efrâdındanım. Ve bu ittihâdın tezâhürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim...
Elhâsıl; Sultan Selim’e bîat etmişim. Onun İttihâd-ı İslâm’daki fikrini kabûl ettim. Zîra, o Vilâyât-ı Şarkıyeyi îkaz etti, onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamandaki şarklılardır. Bu mes'elede seleflerim; Şeyh Cemâleddin-i Efganî, allâmelerden Mısır Müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve İttihâd-ı İslâm’ı hedef tutan Nâmık Kemâl ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
<en4>İhtilâf ü tefrika endişesi, </en4>
<en4>Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni; </en4>
<en4>İttihâdken savlet-i a'dâyı def'a çaremiz, </en4>
<en4>İttihâd etmezse millet, dâğdâr eyler beni...</en4>
Yavuz Sultan Selim
Ben zâhiren buna teşebbüs ettim; iki maksad-ı azîm için:
Birincisi: O ismi tahdid ve tahsîsten halâs etmek ve umum mü'minlere şümûlünü ilân etmek... Tâ ki, tefrika düşmesin ve evhâm çıkmasın.
İkincisi: Bu geçen musîbet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının tevhid ile önüne sed olmaktı. Vâ-esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref' oldu.
Ben ki, âdi bir adamım. Böyle meclis-i meb'ûsân ve a'yân ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim!...
Sekizinci Cinayet
SEKİZİNCİ CİNAYET:
Ben işittim ki, askerler bazı cem'iyetlere intisab ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müdhişesi hâtırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:
Şimdi en mukaddes cem'iyet, ehl-i îmân askerlerin cem'iyetidir. Umum mü'min ve fedâkâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zîra; ittihâd, uhuvvet, itâat, muhabbet ve İ'lâ-yı Kelimetullâh, dünyanın en mukaddes cem'iyetinin maksadıdır. Umum mü'min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cem'iyet onlara intisab etmek lâzımdır. Sâir cem'iyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.
Amma İttihâd-ı Muhammedî (A.S.M.) ki; umum mü'minlere şâmildir, cem'iyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli; gâziler, şehîdler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü'min ve fedâkâr asker –zâbit olsun, nefer olsun– haric değil ki; tâ, intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cem'iyet-i hayriye, kendine İttihâd-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
Ben ki, âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemânın vazifelerini gasbettim. Demek cinayet ettim!..
Dokuzuncu Cinayet
DOKUZUNCU CİNAYET:
Martın otuzbirinci günündeki dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temâşâ ettim. Müteaddid metâlibi işittim. Fakat, yedi renk sür'atle çevrilse yalnız beyaz göründüğü gibi; o ayrı ayrı matlablardaki fesâdâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrâd elinde kalan umum siyaseti, mu'cize gibi muhâfaza eden lafz-ı Şerîat yalnız göründü.
Anladım: İş fenâ; itâat muhtell, nasihat te'sirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok.. bizim hemşehriler gâfil ve sâfdil; ben de şöhret-i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim Bakırköy’üne gittim. Tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rast gelenlere de karışmamak tavsiye ettim.
Eğer zerre mikdar dahlim olsa idi –zâten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu– bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayestefanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna mukàbele ederek isbât-ı vücûd edecektim. Merdâne ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkîke lüzum kalmazdı.
İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itâat-i askeriyeden suâl ettim, dediler ki:
— Askerlerin zâbitleri, asker kıyafetine girmiş. İtâat çok bozulmamış.”
Tekrar suâl ettim:
— Kaç zâbit vurulmuş?”
Beni aldattılar, dediler:
— Yalnız dört tane. Onlar da müstebid imişler. Hem Şerîatın âdâb ve hududu icra olunacak.”
Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyâmı meşrû gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zîra en mukaddes maksadım, şerîatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat, itâat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihâyet derecede me'yûs ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitâben neşrettim ki:
“Ey Askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itâatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon Nüfûs-u İslâmiyenin haklarına bir nev'i zulmediyorsunuz. Zîra umum İslâm ve
Osmanlıların haysiyet, saâdet ve bayrak-ı Tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itâatiniz ile kàimdir.
Hem de Şerîat istiyorsunuz; fakat itâatsizlikle şerîata muhâlefet ediyorsunuz!”
Ben onların hareketini ve şecâatlerini okşadım. Zîra, efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümânı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşrû göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece te'sir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
Ben ki, bilfiil tımarhâneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün” demediğimden cinayet ettim!
Onuncu Cinayet
ONUNCU CİNAYET:
Harbiye Nezâreti’ndeki askerler içine cuma günü ulemâ ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itâate getirdim. Nasihatlerim te'sirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:
“Ey asâkir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üçyüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saâdeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itâatinize vâbestedir. Sizin zâbitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itâatsizlikle üçyüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zîra, bu itâatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz.
Biliniz ki; asker ocağı, cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itâatsizlik etse, bütün fabrika herc ü merc olur. Asker neferâtı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şâhiddir. Siz şerîat dersiniz, hâlbuki şerîata muhâlefet ediyorsunuz ve lekedâr ediyorsunuz.
Şerîatla, Kur'ân ile, Hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sâbittir ki; sağlam, dindar, hak-perest ulü'l-emire itâat farzdır. Sizin ulü'l-emiriniz üstadınız, zâbitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabib bir cihette günahkâr olsalar, tıb ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik; münevverü'l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ, mektebli, hamiyetli, mü'min zâbitlerinizin bir cüz'î nâmeşrû hareketi için itâatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz!
Zîra, itâatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfûsun hakkına bir nev'i tecâvüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı Tevhid-i İlâhî, sizin yed-i şecâatinizdedir. O yed’in kuvveti de, itâat ve intizamdır. Zîra bin muntazam ve mutî' asker, yüzbin başıbozuğa mukâbildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında, otuz milyon nüfûsun vücûda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâbları siz itâatinizle, kan dökmeden yaptınız.
Bunu da söylüyorum ki; hamiyetli ve münevverü'l-fikir bir zâbiti zâyi' etmek, manevî kuvvetinizi zâyi' etmektir. Zîra şimdi hükümfermâ, şecâat-i îmâniye ve akliye ve fenniyedir. Bazen bir münevverü'l-fikir, yüze mukâbildir. Ecnebîler size bu şecâatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecâat-i fıtriye kâfî değil!...
Elhâsıl: Fahr-i Âlem’in fermânını size tebliğ ediyorum ki; itâat farzdır, zâbitinize isyan etmeyiniz!
Yaşasın askerler!. Yaşasın meşrûta-i meşrûa!..”
Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri derûhde ettiğimden cinayet ettim!..
On Birinci Cinayet
ONBİRİNCİ CİNAYET:
Ben, Vilâyât-ı Şarkıyede aşîretlerin hâl-i perîşaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saâdetimiz, bir cihetle fünûn-u cedîde-i medeniye ile olacak. O fünûnun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulemâ ve bir menba'ı da medreseler olmak lâzımdır. Tâ, ulemâ-i din, fünûn ile ünsiyet peydâ etsin. Zîra, o vilâyâtta yarı bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulemâ elindedir. Ve o sâik ile Dersaâdet’e geldim.
Saâdet tevehhümü ile o vakitte –şimdi münkasım olmuş, şiddetlenmiş olan– istibdâdlar, merhum Sultan-ı mahlû’a isnâd edildiği hâlde; onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsân-ı şâhânesini kabûl etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle, hayır oldu. Aklımı fedâ ettim, hürriyetimi terketmedim. O şefkatli sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terkettim.
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maârifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserîsi bunu bilir.
Ben ki bir hammalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hammal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan Vilâyât-ı Şarkıyenin yüksek dağlarını terketmekle millet için tımarhâneye, tevkìfhâneye ve meşrûtiyet zamanında işkenceli hapishâneye düşmeme sebebiyet veren öyle umûrlara teşebbüs etmekle, büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim!
Yarı Cinayet
YARI CİNAYET:
Şöyle ki: Dâire-i İslâmın merkezi ve râbıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sâbık sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri, sâbık ictimâî kusurâtını derk ile nedâmet ederek kabûl-ü nasihate isti'dat kesbetmiş zannıyla ve “Aslah tarîk musâlahadır” mülâhazasıyla; şimdiki en çok ağrâz ve infiâlâta mebde' ve tohum olan bu vukû'a gelen şiddet sûretini, daha ahsen sûrette düşündüğümden merhum Sultan-ı sâbık’a ceride lisânıyla söyledim ki:
“Münhasif Yıldız’ı dâru'l-fünûn et; tâ Süreyyâ kadar àlî olsun! Ve oraya seyyahlar, zebâniler yerine, ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir; tâ Cennet gibi olsun! Ve Yıldızdaki milletin sana hediye ettiği servetini; milletin baş hastalığı olan cehâletini tedâvi için, büyük dinî dâru'l-fünûnlara sarf ile millete iâde et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine i'timâd et! Zîra, senin şâhâne idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terketmeden evvel sen dünyayı terket. Zekâtü'l-ömrü, ömr-ü sânî yolunda sarf eyle!..”
Şimdi muvâzene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya dâru'l-fünûn olmalı... ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulemâ tedrîs etmeli... ve gasbedilmiş olmalı veyâhut hediye edilmiş olmalı... hangisi daha iyidir?.. İnsaf sâhibleri hükmetsin.
Ben ki bir gedâyım, bir büyük pâdişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. (Hâşiye) <ft3>[^16]</ft3>
[^16]:(Hâşiye) O yarının zamanı; onbeş sene sonra yirmi sekiz senedir Müellifin sebeb-i hapsi olan Sirâcü'n-Nur'un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz.
∗∗∗